Category Archives: Genel
Karacadağ/Kerejdağ













Bir dağın hikayesini yazmak, fotoğraflarını çekmek, insanlarına dokunmak ve alabildiğince içinde yaşamak…
Karacadağ ya da Karejdağ uzak bir diyar, yakın bir sığınak. Kar, boran ve yakın zaman da bahar.
Ağaçsız bir dağ:
Karacadağ, çocukluk yıllarımdan beri hayatımda önemli bir imge oldu. Nedense bilmiyorum, Karacadağ denilince aklıma her şeyden önce usta ozan Ahmed Arif’in imgeleri ve savrulan Karacadağ’ı gelir. İmgeler beynimde uçuşur, dağın yamaçlarında gökyüzü bütün yağmurlarını boşaltırken, ben ıslanırım, imgelerde yıkanır, düş yolculuklarına çıkarım.
Bunun bir nedeni daha var: Çocukluk ve gençlik yıllarımda Diyarbakır Siverek kara yolu Karacadağ’ın zirvesine yakın köylerden, en içinden geçerdi. En yüksek rakımlarından dönerek, birkaç büyük köyü dolanarak Diyarbakır’a ulaşırdı. Ve ben bu dar, tenha ve kışın tipiden geçilmeyen, savrulan Karacadağ’ın yollarında, eski minibüslerle yolculuklarda birkaç kez yolda kalmışlığım vardır. Kısa süreliğine de olsa buz kesen minibüste, gözün bir metre öteyi görmediği, bütün yönlerden insanın üzerine gelen kar tanelerinin kısa zamanda yolları nasıl kapattığını, rüzgarın nasıl vınlayarak korkunç bir sese dönüştüğünü bilirim.
O yıllarda ki gibi tipi ve kar yağışı son yıllarda olmasa bile, hala Karacadağ zirvelerinde bulunan zozanlar* zaman zaman tipiye maruz kalır, rüzgar eski günleri hatırlatırcasına eser. Siverek Diyarbakır eski yolu da terk edileli yıllar oldu. Yeni yol daha engin ve düz arazilerden geçiyor, mevsimler daha az sert geçtiği için o eski tipiler ve kar yağışı görülmüyor, yollar eskisi gibi kapanmıyor.
Bundan 30 yıl önceki zamanlarda buz gibi soğuk minibüslerde süren iki saatlik yolculuğumuz süresince apayrı bir dünyanın içinden geçtiğimizi düşünür, hayran hayran izlerdik çevreyi. Koyun sürüleri, zaman zaman deve katarları ve değirmene gelen katırlara tanık olur, yanlarından hızlıca geçerdik.![]()
Koçerler, koyun otlatan çocuklar arkamızdan bakarken, biz başka çobanlarının bakışlarında gözlerde kaybolurduk. Hele baharda uçsuz bucaksız yemyeşil zozanlar ve masmavi bir gökyüzünün nefis havasına tav olur, kaval üfleyen çobanların melodisinde hüzünlenirdik.
Bahar aylarında kıl çadırlar ortaya çıkar, her yer koçer** kaynardı, koyun sürüleri durmadan taze ot peşinde dolaşır dağ, bayır gezerdi.
Bir de Karacadağ’ın ağaçsız hali dikkatimi çekerdi her seferinde. Madem ki dağ, neden ağaç yok, neden bunca uçsuz bucaksız arazi de orman yok diye düşünürdüm kendi kendime.
Yıllar böylece akıp, geçerdi. İlk fotoğraf çekme denemelerini Karacadağ yollarında yaptığımda takvim yaprakları 1982 yıllarını gösteriyordu. Kah Karacadağ’a has çiçekler beni kendisine çekti, kah zozanlarda yaşayan, kıl çadırlarda hayatlarını sürdüren koçerler ilgi alanıma girdi.
Karacadağ’da su papatyasının varlığını çobanlardan öğrendim ve gördüm ki zozanlarda her yağmur sonrası oluşan göletlerde bembeyaz su papatyaları yeşeriyor. Hem de olağanüstü bir çabuklukla. Bir botanikçi değildim, işin fotoğrafik yönüyle ilgilendiğim için, su papatyasının florasını takip etmekten ziyade oluşan anları fotoğraflamak bana daha cazip geliyordu. Yine bir başka soğanlı bitki olan ve sanırım Karacadağ’a özgü dağ zambağı karlar eridikten sonra eteklerde rengârenk açtığında ben oradaydım. Kenger, axbandır ve pung toplayan kadınlar kadrajıma takılırken, çobanların kavalından çıkan melodilerinde ıslanır, hayıflanırdım. Çobanların üflediği kavallardan çıkan melodilerin neden hep ağıtları hatırlattığını düşünür, dururdum.![]()
Aradan yıllar geçti, çok şey değişti hayatımızda. Teknoloji iliklerimize kadar işledi, her tarafa ulaştı. Eşit oranda olmasa da, her yer slikon vadisinden esen rüzgarın etkisinde şekillendi, evlere hayal edilmeyen aletler girdi, insan biraz daha yalnızlaştı. Ne ben eski bendim, ne de Karacadağ. Zaman her gün bir şeyler bizden alıp, götürüyordu.
Karacadağ’ın sönmüş volkanik, ölü bir dağ ve tarım toplumun ana rahmi olduğunu öğreniyordum yıllar içinde. İlk buğday tohumunun da buradan dünyaya dağıldığı ve bunun M.Ö 11 bin yıl öncesine tarihlendiğini de hayretler içinde kavrıyordum. Ben öğrendikçe Karacadağ zihnimde büyüyor, kocaman bir dağ oluyordu. Dolayısıyla hayatımda en çok gittiğim yerlerden biri oldu Karacadağ. Her fırsat bulduğumda kendimi bir köşesine atar ve oranın havasını teneffüs etmeye çalışırdım. Koçerlere misafir olur, çobanların sofralarına konuk, bulutlarına yoldaş, eski soğuk ve savrulan tipisini arar olurdum.
Süreç içerisinde anladım ki Karacadağ’ın kendisi zaten bir imgeydi. Yöre insanın içinde ki düşlerin bir parçası, tarihsel savrulmanın ana rahmiydi. Şairlerin tılsımı, çobanların kavalında ki ezgisiydi. Belki bu nedenledir ki Diyarbakır’da her şair biraz Karacadağ’dır, biraz savrulan zozan. Siverek’te ise kara bir isyan ve Ergani’de savrulan bir rüzgar, Viranşehir’de sırtını verecek bir dost gibiydi.![]()
Çoğunuz bilirsiniz Anadolu’da üç Karacadağ var. Biri anlattığım ve Diyarbakır Siverek arasında yer alan ve yöre de Kerejdağ olarak bilinen dağ, diğer ikisi ise Orta Anadolu’da Ankara Haymana ve Konya Karapınar ilçe sınırları içerisinde yer alan dağlardır. Her üç yükselti de 2000 metre civarında olup, ortak yönleri sönmüş volkanik dağlar olmasıdır. Neden üç dağa Karacadağ denilmiş bilmiyorum. Aralarında bir ilişki var mıdır, emin değilim?
Belki de bir kitap konusu olabilecek bir sorudur. 100-150 yıl önce çekilen fotoğraflara ve seyyahların anlatımlarında anlaşılacağı üzere Zozan yani Koçer kültürü asırlarca aşiretlerin eliyle yaşatılmış, gidilen her yerde zozani bir yaşam inşa edilmiş, kültürel etkileşim damarı oluşmuştur. Zozan kültürünün Karacadağ olma olasılığı kuvvetle muhtemeldir. Yapılan arkeolojik çalışmalar ve ortaya çıkan bulgular, Karajdağ ve çevresinde hayatın bundan 15 bin yıl öncesine kadar gittiği, uygarlık konusunda ilklere ev sahipliği yaptığı ortaya çıkmıştır. İsimlerde ki benzerlikten öte, kültürel ve tarihsel süreçlerin iç içe geçmişliğinden bahsetmek mümkündür.![]()
Şairlere ilham kaynağı olan, Diyarbakır, Siverek, Ergani, Çınar, Viranşehir ve Derik yerleşimlerine ruh katan, kent dokusuna simsiyah bazalt taşlarıyla can veren Karacadağ, Diyarbakır-Urfa-Mardin üçgeninde oldukça geniş bir alana yayılan, sönmüş volkanik bir alandır. Yöre insanı dışında, çoğu kişi Karacadağ’ın bir dağ olduğunu bile bilmez ya da fark etmez. Çünkü dağlarda olan birçok yeryüzü şekli ve dağ dokusuna Karacadağ’da rastlanmaz. Daha çok yüksek bir yaylayı andırır. Ama yayla değil, basbayağı bir dağdır. Dağın rakımı Urfa sınırlarında 550 metreyken, daha üst kısımlarına gidilince 1957 metreye kadar ulaşır. İnsan yükseltinin farkına bile varamaz. Derin vadileri, yüksek uçurumları yoktur. Ancak yükseltisi kışın zemheri bir soğuk, yazın serin bir esinti olur insanın yüzünde…
Evliya Çelebi, 17 yy’da kaleme aldığı Seyahatnamesinde Karacadağ ve çevresinden bahsederken, sığ ormanlık alanların varlığına dikkat çeker. Urfa’dan Diyarbakır’a giderken, meşeliklerden güneş yüzü göremediğini, yolculuk boyunca bin bir çeşit bitki ve çiçek gördüğünü defterine kaydeder. Evliya Çelebi’nin tarihe düştüğü notlar ne kadar doğru bilemiyorum ama Karacadağ’ın geçmişte meşeliklerle kaplı olduğu yaşlılar tarafından da anlatılır, Evliya Çelebi’nin doğruluğu teyit edilirdi.![]()

