Uzak bir kentin anatomisi…

Birkaç yıl önce, 2013 yılı Ağustos ayında, Van Bahçesaray yani Miks’e yaptığım gezi bende unutamayacağım anılar bıraktı.

Müthiş keyif aldım, doğanın harika yönlerini, insana huzur veren kesitlerini görmenin mutluluğuna eriştim.

Yıllarca televizyonlardan, gazete ve dergilerden duyduğum, okuduğum ve  bu nedenle içimde şiddetli bir görme isteği beslediğim Bahçesaray’a gidememenin ezikliğini yaşıyordum.

Özellikle kışın kapanan yolları, yağan metrelerce kar ve olağanüstü doğası beni hep kendisine çekiyordu ama bir türlü ziyaret etme fırsatı bulamıyordum.

Her seferinde bir engel çıkıyor ve ben Bahçesaray’ı başka bahara bırakıyordum.

Nihayet 2013 yılının siyaseten de ılıman ikliminden yararlanarak, Bahçesaray’a gitmek için Van’a doğru yola çıktım.

Van dağlarla çevrili kadim bir yerleşim yeri. Bin bir çiçekli dağları, toplumsal yapısı ve yeryüzü şekilleri insanda hayranlık uyandıracak cinsten. Rakımı yer yer 3000 metreyi aşıyor. Bu nedenle yollar sarp geçitlerden, uçurum ve dağ yamaçlarından kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Kimi zaman yüksek yaylalarda düzlükler yol boyunca insana eşlik ediyor, kimi zaman güneşi engelleyen devasa kayalar göze çarpıyor.

Van merkezden başlayan ve bir saatten fazla süren yolculuktan sonra Van Çatak yönüne doğru uzanan karayolundan sağa dönen Bahçesaray yolu, giderek engebeli bir coğrafyanın içine doğru ilerlediği, rakımın da yükseldiği gözlenir.

Buradaki dağ dokusu o kadar görkemli ki, etkilenmemek, şaşırmamak elde değil.

Hele ömrünün büyük bölümünü 600-700 metrelik rakımlı ovada geçiren benim gibi birisi için 3000 metre yükseltinin olağanüstü gelmesi normal sayılır.

Gözlerim dağlarda, yüksek yaylalarda doğanın bin bir güzelliğinde kaosu yaşarken, araba hızla derin vadilere doğru ilerlediğinde, korkunç sayılabilecek bitmez virajlara, uçurumlara girdiğimizde korkmadığımı söylersem yalan olur. Yol baş aşağı ama yılan kıvrımına benzeyen bir şekilde ilerliyor.

En tepede durup, aşağılara bakıldığında insan ürküyor ve bu virajların kışın nasıl aşıldığını düşünmekten kendini alamıyor.

Araba düşük viteste ilerlerken, çobanlar yamaçlarda koyun otlatıyor, kadınlar beriye gidiyor, bazıları da kış için tırpanlarla ot biçiyor.

Koçer bunlar. Yazın bu yaylalarda konaklar, kışın daha sıcak yerlere göç eder. Bir döngünün peşinde o dağ senin, bu yayla benim dolaşıp, dururlar.

Çadırlarda ömürleri geçer, sade yağ, otlu peynir, süt, bal,katıksız kavurma ve ceviz sofralarının ana menüsüdür. Malum ve zorunlu nedenlerden giderek sayıları azalıp ve  yerleşik hayata geçseler de, Koçerlik hala Van ve yöresinin vazgeçilmez yaşam biçimi olarak sürüyor.

Zaman zaman doğanın ürkütücülüğü ve güzelliği karşısında viraj başlarında durup, etrafı izlesek de, yola devam ediyoruz. İlk durak, dağlardan fışkıran ve kar beyaz akan Misk Çayına can veren gizemli su kaynağı.

Burada mola veriyoruz. Bir mağaranın kenarında, insan yüzüne üfleyen serinlikte duraklıyoruz.

Bir mağaradan fışkıran ve Misk Çayını oluşturan ve oradan daha da beslenerek Dicle Nehri’ne katılan bu su, aynı zamanda Bahçesaray’a  can veriyor. Yörede bu suya Ser Kahni adı veriliyor. Kaynağını dağlardan alan, mağaranın içinde kaynayan ve mağara çıkısında süt gibi akan, köpük köpük beyazlaşan harikulade bir su.

