Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum.
Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum...
Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin...
Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz.
Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum...
Hepimize selam ve saygılarımla..
İnsan, insanla var olur, insanla değerli bir varlık haline gelir. Bu nedenle insan eşittir insana. Bu eşitliği bozan her davranış, her kanun, her girişim yanlıştır, suçtur, günahtır, ayıptır. Bu nedenle insan insana eşittir ve hakları da eşittir. Her insan haklarıyla vardır, var olmalıdır. Hakları ayaklar altına alınan insan, haklarından mahrum kalır, eksik yaşar. Bu nedenle her kes için eşitlik demek en doğrudur. Eşitliği hayata geçirmek ise herkesin ödevi ve görevidir. Peki eşitlik nedir? İşte burda durun. Bu soru tam bir muama.. Belki başka bir yazıda tartışırız. Güzellikle kalın.
Hasan Hüseyin AKİS/https://www.matematiksel.org/issizlik-bertrand-russel-ve-aylakliga-ovgu/
Günümüzün en büyük problemi işsizlik. TÜİK’in son yayınladığı verilere göre her dört gençten bir tanesi işsiz. Toplumda artan işsizlik hepimizin hayatını doğrudan etkiliyor. Neticede artan işsizlik doğurduğu sonuçlar itibariyle geniş bir toplumsal depresyon hali yaratıyor. Bunun sonuçlarından kaçmak sıradan bir vatandaş için pek de olası bir durum değil.
Her birimiz işsizlik sorununu ya bizzat yaşıyoruz ya da yaşayan bir yakına sahibiz. Ve ya gazetelerin üçüncü sayfalarında işsizliğe bağlı ekonomik sıkıntıların doğurduğu tramvatik tepkilerin sonuçlarını okuyoruz.
İşsizlik sadece işsiz kalan kişiyi değil tüm toplumu ilgilendiren büyük bir sorun. Çağımızda yaşamış en büyük matematikçi Bertrand Russel bu meseleye bambaşka bir açıdan yaklaşıp devrimci bir bakış açısı ortaya koymuştu. Onun çözümü beklenmedik ve bir o kadar basitti.
Aylaklık Hakkı!
Russel 1932 yılında yayınladığı makalesini bir matematikçi titizliğiyle hazırlamıştı ve çözümüne çok güveniyordu. Hatta yine makalesinde şöyle demişti:
“Umarım dünya liderleri savımı dikkate alır ve gençlere nitelikli bir aylaklığın propagandasını yapmaya başlarlar. Eğer böyle olursa ömrümü boşa yaşamamış olurum.”
***
Elbette Russel aylaklık derken işsizliğin yarattığı yanında ekonomik problemleri ve psikolojik sıkıntıları getiren bir boşluk durumunu kastetmiyordu aylaklıktan söz ederken. O iş saatlerinin ve çalışma zamanının azalmasından doğacak nitelikli bir aylaklık zamanından ve hatta aylaklık hakkından bahsediyordu.
Dilerseniz bu noktada üstada ve devrimci fikrine kulak verelim
” Benimle aynı kuşaktan olanların çoğu gibi, «Şeytan hep aylaklara yaptıracak bir kötülük bulur,» atasözünü dinleyerek yetiştim.
Epeyce terbiyeli bir çocuk olduğum için bana söylenen her şeye inanırdım; böylelikle, içinde bulunduğum ana kadar beni çok çalışmaktan geri bırakmayan bir vicdan sahibi oldum.
Ne var ki, EYLEMLERİM vicdanımın denetimi altında olduğu halde, GÖRÜŞLERİM bir devrim geçirmiş bulunuyor! Dünyada gerektiğinden çok çalışıldığını, çalışmanın erdem olduğu inancının büyük zararlar doğurduğunu artık açıkça görüyorum.
