Zaman tünelimden bu güne yansıyan fotoğraflar. Değişik zamanlarda çektiğim kareler. Kimisi yayınlanmış bir yerlerde, kimisi daha yeni çıkıyor gün yüzüne.












Zaman tünelimden bu güne yansıyan fotoğraflar. Değişik zamanlarda çektiğim kareler. Kimisi yayınlanmış bir yerlerde, kimisi daha yeni çıkıyor gün yüzüne.












Urfa’nın en eski çarşılarını birbirine bağlayan dar ve dolambaçlı sokaklardan, Aşağı Çarşı diye adlandırılan bölgenin içine doğru yol aldığınızda, çok sayıda eski han çıkar karşınıza. Bu hanlar asırlar boyunca kimi zaman bir ticaret merkezi, kimi zaman mola yerlerine dönüşmüş ve bugünkü otellere karşılık gelen birer kervansaray olarak kullanılmış.
Aşağı Çarşı denilen bölge Urfa’nın en eski yerleşim alanıdır ve halen bir çok çarşıyı bünyesinde barındırır. Değişik meslek gruplarının bir arada kümelendiği çarşı, mistik yapısıyla geçmişi günümüzde yaşatan bir alandır.
Çarşılar iç içe olmakla beraber, birbirlerini destekler ve tamamlar niteliktedir. Bu çarşılardan biri de Kuşçular Çarşısıdır. Çarşıların arasına sıkışan Kuşçular Çarşısı insanı şaşırtacak kadar canlı ve otantik yapılıdır. Kantarma şeklinde inşa edilen taş yapılı dükkanlarda satılan çeşit çeşit güvercin alıcılarını beklerken, bir de kuş borsasının kurulduğu bir iki kahve vardır. Pandemi öncesi belli günlerde mezat kurulan ve açık artırmayla kuş alım satımlarının gerçekleştiği bu mekanlar şimdilik kapalı. Ancak mezat kahveden açık alanlara, semt pazarına taşınmış durumda.
Bu çarşıda bulunan dükkanların çoğu eski taş yapılardır. Esnafları da dükkanlar kadar eski, genellikle babadan oğula geçen bir sistematik burada seyrine devam ediyor. Dolayısıyla çocuklar küçük yaşlarda güvercinle tanışıyor, gökyüzünde süzülen, kanat çırpan kuşa bağlanıyor ve emeklemeye başladığında güvercinle arkadaş oluyor.
Sadece güvercin satan bu dükkanlardan birine girdiğinizde, keskin güvercin gübresi kokusu ve dar alanda kanat çırpmaya çalışan kuşların havada uçuşan tüyleriyle karşılaşırsınız. Satılmayı bekleyen kuşların rahat etmesi için duvarlara tahtadan konma ve tutunma yerleri yapılmış ve dükkan koca bir tel kafese dönüştürülmüş.
Müşteriler tel kafeslerin arkasında bekleyen güvercinleri almaya karar verdiklerinde tüylerine, kanat boyutlarına baktıktan sonra değerini sorup, alıp almamaya karar veriyor. Güvercin fiyatları 100 tl ile 100 bin tl arasında değişiyor. Gerçi ben 1000 liradan daha pahalı bir güvercine henüz denk gelmedim. Ama kuşçuların deyişine göre nadir bulunan bazı güvercin türleri için 100 bin tl verenler çıkabiliyor.
Bir gelin gibi süslenen, ayaklarına halhal takılan, kulaklarına küpe tutuşturulan kuşların fiyatından çok alımlı olmaları beni ilgilendirse de, güvercinlerin değerini kuşçular belirliyor.
Bir çok dükkanın içi içe, yan yana olduğu çarşıda güvercine dair her şeyi bulmak mümkün. Yediden yetmişe her yaştan müşterinin geldiği dükkanlara en çok erkekler rağbet ediyor. Kadın müşteri ise oldukça az. Bazen uzak illerden yada başka ülkelerden gelen turistler arasında kadın müşteriler de görülüyor.
Bu dükkanların dışında mezat yapılan bir iki kahvede pandemi öncesi haftanın belli günlerinde, özellikle akşam saatlerinde mezat kurulurdu. Güvercin almak isteyen bu mezatta katılır, açık artırma ile kuş alıp, satardı. Bu kahveler gündüz normal işleyişine devam etse de, müşterilerinin çoğu kuşçu diye tabir edilen güvercin besleyenlerdi. Gün boyu kahveye gelip, gidenlerin tek gündemi kuş olur, mezat saati geldiğinde, onlarca insan kahvenin tam orta yerinde kurulan tel kafesin çevresinde yerini alırken, bir yandan çay servisi yapılır, bir yandan da kuşlar açık artırmaya sunulurdu.
Kahvenin orta yerinde bulunan büyükçe tel kafese satılacak kuşlar konur ve zaman zaman kafesin dışına çıkarılarak, izleyicilerin daha yakından görmeleri sağlanır, almayı düşünenler dokunur, kanatlarını kontrol eder, ayaklarına bakar ve buna göre güvercinler değerlendirilir ve açık artırma ile hem alınır, hem de satılırdı.
Urfa’da güvercinlere kuş deniliyor. Neden böyle bir isimlendirme kullanılmış, bilmiyorum, bir açıklama yapana da rastlamadım. Sorduğumda ise tam bir cevap alamadım. Herkes kuş denilince, güvercinden bahsedildiğini hemen anlıyor. Dolayısıyla Urfa’da güvercinler bütün kuşlara baskın gelen canlılardır.
Güvercin bazılarımız için sıradan, basit bir hayvan olabilir. Ama kuş sevenler için adeta bir evlat gibidir. Korkunç bir bağlılık ve emek ilişki de. Kuş beslemek bir tutku, hem de uğruna aç ve sefil kalınacak kadar bir tutkudur. Kuş merakına düşen, kara sevda tutkusuna düşmüş sayılır. Öyle bir sevda ki, insanın aklını başından alır, hayatı güvercin kanadında görmesine neden olur. Öyle meraklılar vardır ki, damda kuşlarıyla yatar, onlarla kalkar ve hayatını onlarla geçirir.
Size abartı gibi gelebilir ama güvercine olan sevgi hiçbir hayvana karşı gösterilen sevgiye benzemiyor. Her şeyden önce sayıları sürekli artıyor ve alabildiğince ilgi ve alaka istiyor.
İlgilenilmeyen, beslenilmesine ve bakımına özen gösterilmeyen kuş, muhtemelen bir süre sonra uçup başka sürüye dahil olarak yuvasından ayrılabilir.
Eski Urfa’nın mimari yapısı kuş beslemeye uygun bir şekilde inşa edilmiş. Damlar çatısız ve eski konaklarda güvercinler için taka denilen çok sayıda yuva söz konusu. Bugün kent merkezinde özellikle tek katlı yoksul mahalleler ve Eski Urfa diye bilinen bölgede hemen hemen her evin damı bir kuş yuvasıdır. Hem de onlarca güvercin için. Özel olarak yapılan yuvalarda tutulan güvercinler bir anda yemlenir, bir anda uçurulur ve bir anda geri çağrılır. Her şeyin belli bir saati, belli bir düzeni vardır.
Damda beslenilen çeşit çeşit kuş, sabah yemlenir ve sıcak aylar hariç her gün öğleden sonra saat 15.30’da gökyüzüne salınıyor. Bir anda gökyüzü binlerce güvercinle dolar, daha fazla birbirine karışması için damlardan ıslık sesleri yükselir, bir sırığın ucuna bağlanan çaput denilen bezle sürekli hareketler çekilir ve kuşların birlikte uzun süre uçmaları sağlanır. Kuşlar ne kadar uzun süre uçsa, o kadar sürü büyür ve kuşlar birbirine karışır.
Her gün kuşların uçurulmasının iki nedeni var. İlki kuş uçmayı, daha çok uçmayı öğrensin diye bir nevi egzersiz yaptırılır, diğeri ise gökyüzünde çok sayıda kuşa karışarak, başka kişilere ait kuşları kendi damına indirip yakalamaktır.
Kuş besleyenler, kuşları gökyüzünden indirmek için ise zaman zaman dişi kuşu elinde tutarak, geri gelmeleri sağlamaya çalışır. Dişi kuş kanat çırptıkça, gökyüzünde süzülen kuşların eve dönme saatinin geldiğini anlar ve yuvalarına geri döner.
Geri dönen kuşlar, kendileriyle bir ya da birkaç kuş getirmişse, o kuşlar artık kuşçunun hakkıdır. Kuşçu ya kuşları sahiplenir, besler ya da satışa çıkarır. Kuşun asıl sahibi kuşunu geri almak isterse, bedelini ödemek zorundadır. Kuşların iç içe geçip, gökyüzünde dakikalarca uçması, pik yapmasına kuşçular savaş adını veriyor. Ortada kanlı ve şiddet içeren bir savaş yok. Özgürce kanat çırpma var ama kuşçular bu ana savaş diyor. Savaş sırasında damına inen kuş, bir nevi savaş ganimeti olarak kabul görülüyor ve kuş konduğu damın malı oluyor. En yetenekli kuşlar, kendisiyle birlikte mutlaka birkaç güvercini yuvasına taşır. Bu nedenledir ki bazı kuşlar çok pahalıdır, değerlidir ve nadir bulunur.

Bu gün Urfa genelinde 50 bin çiftten fazla güvercinden bahsediliyor. Türkiye’nin bütün bölgelerinden kuş pazarına müşteri geliyor ve beğendiği kuşu satın alıp, memleketlerine dönüyor.
Güvercinler oldukça sadık hayvanlar. Sahiplerini ve yaşadıkları yuvaları asla unutmuyorlar. Bu nedenledir ki asırlar boyunca güvercinler birer posta görevi de görmüşlerdir. Bir posta güvercini 1000 km fazla uçabilir ve kendi sahibine mutlaka dönüyor.
Konuyla ilgili anlatılan hikaye de en az güvercinler kadar ilginçtir.
Zamanın birinde, Urfa’da çok iyi bir kuşçu ekonomik sıkıtıya düşünce, bütün kuşlarını satışa çıkarmış. Ta Halep’ten kuşçunun arkadaşı gelip, bütün kuşlarını satın almış. Henüz anlaşma sağlanmadan kuşlarını arkadaşına satan kuşçu “Bir şartla sana kuşlarımı satarım. Elim çok dar, paraya ihtiyacım var bunu biliyorsun. Ve kuşlarıma çok iyi baktığımı da biliyorsun. Kuşları satın aldıktan sonra kuşlar bana geri dönerse, kuşları geri vermem. Bunu bilerek alışverişi yapalım.” der.