İçi bir hayli büyük olan, Mağara  yüksek dağların eteklerinde bulunan ve İskender Kalesi olarak da anılan yükseltinin yamacında yer alıyor. Miks’e 10 kilometre uzaklıkta yer alan bu olağanüstü su kaynağı, dağlarda biriken bütün kar sularını sanki bu mağaraya topluyor ve bembeyaz köpükler içinde çay olup, Dicle’ye karışmak üzere buradan yola çıkıyor.

Suyun içimi hem hoş, hem yumuşak ve hem de buz gibi.

Mağaranın içinde biraz oturuyoruz. Oldukça nemli olan mağara bir oksijen deposu. Kayalarda sarkıtlar ve yer yer erimeler oluşmuş. Bu gösteriyor ki mağara çağlar ötesinden gelen bir yapıya sahip.

Suyun dışında, etraf olabildiğince hareketsiz. Bizim gibi birkaç kişi dışında, ortalık sakin, doğa ıssız, sessiz ve kimsecikler yok.

Mağaradan kaynayan Ser Kahni girdaplar oluşturarak, oldukça berrak bir  çaya dönüşerek yol boyunca Bahçesaray’a doğru akıyor.

Su üzerinde yapılan tahta köprü ve suyun gücünden eriyen, kaygan hale gelen taşlar insanı eski zamanlara götürüyor.

Seyrine doyum olmasa da, ayrılmak zorunda kalıyoruz. Yorgunluğumuz bir avuç buz gibi suda yok oluyor, daha zinde olarak yolumuza Miks’e doğru yol alıyoruz.

Yol boyunca berrak akan çay bize eşlik ediyor.

Bahçesaray yani Miks biraz daha derin bir vadinin içinde. Etrafı dağlarla çevrilmiş. Çayın çevresinde yükselen ağaçlar ve evleri görünmez kılan bahçeler olağanüstü bir görüntü oluşturmuş. En çok da ceviz ağaçları göze çarpıyor. Evler genellikle iki katlı ve kevgir taş yapılar.

Yeni ve betondan evlerin çoğu devlet kurumlarını çağrıştırıyor.

Uzun yıllar gelmek için can attığım kentin meydanına ulaştığımda kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yıllarca içimde  ukde olan Bahçesaray’daydım.

Demek burası, yıllardır geçit vermeyen Bahçesaray,

Dokuz ay kışa, üç ay Van’a bağlı olan bir yer.

Deyim bana değil, Bahçesaraylılara ait.

Her yıl yağan metrelerce kar, buranın dış dünya ile temasını kesiyor.

Son yıllarda kar yağışının azalması sözü biraz abartı haline getirse de hala gerçekliğini koruyor.

Bahçesaray’a gelmeden kafamda bir plan yapmıştım. Okuduğum kitaplar buranın tarihte bir satranç merkezi olduğunu belirtiyordu.

Ben de buraya gelmişken, hem satranç oynayanları fotoğraflamak, hem de bahsedilen o mistik havayı teneffüs etmek istiyordum.

Misk Çayına paralel ya da çayın üzerinde inşa edilen kahvehanelerin birine konuk olarak merakımı gidermek istiyordum.

Daha içeri girer girmez, satranç oynayan bazı kişiler gözümüze ilişiyor.

Çok yaşlılar kahveye gelmiyor, daha çok genç, orta yaş ve hatta çocuk denilebilecek kişiler kahvede, Misk Çayının kenarında satranç oynayarak, izleyerek zaman öldürüyor.

Bu mevsim Misk için bahar. Sıcaklık en fazla 28-30 derece. Suyun müthiş serinliği, ceviz ağaçlarının kendine has kokusu ve satrancın müthiş dinginliği birleşmiş gibi.

Burada kışların uzun sürmesi, satrancın insanlar tarafından tercih edilmesinde bir etkisi  var mıdır diye düşündürürken, aklıma Mirlerin satranç oyunları geliyor.

Anlatılır, denilir ki Mirler satranç oynamak için gelirlermiş Misk Çayı kenarına. Oyunları saatler, hatta günlerce sürermiş.

Sonrası bilinen hikaye.

Her şey zaman sarmalının içinde kaybolmuş, ilgi başka mecralara kaymış.

Bahçesaray’da satranç oldukça sık oynanmasına ve herkes tarafından bilinmesine rağmen, tarihteki ışıltılı konumu geride bırakmış.

Buna rağmen, bu derin ve yüksek dağlar arasında bir savaş stratejisine dayanan, insan aklının sınırlarını zorlayan satrancın varlığını koruması önemlidir diye düşünüyorum.