Modern endüstri ülkelerinde esas anlatılması gereken şeylerin, öteden beri anlatılmakta olanlardan çok değişik olduğunu sanıyorum. “
” …Gayet ciddî olarak şunu söylemek isterim ki, modern dünyada ÇALIŞMANIN erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer. “
Tam bu noktada Russel matematikçi kimliğini ortaya koyuyor ve meseleye tüm aktörleri tanımlayarak başlıyor:
“Önce: Çalışma nedir?
Çalışma iki çeşittir: birincisi, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmek;
ikincisi de, başkalarına, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan bir maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmelerini söylemektir.
Birinci cins çalışma tatsızdır ve az para getirir; ikinci cins çalışma ise tatlıdır ve çok para getirir. İkinci cins çalışma çok çeşitlidir: emir verenler yanısıra, ne gibi emirler verileceği konusunda akıl verenler de vardır.
Genellikle, iki insan grubu tarafından aynı anda, birbiriyle taban tabana zıt iki cins akıl verilir; buna da siyaset denir. Bu cins çalışma için gerekli marifet akıl verilecek konu üzerinde değil, meselâ reklâmcılık gibi, inandırıcı konuşma ve yazma sanatı üzerinde bilgi sahibi olmaktır.
Amerika’da değilse bile, bütün Avrupa’da, bu her iki cins işçi sınıfından çok daha fazla saygı gören üçüncü bir sınıfa mensup insanlar vardır.
Bunlar, toprak mülkiyetini ellerinde bulundurmak yoluyla, yaşama ve çalışma hakkım kendilerine bir imtiyaz diye verdikleri başka insanlardan bu imtiyazlara karşılık para alanlardır. Bu toprak sahipleri aylaktırlar.
Bu bakımdan, benim onlara övgü düzeceğim sanılabilir.
Ne yazık ki, bunların aylaklığı ancak başkalarının emeği sayesinde mümkün olabilmektedir; gerçekten de, bunların rahat aylaklığa duydukları arzu, çalışmayı öğütleyen tüm kutsal vaazların tarihsel kaynağıdır.
Bunların en istemeyecekleri şey, başkalarının da onlar gibi aylak kalmasıdır. “
Burada kalmamış meselenin tarihsel arka planını da temiz bir şekilde açıklamıştır;
“Uygarlığın başlangıcından Endüstri Devrimine kadar insan, bir kural olarak, çok çalışmak suretiyle kendisinin ve ailesinin geçimi için gerekli olandan ancak biraz daha fazlasını üretebiliyordu.
Hem de karısı da en aşağı onun kadar çok çalıştığı ve çocukları yetişir yetişmez emeklerini anne ve babalarınınkine kattıkları halde.
Zorunlu ihtiyaçları karşıladıktan sonra artan az miktardaki üretim fazlası ise, onu üretenlere kalmıyor, savaşçılar ve papazlar tarafından iç ediliyordu.
Kıtlık zamanlarında üretim fazlası olmuyordu; ama savaşçılarla papazlar yine de, başka zamanlarda olduğu kadar kazanç sağlıyorlar ve bunun sonucu olarak da birçok işçi açlıktan ölüyordu.
…
Bu kadar uzun zaman süren ve ancak yakın zamanlarda sona eren bir sistem doğallıkla, insanların düşünce ve görüşlerinde derin izler bırakmıştır.
Çalışmanın istenilir bir şey olduğunu doğal karşılamamız çoğunlukla bu sistemden bize kalan bir alışkanlıktır ve alışkanlıktan doğma bu inanç endüstri dönemi öncesine ait olduğu için de modem dünyaya uydurulmamıştır.
Çağdaş teknoloji aylaklığın sadece imtiyazlı sınıflara ait bir imtiyaz değil, bütün toplum içinde eşit dağılan bir hak olabilmesini, birtakım sınırlar içinde mümkün kılmıştır.
Çalışma ahlakı, köle ahlakıdır, modern dünyada ise köleye ihtiyaç yoktur !