Ama artık Karacadağ eski Karacadağ değil. Daha çıplak, daha sıcak ve daha kurak. Karajdağ geçmişten taşıdığı birçok izi günümüze ulaştırdığı halde, bugün artık özelliklerini bir bir kaybettiği de görülüyor… Buna rağmen Türkiye genelinde bulunan 650 endemik bitkinin en az 32 çeşidine ev sahipliği yapıyor. Türkiye genelinde toplam endemik bitki çeşidi düşünüldüğünde, Karacadağ adeta bir tohum deposu, endemik bitki cennetidir. Endemik yapısını korusa da, artık eski ağaçlı halini maalesef koruyamamış, çıplak bir dağ olarak hayatımızda var olmaya devam etmektedir.
Oysa geçmişte bölgenin genelinde sık meşeliklerin bulunduğu biliniyor. Bilinçsiz kesim, iç karışıklık ve çatışmalar nedeniyle zaman içinde koca dağ çıplak bir yaylaya dönmüştür. Kimi yaşlıların anlatımına göre 1925 yıllarında patlak veren o dönem ki adıyla “Genç Hadisesi” nedeniyle Karacadağ’da bulunan ağaçlık bölgeler Şeyh Sait adamlarına sığınak olmasın diye kesilmiş, yakılmıştır. Sonra ki dönemlerde köylülerin ticari kaygılarla ve gelir elde etmek için kestiği meşelikler ile ilgili anılar yaşı 70-80 olanların hatırladığı olaylar arasındadır.
Bu gün sığ olmasa da birçok ağaç türü, her bahar kökü üzerine yeşeriyor yeşermesine ama koyun sürülerinin gazabına uğrayarak, yapraksız ve dalsız kalıyor. Oysa bu alanlar koruma altında alınsa kesinlikle kısa sürede en azından bazı kısımlarında ağaç dokusu kendini var edecektir. Bedro Tepesi, Çiyayêreş ve dağın güney doğu tarafında kalan Çınar köylerinin bulunduğu alanlarda halen zamana direnen meşe ağaçlarını görmek mümkündür.![]()
Binlerce yıl önce aktif bir volkan olan Karacadağ adeta yuvarlak kapta bulunan hamurun kabarmasına benzer bir oluşumla bu günkü şeklini almış, yükselen yeryüzü zaman zaman lavların dışa akmasıyla kaya ve taşla kaplanmıştır.
Karacadağ’ın oluşumunda toprak az, taş fazla olduğu için tarımdan çok, hayvancılığa uygun alanlar oluşmuş ve asırlarca hayvancılıkla geçinenlerin sığınağı olmuştur. Geniş çayır alanları ve derelerde biriken su küçük baş hayvancılık için paha biçilmez bir alan olmuştur. Tarım daha çok dağın yamacında, geniş düzlüklerde yapılırken, Karacadağ Pirinci biraz daha sulak ve yüksek yaylalarda ekilip, biçilir. Karacadağ pirinci bilinen pirinçten daha esmer ve lif oranı daha yüksek olduğu için yörede en çok tercih edilen pirinç türüdür. Şiirlere konu olmuş, bey sofralarında anılır olmuştur.![]()

Bölgede bulunan yer altı suları tarım alanlarının az olması nedeniyle temiz kalmış olduğundan bölgenin en iyi içme su kaynakları yine Karacadağ’da bulunduğunu söylemek mümkündür. Ancak kullanılan kimyasalların hızlıca yayılması, gelecekte bu suyun kalitesini düşüreceği açıktır. Yani bölgenin en leziz ve tatlı suyu da Karacadağ gibi özünü kaybetmekle karşı karşıyadır.

Osmanlılarda uzun süre ıskâna kapalı tutulan, zaman zaman Tur Abdin Bölgesinden sürgün edilenlerin sığınağı olan Karacadağ kaç talana, kaç yangına, kaç kıyıma uğradı bilinmez. Yazılmamış tarihin vesikası gibi, kimi zaman bir sürgün yeri, kimi zaman aşiretlerin sığınağı olan dağın kendine has bir sosyal dokusu oluştu yıllar içinde. Bu nedenle aşiretlerde Mezopotamya renklerinin bütün izleri görülür, inançlarında ritüel çeşitliği göze çarpar. Kürtlerin en otantik kültürel dokunun yaşandığı, otantik ve rengarenk elbiselerin halen en canlı şekilde günlük hayatta kullanıldığı nadir bölgelerden de biridir. Karacadağ bölgenin sentezi, tarihsel süzgeçten geçen bir yaşam alanıdır. Bu nedenle her köy açık bir kültürel müzedir demek çok abartı olmayacaktır.
Karacadağ’ı bölgede özgün kılan başka olgu ise koçer kültürüdür. Yaz mevsiminde havaların aşırı ısınması ve otlakların azalması nedeniyle koyun sürülerinin sahipleri baharla birlikte çoluk çocuk bütün aile Zozan denilen yaylalara çıkar, yaz boyunca burada kalır, havaların soğumasıyla köylere geri döner. Daha önceleri ailenin zenginliği kurulan kıl çadırın büyüklüğüne ve direk sayısına bağlıymış. Kıl çadır ne kadar büyükse, sürü de o kadar büyük olurmuş. Bu gün sayıları giderek azalan koçer çadırları, aynı zamanda bir kültürel yapının da yok olması anlamına geliyor.
Özcesi Karacadağ çok bilinen ama hep kaçak kalan, çoban kavalında acıklı bir strandır.*** Cevabı dengbejlerin yanık seslerinde saklıdır. Talana, yangına ve sürgüne dair söylencelerin adıdır. Yoksulluğun ve koçerlerin sığınağıdır. Ağaçsızdır ama asla çorak değildir ve müthiş cömerttir, suyu leziz ve serindir.
Ve Kerejdağ biraz Ahmed Arif’tir, biraz Şeyh Sait. Dört tarafını kaplayan ovaları besleyen, sularıyla can veren bir ağaçsız dağdır. Belki de ağıtı, melodisi bu nedenle acıklıdır, sancılıdır.
Çünkü Karacadağ ağaçlı haline aşıktır, aşkını kaybetmenin sancısındadır.
Kaynak ve dip notlar:
*Zozan: Yüksek Yayla
*Koçer : Göçebe aşiretler
Stran : Kürtçe halk türküsü.
Kaynakça: Battal Odabaşı Güneşin Krallığı
Vikipedia