Halep’ten gelen kuşçu kendinden emin “Ehlen vesehlen,kuşlar dönerse senindir. ”der.
Kuşları teslim alan Halepli Kuşçu, hemen oracıkta kuşların kanatlarında da bulunan ve uçmaya yarayan tüyleri çeker ve yeni yuvalarına alışmaları için çok önlemler almaya başlar. Tüyler uzadıkça, kuşçu kuşların geri dönmesinden korktuğu için yeniden uçmaya yarayan tüyleri çeker.
Böylelikle kuşlar yeni kendisine ve yuvasına alışacağını düşünür.
Urfa’da kuşçu ise kuşların geri döneceğinden emindir ama kuşların gelmemesinden de içerlenir ve kuşlarını görmeye gider.
Halep’in beyaz taşlardan yapılmış iki katlı evlerin birinin damında beslenen kuşlarını görünce sevinir, onlarla konuşur ve cebinde getirdiği nar tanelerini önlerine döker.

Nar tanelerini yiyen güvercinler hem sahibini hatırlar, hem de yaşadıkları eski yuvalarını. Bir anda eski sahibinin etrafında değişik sesler çıkararak, sevinç naraları atarlar.
Urfa’lı Kuşçu durumdan memnun, geri dönüş yoluna düşer. Halepli Kuşçu’nun ise içine bir kurt düşer ve kuşların geri döneceğinden korkmaya başlar ve birkaç gün yuvalarından dışarı çıkarmaz, uçmalarını engeller.
Sonra ki günlerde kuşları gökyüzüne bıraktığında artık korkusu gerçeğe dönüşecektir. Kuşlar gökyüzünde birkaç defa daireler çizerek uçar ve gökyüzünde aniden rota kırarak, Urfa yönüne doğru kanatlanırlar. Halepli Kuşçu ıslıkta çalsa, çaput da sallasa boşunadır. Satın aldığı kuşlar, kendi kuşlarını da alıp, Urfa’ya doğru yola çıkarlar.
Bunu gören Halepli Kuşçu “Eyvah, kuşlar gitti.” Der ve damında yığılıp kalır.![]()
Kuşlar ise yolu zararsız, ziyansız tamamlar, nar taneleri yedikleri dama konduklarında, Urfa’lı Kuşçunun keyfine diyecek yoktur. Hem kuşları, hem de kuşları satın alan kuşçunun bazı kuşları artık damında, ellerinin altındadır.
Önceden hazırladığı nar tanelerini dökerek, bütün kuşları yemler ve gökyüzünde uçmaları için önce bir ıslıkla havalandırır, sonra çaput sallayarak havada pik yapmalarını sağlar.
Keyfine diyecek yoktur artık. Savaşı kazanmış, güvercinleri geri dönmüştür.


Kışın sert ve dondurucu günlerine ramak kala sokakta yakılan odun ateşi ve yanan metal kokusu beni geçmişe, çocukluğuma götürdü. Bu koku bana yabancı gelmiyor ama tam olarak ne kokusu olduğunu anlamakta zorlandım.
Bu nedenle ateşin yakıldığı, beyaz bir dumanın yükseldiği yöne doğru ilerlediğimde karşımda sokak ortasında kurulan bir kalaycı düzeneği duruyordu. Ateşin başında bulunan çift ve ortaokul çağında bir erkek çocuk, yaktıkları birkaç meşe odunu başında tezgah kurup, çevre apartmanlardan topladıkları bakır kapları kalaylamaya hazırlık yaptıklarını görünce, çocukluk yıllarıma gittim.
Gözlerim onları izlese de, zihnim geçmiş zaman tünelinde, hızlıca çocukluk yıllarına uzandı.
Evimiz Siverek’in tam orta yerinde olan antik bir kalenin eteklerinde, kentin çarşılara oldukça yakın bir konumda olduğu için,birçok iş yerine ulaşmak bizim için yürüme mesafesindeydi.
Evimizin çarşılara yakın olması, değişik işler yapan birçok ustayı, sanat erbabı, zanaatkârı birebir tanımayı, yakından izlemeyi beraberinde getiriyordu.

Bunlardan birisi de Cerrah Ustaydı. Kalaycı Cerrah Usta, evimizin hemen yakınında, eski ve köhne dükkanında çağlar öncesinden kalan bir mesleği icra ederken, müthiş bir beceriye, toplumsal faydaya imza atıyordu. O yıllarda kalaycılık oldukça önemli bir meslekti ve saygın bir yeri vardı.
Bakır bundan 7 bin yıl önce insanlar tarafından kullanılmaya başladığında, bu olağanüstü madenin çağa adını vereceğini tahmin etmişler miydi bilmiyorum. Ama zamanla bakırın olağanüstü bir maden olduğu ve kolayca değişik şekillere girdiği keşfedildiğinde, çağlar boyu kullanılacağı belli oluyordu.
Giderek daha fazla insan yaşamına giren bakır madeni tek başına kullanıldığında, kısa zamanda oksitleniyor ve dolayısıyla insan hayatını tehlikeye atıyordu. Bu nedenle insanlar bakırın bu olumsuz yönünü ortadan kaldıracak bir buluşa imza attıklarında, bakırın önemi daha da artıyordu.
Tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmese de, geçmişi çok ama çok eskiye dayanana kalaycılık hayatımızın bir parçasıydı.
Biz kalaycılığı Cerrah Usta’nın şahsında biliyorduk.
Kalaylanması için Cerrah Ustaya getirilen kaplar, önce Karacadağ ve çevresinde bolca bulunan, yanmış delikli taşların öğütülmesinden elde edilen iri kuma benzer cürufla kaplar temizlenirdi. En ilginç olanı da bu temizlik işlemiydi.
Kalaylamaya getirilen özellikle büyük kaplar, kazan ve leğenlere bol miktarda dökülen öğütülmüş taşlar ve adını hatırlayamadığım sıvı ile karıştırılır. Kabın İçine giren çıraklar, duvardaki tahtaya tutunarak, çıplak ayaklarıyla kabın yüzeyinde bulunan cürufu bir sağa, bir sola , bir tür dans edercesine döndürerek oksitlenen bakır yüzeyi bu şekilde temizler, kırmızı bakır yüzey ortaya çıkarılırdı. Bu işlem belki on dakika, belki yarım saat sürer ve sonra bazı kimyasallarla temizlenerek, kalaya hazır hale getirilirdi. Bundan sonra Cerrah Usta devreye girer, büyük bir ustalıkla körüklenen ve harlanan ateşin üzerinde, pamuğa bandırılan toz nışadır ve bir miktar kalay plakasını ısınan bakır kaplara sürer, pamukla her yere dağıtılarak, pırıl pırıl olana kadar kalaylanmayı sürdürürdü.
Büyük bir hayranlıkla izlediğim, kokusuna bayıldığım bu işlem her gün aynı şekilde, tahta kepenkli dükkanda devam ederdi. Ben ve birçok çocuk sırf izlemek için dükkanın önünde bekler, zaman zaman Cerrah Usta’nın kızmasıyla oradan uzaklaşırdık.
Bundan dolayı yıllar içinde kalaycılık hakkında farkında olmadan bilgiler edindim, dans edercesine kapları temizleyen ve ateşi körükleyen çocukların ve ateş üzerinde kızaran kapları ustaca kalaylayan ustaların fotoğraflarını çektim. Her ustanın apayrı bir hikayesine tanıklık ettim, gözlemledim, defalarca dinledim. Aradan yıllar geçti, kalaycılık; bakır kullanımı azalmasıyla eski önemini kaybetti ama hiçbir zaman yok olmadı. Bakır var oldukça, kalaycılıkta yanı başında yaşamaya devam etti, ediyor. Kimi zaman köhne bir dükkanda, kimi zaman bir sokak başında varlığını sürdürdü.
Yıllar sonra bana Cerrah Usta’yı hatırlatan ve uzak kentlerden geldiği belli olan sokak kalaycılarını ilgi ile izlerken, bir yandan da rızalarıyla fotoğraflarını çektim.
Maraş’tan geldiklerini söyleyen aile, çocuklarını da yanlarında getirmişler. Çocuk 12-13 yaşlarında. Annesiyle birlikte apartmanlara girerek, bakır kaplar topluyor, sonra anne ve babası harlanan ateşte kalaylamaya başlıyordu.
Annesi ateşi körüklerken, oksitlenen bakır tuz ruhuyla temizleniyor, kısa zamanda kalaylanarak, soğumaya bırakılıyor. Artık kum yerine oksitlenmeyi çözen kimyasallar kullanılıyor.
Aile pek konuşmak istemiyor. Anlaşılan gittikleri her yerde sorularla karşılaşmış oldukları için soruları cevapsız bırakıyorlar. İnsanların bakışlarından, rahatsız oldukları her hallerinden belli oluyordu. Ben de özellerine girmeden hayat hikâyelerine inmeye çalıştım.
Sokakta kalaycılık yapan çiftin yaşı 35 civarında. Erkek dededen, babadan kalma mesleğim diyor. 10 yaşında başladığı mesleğini, özellikle bakır kullanımın yaygın olduğu Maraş, Antep ve Hayat üçgeninde devam ettiriyor. Eşi körüğü çevirirken, o da kapları kalaylıyor. Bir nevi iş bölümü yapmışlar. Bütün aile işin ucundan tutmak zorunda. Evleri eski bir minibüs ve ailecek kent kent gezerek, bakırın izini sürüyorlar.
Esmer tenli olmaktan kaynaklı, bazı önyargıların olmasına rağmen, her kes kalaylanacak kaplarını teslim ediyor, kısa zamanda işlerinin görülmesinden memnun oluyorlar.
Antep gibi bir metropolde böylesi bir mesleğin, hızlıca icra edilmesi bana ilginç geldiği gibi, eskiyi de hatırlatmasından dolayı zevkle fotoğraflarını çektim.
Bir hafta sonra bu kez , Osmaniye’den gelen iki çocuklu bir aile daha ilginç bir hayat fotoğrafı sundu bana. Aynı sokakta yakılan ateş, annelik dışında geçinmek için ateşi harlayan, körükleyen kadın ve ateşte kalay yapan erkek bana eski çağları fısıldadı.
Çocuklarını bir minibüs içinde büyüten aile başka bir kente doğru yol alırken, dünya virüs illetiyle boğuşurken, bakırı yeniden gündeme gelmesine neden oluyor.
Yazılan çizilen doğru ise bakır corona virüsüne karşı en dirençli metal. Virüs bakır yüzeyde ancak dört saat yaşarken, başka madenlerde daha uzun yaşıyor.