Bunlar çok büyük devrimci fikirlerdi ve hiç de öyle boş sözler değildi. Zira Russel bir matematikçi kıvraklığıyla tezinin arka planını oluşturuyordu:
“Çağdaş teknoloji sayesinde de uygarlığa zarar vermeksizin boş vakti insanlar arasında pay etmek mümkün olabilirdi. Çağdaş teknoloji, yaşamak için herkesin ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmekte harcanan emek miktarını büyük çapta azaltmıştır.
Fakat bunu sağlamak yolunda çokça fırsat olmasına rağmen bu böyle yapılmadı. Neden?
Çünkü çalışma görevdi de ondan; çünkü insanın, ürettiği oranda değil, ölçüsü çalışkanlık olan erdemi oranında ücret alması gerekiyordu da ondan.
Bu, içinde doğduğu koşullarla zerrece benzerliği bulunmayan bambaşka koşullara uygulanan Köle Devleti ahlakıdır. Bunun felâketli sonuçlar doğurmasına hiç şaşmamalı.
Bir örnek alalım. [Belirli bir zaman içinde birtakım insanların çamaşır mandalı yapımında çalıştıklarını varsayalım. Bunlar günde (diyelim ki) sekiz saat çalışarak, dünyanın bütün mandal ihtiyacını karşılayacak kadar üretim yapmaktadırlar.
Birisi’ çıkar, aynı sayıda işçinin aynı çalışma süresi içinde öncekinin iki katı mandal yapmasını sağlayan bir buluş kor ortaya. Ama dünyanın iki kat fazla mandala ihtiyacı yoktur; mandallar zaten o kadar ucuzdur ki, daha ucuza satılsa bile daha fazla satın alan olmayacaktır.
Aklı başında bir dünyada olsa, bu durumda, mandal yapımıyla uğraşan herkes sekiz yerine dört saat çalışır, ama bunun dışında her şey yine eskisi gibi yürür. Gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyada böyle bir şey ahlak bozucu sayılır.
İçinde yaşadığımız dünyada insanlar hâlâ sekiz saat çalışmakta, gerektiğinden çok sayıda mandal yapılmakta, birtakım insanlar iflas etmekte ve mandal yapımında çalışan işçilerin yansı işten atılmaktadır.
Bunun sonunda yine öteki planda olduğu kadar boş vakit kalır insanlara, ama bu sefer insanların yansı çok fazla çalışırken, öbür yarısı tüm aylaktır.
İşte, nasıl olsa kalacak boş vakit bütün insanlık için bir mutluluk kaynağı haline getirileceğine, bu şekilde ne yapılıp edilip evrensel bir sefalet kaynağı haline getirilmektedir. Bundan daha büyük bir delilik düşünülebilir mi?
Çözümü oldukça basittir aslında modern teknoloji mevcut üretimi bugün çalışma koşullarımızın yarısı kadar zamanda yapma olanağı sağlayabilir. Mesai saatleri alışılagelen 8 saat çalışma döngüsünden çıkarılıp 4 saate indirilebilse bugünkünün iki katı istihdam olanağı ortaya çıkar ve bunun yanında tüm insanlığa nitelikli bir aylaklık zamanı kalır. Ama bu fikrin tarihsel de bir düşmanı vardır.
“Yoksul insanların boş vakitleri olması fikrini zenginler öteden beri nefretle karşılamışlardır. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’de erkekler için günlük normal çalışma süresi on beş saatti; çocuklar genellikle on iki saat, ama çok kere de yetişkin erkekler kadar çalışırlardı.
Ukalâ işgüzarlar bu çalışma saatlerinin çok fazla olduğu fikrini ileri sürdükleri zaman onlara, çalışmanın yetişkin erkekleri içkiden, çocukları da yaramazlıktan alıkoyduğu söyleniyordu.