Gazyağı Şişesi

On beş yıl önce(bu günkü tarihle 26 yıl oldu) Siverek’teki evimizden bir daha dönmemek üzere ayrıldık. Baba yadigarı toprak damlı, taş duvarlı evimizin bütün ayrıntıları kendiliğinden zihnime kazınırken, evi ıssızlığa terk ederek, Urfa’ya göç ettik. Geride bir sürü hüzün, anı ve sevinçler bırakarak, çok uzak olmayan, bir adımlık Urfa’ya yerleştik.
Belki ayrılmak için hiçbir neden yoktu, ya da bize öyle geliyordu…Siverek’in kas katı toplumsal yapısı, genel siyasal ortam ve ülkenin içinde bulunduğu durum göçün arka planında yer alan nedenlerdi.
Bildik nedenler yani.
İnsanın batıya göçünün tarihsel etkisiyle yönümüzü batıya vermiş; Ankara, İstanbul derken ancak Urfa’ya karar kılmıştık. (O yıl öğretmen olarak tayinim Ankara Şereflikoçhisar’a çıktığı halde son anda çok sevdiğim ve şu an dört duvar arasında mahpus olan yol arkadaşımın önerisiyle Urfa merkeze yerleşme karar aldık.)
Urfa çok uzak bir diyar değildi elbette…
Ama insan doğup, büyüdüğü yerden kopunca, her yer insana çok uzak gelir.
O zaman Urfa bile bana çok uzak bir yermiş gibi geliyordu.
Urfa’da ilk günlerimiz, bu uzaklığın derin sancısında geçerken, sonra alışmaya başladık, Urfa’nın kadim sokaklarına.
Sonra aradan yıllar geçti…
Yakın olan uzak, uzak olan yakın oldu. Her şey değişti yani… Bir bir, bazen acıtarak, bazen hissettirmeden bütün imgeler, mekan ve duygular değişti…
Ama ne ilginçtir ki hızla akıp giden zamana inat, rüyalarım hiç değişmedi.
Her insanın uykuya dalarken gördüğü rüyalarım kaldığı yerde, Siverek’teki evimizde canlanmaya devam etti.
Daha doğrusu rüyalarımdaki evimiz hiç değişmedi.
Şimdi harabe bir görünüm alan evimiz, rüyalarımda hala aynı dinginliğinde. Bütün rüyalarım o evde gerçekleşiyor, insanlarla ilişkilerim o evde şekilleniyor.
Hayatında Siverek’in kıyısından geçmeyenler bile, rüyalarımda o evde görünüyor, benimle aynı dili yani Zazaca konuşuyorlar…
Hem de çok güçlü imgelerle…
Şimdi gördüğüm bütün rüyaları unutabiliyorum ama o evde geçen rüyalarım zihnimde kalıyor, kaydoluyor bir bir.
Rüyalarım toprak damlı, taş duvarlı evimizin avlusunda geçiyor, geniş yapraklı dut ağacının gölgesinde dinlenen, tahta merdivenden dama çıkan insanların siluetlerinden oluşuyor. Bir de evimizin tahta direklerini destekleyen sütunda asılı duran gazyağı şişesi, her seferinde rüyalarımı süslüyor adeta siyah beyaz bir fotoğrafın en fulü yerini oluşturuyor. Zihnim geçmişin izlerini günümüze taşırken, elektriksiz evimizi aydınlatmak için gaz yağı satan satıcıdan gaz doldurduğumuz gaz şişesini unutamıyor.
Gazyağı şişesi sanki karşımda, şimdiki evimizin duvarında asılı duruyor.
On beş yıl önce babamın vefat ettiği tarihte bile yarısına kadar gaz dolu olarak, duvarda asılı bekleyen gaz şişesine hiç dokunmadık…Ne ben, ne annem, ne de kardeşlerim o şişeye dokunmadı hiçbir zaman. Göç ettiğimizde yüklerimizin arasına almadığımız ama duvardan da indirmeye kıyamadığımız o şişe, o geniş yapraklı dut ağacı, evinizin damına çıkan tahta merdiven, kapı içinde kapısı olan kocaman tahta kapıyı Siverek’te bırakıp, göç yollarında düşerken, o köhne evimizin rüyalarımda yıllarca kalacağı, yaşayacağını hiç tahmin etmezdim. Şimdi o ev rüyalarımda hala aynı şekilde korunuyor, dingin bir şekilde yaşıyor.
Ve o şişe, bilmem kaç yıllık o yeşilimsi cam şişe, hala yarısına kadar gaz yağıyla dolu…
03.08.2010/Urfa
Eşitsizliğin pandemik hali
Bir süredir insanlar koronavirüsle mücadele ederek, yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Henüz en kötü senaryolar yaşanmadı ama giderek durumun kötüleştiği, koronavirüsün insanlar için yeni sorunlar yarattığı ortada. Koronavirüs bir yandan insanların ciğerine saldırıyor, ölümüne sebep oluyor, bir yandan da ekonomiyi vurarak, salgının boyutunu değiştiriyor.
Bunun en bariz belirtisi, salgınla birlikte içeriye kapanan insanların ekonomik durumlarının bozulması oldu. Milyonlarca insan işini gücünü, sermayesini kaybetmeye başlayınca; sermayesi emek olan işçi ve emekçiler yoksulluğun dibini gördü. İşçi emekçiler yoksulluğun dibini görünce, işsizler ise ölümün soğuk nefesiyle karşı karşıya kaldılar. Bu nedenle bir çok insan hastalanınca doktora bile gidemedi, evde ölümü bekledi. Çünkü gitmesi en az bir ay hayattan kopma anlamına gelecekti, gitmese ölümle burun burana gelecekti. Böylesine iki ucu keskin bıçak misali bir hayat sürdürdüler ve halen sürdürüyorlar.![]()
Evde ölümü bekledi söylemi size abartılı gelebilir. Herkes için geçerli bir durum değil elbet. Ama koronavirüs ve giderek daha ağır hissedilen işsizlik nedeniyle binlerce insan kendi içine gömülmüş durumda. Hem de sayısı düşünemediğimiz kadar çok. Çünkü bu durumun görünür bir tarafı yok. Yoksul insanların gözlerden uzak hayatları, kendi halinde yaşanmışlıkları her zaman görünmezlik içindedir zaten. Ne yaşıyorlar, nelerle oyalanıyorlar bilen pek olmaz. İşsizliğin zaten pik yaptığı bir dönemde ,pandeminin de hayatımıza girmesi, iş bulamayan yığınları göz önüne aldığımızda sonucun düşündüğümüzden daha fazla bir yıkım yaratığını görmek mümkün olur.
İnanıp, inanmamak elbette sizin elinizde. Elimde ne yerel, ne de genel rakamlar var. Rakamların doğruluğuna da pek inanmam zaten. Ben sokaktaki harekete, pazardaki duruma bakarım.![]()
En bariz fotoğraf sokaktır ve insanların kendisidir, toplumun, toplumların genelidir.
Bu virüs hareket eden her insana, insanla muhatap olanlara bulaşma potansiyeline sahip. Bu yönüyle eşitlikçi bir virüs. Kimsenin konumuna filan aldırmıyor, konak olarak ulaşabildiği her yere demir atıyor. Yeter ki insan hareket etsin, insanlarla muhatap olsun. Virüs insana eşit bir yaklaşım gösteriyor, eşitsizliği bozan yine insanın kendisi oluyor.
Mesele virüsün insana ulaşma sürecinde. Olanakları olanlar kendini izole edebiliyor, korunma koşullarını yaratabilir. Tümden izole olmak, insanlardan uzak bir yaşam sürdürmek ve alabildiğince kendi yağında kavrulmak mümkün olabilir mi?![]()
Yoksullar için, emekleriyle geçinenler için, evine ekmek götürmek zorunda olanlar için mümkün değil. Onlar açısından bir şekliyle insanlarla muhataplık olacak ki çark dönsün.
Ama akarları olan, aylarca gözünü kırpmasa bile gelirleri olanlar için izole olmak mümkündür. Ne de olsa onlar açısından hayat eskisi gibi devam ediyor. Paraları bankada para kazanıyor, çarkları koronavirüse rağmen dönüyor.![]()
Aslında bunları biliyor herkes. Koronavirüs sürecinde herkes biraz doktor oldu, biraz siyasetçi. Ama kimse ekonomik çarkın ne tür çalıştığını pek anlamadı.
Kimisi bu süreçte hem hastalığı tanıdı, hem de iflası. Kimisi de sermayesine sermaye kattı. İşte eşitsizliğin temeli buydu.
Yani eşitsizliğin pandemik hali, gerçek pandemiden daha hızlı yayıldı, dünya geneline dağıldı.
Bu gün dünyada uygulanan tedavi yöntemleri, hastane koşulları, yatak ve yoğun bakım üniteleri, aşıya ulaşma bakımından yoksul ülkelerin, toplumun düşük gelirli kesimlerin adları, semereleri okunmuyor bile.
Haberlere konu olan daha çok gelişmiş ülkeler, toplumlar ve üst kesimler oluyor. Her gün koronadan insanlar ölürken, kalburüstü kişilerin adları tablonun ana rakamı olurken, arka planda ölenler rakam bile olamıyor.
Gerçeklik bu…
Tanıklığımız budur, yaşanan da budur.
Bunun böyle olması abes de görülmüyor. Herkes kaderine razı, koronavirüs belasının geçmesini bekliyor.
Bekledikçe eşitliksizlik de derinleşiyor.
İnanmayanlar sokakların halini görmeli, kağıt toplayan, ne iş olsa yaparım deyip, sokakları adımlayan, iş için çalmadık kapı bırakmayan, en ağır işsizlerde çalışmak zorunda kalanlara ve işsizlere dönmeli.
İşsizin ölümden korkar hali kalmadı, üzerine üzerine yürüyor virüsün. Çünkü evde kalsa aç, sokağa çıkıp iş arasa, bir işe el atsa belki virüs kapacak, hastalanacak ama yaşamak için bir umut yine de… Artık ne kaybedecek zincir var, ne de elde bir iş. Binlerce insan iş yerleri kapalı olduğu için zorunlu dinlenmede, yine binlerce kişi pandemiden dolayı işten çıkarılmış durumda.
İşte eşitsizlik de tam bu noktada başlıyor. Kimisi salgın nedeniyle gerçekten işini kaybediyor, işsiz kalıyor, evine gönderiliyor. Bu grupta olanlar az da olsa bir pandemi ödeneği alıyor. Kimisi ise hiçbir kaide ve kurala bağlı olmaksızın kapının önüne konuluyor, bütün haklardan mahrum olarak, sokağa atılıyor. Bu grubun yasalardan, devede kulak olan ödeneklerden faydalanmasına imkan yok. Çünkü zaten sigortasız çalışıyor. Pandemik eşitsizliğin vurduğu alan da burası zaten. Ne kayıtları var, ne de rakamsal varlıkları. Her şey sahne gerisinde, merdiven altında, karanlık koridorlarda yaşanıyor.
Koronanın bir ilacı henüz yok. Hasta olanlara değişik tedaviler uygulanıyor. Konum ve mevki burada devreye giriyor. Başkanlıktan azledilen eski ABD Başkanı Tramp, koronaya yakalansa da, her ne hikmetse bir iki günde atlatıyor. Bunun nasıl atlatıldığını ne soran oluyor, ne de anlatan. Tramp’ın bağışıklık sistemi mi çok güçlüydü, yoksa milyonların bilmediği bir tedavi yöntemi mi vardı?
Ortada bir cevap olmadığına göre, karışık bir mesele.
Dünyaya hükmeden birisinin, bir işçi gibi tedavi edilmeyeceği açıktır. Farklı yol ve yöntemlerin denendiği de aşikardır. Spesifik bir örnek olduğu için sorgulama önemi de yoktur artık.
Mesele milyonlar virüsün pençesinde can çekişirken, bazıları için sürecin lehlerine çalışmasıdır. Hepimiz biliyoruz ki milyonlarca insan virüs kaptığında birkaç hafta hayattan kopuyor. Kimisi kalıcı hasarla hayata ancak dönebiliyor, kimisi de hayatını kaybediyor.
Yani tedavi olanakları açısından korkunç bir eşitsizlik yaşanıyor. Özellikle aşılamanın başlamasından sonra aşıya ulaşma eşitsizliği derinleştireceğine benziyor.
Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melik Gökçek ve kamuoyunda bazı tanıdık simalar gülerek ekranlara poz verip aşı olurken, milyonlar aşıya ulaşmak için sırasını bekliyor, beklemek zorunda kalıyor. Kalp hastası, kronik hastalar sırasını beklerken, Gökçek benzerlerin aşılanması ne anlama geliyor?
Uzun lafın kısası koronavirüs insana saldırırken eşitlikçi davranıyor. Ama sonrası ise tam bir kaos. İnsan doğanın eşitlikçi yaklaşımını kendi eliyle bozuyor, eşitsizliği derinleştiriyor.
Ben fotoğrafın çerçevesini çiziyorum. Pandemi sürecinde yaşanılanlara parmak basmak istiyorum.
İnsan para kazanamayınca, evine ekmek götüremeyince ölümü kanıksar, hatta bir kurtuluş yolu olarak görür. Düşünün günlerce hiçbir iş yapamıyorsunuz, yapmak isteseniz de iş yok. Bir geliriniz, akarınız yok, büyüyen bir ağacınız, dolan başaklarınız ve süt veren bir hayvanınız yok.
Ne olacak bu durumda?
İşte ben bu noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Kim, ne kadar , neye muhtaç bilmiyorum elbette. Ama bildiğim süreç giderek ağırlaşıyor ve işsizlik herkesi vurmaya hazırlanıyor.
Aşı da bunun cabası olacak. Varlıklı toplumların aşıya ulaşması kolay olurken, varlıksızların aşıya, aşa ulaşması giderek zorlaşıyor, zorlaşacağına benziyor.
Keşke yazdıklarım abartı ve yanlış olsaydı.
Ama maalesef pandemik eşitsizlik ve yoksulluk başta ülkemizde giderek yayılıyor.
Dünya Sağlık Örgütü ve BM açıklamaları da bunu işaret ediyor zaten.
Tabii görmek isterseniz…
Belki eşitsizliği ortadan kaldırmak mümkün olmayacak, ama eşitsizliği derinleştirmemek elimizde. Bu bir ahlaki tutumla mümkün olabilir. Ahlaki tutum hem pandeminin yayılmasını engeller, hem de aşıya ulaşmayı olanaklı hale getirir.
Özellikle de sorumluluğu olanlar, pandemiyi yönetenler, sağlık politikalarında etkin rol oynayanlar bu ahlaki tutumu göstermek zorunda.
Çünkü koronavirüs ayrıcalıklı gruplar yaratmayla durdurulamaz.
Şahmaran Miti üzerine bir deneme