Her kahvede satranç takımları yere döşenen kilim ve halıların üzerinde hazır bekliyor. Masadan çok yerde oynanılıyor. İnsanlar hem yere bağdaş kurup oturuyor, hem de satranç oynuyor. Kendine has bir yapı. Geçmişin izlerini taşıyan, Mirlik felsefesi çevresinde varlığını koruyan bir kültürel doku.

Her ne kadar kapalı da olsa, bir satranç merkezi de vardı biz gittiğimizde. Şu an ne durumda bilmiyorum.

Umut ediyorum ki satranç daha da ilerletilen bir sistematiğe dönmüştür.

Bahçesaray küçük bir kasaba aslında. Yeşillikler içinde kaybolan ve alabildiğince sessiz ve dingin bir yer. Fırınları da bana ilginç gelmişti. Başka hiçbir yerde böyle bir fırın yapısı görmemiştim. Benim gördüğün, bildiğim taş fırınlar bir ocaktan oluşuyor.

Ama burada ocakları iki bölümden oluşuyor, birinde ateş yakılırken, diğerinde ekmek pişiyor.

Dolaysıyla ateşin isi, dumanı, kokusu ekmeğe geçmiyor, ekmek kendi halinde yavaş yavaş kızarıyor ve müthiş bir lezzet ortaya çıkıyor.

Kenti daha yakından tanımak için birkaç sokağına dalıyorum.

Eski evlerin çoğu iki katlı, sarımtırak taş yapılar. En tepelerde kilise kalıntıları var. Evlerde kullanılan taşlarda yazıtlar, kitabeleri çağrıştıran taşlar var.

Çarşı, kentin kendisi su boyunca ilerliyor.

Kimi zaman evlerin duvarları Ser Kahni’den akan çayın içine kadar iniyor.

Dükkanlar sağlı sollu bir şekilde yapılmış ve tahta kepenekler kullanılmış.

Yanılmıyorsam Hizan tarafında beş altı asır önce Ermeniler tarafından yapıldığı söylenen Kırmızı Köprü var. Adını taşların kırmızılığından alıyor. Mimari yapısı ve taşları ilginç bir şekilde dizilmiş.

Biz günü burada noktalarken, Faqiyê Teyran kuşlar vasıtasıyla kulağımıza fısıldıyor.

Ben buradayım, Miks’in her yerindeyim, attığınız her adım, gördüğünüz her su kaynağı benimle anılır…

Yazının fotoğrafları için:

https://www.3uncugoz.com/uzak-bir-kentin-anatomisi/

Corona ve zaman…

Hayatın gizi zamanda saklı. Henüz, bu gizi çözen birileri çıkmadı, şimdilik çıkacağına da benzemiyor. Bu nedenle zamanın yansımalarıyla uğraşıyor insan. Gizi yansımada arıyor, anlamlandırıyor ve yorumlamaya çalışıyor.

Kimi zaman müthiş ürünler ortaya çıkarıyor, sanat eserleri ve son derece önemli düşünsel enerji yaratıyor; kimi zaman da hayatı, yeryüzünü çoraklaştırıyor, giderek anlamsızlaştırıyor, savaşıyor, hırçınlaşıyor, yok ediyor, yok oluyor…

Doğadaki çelişkiyi bir derinleştiriyor, bir aradaki makası kapatmaya çalışıyor.  İnsanın,  yeryüzünde var olma sürecinden beri durum hep aynıdır demek mümkün. Bir med cezir olayı gibi ilerliyor, duraklıyor bazen de geriliyor.

Ama zaman için durum farklı,  hiçbir müdahaleye gelmiyor.

Ha en eski çağ, ha şimdiki çağ.Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg

Zaman için her şey yerli yerinde, müthiş bir disiplinle süren ve kendini var eden bir süratle yol alıyor.

Bir an geliyor ki, zaman sarmalında  kıvrımlar oluşuyor, kavşaklar beliriyor ve güçlü yansımalar yaşanıyor, yeryüzü ışıldıyor…

Büyük değişimlerin, alt üst oluşların yaşandığı zamanlar yani. Yansımanın bile kasırgaya dönüştüğü ve zamanın perdesinin yırtıldığı anlar…

İşte o tuhaf zamanların birinde yaşıyoruz. Zaman bile dengesini kaybetmiş, mevsimsiz döngülerin etkisinde. Sonbahar kışa, bahar yaza kavuşmuş. Hassas terazide son surat ilerleyen zaman, küçük ama özgül ağırlığı dünya ile boş ölçen bir varlığın olağanüstü gücü karşısında sanki yalpalıyor, dengesini kaybediyor gibi.