Çocukluğumda, şehirli erkek işçilerin oy hakkını kazanmasından az sonra, resmî tatil günleri yasalaşınca, üst sınıflar çok kızdılar. Yaşlı bir Düşesin şöyle dediğini hatırlıyorum: «Tatil yoksulların nesine gerek? Onlar ÇALIŞMAK zorundadır.»
Gerçi zamanımızın insanları bu Düşes kadar açık yürekli değiller; ama aynı duygu onlarda da güçlüdür ve bu duygu, içinde bulunduğumuz iktisadi keşmekeşin esas kaynağıdır.
…
Kabul etmek gerektir ki, boş vaktin, akıllıca kullanılması bir uygarlık ve eğitim sonucudur. Bütün ömrünce çok çalışmış bir adam birdenbire boş kalsa sıkılır. Ama önemli miktarda boş vakti olmayan insan da en iyi şeylerin birçoğundan yoksun kalır.
Halk yığınlarının bu yoksunluğu çekmesi için artık hiçbir neden kalmamıştır; artık hiç gereği kalmadığı halde aşırı derecede çalışmakta direnmek, ancak budalaca ve çoğunlukla başkası hesabına katlanılan bir çilekeşlik ruhuyla mümkündür. “
***
Gerçekten de nitelikli bir aylaklığın sonucu olar medeniyetimizi oluşturan yapılar ortaya çıkabilmiştir. (Sevgili dostumuz Caner bu hususu ayrıntısıyla anlatmıştı.) Haftanın beş günü 8-5 çalışan çoklukla mesaiye kalıp 5’te işinden çıkamayan cumartesi bile yarım gün çalışmak mecburiyetinde olan Leonardo Da Vinci bugünkü gibi tarih kitaplarına girebilir miydi?
İşsizliğin olmadığı bir dünyada bugünkü ekonomik sosyal sıkıntıların çoğu çözülmüş olmaz mıydı?
Halbuki biz günümüzde okullara gönderdiğimiz evlatlarımıza dahi basit bir dinlenme hakkı vermiyor nitelikli kendilerini geliştirebilecekleri boş zamanlar sunmuyoruz. Zira çoğumuz da böylesine nitelikli boş zamana sahip değiliz ve dahası boş zamanı kullanmayı biz de bilmiyoruz.
Ama ünlü yazar İlhan Selçuk’un da söylediği gibi söz bir kez söylendi mi artık dünya değişmiştir ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Kim bilir Russel’ın güçlü görüşleri dünyayı değiştirmeye başlamıştır bile. Microsoft’un 4 gün mesai deneyi ve bunun olumlu sonuçları belki bunun ilk işaretlerindendir.
Çocukluk yıllarımda kahve ile ilgili çok şey hatırlamıyorum. Ne kız istemelerde, ne de özel günlerde kahvenin pek bahsi geçmezdi çevremizde. Kahve bize çok yabancıydı, belki de daha çok zengin işiydi. Zaman zaman beğlerin, ağaların evlerinde kaynar, kısa süreliğine de olsa kokusu yayılırdı.
Daha çok çay içilir, çay ile ilgili hikayeler hayatımızda yer alırdı.
Bu gün savaşın bin bir kötülüğü altında ilim ilim inleyen Suriye’den getirilen çayın yolculuğu sırasına yaşanan olaylar ve mayınlara basan kaçakçılar çay sohbetlerin temelini oluştururdu. Kaçak çay deyimi de buradan gelirdi zaten. En iyi , en güzel çayı, en yaman kaçakçılar getirirdi.
Böylelikle doğduğum kentte gün daha ışımadan çayla başlar, gün boyu çay hayatın bir parçası olurdu. Kahve ise çayın gölgesinde kalır, daha çok zengin meclislerin içeceği olurdu. Halen de öyle. Çay her yerde, her zaman amade.
Kaçakçılar kahvede getirirdi ama biz görmez, duymazdık. Hem pahalı, hem de tadı bize uzaktı. Acıya çalardı, yeterince acı vardı zaten hayatımızda, rengi de bize çekici gelmiyordu.