“Bakır, bakteri ve virüslere karşı çok güçlü bir silah konumunda. Bir kişi dokunduğu ya da hapşırdığı zaman mikroplar bakıra temas ettiklerinde, bakır iyonları harekete geçiyor. Elektrik yüklü bu partiküller, virüsün yüzeyini kırıyor ve virüsün DNA ve RNA’sını yok ediyor. Bu sayede virüs mutasyon geçiremiyor. Yapılan araştırmalar, bakırın dakikalar içinde patojenleri yok ettiğini de ortaya koyuyor.” *
Bu bakırı yeniden mutfağımıza sokar mı bilmiyorum ama sokak kalaycıları harika bir iş yapıyor. Yaz, kış hazır ve nazır bir halde kent kent, sokak sokak gezerek, insanların bakır zehirlenmesini önlüyorlar…
Bundan daha önemli bir hizmet olabilir mi?
Bahçesaray yani Miks’in eşsiz doğasında kulağımıza fısıldanan Feqiyê Teyran’ın sesinin peşinden güneye, daha aşağılara düşen yolda ilerliyoruz. Yol bir süre asfalt olarak devam ettikten sonra dağlara doğru ana yoldan ayrılan stabilize yola sapıyoruz. Yol çay boyunca ağaçlar içinde ilerlerken, derin vadinin kenarından giderek dağların içine doğru, yine dağların yamacından yükselerek ilerliyor. Kimi yerde uçurumlar bizi karşılıyor, kimi yerde dağlardan süzüp, vadiye akan küçük şelaleler bize eşlik ediyor. Bu ıssız yolda, yer yer toprak kayması yaşansa da, yolun köylüler tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. Her ne kadar yol boyunca tek araç görmesek de, çevre köylerin dünya ile bağlantısı bu yol olsa gerek. Kış mevsimini düşünemiyorum. Bunca uçurum, bunca viraj nasıl aşılıyor, aklım ermiyor, hayret ve şaşkınlık içinde ilerliyorum.
Yolun sağı vadiye, solu müthiş yüksek dağlara dayanıyor. Vadi oldukça derin, belki bin metre, belki daha fazla bir derinliğe sahip. Yolun kenarında bulunan uçurumdan aşağıya baktığımda içim korkudan titrese de, Feqiyê Teyran’ın yıllarca yaşadığı, kuşlarla konuştuğu, sularında sevgilisinin sülieti gördüğü kaynaklara ve hayatının son demlerini yaşadığı yerlere gitme merakım bütün korkularımı bastırıyor.
Vadinin en dibinde akan Miks Çayı bir yılan gibi kırılarak ilerliyor. Yanılmıyorsam buralardan akan bütün suları toplaya toplaya önce Botan Çayına, sonra Dicle Nehrine karışıyor.
Feqiyê Teyran kendi şiirlerinde belirtildiğine göre Hicri 971, Miladi takvime göre 1561 yılında, o zamanlar Hakkâri’ye bağlı olan Miks(Bahçesaray)’de Mirlik yapan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Anlatımlara göre daha çocuk yaşta doğaya, hayvanlara, özellikle de kuşlara karşı ilgisi gelişmiş, güzel sözler etmeye başlamıştır. Medresede eğitim alan ve asıl adı Muhammedê Ebdullah olan Feqiyê Tayran yaşı ilerledikçe ailenin sahip olduğu Mir/beylik ve bütün ailesel olanaklara sırtını döner, kendini okumaya, şiire ve doğaya verir. Bir yandan eğitim alır, bir yandan da çevreyi gezmeye başlar. Halkın konuştuğu sade, anlaşılır bir Kürtçe ile şiirler yazar, çiroklar, destanlar toplar, bir anlatıcı olarak halkın içine karışır. Kısa zamanda çok yer gezer, ünü uzak diyarlara ulaşır, kendisi de uzun yolculuklar çıkar. Gittiği her yerde bir dengbej edasıyla köy meydanlarında, kasaba ve kent konaklarında şiirler okur, çirok ve destanlar anlatır, yenileri dinler, öğrenir.
Bu nedenle bir diğer adı da Faqîyê Gerok’tur. Yani Gezgin Fakî. Bu ismi de sürekli bir derviş gibi gezmesinden hiçbir yerde durmamasından dolayı almıştır. Söylendiğine göre Feqiyê Gerok Mezopotamya’da gitmediği köy, kasaba ve kent kalmamıştır. Her gittiği yerde şiirlerini okumuş, doğanın, kuşların sesinin peşinden gitmiştir.
Yazılı kaynaklara göre Feqiyê Teyran önce Bitlis’teki medreselerde eğitim alır, sonra Cizre’de bulunan ve Kürt Edebiyatı için önemli bir yere sahip olan Medreseya Sor’da eğitimine devam eder. Aslında onun eğitimi hiç bitmez, o hep öğrenci yani Faqî kalır, bir ömür kendini öğrenmeye adar.
Derler ki, bu cihanda bir Hz Süleyman, bir de Feqiyê Teyran kuşların dilinden anlardı ve onlarla insanın, insanla konuştuğu gibi konuşurdu. Feqiyê Teyran bir kuş sesi duysa hiç tereddütsüz peşinden gider, kilometrelerce yol alır, kuşun söylediklerini duymak için dervişçe bir yaşam sürdürürdü.
Bu yönünü bir çok yazar, araştırmacı ve tarihçi anlatsa da, en etkili anlatımı Yaşar Kemal Karıncanın Su içtiği kitabında sihirli sözcüklerle dile getirir, uzun tasvirler eşliğinde yazar.
“Yarı uykuda yarı uyanık dalmışken kulağına bir kuş sesi geldi, uyandı. Sesi duyar duymaz içine bir sevinç geldi oturdu. Sevincin esrikliğine kaptırdı kendisini. Kuş bir daha öttü, mutluluk
içine gömüldü. Kuşun üçüncü ötüşünde göklere uçtu. Üstündeki kuşlar da ötmeye başladılar. Mutluluk cennetine girdi, ölümsüzlüğe kavuştu. Bütün bedeni mest oldu. Şimdiye kadar böyle bir mutluğu, esrikliği, tadı hiç yaşamamıştı. Kendinden geçmiş, başka bir dünyada gözünü açmıştı. Bu ses o kuşun sesiydi.
Kuş birkaç kez daha üst üste öttü. O artık kendinde değildi. Şimdiye kadar insanların görmediği, bilmediği tanrısal bir semah tutturdu, dönmeye başladı. Öylesine esriklik, sevinç içinde, hiç yaşanmamış bir cennette yaşıyordu ki, bir ömür böyle dönebilirdi.
Seher yelleri esti, gün ışıdı ışıyacak, gökten bir hışıltı koptu. Fakî daha dönüyordu, az sonra önüne ışıktan bir kuş kondu. Fakî kuşa bakar bakmaz gözlerini kapadı, ışığın karanlığı taş gibi üstüne çöktü. Kendine geldiğinde gün doğmuş, vakit kuşluğa erişmiş, kuş da uçmuş gitmişti.”*
Yol giderek daha fazla dağların içine doğru ilerleyerek, yörede anlatıldığı gibi Kartal Yuvalarına varıyor. Etrafta kendiliğinden yeşeren meşelikler daha sık olurken, su kenarları ceviz ve meyve ağaçlarıyla doludur.
Nihayet yolun sonuna geliyoruz. Feqiyê Teyran’ın yaşadığı ve son nefesini verdiği yerdeyiz. Gerçekten de burası hem çok yüksek bir dağ yamacı, hem de bir kartalları barındıran bir yere benziyor. Miksliler buraya Kürtçe Werazüz diyarlar,resmi ismi ise Kartal. Burası bayağı yüksek bir dağın yamacında, yeşillikler içinde oldukça bakir ve ıssız bir yer. Çevrede kendiliğinden yetişen meşe ve daha değişik ağaçları göze çarpıyor. Taşlardan yapılmış, sade bir türbe ve sonradan yapıldığı anlaşılan bir çevre düzenlemesi. Bir ara kurumuş odun toplayan birkaç kadın dışında kimseyle karşılaşmadığımız için Feqiyê Teyran hakkında sohbet etme şansını yakalayamıyoruz. Sadece kuş sesleri arasında sonsuz uykusunda olan Faqiyê Teyran’ın sükûneti bizi karşılıyor. Bir zamanlar kuşlarla konuşan, kavalıyla insanları mest eden, şiirleriyle kuşları çeken, suda sevgilisinin sülieti gören Feqiyê Teyran’ın türbesini görünce, Teyran lakabını boşuna verilmemiş olduğunu anlaşılıyor.. Teyr kuş demek Kürtçe’de. Faqi ise öğrenci. Yani ismi kuşların öğrencisi anlamına geliyor. Gerçekten de kartalların, çeşit çeşit kuşun bulunduğu bir alanda hayata gözlerini yumması da başka bir güzellik.
Bu yüksek dağın yamacında, meşeliklerin içlerine ve türbeye doğru açılan kısa bir yol boyunca, yakın bir zamanda yapıldığı anlaşılan, Kürtçe ve Türkçe levhalar bulunuyor. Bu levhalara Feqiyê Teyran şiirlerinden dizeler yazılmış. Bu ağaçlar arasında bulunan kısacık yola sevgi yolu deniliyormuş. Bu levhalarda 15-16 yy’da yaşayan ve Kürtlerin üç önemli şairi arasında gösterilen Feqiyê Teyran’ın şiirlerinden dizeler okumak mümkün.
Şu an ne durumda bilmiyorum ama yedi yıl önce o levhalarda Teyran’ın doğa ve aşk üzerine söylediği dizeler yer alıyordu…
Feqiyê Teyran yıllarca kuşların peşinde dolaşır; kaval çalar, hikaye ve destan söyler, dengbejlik yapar. Ve Zümrüt-û Anka kuşunun peşinde diyar diyar gider. Kimisine göre Zümrüt-û Ankayı görür, kimisine göre görmez.
Ama kuşlarla ilişkisi bir ömür sürer. O hep kuşların kanadında özgürlüğü düşler, onların dilinden dökülen nameleri şiirlerine ekler ve bir ömür derviş gibi yaşar.
Gezer, dolaşır,aşık olur, aşkı için çölleri aşar ama aşkına kavuşamaz. Buna rağmen yaşama küsmez, kuşlara karşı olan sevgisi tükenmez, yaradana bağlılığını şiirlere döker. O hep umudun peşinde koşar, ışığı arar ve tasavvufi bir yaşam sürdürür. Bütün Mezopotamya’yı gezer sonra doğduğu topraklara geri döner, kuşlarda onun arkasından gelir…
Ve bir süre sonra 70 yaşlarında hayatını Miks’e bağlı Werazüz Köyünde noktalar ve buraya gömülür.