Küçüklüğümden beri zihnimde olan bir söylence var. Bu gün hala Mardin, Adana, Tarsus çevresinde oldukça sık anlatılan ve değişik versiyonları bir çok kentte dile getirilen Şahmaran Mitolojisi çok eskilere, tarih öncesi dönemlere kadar gider. Sümer ve Hitit mitolojisinde bahsedilen, Yunan Mitolojisinde anlam bulan ve Mezopotamya’da bambaşka bir ruh kazanan Şahmaran hikayesi yeryüzünde dilden dile dolaşır, Sümer kitabelerinde ölümsüzleşir, Evliya Çelebi’nin günlüklerine yansır, bazı toplumların tarihi vesikalarına girer ve günümüze kadar gelir. Öyle bir yayılır ki, hemen hemen her toplum kendine has bir anlamlandırma ile söylenceyi anlatarak, yaşamasına olanak sunar…

Küçükken annemin anlattığı ve oturma odamızın çelpekli beyaz toprakla sıvanmış duvarına asılı, bez üzerine işlenmiş Şahmaran betimlemesi, o yıllarda hemen hemen her evde bulunur, söylencesi masal şeklinde anlatılırdı. Ayrıca çocukluğumda Şahmaran hikayesini resmeden ressamlar, halı ve kilimlere dokuyan, kanaviçe olarak işleyen genç kadınlar vardı.
Bu gün bu ustalardan kalan olmuş mudur bilmiyorum ama özellikle Mardin Yöresinde Şahmaran betimlemesinin halen işlendiği ve anlatıldığına tanık oluyoruz. Cama değişik renklerde çizilen, ahşap levhalara yakma tekniğiyle ifade edildiğine tanık oluyor, okuyor, izliyoruz. Eskisi gibi olmasa da, Şahmaran hala bazı tarihi konakların, ev ve iş yerlerinin, modern mekanların duvarlarını süslemeye devam ediyor.