Kaçak çay tartışmasız hayatımızın bir parçasıydı. Çayla büyüyor, çayla yatıyorduk.
Ama kahve de az değildi, sinsice hayatımıza girmiş, giderek yayılmaya başlamıştı. Kokusu fena çarpıyor, bağımlılık yaratıyordu. Zengin işiydi ama az da olsa hayatımıza girmişti.
Oysa zenginleşmemiştik, belki de kahve bollaşmış, çayla rekabet etme düzeyine gelmişti.
Taneleri alıç tanelerine benziyordu. Biraz daha yeşil ve sanki içe doğru bükümlü. Çuvallarla geliyor, evlerde kavruluyor, bakır el değirmenlerinde çekilerek, toz haline getiriliyor ve sonra da tadını versin diye sıcak suda kaynatılıyordu.
Sert bir içimi, acı bir tadı vardı. Kimisi mıra diyordu, kimisi acı kahve. Sonra başka başka isimler.
…
Böylelikle kahve hayatımıza girmiş oldu. Ama ben çocukluk yıllarımda kahvenin tadını hatırlamıyorum. Sanırım bana kahve içmek düşmedi, ağır misafirlerimize sunuldu. Bundandır ki kahve bana yabancı, tadına hala alışamadım.
Zaman zaman bir avuç alsa da evde bulundurduk. Hatta evimize kahve hiç girmedi desem yalan olmaz. Ne annem, ne de babam kahveyi sevdi. Sadece misafirler için kuytuda saklandı…
Ama biz sevmesek de kahve türkülere konu oldu, sokakta, evlerde oldukça fazla görünür oldu.
Kafeler giderek çoğaldı, yoksulluk kokan mahallelere kadar ulaştı.Kahve ticareti geliştikçe, evlere ulaşması da kolaylaştı.
O yıllarda bir türkü yayılıyordu kahve kokusuyla birlikte. Bir kahveci çırağının hikayesiydi aslında. Yoksul ve kahveci çırağı olduğu için sevdiğine kavuşamayan yoksul bir çırağın çığlığıydı.
“Kahve yemenden gelir
Bülbül çimenden gelir,
Yarı güzel olanın havar
Her gün hamamdan gelir
…
Kahveyi kaynatırlar
Fincana damlatırlar
Sahipsiz aşıkları
Vururlar, ağlatırlar.
… “
Anonim
Hepimiz kahvenin Yemen’den geldiğini, orada yetiştiğine inanıyorduk. Oysa kahvenin vatanı Yemen değil, Habeşistan’dı.
Habeşistan’da doğal olarak yetişen kahve ağaçları varmış. Kahve oradan Yemen’e, Yemen’den de tüccarlar eliyle dünyaya yayılmış.
Bu gün dünya kahve üretimini en fazla Latin Amerika’da ki ülkeler gerçekleştiriyor. Kahve ticareti o kadar gelişkin ki, çok uluslu şirketler, devasa cafe zincirleriyle dünya ticaret ağına dahil olmuşlar. Her gün binlerce ton kahve yeryüzünü dolaşıyor, evlerde, sokakta, dağda, bayırda kaynıyor, içiliyor.
Hem de çeşit çeşit. Meyvesi oldukça acı olan bu ağacın yetişme alanları da ilginç. Tropikal ülkelerde yetişiyor, petrolden sonra en fazla ticareti yapılan ürün olarak kayıtlarda ki yerini koruyor.
Yeryüzünde sudan sonra en fazla içilen içecek olarak gösteriliyor.
Tadı acı olmasına rağmen, yeryüzünde dolaşımı en fazla olan bu ilginç tohum insanoğlunun hayatına Güneybatı Hebeşistan yani Etiyopya’da bir dağ çobanının keçileri kahve çekirdeklerini yediğinde girdi. Anlatımlara göre Kaldi isimli bir dağ çobanı, sürüsünü otlatırken kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin daha canlı ve zinde kaldığını fark etti ve bu durumu şeyhiyle paylaştı.