Yaşar Kemal Karıncanın Su İçtiği adlı romanında Faqiyê Teyran’ın son anlarını şu cümlelerle ifade eder.

“Nerdeyse soluğu kesilecekti. Birden, çok uzaklardan bir ses geldi. Fakinin yüzü ışıdı. Ses bir daha geldi, Usta gülümsedi. Onunla birlikte Halilo da gülümsedi. Ses, kendi gözükmeyip de arada sırada sesi duyulan kuşun sesiydi. Ses, bir daha geldi. Fakinin gözlerinin içi ışılıyordu. Halilo sevindi, Usta diriliyordu. Emir ve ötekiler Faki ha öldü, ha ölecek derken Usta diriliverdi. Herkes şaşkınlık içindeydi. Ustaysa beklemedeydi, üç kez sesi duyulan kuşun kendisi de gözükecekti. Çok beklemedi, uzaklardan, dağların üstünden, göğün ucundan bir top ışık patladı, ışık hızla bu yana gelmeye başladı. Işık, öyle bir ışıktı ki bakanı kör edecek kadar keskin bir ışıktı. Yaklaştıkça ışığın parlaklığı artıyordu. Az sonra pencerenin önüne gelmiş ışığın içinden geniş kanatlarını açmış kuş çıktı. Faki, gözlerini kapamadı. Kuş, gözlerini Fakinin gözlerine dikti. Göz göze geldiler. Faki gözlerini kuşun som kırmızı parlak gözlerinden bir türlü alamıyordu. Birden ortalığa kurşun geçirmez bir karanlık çöktü. Kuşun sesi çok uzak dağların arkasından geldi. Fakinin başı omuzuna düştü. Halilo yerinden kalktı, Ustasının başını usulca tuttu yastığa koydu, açık kalmış gözlerini kapattı”**
Fekîye Teyran ölür ama adı 400 yıldır Mezopotamya’da yaşayan halklar arasında yaşıyor. Şiirleri, divan ve destanları dilden dile dolaşıyor, el yazma eserlerde nesilden nesile geçiyor.
“Yazmış olduğu şiirlere bakıldığında klasik şairlere has tasavvufî hassasiyetlere sahip olmasıyla beraber, şiirlerinde konuşma diline yakın sade bir dil kullanması, tasavvufî öğeler dışında halk kültüründeki folklorik unsurları da ustaca kullanması Feqîyê Teyran’ı klasik Kürt edebiyatında öne çıkaran önemli bir özelliğidir. Bu nedenle de Divan’ında ya da yazmış olduğu destanlarda, folklora ait çok fazla detay vardır.”
“Kürt edebiyatı içinde farklı bir üslup ve söyleyiş tarzına sahip olan Feqîyê Teyran, özellikle konu seçimi ve seçtiği konuları ustaca işlemesiyle de öne çıkan bir şairdir. Melayê Cizîrî ve Feriduddin Attar’a yakın bir edebi söyleme sahip olduğu görülen şairin Divan’ı dışında, “Şeyh-i Sen’an”, “Zembilfiroş” ve “Bersîsê Abid” gibi manzum hikâyeleri de yazdığı görülür.”***.
Faqiyê Teyran’ın günümüze ulaşan eserleri hakkında bir çok araştırma yapılmış olmasına rağmen, halen gün yüzüne çıkmayan eserleri olduğunu söylemek mümkündür. En çok bilinen şiiri ise Ay Dilberê adlı şiiridir. Aram Tigran tarafından seslendirilen parça 400 yıldır, halk arasında dilden dile dolaşıyor. Li baxê min bû zivistan
Ay dîlberê dem gulîstan
Li baxê min bû zivistan
Ay dîlberê dem gulîstan
Ay dîlberê dem gulîstan
Çilmisî bu, bax û bostan
Wêran ezim malêm xirab
Tu hem gul î hem rihan î
Tu hem derd î hem derman î
Tu hem derd î hem derman î
Tu hem derd î hem derman..
Kaynak:
*
** Yaşar Kemal Karıncanın Su içtiği 8. Bölüm…
*** M. Xalid Sadînî’nin Feqîyê Teyran Nuhbahar Yayınları.

Birkaç yıl önce, 2013 yılı Ağustos ayında, Van Bahçesaray yani Miks’e yaptığım gezi bende unutamayacağım anılar bıraktı.
Müthiş keyif aldım, doğanın harika yönlerini, insana huzur veren kesitlerini görmenin mutluluğuna eriştim.
Yıllarca televizyonlardan, gazete ve dergilerden duyduğum, okuduğum ve bu nedenle içimde şiddetli bir görme isteği beslediğim Bahçesaray’a gidememenin ezikliğini yaşıyordum.
Özellikle kışın kapanan yolları, yağan metrelerce kar ve olağanüstü doğası beni hep kendisine çekiyordu ama bir türlü ziyaret etme fırsatı bulamıyordum.
Her seferinde bir engel çıkıyor ve ben Bahçesaray’ı başka bahara bırakıyordum.
Nihayet 2013 yılının siyaseten de ılıman ikliminden yararlanarak, Bahçesaray’a gitmek için Van’a doğru yola çıktım.
Van dağlarla çevrili kadim bir yerleşim yeri. Bin bir çiçekli dağları, toplumsal yapısı ve yeryüzü şekilleri insanda hayranlık uyandıracak cinsten. Rakımı yer yer 3000 metreyi aşıyor. Bu nedenle yollar sarp geçitlerden, uçurum ve dağ yamaçlarından kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Kimi zaman yüksek yaylalarda düzlükler yol boyunca insana eşlik ediyor, kimi zaman güneşi engelleyen devasa kayalar göze çarpıyor.
Van merkezden başlayan ve bir saatten fazla süren yolculuktan sonra Van Çatak yönüne doğru uzanan karayolundan sağa dönen Bahçesaray yolu, giderek engebeli bir coğrafyanın içine doğru ilerlediği, rakımın da yükseldiği gözlenir.
Buradaki dağ dokusu o kadar görkemli ki, etkilenmemek, şaşırmamak elde değil.
Hele ömrünün büyük bölümünü 600-700 metrelik rakımlı ovada geçiren benim gibi birisi için 3000 metre yükseltinin olağanüstü gelmesi normal sayılır.
Gözlerim dağlarda, yüksek yaylalarda doğanın bin bir güzelliğinde kaosu yaşarken, araba hızla derin vadilere doğru ilerlediğinde, korkunç sayılabilecek bitmez virajlara, uçurumlara girdiğimizde korkmadığımı söylersem yalan olur. Yol baş aşağı ama yılan kıvrımına benzeyen bir şekilde ilerliyor.
En tepede durup, aşağılara bakıldığında insan ürküyor ve bu virajların kışın nasıl aşıldığını düşünmekten kendini alamıyor.
Araba düşük viteste ilerlerken, çobanlar yamaçlarda koyun otlatıyor, kadınlar beriye gidiyor, bazıları da kış için tırpanlarla ot biçiyor.
Koçer bunlar. Yazın bu yaylalarda konaklar, kışın daha sıcak yerlere göç eder. Bir döngünün peşinde o dağ senin, bu yayla benim dolaşıp, dururlar.
Çadırlarda ömürleri geçer, sade yağ, otlu peynir, süt, bal,katıksız kavurma ve ceviz sofralarının ana menüsüdür. Malum ve zorunlu nedenlerden giderek sayıları azalıp ve yerleşik hayata geçseler de, Koçerlik hala Van ve yöresinin vazgeçilmez yaşam biçimi olarak sürüyor.
Zaman zaman doğanın ürkütücülüğü ve güzelliği karşısında viraj başlarında durup, etrafı izlesek de, yola devam ediyoruz. İlk durak, dağlardan fışkıran ve kar beyaz akan Misk Çayına can veren gizemli su kaynağı.
Burada mola veriyoruz. Bir mağaranın kenarında, insan yüzüne üfleyen serinlikte duraklıyoruz.
Bir mağaradan fışkıran ve Misk Çayını oluşturan ve oradan daha da beslenerek Dicle Nehri’ne katılan bu su, aynı zamanda Bahçesaray’a can veriyor. Yörede bu suya Ser Kahni adı veriliyor. Kaynağını dağlardan alan, mağaranın içinde kaynayan ve mağara çıkısında süt gibi akan, köpük köpük beyazlaşan harikulade bir su.
İçi bir hayli büyük olan, Mağara yüksek dağların eteklerinde bulunan ve İskender Kalesi olarak da anılan yükseltinin yamacında yer alıyor. Miks’e 10 kilometre uzaklıkta yer alan bu olağanüstü su kaynağı, dağlarda biriken bütün kar sularını sanki bu mağaraya topluyor ve bembeyaz köpükler içinde çay olup, Dicle’ye karışmak üzere buradan yola çıkıyor.
Suyun içimi hem hoş, hem yumuşak ve hem de buz gibi.
Mağaranın içinde biraz oturuyoruz. Oldukça nemli olan mağara bir oksijen deposu. Kayalarda sarkıtlar ve yer yer erimeler oluşmuş. Bu gösteriyor ki mağara çağlar ötesinden gelen bir yapıya sahip.
Suyun dışında, etraf olabildiğince hareketsiz. Bizim gibi birkaç kişi dışında, ortalık sakin, doğa ıssız, sessiz ve kimsecikler yok.
Mağaradan kaynayan Ser Kahni girdaplar oluşturarak, oldukça berrak bir çaya dönüşerek yol boyunca Bahçesaray’a doğru akıyor.
Su üzerinde yapılan tahta köprü ve suyun gücünden eriyen, kaygan hale gelen taşlar insanı eski zamanlara götürüyor.
Seyrine doyum olmasa da, ayrılmak zorunda kalıyoruz. Yorgunluğumuz bir avuç buz gibi suda yok oluyor, daha zinde olarak yolumuza Miks’e doğru yol alıyoruz.
Yol boyunca berrak akan çay bize eşlik ediyor.
Bahçesaray yani Miks biraz daha derin bir vadinin içinde. Etrafı dağlarla çevrilmiş. Çayın çevresinde yükselen ağaçlar ve evleri görünmez kılan bahçeler olağanüstü bir görüntü oluşturmuş. En çok da ceviz ağaçları göze çarpıyor. Evler genellikle iki katlı ve kevgir taş yapılar.
Yeni ve betondan evlerin çoğu devlet kurumlarını çağrıştırıyor.
Uzun yıllar gelmek için can attığım kentin meydanına ulaştığımda kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yıllarca içimde ukde olan Bahçesaray’daydım.
Demek burası, yıllardır geçit vermeyen Bahçesaray,
Dokuz ay kışa, üç ay Van’a bağlı olan bir yer.
Deyim bana değil, Bahçesaraylılara ait.
Her yıl yağan metrelerce kar, buranın dış dünya ile temasını kesiyor.