Peki nedir bu Şahmaran hikayesi. Geçmişi nereye, hangi kavime ve zamana dayanıyor?
Bu sorunun cevabını bulmak için bir süredir zihnimi biraz zorlayarak, dinlediklerimi kafamda demleyerek ve günümüzde yazılanlara göz atarak ortaya bir fotoğraf çıkartmaya, yorumlamaya çalışıyorum.
Ben zihnimi zorladıkça yeni bilgiler çıkıyor ortaya ve tarihin karanlık tünelinin en gerisinden ışık huzmesi ortalığı aydınlattıkça merakım artıyor ve ben Şahraman hikayesinin peşine düşüyorum. Tarihin derinliklerini kazdıkça yol uzuyor, ta Sümerlere, hatta gerilere kadar ulaşıyor ve 6 bin yıllık bir söylencenin tam ortasında kendimi buluyorum.

Şahmaran bir söylence olsa da, tarihin bir özeti gibi. Çünkü insan için yılan imgesinin bütün çağlarda öne çıktığı gerçekliği var. Her devir, her çağ yılan imgesiyle şu ya da bu şekilde ilgilenmiş ve yılana farklı farklı anlamlar yüklenmiş. 12 bin yıllık geçmişi olan Göbeklitepe’de bulunan taş anıtların yüzeylerine yılanlar çizilmiş. Göbeklitepe’de taşlara kazınan yılanların hangi amaçla yapıldığını tam olarak bilmemize imkan yok, belki hiçbir zaman bu sorunun cevabına ulaşamayacağız. Ama bütün uygarlık katmanlarında yılan imgesinin olması bir tesadüf mü yaksa insanın özellikle seçtiği bir özne mi?
Benim için zor ve henüz yanıtı olmayan bir soru.
Tarihin karanlık tünelinde o kadar çok yılan imgesi var ki, hangisini hangisine bağlayacağımı bilemiyorum. Bildiğim şudur ki, yılan bütün zamanların en gizemli hayvanı, iktidar ve güçlü olmanın sembolü. Kimi zaman insan için bir koruyucu, kimi zaman gücün temsilcisi ve aynı zamanda bir iyileşme iksiri, belki kutsal. Kötücül yönü ise bedeninde ölümcül bir zehir taşıması.
Toplumların yılan imgesini sık sık kullanmasının nedeni korku da olabilir, tanrısal bir yaklaşım da. Gerçek olan şu ki yılan tarih boyunca var olmuş, kendisini değişik mecralarda yaşatmış, tarih sayfalarına konu olmuş, güç ve gösterişin sembolü olmuş. Her hayvan her coğrafyada, her mevsimde yaşamıyor ama yılanın yaşamadığı yer yok gibi. Bu bile tek başına tarih sahnesinde baş rol almasına neden olabilir.
Hiç unutmuyorum, annemin yıllar önce Şahmaran hikayesini anlattığı sesi hala kulaklarımda, zihnimde ve dilimde. Zaman zaman anlatırdı kendiliğinden, ya da birileri sorardı da anlatmaya başlardı. Tane, tane ve olağanüstü bir Zazacayla dile getirir, ifade ederdi. Dinlerken hepimiz mest olurduk ve zaman zaman korkar, sinerdik, gece rüyalarımıza girdiği de olurdu Şahmaran’ın.
Şimdi artık hayatta olmayan rahmetli annem derdi ki: “Şahmaran kadın yüzlü, insana benzeyen bir yılandır. Yerin yedi kat altında yaşardı ve bütün yılanlar ona bağlıydı, hiçbir yılan onun emrinden çıkmaz, çünkü o yılanların şahıydı. Gövdesinin yarısı insan şeklinde dünyalar güzeli bir kadın yüzü, yarısı ise kocaman bir zehirli yılandı.”…
Annemin bahsettiği, uzun kış gecelerinde anlattığı hikayenin kökeninin Sümerlere dayandığını belki de daha eskilere kadar dayandığını söylemek mümkün. M.Ö 4000-2000 yıllarda Mezopotamya’da varlığını sürdüren ve tarihte yazıyı bulan kavim olarak geçen Sümerlerde yılan hayatın kötücül tarafını sembolize etse de, ağaç köklerinde yaşadığı için yaşamı da temsil eder. Bedeninde hem zehiri, hem de panzehiri barındırdığı için de kutsal kabul edilir. Sümerlerin yılan mitine Thasman adı verilen yazılı kaynaklarda rastlanır. Keza benzer yılan mitleri Sümerlerden önce tarih sahnesine çıkan ve aynı tarih sahnesinin bir bölümünü paylaşan Hititlerde de görülür. Doğu kültürü birbirini etkileyerek, yılan miti bütün coğrafyayı sarıp, dünyaya yayıldığında, Yunan Mitolojisinde bambaşka bir varlığa dönüşür. Saçlarında çok sayıda yılan olan bir kadından bahseder söylence. Medusa adı verilen mitolojik varlığı görenleri kör edecek kadar güçlü ışıklar yayar ve kendisini göreni kör eder. Tahsman, Medusa ve Şahmaran aynı anlatımlar olmasa da, benzerlik gösterdikleri açık.
Yer, zaman farklı da olsa, yılan miti tarih sahnesinde hep yer almış, önemli bir canlı olarak insanla birlikte varlığını sürdürmüş ve zaman içinde mitleşerek günümüze ulaşmış.
Şahmaran hikayesinin geçtiği coğrafya belli olmasa bile, anlatımlardan çıkarımlar yapılarak bazı yerlerin söylenceyi sahiplenmesi doğaldır. Hiçbir zaman olayın geçtiği yer belli olmamış, böylelikle daha geniş alanda varlığını sürdürmüştür. Ama belli olan söylencenin doğu uyarlığının merkezi sayılan Mezopotamya’dan yayıldığı, varlığını sürdürdüğü ve buradan dünyanın değişik bölgelerine dağıldığıdır. Bu nedenle Şahmaran doğu kaynaklıdır ama artık insanlığın ortak sözlü mirasıdır. Yani artık bir yere ait olmasa da, kanımca en çok Mardin’e yakışır. Dengbejlerin dilinde, şairlerin dizelerinde, kadınların zılgıtlarında yaşayan bir efsane olması Şahmaran’ın yaşadığının göstergesidir.
Söylencenin değişik anlatımlarını okusam da, annemin anlattıkları ben de olağanüstü bir etki yaratmış olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak bütün anlatımları derlemek, bir senteze gitmek de gerektiğini düşünerek, bir özet halinde değişik kaynaklardan derlediğim metin bir fotoğraf olup, zihnimde oluştuğunda sizinle paylaşma gereği hissettim. Bu söylence bildiğimiz söylence, herkesin kendisini biraz gördüğü, kendinden bir şeyler kattığı yılların söylencesi.
“Zamanın birinde anne ve kardeşleriyle yaşayan yetim bir çoban varmış. Bütün hayatı üç beş keçi ve bir iki koyundan ibaret olan çoban, bir gün keçilerini dağa otlamaya götürmüş. Baharın sıcaklığına yorgunluk da eklenince kendisini bir ağacın gölgesine atmış.
Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen çobanın gözleri, kayaların arasındaki bal arılarının dansına takılır. Merak eder arıların kaya çevresinde dönüp, dolaşmalarını. Merakını yenemeyip, elinde ki çubuğuyla arıların girip çıktığı deliği eşelediğinde, giderek daha geniş ve derin bir oyuk ortaya çıkar. Oyuk büyüdükçe daha fazla bal arısı oyuk çevresinde dansa durur. Biraz daha eşelediğinde petek petek bal olduğunu görür. Bir iki petek alsa da, asıl bal, oyuğun arka kısmında olduğunu görür. Daha fazla bal almak için oyuğun girişinde ki taşı kaldırmaya çalışır ama gücü yetmeyince iki sevdiği arkadaşını da çağırır. Üç çoban birlikte taşı oynatınca, derin bir kuyuya benzeyen mağaranın alabildiğince bal petekleriyle dolu olduğunu görürler. Bu olağanüstü manzara karşısında ne yapacaklarını şaşırsalar da, daha fazla bal almak için kendi aralarında iş bölümü yaparak, bal toplamaya başlarlar. Birkaç gün boyunca, yapılan iş bölümü gereği balı bulan yetim çoban iple aşağıya iner, petekleri tek tek toplar, arkadaşları da yukarıya çeker. İş biter, düşünemedikleri kadar bal toplamışlardır. İş yetim çobanın yukarıya çekmeye gelmiştir artık. Ama maalesef arkadaşları çıkarılan balın çokluğu karşısında gözleri dönmüş, bir başlarına sahip olmak gerektiğini düşünmüşlerdir. Böylelikle balın yerini gösteren, arkadaşlarını mağarada bırakarak, bütün bala sahip olurlar, mağaranın üzerini kapatıp, oradan ayrılırlar.
Çobanın annesi dağ bayır yollara düşse de, bütün ağaç kovuklarına ve mağaralara baksa da oğlundan bir iz bulamaz. Çobana ihanet eden arkadaşları ise balı satmış, ceplerini doldurmuş, varlıklı olmuşlardır.