Önce ağaçta yetişen meyvenin çekirdeğinin suyunu deneyen ve acı tadını beğenmeyip, ateşe atan şeyh, ateşten yükselen aromalı kokuyu alınca, bu kez kavurduktan sonra suyunu içer. Şeyh zamanla kahvenin etkisinin farkını görür ve çevresine de ikram eder. Böylelikle kahve insanların hayatına girmiş olur.
Çoban her zaman ki gibi keçilerini otlatmaya devam eder, şeyh gece uykusunu yenmek için kahveyi yudumlar ama bazıları kahvenin karşı konulmaz aroması ve kokusunu ticari meta haline getirerek, büyük paralar kazanma sürecini başlatır.
Kahve, 11. yüzyılda anavatanı Habeşsistan’tan Yemen’e, oradan da Arap Yarımadasına yayılır ve “qahwah” ismiyle tanınır. 16. yüzyıl başlarında ise önce Mısır’a ardından dünyanın değişik ülkelerine yayılır. Ulaştığı her yerde kök salar, sokaklardan evlere, evlerden sohbet meclislerinin vazgeçilmez içeceği olur. Kahvenin dolaşımı öyle hızlı yayılır ki, ticarette ki yeri giderek büyür ve önemli bir ticaret ağına döner.
Kahve artık bir nostaljik içecek olmaktan öte, her köşe başında ulaşılan bir içecek haline gelir.
Fotoğraflar:
Siyah Beyaz olanlar
Sebastião Salgado Chronicles Kahve Tarlaları adlı çalışmasından.
Bayağı bir zamandır yazı yazmak istemiyorum. İçimden gelmiyor. Kalemi elime aldığımda karşıma bir sürü duvar çıkıyor. Hangisini yıkıp geçsem diye düşünürken, içimdeki enerjim yok olup, gidiyor…
Böylelikle duygularım, düşünce ve umutlarım içimde tutsak kalıyor. İnsanın, kendi dünyasında tutsak kalması kadar, ağır bir durum var acaba?
Her köşe başında karşılaştığımız dünya markaları, her gün beynimizi teslim alırken, ben düşüncelerimi serbestçe ifade edemiyorum. Serbestlik, özgürlük, hak, hukuk benim için değil, her köşe başında karşılaştığımız ve birer ikon haline gelen markalar için. İkon dinsel bir terim, marka ise daha çok para ve iktisadı çağrıştırıyor. Ama sanırım marka giderek dinsel bir ikon gibi tapınma aracı haline geliyor.
Marka, tıpkı bir üniforma gibi baskı aracı oluyor, marka insanı teslim alacak kadar güç kazanıyor ve insana hükmediyor.
Bu durumda nasıl özgür olabilinir?
Küresel düzeyde örgütlü bulunan şirketlerin insan bilincini hedefleyen reklam kampanyaları beklenen sonuçları verirken, insan farkında olmadan, verilmek istenen mesajı zaten alıyor. Bu gün dünya genelinde varlık gösteren markalar, cirolarının gelişmiş devletlerden bile kat be kat olması neyle açıkla bilinir?
Bir zamanlar öğretmen olduğumu unutmuşum. Bu sabah bir dostum hatırlattı. Öğretmenler Günümü kutlayınca, bir an durakladım. Öğretmenlik yaptığım günlere gittim…Tümden unutmuşum. Öğretmenliği bırakalı tam 14 yıl olmuş.