Son yıllarda kar yağışının azalması sözü biraz abartı haline getirse de hala gerçekliğini koruyor.
Bahçesaray’a gelmeden kafamda bir plan yapmıştım. Okuduğum kitaplar buranın tarihte bir satranç merkezi olduğunu belirtiyordu.
Ben de buraya gelmişken, hem satranç oynayanları fotoğraflamak, hem de bahsedilen o mistik havayı teneffüs etmek istiyordum.
Misk Çayına paralel ya da çayın üzerinde inşa edilen kahvehanelerin birine konuk olarak merakımı gidermek istiyordum.
Daha içeri girer girmez, satranç oynayan bazı kişiler gözümüze ilişiyor.
Çok yaşlılar kahveye gelmiyor, daha çok genç, orta yaş ve hatta çocuk denilebilecek kişiler kahvede, Misk Çayının kenarında satranç oynayarak, izleyerek zaman öldürüyor.
Bu mevsim Misk için bahar. Sıcaklık en fazla 28-30 derece. Suyun müthiş serinliği, ceviz ağaçlarının kendine has kokusu ve satrancın müthiş dinginliği birleşmiş gibi.
Burada kışların uzun sürmesi, satrancın insanlar tarafından tercih edilmesinde bir etkisi var mıdır diye düşündürürken, aklıma Mirlerin satranç oyunları geliyor.
Anlatılır, denilir ki Mirler satranç oynamak için gelirlermiş Misk Çayı kenarına. Oyunları saatler, hatta günlerce sürermiş.
Sonrası bilinen hikaye.
Her şey zaman sarmalının içinde kaybolmuş, ilgi başka mecralara kaymış.
Bahçesaray’da satranç oldukça sık oynanmasına ve herkes tarafından bilinmesine rağmen, tarihteki ışıltılı konumu geride bırakmış.
Buna rağmen, bu derin ve yüksek dağlar arasında bir savaş stratejisine dayanan, insan aklının sınırlarını zorlayan satrancın varlığını koruması önemlidir diye düşünüyorum.
Her kahvede satranç takımları yere döşenen kilim ve halıların üzerinde hazır bekliyor. Masadan çok yerde oynanılıyor. İnsanlar hem yere bağdaş kurup oturuyor, hem de satranç oynuyor. Kendine has bir yapı. Geçmişin izlerini taşıyan, Mirlik felsefesi çevresinde varlığını koruyan bir kültürel doku.
Her ne kadar kapalı da olsa, bir satranç merkezi de vardı biz gittiğimizde. Şu an ne durumda bilmiyorum.
Umut ediyorum ki satranç daha da ilerletilen bir sistematiğe dönmüştür.
Bahçesaray küçük bir kasaba aslında. Yeşillikler içinde kaybolan ve alabildiğince sessiz ve dingin bir yer. Fırınları da bana ilginç gelmişti. Başka hiçbir yerde böyle bir fırın yapısı görmemiştim. Benim gördüğün, bildiğim taş fırınlar bir ocaktan oluşuyor.
Ama burada ocakları iki bölümden oluşuyor, birinde ateş yakılırken, diğerinde ekmek pişiyor.
Dolaysıyla ateşin isi, dumanı, kokusu ekmeğe geçmiyor, ekmek kendi halinde yavaş yavaş kızarıyor ve müthiş bir lezzet ortaya çıkıyor.
Kenti daha yakından tanımak için birkaç sokağına dalıyorum.
Eski evlerin çoğu iki katlı, sarımtırak taş yapılar. En tepelerde kilise kalıntıları var. Evlerde kullanılan taşlarda yazıtlar, kitabeleri çağrıştıran taşlar var.
Çarşı, kentin kendisi su boyunca ilerliyor.
Kimi zaman evlerin duvarları Ser Kahni’den akan çayın içine kadar iniyor.
Dükkanlar sağlı sollu bir şekilde yapılmış ve tahta kepenekler kullanılmış.
Yanılmıyorsam Hizan tarafında beş altı asır önce Ermeniler tarafından yapıldığı söylenen Kırmızı Köprü var. Adını taşların kırmızılığından alıyor. Mimari yapısı ve taşları ilginç bir şekilde dizilmiş.
Biz günü burada noktalarken, Faqiyê Teyran kuşlar vasıtasıyla kulağımıza fısıldıyor.
Ben buradayım, Miks’in her yerindeyim, attığınız her adım, gördüğünüz her su kaynağı benimle anılır…
Yazının fotoğrafları için:
https://www.3uncugoz.com/uzak-bir-kentin-anatomisi/
Hayatın gizi zamanda saklı. Henüz, bu gizi çözen birileri çıkmadı, şimdilik çıkacağına da benzemiyor. Bu nedenle zamanın yansımalarıyla uğraşıyor insan. Gizi yansımada arıyor, anlamlandırıyor ve yorumlamaya çalışıyor.
Kimi zaman müthiş ürünler ortaya çıkarıyor, sanat eserleri ve son derece önemli düşünsel enerji yaratıyor; kimi zaman da hayatı, yeryüzünü çoraklaştırıyor, giderek anlamsızlaştırıyor, savaşıyor, hırçınlaşıyor, yok ediyor, yok oluyor…
Doğadaki çelişkiyi bir derinleştiriyor, bir aradaki makası kapatmaya çalışıyor. İnsanın, yeryüzünde var olma sürecinden beri durum hep aynıdır demek mümkün. Bir med cezir olayı gibi ilerliyor, duraklıyor bazen de geriliyor.
Ama zaman için durum farklı, hiçbir müdahaleye gelmiyor.
Ha en eski çağ, ha şimdiki çağ.![]()
Zaman için her şey yerli yerinde, müthiş bir disiplinle süren ve kendini var eden bir süratle yol alıyor.
Bir an geliyor ki, zaman sarmalında kıvrımlar oluşuyor, kavşaklar beliriyor ve güçlü yansımalar yaşanıyor, yeryüzü ışıldıyor…
Büyük değişimlerin, alt üst oluşların yaşandığı zamanlar yani. Yansımanın bile kasırgaya dönüştüğü ve zamanın perdesinin yırtıldığı anlar…
İşte o tuhaf zamanların birinde yaşıyoruz. Zaman bile dengesini kaybetmiş, mevsimsiz döngülerin etkisinde. Sonbahar kışa, bahar yaza kavuşmuş. Hassas terazide son surat ilerleyen zaman, küçük ama özgül ağırlığı dünya ile boş ölçen bir varlığın olağanüstü gücü karşısında sanki yalpalıyor, dengesini kaybediyor gibi.
Bu olağanüstü karanlık virüs insan eliyle mi ortaya çıktı, yoksa doğal yollardan insanlara buluştu bilinmez. Kimisi bir iki yıl önce Çin’de ortaya çıktı diyor, kimisi daha gerilere götürüyor işi. Velakin bir gerçek var ortada, insanı hasta eden, hasta ettiğinde mecalsız bırakan, öldüren bir virüs zaman sarmalında dengeleri oynuyor, sarsıyor, zamana müdahale ediyor.![]()
Ne bilinen tıp teknikleri, ne eldeki ilaçlar işe yarıyor… Hepsi şimdilik çözüm gücünden uzak. Bütün umutlar aşı ve yeni tedavi yöntemleri yaygın hale gelene kadar bağışıklık sisteminde. Bu nedenle, dünya zerre miskal kadar küçücük virüsün elinden kaçacak delik arıyor. Çünkü bağışıklık sistemimiz çoktan çökmüş durumda. Yediğimiz, içtiğimiz bütün besinler doğal olmaktan çok uzak. Bu nedenle virüs alabildiğince güçlü ve ürkütücü.
Virüs sadece insanı öldürmüyor, hayatın bütün alanlarına sirayet ediyor. Sosyal hayatı, değer yargılarını yerle bir ediyor, insanı insandan uzaklaştırıyor. Virüsün varlığını kabul eden, etmeyen herkes hedef tahtasına oturuyor ve bedel ödüyor. Virüsün varlığına inanan, inanmayan, artık meseleye şüphe ile bakıyor; asıl felaketin aşıyla ortaya çıkacağını düşününler ortaya çıkıyor.
Nereden bakarsanız, bir tutarsızlık var ortada, insanları şüphe içinde bırakan bir tutarsızlık. Bu nedenle belki de dünya hiçbir zaman bu kadar güvensiz olmamıştı. Ne cihan savaşlarında ne de veba günlerinde. Şimdi bir yaprak düşse, etkisi yeryüzünde bir kasırga etkisi yapıyor, artık kelebek etkisi filan hafif geliyor.
Ölen ölüyor, kalan sağlar da bu korkunun cenderesinde hayat sürdürüyor.![]()
Yani bu gün, dünden daha karışık bir durumda.
Virüse inanmayanlar, virüsü bir kitle imha silahı olduğunu düşünenler ve dünyanın giderek bir yapay zeka laboratuvarına döndüğünü söyleyenler ve aşıyı bulduğunu muştulayanlar hep aynı gemide ama herkes ayrı telden, ayrı makamdan çalıyor.
Kim doğru söylüyor, kim yanlış ifade ediyor bilen, anlayan koca bir soru işareti.![]()
Virüs karşısında binlerce kişilik modern ordular sessiz, imparatorluk hayali kuranlar ürkek, sermayesi olanlar şaşkın. Çünkü virüs alabildiğince gizli, alabildiğince sessiz ve hızlı saldırıyor. Bir hayaletten öte, insanın yüreğine, ciğerine yerleşiyor, ya da bize öyle gösteriliyor.
Bu nedenle herkes sus pus. Kimisi coronavirüsün varlığını görmezlikten geliyor, kimisi fazlasıyla ciddiye alıyor. Bir dengesizlik var ortada. Siperlikle gezen mi, maske takmayanı mı dersin, her şey iç içe, yan yana yaşanıyor. Yani insanlar kıpırdadıkça risk büyüyor, virüsün etki alanı genişliyor.
Her şey hekimlerin, sağlık çalışanlarının sırtında. Onlar da virüse karşı savaşı zaman zaman kaybediyor, kendi bedenlerinde.
Anlayacağınız zamanın yansıması bu kez, oldukça sert ve öldürücü. Bir kavşakta mıyız, yoksa planlanmış bir yolun ortasında mıyız?![]()
Bilmiyorum, kafa karışık, zihin bulanık…
Bir şey biliyorum, bildiğim yeryüzünde suya ve sabuna ulaşamayan, günde bırakın üç öğün yemek yemeyi, bir öğün yiyecek bulamayan milyonlarca insan var. İş bulamayan, bulup kölelik düzeyinde çalışan, virüse rağmen her gün iş başı yapmak zorunda olan yüzbinlerce insan var. İşe gitmediği zaman aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan milyonlar var…
Bu nedenle insanlar virüsten değil, açlıktan, açıkta kalmaktan daha çok korkuyor. Kime dokunsan virüsten önce, ekmek diyor, aş diyor, iş diyor ve bu nedenle evde kalamıyor.