Mağarada mahsur kalan çoban sesini kimseye duyuramaz, birkaç gün boyunca ne yapacağını düşünür, yorgun, argın uykuya dalar. Kaç gün, ne kadar uyuduğunu bilemez, tam umudunu kaybedeceği sırada karanlıkta bir ışık görür. Çubuğuyla ışığın geldiği yeri kazmaya başlar ve birden oyuk çöker. Çöken oyuk, bambaşka bir dünyaya açılır ve adımını attığı gibi de, daha aşağılara yuvarlanır, dehlizden derinlere sürüklenir.
Düşmenin etkisiyle bir süre kendisine gelemeyen çoban gözlerini açıp etrafına baktığında, her türlü güzelliğin, çeşit çeşit sebze ve meyvenin olduğu bir yerde olduğunu görür.
Bu muhteşem dünyanın içinde etrafında yılanlardan başka bir canlı yoktur. Bu manzara karşısında hem şaşırır, hem de korkmaya başlar.
Çobanın yanına yanaşan iki büyük yılan, onu kocaman büyük bir salona götürürler. Salon oldukça gösterişlidir. Salonun ortasında koltuğun üzerinde beline kadar yılan, belden yukarısı ise insan olan bir kadın oturur. Kadının güzelliği çobanı büyüler. Yarı insan yarı yılan kadının, başındaki taç yılan başlarıyla süslüdür. Salonun etrafında da farklı farklı yılanlar vardır.
Koltukta oturan yarı yılan yarı kadın kendisini Şahmaran yani ‘’Yılanların Şahı’’ olarak tanıtarak kendisini tanıdığını ve karşılaştığı ihanet hikâyesini bildiğini söyledikten sonra ‘Korkmana gerek yok. Ben burada olduğum sürece yılanlar ne sana ne de diğer insanlara bir şey yapmaz.
Tacımdaki yılanlar da beynime bağlıdır.’ der. Çobanın başından geçenleri sanki kendisi yaşamış gibi ona anlatır. Çoban bu ilginç manzara karşısında şaşkına döner, neredeyse dilini yutar.
“Bütün isteklerin yerine getirilecek, rahatına bak.”der.
Çobanın yapacağı bir şey yoktur, yılanlar ülkesinde kalmaktan başka. Zaman içerisinde Şahmaran ve çoban arasında bir yakınlık oluşur ve yerin yedi kat altında bir aşk filizlenir.
Aradan bayağı zaman geçer. Şahmaran’dan istekte bulunmanın zamanının geldiğini düşünür ve ‘Her ne kadar seni sevsem de annem ve iki kız kardeşimi de özlüyorum.
Onlara bakacak kimse yok. Ne yapar, ne ederler bilmiyorum. Senden isteğim beni onların yanına göndermendir’ der.
Şahmaran çobanı çok sevdiğinden dolayı göndermek istemese de onu kırmaz. Ona ‘Seni göndereceğim. Ama biliyorum, seni göndersem ölümüm senin elinden olacak, beni öldürteceksin” cevabını verir.
Çoban ‘benim ölümüme de mal olsa seni asla ele vermeyeceğim’ sözünü verir. Şahmaran Çobana ‘Senin bilmediğini ben biliyorum. Senin gidişin benim ölümümdür. Ancak senin isteğin gitmekse seni göndereceğim’ der. Çoban sözünde ısrarcı olsa da Şahmaran’ın her şeyi bilip gördüğünü de bilmemektedir.
Aralarındaki bu konuşmadan sonra Şahmaran; ‘Seni göndermeden önce sana bazı şeyler anlatacağım” der: “Yüksek yaylaları olan bir ülke vardır. O yaylaların üstünde de yüksek bir dağ vardır.
O ülkenin halkı her yıl yaylalara geliyor. Yılda bir gün halk pınarın başına gelip eğlendikten sonra kâselere süt doldurup bırakıyorlar. Halk gittikten sonra da tüm yılanlar gidip o kâselerden süt içip geri geliyoruz.
Bize adanmış olan o gün ben de oraya gelmiş olacağım”der.
Sonra, çobanın istediğini yerine getirmek için yılanlara talimat verir. Yılanlar onu yerin yedi kat altından yeryüzüne çıkararak bırakırlar. Böylelikle çoban Şahmaran’ın sırını öğrenir.
Çoban uzun bir aradan sonra köyüne döndüğünde kız kardeşlerinin büyüdüğünü, annesinin de keder ve ağlamaktan gözlerinin kör olduğunu, ona ihanet eden iki arkadaşının da baldan kazandıkları paralar ile zengin olduklarını görür.
Annesinin yanına gittiğinde annesi oğlunun kokusunu alarak onu tanır ve sevinçten gözleri açılır. Annesi oğlunun büyümüş ve güzel bir genç olduğunu görür. Yetim çoban köyde annesi ve kız kardeşleri ile bir süre yaşar, arkadaşlarının foyası ortaya çıkar.
Çoban köyüne döndükten sonra ülkede kralın hastalandığı duyulur. Kralı iyileştirmek için tüm hekimler çağrılır. Kralın hastalığına çare bulamayanların kafası kesilir. Geriye tek bir hekim kalır. Kral onu da çağırır ve hastalığına çare bulmasını ister.
Diğer hekimler birçok ilacı denediklerinden hekim ona tek bir seçenek sunar. Kral’a ‘Senin ilacın Şahmaran’dır. Etini pişirip yersen iyileşirsin. Onun dışında senin hastalığına çare olacak ilaç yoktur’ der.
Kral ‘Peki Şahmaran’ı nerede bulabilirim’ diye sorar. Hekim Kral’a ‘Senin ülkende Şahmaran’ı gören biri var. Görenin sırtında Şahmaran işareti vardır. Büyük bir hamam kuralım ve ülkedeki tüm erkekleri getirtip bu hamamda yıkanmaları için üstlerini çıkarmalarını isteyelim. Sırtındaki işaretten Şahmaran’ı göreni tanırız’ şeklinde öneride bulunur.
Bunun üzerine ülkedeki tüm erkeklerin kralın hamamında yıkanmaları için ferman çıkarılır. Gelen erkeklerin tümü elbiselerini çıkarırken Kral ve hekim tarafından vücutlarında Şahmaran işareti aranır. Ülkede ne kadar erkek varsa hepsi kralın hamamında yıkanır, ancak aradıkları işaret hiçbirinde bulunmaz.
Çünkü Şahmaran’ı o güne kadar gören olmamıştır. ‘Geriye kim kaldı’ diye sorup soruşturulur. Kralın vezirleri bir yerde yaşlı bir kadının oğlunun kaldığını, yıllar önce kayıp olduğunu ve bir süre önce eve döndüğünü söyler. Bunun üzerine hamamda yıkanması için çobanı çağırır.
Çoban sırtındaki Şahmaran’ın işaretinden habersizdir. Kralın fermanı üzerine saraya gider. Üstünü çıkardığında sırtında iki kürek kemiği arasında altın renginde Şahmaran’ın işareti ortaya çıkar.
Hekim “Aradığımız adam bu” diye haykırır. O zaman Kral çobanı tutuklamaları için muhafızlara talimat verir. Çobana Şahmaran’ı nerede gördüğünü söylemesi için işkence yapılır. Çoban Şahmaran’a verdiği sözünü tutar ve Şahmaran’a ilişkin tek bir söz söylemez. .Çobandan hiçbir şey öğrenemeyen Kral çobanın annesini ve kız kardeşlerini getirtir. Çobana Şahmaran’ın yerini söylemezse ailesini öldürmekle tehdit eder.
Bunun üzerine çoban zayıf düşer ve Şahmaran’ı gördüğünü itiraf eder. Ülkenin yüksek yaylalarında bahar yeşerip, çiçekler açtığında yılda bir yaylacıların bir pınar başına koydukları süt kâselerini içmek için yılanların yer altından çıktığını anlatan çoban, Şahmaran’ın da ancak o zaman ortaya çıkacağını söyler.
Çoban Şahmaran’ın dediği gibi ona ihanet etmiş, ölümüne neden olacak tüm bilgileri krala vermiştir. Kral çobanın anlattıkları üzerine hazırlıklarını yapmış Şahmaran’ın görüneceği günün gelmesini beklemeye başlamıştır.
Sonunda kralın beklediği gün gelir. Kral yanında hekimi ve muhafızları ile birlikte Şahmaran’ı yakalayacağı yere gider ve süt kâselerinin bırakıldığı pınarın başında pusuya yatar. O gün yaylaya çıkanlar yine pınar başında toplanır.
Eğlenir, ritüellerini yerine getirir, süt kâselerini pınarın başında bırakarak orayı terk ederler. Halk gittikten sonra her yıl olduğu gibi yine tüm yılanlar adanmış sütlerini içmek için birer birer yeraltından çıkarak süt kâselerinden birini içip geri yuvalarına dönerler.