…
24 Kasım Öğretmenler Günü, 1981 yılında 12 Eylül darbesini yapanların zihin dünyasından çıkıp, hayatımıza giren bir gün. Bir çok ülkede ise 5 Ekim olarak kabul görüyor. BM bağlı, eğitim ve kültür kurumu olan UNESCO tarafından tavsiye kararıyla 1994 yılından sonra dünya genelinde yaygınlamaya başlanıldı. Özellikle 5 Ekim’de öğretmenlerin mesleki ve özlük hakları dile geliyor, statülerinin iyileştirilmesi için bir farkındalık hedefleniyor. Özellikle eğitim sendikaları ve demokratik kurumlar 5 Ekim’i canlı tutmaya çalışıyor. Ülkemizde de 5 Ekim Dünya Öğretmenler Gününü esas alan kurumlar olmsasına rağnen, resmi düzeyde, 1981 yılında karar altına alınan 24 Kasım’ı esas alıyor.
Aslında işin özüne sadık kalınsa, günün hangi tarihte olmasının büyük bir önemi yok. Önemli olan öğretmenlik mesliğinin demokratik, özlük ve ekonomik hakları ve toplumdaki saygınlığı.
Bu gün öğretmenlerin mesleki saygınlığı yerlerde sürünüyor. Eğitim süreçleri, sahip oldukları demokratik haklar ve aldıkları ücret “Öğretmenlik mesleğine” denk olmaktan çok uzak. Özellikle de sözleşmeli çalışma, ücretli gibi ucube tanımlamalar öğretmenlerin özlük haklarına büyük darbe getirdiği açık. Öğretmenlik mesleği iktidarın baskısı altında. Eğitim sistemi tamamıyla hükümetin zihin dünyasına göre dizayn ediliyor, öğretmenlerden de genelgelere göre eğitim ve öğretim vermesi istenilmektedir.
Oysa eğitim öğretim merkezi olduğu kadar, yerel farklılıkları, özellikleri de esas almalıdır. Çünkü evrensel değerler, yerel kültürler, bilimsel yöntemler dar bir çerçeveyi kaldırmaz. Bu nedenle eğitim sistemi daha kapsayıcı, iktidarın değişkenliğinden uzak VE kesinlikle katılımcı olmalıdır. Öğretmenlerin, velilerin, öğrencilerin katılımcılığı sistemi daraltan yöntemlerle değil, genişleten bir anlayışla inşa edilmelidir. Mesele okul idareleri öğretmenlerde içinde olduğu bir kurul tarafından belirlense kötü mü olur?
Kötü olmaz diye düşünüyorum. Çünkü okul yönetimi eğitim ve öğretimin bir parçası, bu nedenle de öğretmenlerin kendisini bulduğu bir yönetim mekanizmasına dönmeli.
Öğretmenin ekonomik ve mesleki haklarından yararlanma süreci okul zamanında başlıyor. Ders içinde ve teneffüs saatlerinde sahip olduğu haklar öğretmenlik mesleğini geliştirir. Ama görünen o ki, öğretmenden emir ve talimatlara uyması istenilmektedir. Bunların çoğu da eğitim ve öğretimin dışındadır.
Neyse bu günü Öğretmenler Günü olarak görmek mümkün olabilir ama eksiktir. Çünkü Türkiye ‘de Öğretmenler Gününde kimse öğretmenlerin hak ve hukukundan bahsetmemektedir. Daha çok işin kutsiyetine vurgu yapılarak, gururların okşanması amaçlanmaktadır.
Bir hediye gününe dönüştürülen gün, olsa olsa öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılma sürecini örtmekten başka bir işe yaramaz.
Bu gün öğretmenlerin içinde bulunduğu durumla ilgili tek kelime ediliyor mu?
Edilmediğini biliyoruz. Bu konuda kafa yoranlar var ama sesleri oldukça zayıf çıkıyor.
Binlerce atama bekleyen eğitim fakültesi mezunu öğretmen adayı, sözleşme ile atanan öğretmenler, ücret karşılığı çalışan kısmi zamanlı öğretmenlerin neler yaşadığını bilen, araştıran, tartışan kaç kişi ya da kurum var?