Evin dışındaki hareketliliğin tek nedeni bu değil tabii. Virüsü ciddiye almayan milyonlar var, bu da bir gerçek…
Bu nedenle sokaklar dolu, bu nedenle herkes orda burda.
Şimdi ne anladık bu işten.
İtiraf edelim, dünyayı yönetemiyoruz.![]()
Her şeyi karıştırmış durumdayız. Ya otoritemiz insanı yok ediyor, ya da otoritesizlik bir başı boşluğu getiriyor.
Oysa hayat bir bütün. Bir tarafı ihmale geldi mi, başka tarafları da etkiliyor, giderek bütününü sarsıyor.
Bir bakın etrafınıza.
Ne yapıyoruz, ne üretiyoruz, ne yiyoruz?
Her şey sandığımızdan daha mı karmaşık yoksa bir oyunun değişik sahnelerinde mi yaşıyoruz?
Soru çok, cevap da.
Suya sabuna ulaşamayan, yiyecek bulmakta sıkıntı yaşayan insan da çok, ekmek bulamayan çocuklar da…
Şimdi neye yanalım, virüsten yiten insanlara mı, açlık çeken, işsiz kalan, baskı altında yaşayan, haklardan mahrum olan, modern köleliğe mi yanalım…?
Bazı ağaçlar var ki, bilinen insanlık tarihinden daha eskidir. Bunlardan biri de zeytin ağacıdır. Kimisi bu ağaca “ölümsüz ağaç” ya da “hayat ağacı” da der. Ortaya çıkan bulgular, yapılan arkeolojik kazılar, zeytin ağacının 40 bin yıllık bir geçmişi olduğunu göstermiştir. Bazı kuruyan ağaçların yıllar, hatta asırlar sonra yeninden yeşerdiği, meyve verdiği biliniyor.
Sonbahar mevsiminde çoğu ağaç kızıl ve sarıya dönerken, zeytin kendine has bir tonda yeşil kalmaya devam eder. Acı meyvesi hem insanlık tarihi kadar eski, hem de harika bir katıktır.
İnsan bu harika katığı ne zaman keşfedip, tatlandırmayı öğrendi bilinmez ama, asırlardır zeytin insanları açlıktan kurtarıyor, hastalıklardan koruyor, insana güzellik katıyor. İnsanlar asırlar önce zeytini yiyecek olarak kullanmaya başladı, yağından yararlandı, kandillerde aydınlatmada kullandı.
Bu olağanüstü ağaç, bildiğiniz gibi harika bir meyve verir. Bu harika meyve önceleri acı olsa da, insan eliyle zamanla müthiş bir tada dönüşürken, yağı insan için, anne sütü kadar bir sağlık iksiridir.
Zeytinin posası bile önemlidir, antiseptik özelliği vardır. Sabun yapımında kullanılır, çöpe atılacak artığından da gübre ve yakacak olarak yararlanılır.
Bu günlerde çarşıda, pazarda tezgahları süsleyen yeşil ve siyah zeytinlerin hasat zamanıdır. Bütün Akdeniz, Mezopotamya zeytin hasadına başlar. Hasat takvimi her yerin iklimsel yapısına göre değişse de, genellikle kışa girmeden son yağmur yağdıktan sonra zeytinler toplanır, ayıklanır ve sofraya gelmesi için yolculuğa çıkarılır.
Kimisi yağ için eski taş değirmenlere, modern tesislere, kimisi tuzla buluşarak, sofralardaki yerini almak için zaman tünelinde işlemlerden geçerek, sofralara ulaşır.
Çocukluk yıllarım zeytine hasret bir ortamda geçti. Zeytin yurdunda, biz zeytini gramla alırdık. Bu yoksulluğumuz değildi, yok edilen bir zeytin kültürünün sonucuydu. Zeytin için en uygun ortam ve topraklarda yaşıyor olsak da, zeytin sofralarımızdan uzak, bakkalda satılan pahalı hatta lüks bir yiyecekti.
Çocukluktan kalan bu ukdeden dolayı, son birkaç yıldır zeytin ağacına, zeytine, zeytin hasadına merakım iyice arttı. Her yıl zeytin hasat mevsiminde sokaklardaki zeytin satıcılarını izlemeye, fotoğraflamaya gidiyorum. Her gittiğimde yeni bir bilgi ile eve dönerken, ağacın olağanüstü hikayesine de tanık oluyorum…
Bu neft-i yeşil ağacın olağanüstü hikayesini, meyvesinin harika tadını ve insana kattığı enerjiyi öğrenince çocukluk yıllarıma hayıflanıyorum.
Bu olağanüstü ağacın hikayesi de kendisi gibi ilginçtir. Bir çok söylence ve efsane olsa da, en önemlisi sanırım Nuh Tufanı ile ilgilidir. Çoğumuz biliriz.
Anlatılır ve denilir ki, zeytin Nuh Tufanına dayandı ve o gün, bu gün insan için katık olmaya devam etti, barış sembolü ve sağlık iksiri oldu.
“…ve insanlık zeytinle yeniden doğar.”
“Kutsal kitapların bir çok bölümünde Hazret-i Nuh ve tufandan bahsedilir. İnsanların yeryüzüne kötülük tohumları saçtığını gören yaradan, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Ve Hazret-i Nuh’a bir gemi yapmasını, bu gemiye her hayvandan erkek ve dişi yedişer tane almasını söyler. Ardından büyük tufan başlar, Günlerce yağmur yağar, Hazret-i Nuh ve gemisindeki canlılar hariç, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey sulara gömülür. Bir süre sonra tufan durulduğu zaman Hazret-i Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercini güneşin battığı yere doğru salar. Sular çekilmediği için güvercin gemiye döner. Hz. Nuh, yedi gün sonra güvercini tekrar salar. Güvercin bu sefer, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağıyla gelir. O zaman Nuh, suların yeryüzünden çekildiğini anlar. Ağzında zeytin yaprağı tutan güvercin, o günden bu güne, ümidin, bolluğun, esenliğin ve barışın simgesi olur. Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün.”
“İnsanlık tarihindeki yerini kavrayabilmek için 40 bin yıl öncesine kadar uzanmak gerekiyor. . Zeytin ağacına ilişkin elimizdeki en kayda değer veri, Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda elde edilmiştir. Bu çalışmalarda 40 bin yıllık zeytin yaprağı fosillerine ulaşılmıştır. Aynı zamanda Kuzey Afrika’nın Sahra Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda da MÖ 12 bin yıllarına ait zeytin ağacı bulgularına rastlanmıştır. Fakat bu bulgulara ulaşılmasına rağmen ilk zeytin hasadının ne zaman yapıldığı hâlâ cevapsız bir soru olarak kalmıştır.”
Bilim, zeytin ağacının tam olarak ne zaman ve nerede oluştuğuna dair bir açıklama getiremese de Yunan Mitoloji buna kendince şöyle bir açıklık getirmiştir.
“Antik Yunan’da i Zeus, insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat etmiştir. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Poseidon, insanları keşfedilmemiş, uzak diyarlara götürecek olan görkemli “Atı”; Athena ise insanlığa yüz yıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan “Zeytin Ağacı”nı hediye eder. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerliydi.
Bu da zeytin ağacıydı. Yani aslında bizim bugün hayatımızın neredeyse her yerinde kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmişti.”
Bu gün dünyanın en yaşlı zeytin ağacı Girit Adası’nda bulunuyor. Buradaki ağacın yaşı tam olarak hesaplanamasa da, ağacın 3 bin yaşında olduğu olabileceği ileri sürülüyor.
“Girit adasında yer alan Vouves Köyü’nde, 3.000 yıllık olduğu tahmin edilen bir zeytin ağacı, günümüzde hala zeytin veriyor.
Girit adasında yer alan 3.000 yıllık zeytin ağacı. Fotoğraf: David Hodgson, via Flickr Commons
Kuvvetli ve dirençli “Vouves Zeytin Ağacı” bugün hala meyve yani zeytin veriyor.

Arkeolog Ticia Verveer, kendi Twitter hesabından bu ağacın fotoğrafını yayınladı ve şunları kaydetti: “MS 64 yılında Roma yandığında ve MS 79 yılında Pompeii yanardağ küllerinin altına gömüldüğünde bu ağaç buradaydı.” Bütün bunlar, bu ağaç daha henüz gençken gerçekleşmişti.
Vouves zeytin ağacı 3.000 yıldan daha eski, 12.5 metrelik bir gövde çevresine sahip, 4.6 metre çapında ve bir yabani zeytin ağacında 3 metre yükseklikte aşılanmış yerel tsounati çeşidine ait. Aşılama nedeniyle gövdesi, doğal yollarla bir heykele benzediği kadar güzel şekillenmiş.
1990 yılında, Hanya vilayetinin oybirliğiyle aldığı karara göre, Vouves Zeytin Ağacı büyük bir Doğal Anıt olarak ilan edildi.
Girit Adası’nda yer alan 3 bin yıllık zeytin ağacı / Fotoğraf: David Hodgson/Flickr Commons
Yaprak dökmeyen zeytin ağacının meyvelerinden zeytin ve zeytin yağı üretiliyor ve bu bölgeyi Girit’teki zeytin yetiştiriciliğinin beşiği haline getiriyor.
Ağacın gövdesinin içi, özsüz olduğu için boş, böylece zeytin dışa doğru yenileniyor ve öz odunu yavaş yavaş çürüyor.
Zeytin ağacı odunlarını sürekli olarak yenilediğinden aslında ölümsüzlüğün sembolü olarak sayılır.”***
*OLİVE.İNFO.TR
**FELSEFETASI.ORG
*** ARKEOFİLİ.COM
Ceylan ile ilgili çok anlatım dinledim, çok şiir okudum, hakkında yakılan türkülerde eridim, tükendim.
Birçok kez demir çitler ardında ceylanları izledim, ama hiç yakında, dokunma mesafesinde ceylan görmedim, dokunamadım.
Oysa yaşadığım coğrafya ceylanlar için en uygun yaşam alanıydı, sürülerle gezer, evlere kadar gelirlermiş. Ne zaman ceylanlar yok oldu, gözlerden uzaklaştı bilinmiyor.
Bu konuda bir kayıt, bir fotoğraf yok, varsa da ben ulaşamadım. Bildiğim, dinlediğim ceylanların giderek azaldığıdır.