Bu şekilde gün yarılanır. Şahmaran’ın geleceği yerde Kral ve askerleri pusuda bekler. Padişah yarı yılan, yarı kadın Şahmaran’ın da iki büyük yılanın sırtının üzerinde sütü içmek için pınarın başına geldiğini görür. Bunun üzerine harekete geçen askerler, Şahmaran’ı pusuya düşürür.
Şahmaran pusuda esir düşmüştür, çırpınması, didinmesi işe yaramaz. O artık tutsak edilmiş, zincirlere vurulmuştur. Şahmaran,çobana dönüp dayanamayarak “Beni ele vereceğini biliyordum. Ancak beni götürmeden önce bırakın yılanlara bir şey söyleyeyim” der. Ve Şahmaran insanlar ile yılanlar arasında sonsuza kadar bir düşmanlığının olmaması için “Şimdi bir savaşa girişmeyin. Ben gidiyorum, ama haftanın dokuzuncu gününde geri döneceğim.
Ben o zaman geldiğimde insanlara karşı savaş başlatacağız. O güne kadar yılanlar yer altından çıkıp dünyanın her yanına dağılmalıdır. Ben gelinceye kadar her biriniz dünyanın bir yerinde olmalısınız” der.

Şahmaran bu şekilde esaretinden dolayı insanlara savaş açmaya hazırlanan yılanları engeller. Yılanlar ancak Şahmaran’ın talimatı ile yer altından çıkarak dünyanın her tarafına dağılmaya başlarlar.
Padişah esir aldığı Şahmaran’ı alır götürür. Hekimin öğütleri üzerine bir kurban gibi kesilen Şahmaran kafa, gövde ve kuyruk kısmı olmak üzere üç parçaya ayrılır. Her parçası da farklı bir tencerede kaynatılır. Hekim kafanın olduğu tencereyi kendisine, gövdeyi çobana, kuyruk kısmını da Krala ayırır.
Kafa kısmından yiyen hekim tüm canlı ve bitkilerin dilinden anlamaya başlar ve olacak olayları öncesinden görmeye başlar.
Gövde kısmını kralın baskısı ile yiyen çobana bir şey olmaz ama dostu ve sevdiğine ihanet edip onu ele verdiği için vicdan azabı ile yaşamaya başlar. Yılan zehrinin toplandığı kuyruk kısmının bulunduğu tencereden yiyen kral ise ölür.”
Kaynak: Vakipedia, zernews…
Gizemli bir yer altı kenti: Derinkuyu

Bilinen çok ilgimi çekmiyor. Ben daha çok bilinmeyenlerle ilgilenmek, gizem dolu yaşamları, mekan ve yapıları fotoğraflamak isterim. Olanaklarım el verdikçe kimsenin ilgilenmediği yerlere gider, kendimce bilinmeyenleri fotoğraflama, mitlerini not almaya, hikayelerini yazmaya çalışırım. Bunlardan biri de Kapadokya yöresinde bulunan Derinkuyu’dur. Bu gün artık bir turizm merkezine dönen Derinkuyu gerçekten tam bir bilinmezliği barındırır ve insanı hayretler içinde bırakır.

Ben genellikle bir planlama ile yola çıkmam. Biraz rüzgarın yönüne kapılarak ilerler, Ara Güler’in izinde, yönteminde rastgele yürümek isterim. Bu mantıkla Adana’dan yola çıktığımda kafamda Ihlara vadisi olsa da, Derinkuyu levhasını gördüğümde anında fikrim değişti, bir anda Ihlara Vadisi’ni unuttum ve böylelikle hiç bilmediğim yeraltı kentine yolculuğum başladı.
Yüksekçe engebeli bir tepenin yamacında yapılan yeraltı kentine adım attığımda hakkında tek kelime bilgim yoktu. Uzak ülkelerden gelen turistler büyük bir ihtimalle benden çok daha fazla bilgiye sahipti. Biraz da utanarak, sıkılarak Derinkuyu’nun kapısına doğru ilerlemiştim birkaç yıl önce. Dış dünyadan gelenlerin ellerinde ciltli kitaplar, haritalar, oldukça kaliteli fotoğraf makinaları, benim elimde ise onlara göre uyduruk bir fotoğraf makinası ve güneşten korunmak için ucuz bir şapka. İşte o an kendime gülesim gelmişti. Dünyanın diğer ucundan gelenlerle kendimi karşılaştırmış, onların olanaklarını biraz da kıskanmış, onlara imrenmiştim.
Neyse ki bu beni Derinkuyu’ya inmekten ve araştırma yapmaktan alı koymadı. Her zaman bildiğim gibi yaşamaya çalışarak, kendimce ilerledim, bilinmeyenleri anlamaya çalıştım, yorumladım.