Yine kadrolu öğretmenlerin özlük , demokratik ve ekonomik hakları nedir, ne durumdadır, araştıran kimler var?
Herşeye rağmen, bu gün emekleriyle geçinen, çocuklara hayatı öğreten, kendi hakını savunan, öğrencilerin haklarını da tanıyan ve buna göre bir öğretim modeli ile sınıfları aydınlatan öğretmenlerimize selam olsun.
Bir dönem halkın plajlarından yararlandığı su alanları, artık koca bir toprak ve çamur denizine dönüştü. Gölün artık kurumuş bölgelerinde bir zamanlar ticari ve yolcu taşımacılığının yapıldığı gemiler de karaya oturmuş durumda.
Farklı renk tonlarında uzanan çölleşmiş topraklarla birlikte bembeyaz tuz alanları,bir sonsuzluk sunuyor. Güzel, etkileyici manzaralara sahip bir alanda dolaştığınızı sanıyorsunuz, oysa bir çevre felaketi ile karşı karşıyasınız. Burası, İran’ın en büyük, dünyanın ise ikinci büyük tuz gölü olan Urmiye Gölü. İran’ın kuzey batısında yer alan göl, Türkiye’nin doğu sınırına oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Göl ile aynı adı taşıyan ve göle kıyısı bulunan Urmiye kenti, Hakkari-Yüksekova’ya bağlı Esendere sınır kapısına yaklaşık bir saat uzaklıkta bulunuyor.
Günümüzde gölün büyük bir bölümü, iklimsel nedenlere bağlı kuraklık, yağış oranlarının düşmesi, su kaynaklarının yanlış yönetimi ve gölü besleyen akarsulara yapılan barajlar nedeniyle kurumuş ve yok olmuş durumda. Oysaki su oranının yoğun olduğu, gemilerle ticari ve yolcu taşımacılığının yapıldığı dönemlerde göl, yaklaşık olarak kuzeyden güneye 140 km, doğu batı arası ise 85 km su yoğunluğuna sahipti. Yine bu dönemlerde endemik türler ve göçmen kuşlar da dahil 200 farklı kuş türüne ev sahipliği yapmaktaydı. Gölün yaklaşık büyüklüğü 6100 kilometrekaredir. 1995 yılı sonrası artan kuruma ile birlikte 2011 verilerine göre sulak alan 2300 kilometrekareye, su seviyesi ise 7 metreye kadar düşmüş. Günümüzde ise gölün yüzde doksan beşi kurumuş durumda. Gölün kuruması, tuz oranlarında da yoğunlaşmaya yol açmış, bu durum çevre kentleri hatta çevre ülkeleri de olumsuz yönde etkileyebilmekte. Özellikle tuz kütlelerinin yayılması, tarım alanlarının yok olmasına yol açmış. Gölün kurtarılması amaçlı barajların yapımı durdurulmuş, Aras Nehri, Basra Körfezi, Umman Denizi havzası gibi yerlerden su transferleri gündeme gelmiş. Yine gölün kurtarılması amaçlı, Van Gölü’nden de su transferi çalışmaları gündemde. Araştırmalar sonucu, kuraklık ve su kaybı bu şekilde devam ederse, yakın zamanda göl tamamen yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.
Bir dönem halkın plajlarından yararlandığı su alanları, artık koca bir toprak ve çamur denizine dönüşmüş durumda. Yine gölün artık kurumuş bölgelerinde bir zamanlar ticari ve yolcu taşımacılığının yapıldığı gemileri görmek mümkün. Bu gemiler, karaya oturmuş, çürüme ile karşı karşıyalar. Göl yeniden eski sulak alanlarına kavuşamazsa, kalan çok az su alanları da yakın zamanda yok olacak ve bu alanlardan yayılan tuz kütleleri ise bütün bir çevreyi yaşam alanları itibari ile olumsuz yönde etkileyecektir.