Soylarının tükenme tehlikesi 1960’lı yıllarda baş gösteriyor ve ülkemizde 1977 yılında bu narin hayvanların koruma altına alınması gerektiği kararlaştırılıyor.
Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
O gün bu gün, koruma istasyonlarında çoğaltma çalışması yürütülüyor. Koruma ve kollama politikalarına rağmen, halen doğal ortamlarında sürüler halinde, yaşayan ceylanları görmek mümkün olmadı.
Daha çok çiftliklerde, koruma alanlarında ve hayvanat bahçelerinde, bazen de yollarda “Dikkat ceylan çıkabilir” uyarı levhalarında görüyoruz…
Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Ben Urfa bölgesinde oldukça yaygın olan koşu atı besleyen çiftliklerinde gün batımında koşu atların fotoğrafları çekmek için bir dostumun çalıştığı çiftliğe ziyarete gittiğimde, çiftliğin en güzel köşesinde, tel çitle çevrilmiş, oldukça geniş bir bahçenin içinde ceylanları görünce, atları unuttum, zihnimde o an ceylan fotoğrafları çakmaya, art arda belgesellerdeki görüntüler belirmeye başladı.

Fotoğraf: Yekta Kılıç
Ne elimdeki lens uzaktan çekime uygundu, ne de ben. Çünkü ceylanları daha yakından görmek, dokunmak istiyordum.
Sağolsun, sevgili dostum, içimdekileri okurcasına ceylanların yaşam alanı olan bahçenin kapısını bana ardına kadar açtığında, ne yapacağımı şaşırdım.
Çok ürkek, narin yapılı bu canlılar karşısında nasıl davranacağımı düşünürken, bir iki tanesinin evcilleştiğini duyunca kısmen de olsa rahatladım.

Fotoğraf: Yekta Kılıç
Biz bahçeye girdiğimizde, halen dağ havası üzerinde olan ve evcilleşmeyen birkaç ceylan jet hızıyla bahçede dört yana koşmaya başlarken, evcilleşenler ise masum bakışlar arasında bizi ürkek ama tetikte bekler gibi duruyorlardı.
İşte o an bir avcı edasıyla yavaşça yaklaştım, yaklaştım ve ürkekçe birkaç kez art arda deklanşöre bastım, içim ürperdi.
Bunun bir av sahnesi olabilme ihtimali bile beni rahatsız etti ve bu narin hayvanların nasıl olurda, avlanıp, sofraları süslediğini düşündüm. Düşündükçe içim titredi, zihnim bulandı.
Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Bir yandan da fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Çok uzun süre kalamayacağımı biliyordum. Hayvanların bizden, elimdeki fotoğraf makinesinden ürküp, kendilerini tellere vurma ihtimalini düşündükçe, işimi en kısa zamanda bitirip, çıkmaya çalıştım.
Benim için müthiş bir deneyim, gerçek anlamda ceylan gözlerini yakından görme fırsatım oldu.
Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Bu narin hayvanların, neden şiirlere romanlara, edebiyata konu olduklarını daha iyi anladım. Bu güzelliğe, bu narin yapıya vurulmamak elde değil.
Hem çok masumlar, hem de çok narinler. Kesinlikle güzellik kavramı ceylanların gözlerinde anlam bulmuştur diye düşünüyorum.
Dil bilimciler ne düşünür bilmiyorum ama güzellik, ceylan simasında şekillenmiştir sanırım.
Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Fotoğraf faslını birkaç dakikaya sığdırmak zorunda olsam da, kafamda ceylanlarla ilgili onlarca şiir, onlarca roman ve efsane belirmeye başladı o kısa zamanda.

Fotoğraf: Yekta Kılıç
Ceylanların asırlar boyu, avcılardan nasıl köşe bucak kaçtıkları canlandı ve hikaye narin yapılı hayvanlardan sıyrılarak, hayatın içine aktı, acıdan, ayrılıktan bahseden türkülere gitti.
Sanırım birçok kişi “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünü bilir, bilmese bile duymuş, dinlemiştir.
Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmez parçası, ceylanlara dair unutulmaz dizeleri barındıran bir halk türküsü, bir ağıt, bir manzume.
Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar
Ciğerim yanıyor anam gözlerim ağlar
Benim zalim derdim cihanı yakar
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Urfa dağlarında gezer bir ceylan
Yavrusunu kaybetmiş ağlıyor yaman
Yarimın derdine bulmadım derman
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Ceylan senin gibi yüreğim yara
Cihanda derdime anam bulmadım çare
Bir yavru kaybettim gözleri kara
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Oldukça dokunaklı olan türkü kim tarafından söylenip, yazıldığı belli olmadığı için anonim olarak kabul ediliyor.
Değişik kaynaklar türkünün kaynağını araştırırken, hikâyesine göre kişi isimleri zikrediyor. Türkünün farklı farklı hikaye ve versiyonları olsa da, hepsinde ortak olan acının ceylan şahsında somutlaştığıdır.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Bazı kaynaklar türkünün bir Ermeni annenin 1915 yıllarında göç, göçertme sırasında kaybettiği evladına yönelik söylediği bir ağıt olduğunu yazarken, kimi kaynaklar da ise yine aynı minvalde ama 1915 olaylarından azade, evladını kaybetmiş insanların yaktığı bir ağıt olduğu belirtiliyor.
Kazancı Bedih, İlkay Akkaya, İbrahim Tatlıses ve onlarca sanatçının dillinde farklı farklı makamlarda söylenen türkü günümüzde halen popülerliğini korurken, ceylan ile insan yavrusunu aynı kefeye koyar ve evladını kaybeden anne yüreğindeki acıya, ceylan avcı ikilemine, asırlardır çözülemeyen muammaya vurgu yapar.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Türkünün hikayesi farklı farklı olsa da, acının katmerli sözcükleri zamana kafa tutar ve yıllar sonra bile insan yüreğinde yankı bulur.
1913 doğumlu ses sanatçısı ve bestekar Cemil Cankat tarafından derlendiği belirtilen ve Muzaffer Sarısözen’in bestelediği “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünün öyküsünün bir versiyonu oğlu Ahmet Cankat, şöyle anlatmaktadır:
Babam Cemil Cankat, annem Mintehe ile evlenir. İlk çocukları İbrahim dünyaya gelir. İbrahim, karakaşlı, kara gözlü, güzeller güzeli sevimli bir çocuktur. Yüzü adeta ay parçasıdır. Annesi, çocuğa göz değmesin diye oğlunu gelen gidenden adeta saklar. Babası da oğlunu çok sever, eve geldiğinde onunla eğlenir, oynar.
İbrahim, evin neşe kaynağıdır. İbrahim iki yaşına geldiğinde her ne olursa olur, hastalanır. Ateşler içinde kıvranır ve havale geçir. Hemen hastaneye ulaştırırlar, fakat yapılan tedaviler sonuç vermez ve İbrahim ölür.
Babam, çok sevdiği oğlunun ölümünden çok etkilenir, günlerce yemeden içmeden kesilir. Oğluna özlemini dile getirmek üzere ‘Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar’ türküsünü besteler ve kendi adıyla plağa okur. 1
Yine başka bir kaynak ise Kel Hamza diye bilinen saz ve söz ustası Hamza Şenses’in (1904-1939) üç kızından biri olan Türkan’ın kırda oyun oynarken, düşme sonucu kafatasının çatladığı anlaşılır.
O zamanın imkanlarına göre Urfa’da tedavisi mümkün olmaz. Babası, neyi var neyi yoksa satıp, Urfa dışında birçok yere götürürse de kızının derdine çare bulamaz.
Talihsiz Türkan, kafatası kırık olarak tam 7 yıl çile çekerek yaşar.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Kızı için varını yoğunu harcayan Hamza Şenses, çalışıp para kazanmak için Gaziantep’e gider. Doktora göstermek için kızı Türkan’ı da yanında götürür.
Kızını bir yakının evine bırakıp, program yapmak üzere gazinoya gider. Gazinoda program yaptığı sırada, kendisine bir haber gelir. “Kızın ağırlaştı, çabuk gel”.
Maddi sıkıntı içinde bulunan Hamza “Şimdi nasıl geleyim, anlaşma yapmışım, sahneye çıkmam lazım, yoksa işime son veriler, programım bitsin geleyim” der.
Programım kısa sürede bitirip eve koşar. Eve vardığında, kızının vefat ettiğini öğrenir. O anda bütün dünyası kararır.
Herkesi odadan çıkarır, yerde yatan kızının üzerine kapanıp ağlar, gömleğini parçalar, feryat eder. “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar” bestesini orada kızının üstüne yapar.
Bu olay üzerine Hazma Şenses de çok yaşamaz. Kızı öldükten sonra içkiye düşer, içine kapanık, dalgın biri olur. 1939 yılının bir kış gününde, 35 yaşındayken, Nacar Pazarı’nın üstündeki Çardaklı Kahve’den düşüp ölür. 2

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Değişik öyküler barındıran türkünün başka hikayesi ise 1915 yıllarına dayanır. Daha hazin, daha dokunaklı ve kısmen de politik.
Verjine Svazlian Fonu adına Hagop Gyurcyan tarafından 1985 yılında kayıt altına alınan ağıtlar içinde yer alan parça, 1915 olaylarında yavrusunu kaybeden bir annenin ağıtını anlatır. 3
Türkçe olarak kayıt altında alındığı anlaşılan türkü diğer versiyonlarından farklı olarak “Ermeni yanar, gözleri yaşlı” dizelerini barındır.
O dönemki politikaları yansıtan ve yol vermeyen dağlardan bahseden türkünün Urfa ve çevresinden 1915 yıllarında yaşanan göç, göçertme olaylar sırasında dile geldiğine inanılıyor.
Bugün Urfa sıra gecelerinde sık sık dile gelse de, hikayesi farklı farklı yorumlanıyor, algılanıyor ve bir eğlence aracına dönen türkünün acılardan süzülmüş bir türkü olduğu maalesef unutuluyor.
Kaynaklar:
İnsan doğduğu toplumdan beslenir, gelişir ve kendini gerçekleştirir.
Uzun yıllar önce tanıştığım, zaman zaman aynı havayı teneffüs ettiğim öğretmen arkadaşım Mahmut İldoğan’nın bir süre önce “Mavi Çarşaflı Kadın.” adlı kitabı yayınlandı.
Eski dost ve uzun süredir tanışıklığımızın verdiği samimiyetle bana da kitabını gönderdi. Bir solukta okudum desem yalan olur. Zaman zaman ara verdim, zaman zaman başa dönme gereği hissettim. Yani anlayacağınız kitabı bir kaç kez okudum. Amacım hem kitabı tanımak, edebi yönlerini ortaya çıkarmak ve eleştirel bir gözle değerlendirmek.