Adını 85 metre derinlikte yerin altında inşa edilen kuyudan alan yeraltı kentinin varlığı ilk defa 1963 yılında ortaya çıkarılmış ve uzun süre öyle kendi halinde bırakılmış. 1983 yılında araştırmalar derinleştirilmiş ve temizlik çalışmasına başlanılmış. Kimilerine göre 13 kat yerin altına doğru genişleyen kentin bu gün 8 kat ve çok az kısmı gün yüzüne çıkarılmış. Kimler tarafından, hangi amaçla yapıldığı tam olarak anlaşılmayan Derinkuyu olağanüstü bir yer. Hem yer altında olması, hem de bünyesinde bir çok bilinmezliği barındırması , bu sır dolu yeri ilginç kılıyor. Evler, mabetler, çarşılar, gıda depoları, su sarnıçları, zindanlar, kuyular, sosyal donatılar ve havalandırma mazgallarının olduğu bir yeraltı kenti. Tarihsel süreci bilinmezliklerle dolu. Bu nedenle buranın kimler tarafından yapıldığına dair bir çok iddia var. En ilginci ise Uzaylıların yaptığını ileri süren Tanrıların Arabaları adlı kitabın ünlü yazarı …
Yer altında adeta bir labirent gibi genişleyen ve giderek kat kat derine inen yapının tümünü gezme imkanı bulamadım. Ama yerin sekiz kat derinliğine kadar ilerledim ve zaman zaman iki büklüm olarak gezdiğim koridorlarda eski çağların bütün izlerini gördüm.
Derinkuyu’nın inşa edildiği alanda bulunan toprak yapısı, bu kentin inşa edilmesini sağlamış. Zemin kaya toprak karışımı olan ve işlemeye, oymaya müsait bir malzeme. Taş desem değil, toprak desem hiç değil. Benim tanımlayamadığım bir malzeme. Suya dayanıklı, sağlam ve taş gibi sert. Sanki yek pare devasa bir kaya kütlesi insan eliyle kazınarak, yontularak bu harika yer altı yerleşkesi inşa edilmiş.
1850 yıllarına kadar yer üstünde tek yapının olmadığı anlatılan alan, keşfedilmesinden sonra kentin büyüklüğü anlaşılmış ve çalışmalar ancak 20 yıl sonra başlatılmış. Bu gün hala bir çok alanı kapalı olarak duran kent artık bir turizm cazibe merkezine dönmüş.
Her gün yüzlerce insanın ziyaret ettiği kentin yakınlarında başka yer altı kentler de ortaya çıkarılmış. Bu yer altı kentlerin sayısı 36 olarak veriliyor. Buna benzer yapıları Ihlara Vadisi’nde görsem bile, ilk defa bu kadar düzenli ve büyük bir yer altı barınağı görüyordum. Bu gün Kapadokya’da benzer özellik gösteren bir kaç yer altı yerleşimi temizlenerek, turizmin hizmetine sunulmuş durumda.
.
Tarihteki izi 5 bin yıl öncesine, Asurlara kadar giden gizem dolu bu yerleşim yeri kazıldıkça insanı, arkeolojik çevreleri şaşırtmaya devam ediyor. Her kazılan alan yeni bilgileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu karanlık ve gizem dolu kentin izlerinin 8 bin yıl öncesine kadar gittiği dillendiriliyor. Ne kadar doğru bilemiyorum, bilmeme de imkan yok. Bu daha çok arkeologların işi. Halen kazılmadık bir çok tünel, mağara, sığınak ve mabet olduğu düşünülüyor. Derinkuyu’da asırlar önce en az 20 bin kişinin yaşadığının tahmini bile tek başına insanı hayretlere düşürür. Eski çağlardaki olanaklar göz önüne alındığında bu rakam inanılmaz geliyor, insan kentin derinliğine inince şaşırmaktan kendisini alamıyor, asırlar öncesinden kalan bir yapı olduğuna inanamıyor.
Derinkuyu yer altı kentinin giriş kapısının yerini seçen ustalar eğimden faydalanmış ve giriş kapısı açısından müthiş bir seçim yapmış. Giriş kısmının yağmurdan, sel sularından etkilenme oranı neredeyse sıfır. Ancak bir ikinci Nuh Tufanı olursa Derinkuyu sel sularıyla dolabilir. Giriş kapısı yüksek tepenin yamacında yapılmış olduğundan şiddetli yağışlar olsa bile, sel suları kentin bulunduğu alanın dışında daha alçak yerlere, daha aşağılara akıp gider.
İnsan giriş kapısından içeri adımladığında, tehlike zamanında içerden kapanan bir taş kapı karşılıyor insanı. Kocaman dairesel kaya parçası, değirmen taşına benzeyen yuvarlak kapı insan eliyle yontularak iki kaya arasında yerleştirilmiş. Kayalarda taşın kolay hareket edebilmesi için kayanın içinde düzgün bir yuva yapılmış. İçerden kapatıldığında ise dışardan açılması imkansız olan bir mekanizma oluşturulmuş. Hiçbir teknolojik araç yokken, harika bir taştan kapı inşa edilmiş. Bu kapıdan daha güvenlisini düşünemiyorum.
Yerin derinliğine doğru ilerleyen ve oldukça dik olan merdivenlerden inildikçe insan hayretler içinde kalıyor. Bir insanın sığabileceği koridorlar, koridorlara açılan evler, sosyal donatılar, mabetler, sarnıçlar, zindan ve gıda depoları tek tek insanı karşılarken, kentin ortaya çıkarılan bölümleri tam sekiz kattan oluşuyor. Her katta değişik ölçülerde mazgallar, koridor ve mağaralar bulunuyor. Bir akıl hastanesi ve devasa bir zindanın da yer aldığı yeraltı kenti bütün gizemini içinde barındırıyor. Bu karanlık kent bazı yağlı tohum ve bitkilerden elde edilen yağlar kullanılarak aydınlatılmış. Meşale yerlerinin belli olduğu kent, bu günkü metro istasyonlarının tünellerini çağrıştıran koridorlara sahip. Bu gizemli yer altı kentinin insan eliyle yapıldığına, doğal kayanın oyularak işlendiğine insan inanamıyor, hayretler içinde kalıyor.
İçerisi tam bir labirent. Bir çok koridor birbirine bağlı, katlar arasında geçitler söz konusu. Bir saldırı anında, günlerce içerde kalabilecek büyüklükte yerleşkeler, gıda depoları ve su sarnıçları var.
Şimdiki zamanın yöneticileri ziyaretçilerin yollarını şaşırmaması için yol güzergahları belirlemiş. Buna rağmen yolumu şaşırıp, kapalı koridorlara girdiği, kaybolma hissi yaşadığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. İşte o an ne yön duygusu kalıyor, ne de elindeki teknolojik araçların hükmü. Her şey zihninin açık olmasına bağlı. Paniklersen bu labirentten çıkma imkanı olmayabilir ama aklını kullanırsan, yol seni ışığa götürüyor. Yol güzergahı deyince aklınıza düz yollar gelmesin. Dik merdivenler, yerin altına doğru inen daracık merdivenli yollar.
Bu kenti inşa eden ustalar, her şeyi düşünmüş, içerde hava alma kanalları iyi çalışıyor. Nereden, nasıl hava sirkülasyonu oluşuyor bilmiyorum ama insan hiç nefes darlığı çekmiyor. Yazın ortasında harika bir serinlik insanı kucaklıyor. Sanırım kışın da tam tersi yaşanıyor. Yerin üstünden daha fazla sıcaklık olur diye düşünüyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam ve aldığım notlar beni yanıltmıyorsa 4 ya da 5.katında devasa bir zindan ve akıl hastanesi olduğu belirtilen bölmeler var. Bütün bölmeler kayaların oyulmasından oluşturulmuş. Zindan kapısı bu kez içerden değil, dışardan kapatılma mekanizmasına göre inşa edilmiş. Dışardan bir değirmen taşından daha büyük dairesel taş kapatıldığında, insanın buradan kaçma şansı imkansız gibi. Günlerce tünel kazıp, dışarıya ulaşması bile mümkün değil. Bütün yollar, bütün bölmeler birbirine bağlı iken, burada yollar körleşiyor, zindan olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Dışardan kapatıldığında karanlık bir kuyudan farkı olmayan tarih öncesine ait bir zindan. İnsanı ürküten, akla zarar bir hapishane.
Derinkuyu’nun en alt katında yani 8.katında bütün tüneller meydana benzeyen bir alana açılıyor. Bu meydanda kente adını veren ve oldukça derin bir kuyu var. Adeta yer kürenin içine açılan ve asırlar öncesinin gizini barındıran karanlık bir kuyu.
Bu meydanda oturduğumda tarihin karmaşık, karanlık ve kan kokan tünelinde ilerlediğimi fark etmiştim. Bu meydan kim bilir nelere şahitlik yaptı, neler yaşandı, kimler geldi, kimler soluklandı?
Yerin sekiz kat aşağısında oturmak, tarih öncesi devirlerde dolaşmak, asırlık duvarlara dokunmak insana çok ama çok farklı bir haz veriyor, hayretler içinde bırakıyor. Günümüzün melodileri yerin 80 metre derinliğinde yankılanırken, duvarlardan eski çağların ağıtları yükseliyor sanki.
Akşam Derinkuyu’da uyumanın ilginç olacağını düşünsem bile geri dönüş yoluna düşmekten başka çare yok. Eski dünyayı yerinde bırakarak, bu kez yerin üstüne doğru tırmanmaya başlıyorum. Dönüş yolu bu kez farklı bir güzergah olduğu için şaşırmaya devam ederek, ışığa doğru yol alıyorum.
Derinkuyu’nın çıkış kapısına vardığında Kapadokya’da gün batmak üzereydi. Gökyüzü kızıllaşmış, yollar ıssızlaşmıştı…
Kışın ortasında bahar kokusu.















Kentin kalabalığından bir an kurtulmak, kışa rağmen yaşanan yalancı bahara eşlik etmek için kendimi köy yollarına bıraktım. Özlemişim sonsuz maviliği gökyüzünün. Kuşların cıvıltısını ve kayalar arasında sessizliğe gömülmeyi özlemişim. Müthiş sessizlik, teknoloji yok, insan az ve doğa kışa rağmen bahar güzelliğinde. Ama bir sorun var, şimdi her taraf kar olmalı, ağaçlar derin uykusunda olmalıydı. Mevsimler yer değiştiriyor sanki. Bazı ağaçlar şimdiden yeşermiş. Sıcağa kanarak sürüm verme eğilimine girmiş.















