Kitabı okuyunca çocukluk yıllarıma gittim, yeniden yaşadım geçmiş zamanı. Siverek sokaklarını, tanıdık simaları ve mavi çarşaflı kadınları gördüm sayfa aralarında.
Zaman zaman hayıflandım, üzüldüm, içimde ağıtlar canlandı.
Umutlandığım da oldu elbet. Her şey acının melodisindeydi, buna rağmen Siverek Sokakları umudun ta kendisiydi. Kitabın varlık nedeni de buydu belki de. Doğduğu yerden beslenmek, bütün olumsuzluklara rağmen sevebilmek doğduğu yeri.
Sevgili dosttum Mahmut İldoğan uzun soluklu bir maratona koşusuna başlıyordu bu kitapla. Seçmiş olduğu cümleler, kelime ve vurgular, bir ışık huzmesi gibi karanlık tüneli parçalıyor, yarına dair bir yol çiziyordu. Zaman zaman şiirleri devreye giriyor, yarım kalmış tebessümleri anlatıyordu bize.
Ben genellikle kitap okuyunca, eleştirel bakabilmek için, eserin zaman mekan ilişkisi ve cümle gücüne dikkat ederim. Eğer zaman mekan ilişkisi doğru kurulmuşsa ve cümleler sade ve içten yazılmışsa, kitap benim için değerlidir, edebidir ve incelenmesi gerekir.
Adını Siverek ‘te kadınların giydiği Mavi Çarşaftan alan kitabı okuyunca, ince bir işçiliğin izlerinde kayboldum, Siverek Sokaklarında kendime geldim. Nereye baksam, nereye dokunsam Mavi Çarşafın etkisi görünüyordu.
Kitabın eleştirilecek yanları yok mu? Elbette var, ama mesele çorak bir araziden ürün olunca, insan ürüne bakıyor, eksikliğe değil.
Okur yazarlığın gözden düştüğü bir mevsimde, cesaretle sözcüklere sığınan, kağıt ve mürekkep kokusunda umutlanan bir dostumun kitap yazması benim için önemliydi. Bu nedenle kitabını derinlemesine okumaya çalıştım. İyi ki okumuşum, doğduğum toprakları tekrardan görme fırsatım oldu. Cümleler ruhumca ince bir sancı bıraksa da, kitap beni, bizi anlatıyordu.

Kitabı daha iyi anlamak için de uzaktan da olsa, kitapla ilgili bir sohbetimiz oldu. Keşke imkan ve koşullar olsaydı da, biz yan yana gelip edebiyatı, öykü ve romanı, şiiri konuşabilseydik.
Ne iyi olurdu?
Ama pandemi süreci ve aradaki mesafe böylesi bir sonuç ortaya çıkardı.
Belki yakın bir gelecekte, başka projelerde buluşur, düşünce dünyasında sörf yaparız.
Şimdilik söyleşi ile yetinecek, kendisinin edebi yönünü tanımaya çalışıp, sizlerle paylaşacağım.
“1961 yılında Siverek’te doğdum. İlkokul ve ortaokul öğrenimi Siverek’te tamamladım. O dönemlerde bizim kuşağın büyük çoğunluğunda olduğu gibi bende de okumaya aşırı bir istek vardı. Ömer Seyfettin ile başlamış, Orhan Kemal’le devam etmiştim.
Siverek Lisesinde okurken elime geçen paralarımın çoğunu kitaba yatırırdım. Bazen boyumu aşan kitaplar aldığım da olmuştu. Hatırladıklarımdan birisi Anti Dühring’ti. İçinde o zaman bilmediğim bir sürü yabancı kavram vardı, yarım bırakmıştım. Benim için o zamanlar; gökyüzünde en parlak mavinin görüldüğü, rengarenk uçurtmaların uçtuğu günler, lacivert deryada milyonlarca yıldızın, kayıktaki mum ışığı gibi sallandığı zamanlardı. Bir güz rüzgarı ile her şey sona ermiş, sarı yaprakların döküldüğü solgun gri renkli zamanlar başlamıştı.
İşte o zamanlarda kitaplarla olan aram açıldı. Onları bir süre evimizdeki bahçeye gömdüm. Sonra bir pazar günü banyoya girdim, saatlerce onları yakmaya çalıştım. Kitap yakmanın ne zor şey olduğunu anladım! Sobaya attığım her kitap, bir tuğla olup ateşi söndürmeye çalıştı. Soba; sayfaları son bir defa daha okumak istermiş gibi yapraklara ağır ağır baktı. Maşa ile ateşi karıştırmadığımda ateş olduğu gibi kararıveriyordu. Kitaplar içindeki bilgiden midir nedir, bilmem; yanmamak için çok direndiler. Uzun bir süre onlardan uzak kaldım. Hatta zorunlu olmadıkça kitapçılara bile uğramadım.
1983 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldum. 1987 yılında meslek hayatım başladı. Dört yılı idareci olmak üzere toplam otuz dört yıl sosyal bilgiler ders öğretmenliği yaptım. Öğretmenlikte en büyük idealim; doğduğum yer olan Siverek’te görev yapmaktı. 1989 yılında Siverek’e atandım ancak beş yıl bitmeden 1994 yılında Nevşehir’e sürgün edildim. Adıyaman-Balıkesir-Tekirdağ gibi yerlerde çalıştıktan sonra 2020 yılının Ağustos ayında emekli oldum.
Adıyaman’da görev yaparken kitap tanıtımı ve söyleşi için gelen usta yazar Mehmet Uzun’un dinletisine tüm hemşeriler toplanıp gitmiştik. Adıyaman’ın tüm aydınlık yüzlü insanları oradaydı. Halkın ona ilgisi, onun insanlara yaklaşımı görülmeye değerdi. Onun kuyumcu maharetiyle işinin en iyisini yapmaya çalışması beni çok etkilemişti! Söyleşi bitince imzaladığı kitaplarını koltuğumun altına alıp eve geldim. O gece kitaplarla aramızda yeniden bir bağ oluştu.” diyor sevgili Mahmut. Kendini açıyor, geldiği kaynağı işaret ediyor.
“Kitaplarla aram düzeldikten sonra içimde yazma isteği oluştu. Amacımı, hedefimi belirledikten sonra aklımda yazacağım öykülerin taslağını belirlemeye başladım. Ancak yazmak biraz da cesaret ister, özellikle ailemin ve dostlarımın teşviki ile bir kaç denmem oldu; beğenilince her halde cesaret almış olacağım ki geçen yıl “Ben artık yazacağım!” dedim. “Mavi Çarşaflı Kadın” kitabım böylece ortaya çıktı.” diyor gülümseyerek. “Mavi Çarşaflı Kadın.” Cumhuriyet Döneminden sonra yasaklanan kara çarşafın yerine ikame edilen ve halen az da olsa Siverek sokaklarında görülen bir örtü. Mahmut bu örtünün arkasında ki dünyaları aralamaya çalışmış.
“ Beğendiğim bir çok yazar var ama örnek aldığım yok gibi. Beğendiklerim; Mehmet Uzun, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Sabahattin Ali ve post modern edebiyatın en iyi temsilcilerinden biri olan Hasan Ali Toptaş .
Yabancı yazarlardan beğendiklerim; Franz Kafka, Paulo Coelho, Honore de Balzac’tır.” Bir çok yazarın kalemini beğeniyor, ama örnek aldığı bir yazar yok. Sanırım bir kolektif etki görülüyor Mahmut’ta.
“Önüme bir hedef koydum. 5 yıllık bir plan yaptım, sistemli bir çalışma sonunda çalışmalarımın ilk aşamasını tamamladım. Sırada roman tarzında dört kitap yazımı var. Emekli olduğum için zamanım çok.” diye konuşuyor…
“Öykü kitabım çıktıktan sonra vakit kaybetmeden yeni çalışmalarıma başladım. Büyük bir heyecanla uzun süredir aklımda tasarısı halinde olan romanımı yazmaya koyuldum. Bir çok insanı çok yakından ilgilendiren konulara değineceğim güzel ve faydalı bir çalışma olacağını düşünüyorum.” diyor. Anlaşılan o ki, yeni kitap doğum sancısında, belki de doğdu, doğacak.
Neden Siverek, neden bütün kitap Siverek’i anlatıyor, merkeze koyuyor sorusuna “Mazisi 5000 yıl öncesine dayanan ve Milli Mücadele yıllarında Fransız işgalcilerine karşı gösterdiği yararlıklarından dolayı 1923 yılında vilayet yapılan ancak hangi sebepledir pek bilinmez, 1926 yılında ilçeye dönüştürülen Siverek doğduğum, büyük hayaller kurduğum, aşık olduğum, şekillendiğim şehirdir. Ona vefa borcunu ödemek hem benim hem de eli kalem tutan her Sivereklinin vicdani borcudur. Tabi ki benim ilk çıkış yerim Siverek olmalıdır diye düşündüm. Burada daha yazılması gereken bir çok hikaye var.
Zamanının çoğunu dört duvar arasında acılarını içine akıtarak geçiren, gördüğü baskıları, kimseyle paylaşamayan, ketum bir hayatı olan, mavi çarşaflı kadınların dertlerini bizden önceki yazar ve çizerlerimizin yeterince dile getirdiklerine inanmıyorum. Bu bir eksikliktir. Onun için ilk kitabımın adı,” Mavi Çarşaflı Kadın” oldu. Tabi ki hep Siverek’i yazacak değilim, başkalarının da mavi çarşafı yazması için bir ışık tuttum. O çarşaf şefkatin, sevgini, sabrın ve çekilen acıların sembolü olarak görülmeli. Ayrıca her ne kadar kitaptaki öykülerimin büyük çoğunluğunun çıkış noktası Siverek olarak görülse de dikkatli bir bakışla, yerelden evrensele doğru bir çıkış olduğu fark edilecektir.” diye cevap veriyor.
Kitapta size yazara ait olan şiirler var, öykü aralarında. Şiir mi öykü mü, hangisi daha ağır basar diye sorduğumda:
“Aslında benim amacım roman yazmaktı ama önce bir öyküyle başlamanın daha iyi bir fikir olacağını düşündüm, iyi de yapmışım. Öykü kısa soluklu bir iştir, az sözcük kullanılarak kısa sürede neticeye ulaşırsın. Roman öyle değil, uzun soluklu daha komplike bir çalışmayı gerektirir. Bu arada şiir yazmaya devam ediyorum. Şiirlerimin bir kısmını ilk kitabımda kullandım. Okuyucularımın bir çoğu beğenmiş ama bu, bundan sonraki yazılarımda kendi şiirlerimi yoğun bir şeklide kullanacağım anlama gelmemelidir.” Diyor ve noktalıyor burada…