Bu olağanüstü karanlık virüs insan eliyle mi ortaya çıktı, yoksa doğal yollardan insanlara buluştu bilinmez. Kimisi bir iki yıl önce Çin’de ortaya çıktı diyor, kimisi daha gerilere götürüyor işi. Velakin bir gerçek var  ortada, insanı hasta eden, hasta ettiğinde mecalsız bırakan, öldüren bir virüs zaman sarmalında dengeleri oynuyor, sarsıyor, zamana müdahale ediyor.Şeyhmus Çakırtaş (4).jpg

Ne bilinen tıp teknikleri, ne eldeki ilaçlar işe yarıyor… Hepsi şimdilik çözüm gücünden uzak.  Bütün umutlar aşı  ve yeni tedavi yöntemleri yaygın hale gelene kadar bağışıklık sisteminde. Bu nedenle, dünya zerre miskal kadar küçücük virüsün elinden kaçacak delik arıyor. Çünkü bağışıklık sistemimiz çoktan çökmüş durumda. Yediğimiz, içtiğimiz bütün besinler doğal olmaktan çok uzak. Bu nedenle virüs alabildiğince güçlü ve ürkütücü.

Virüs sadece insanı  öldürmüyor, hayatın bütün alanlarına sirayet ediyor. Sosyal hayatı, değer yargılarını yerle bir ediyor, insanı insandan uzaklaştırıyor. Virüsün varlığını kabul eden, etmeyen herkes hedef tahtasına oturuyor ve bedel ödüyor. Virüsün varlığına inanan, inanmayan, artık meseleye şüphe ile bakıyor;  asıl felaketin aşıyla ortaya çıkacağını düşününler ortaya çıkıyor.

Nereden bakarsanız, bir tutarsızlık var ortada, insanları şüphe içinde bırakan bir tutarsızlık. Bu nedenle belki de dünya hiçbir zaman bu kadar güvensiz olmamıştı. Ne cihan savaşlarında ne de veba günlerinde. Şimdi bir yaprak düşse, etkisi yeryüzünde bir kasırga etkisi yapıyor, artık kelebek etkisi filan hafif geliyor.

Ölen ölüyor, kalan sağlar da bu korkunun cenderesinde hayat sürdürüyor.Şeyhmus Çakırtaş (3).jpg

Yani bu gün, dünden daha karışık bir durumda.

Virüse inanmayanlar, virüsü bir kitle imha silahı olduğunu düşünenler ve dünyanın giderek bir yapay zeka laboratuvarına döndüğünü söyleyenler ve aşıyı bulduğunu muştulayanlar hep aynı gemide ama herkes ayrı telden, ayrı makamdan çalıyor.

Kim doğru söylüyor, kim yanlış ifade ediyor bilen, anlayan koca bir soru işareti.Şeyhmus Çakırtaş (5).jpg

Virüs karşısında binlerce kişilik modern ordular sessiz, imparatorluk hayali kuranlar ürkek, sermayesi olanlar şaşkın.  Çünkü virüs alabildiğince gizli, alabildiğince sessiz ve hızlı saldırıyor. Bir hayaletten öte,  insanın yüreğine, ciğerine yerleşiyor, ya da bize öyle gösteriliyor.

Bu nedenle herkes sus pus. Kimisi coronavirüsün varlığını görmezlikten geliyor, kimisi fazlasıyla ciddiye alıyor. Bir dengesizlik var ortada. Siperlikle gezen mi, maske takmayanı mı dersin, her şey iç içe, yan yana yaşanıyor.  Yani insanlar kıpırdadıkça risk büyüyor, virüsün etki alanı genişliyor.

Her şey hekimlerin, sağlık çalışanlarının sırtında. Onlar da virüse karşı savaşı zaman zaman kaybediyor, kendi bedenlerinde.

Anlayacağınız zamanın yansıması bu kez, oldukça sert ve öldürücü. Bir kavşakta mıyız, yoksa planlanmış bir yolun ortasında mıyız?Şeyhmus Çakırtaş (2).jpg

Bilmiyorum,  kafa karışık, zihin bulanık…

Bir şey biliyorum, bildiğim yeryüzünde suya ve sabuna ulaşamayan, günde bırakın üç öğün yemek yemeyi, bir öğün yiyecek bulamayan milyonlarca insan var.  İş bulamayan, bulup kölelik düzeyinde çalışan, virüse rağmen her gün iş başı yapmak zorunda olan yüzbinlerce insan var. İşe gitmediği zaman aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan milyonlar var…

Bu nedenle insanlar virüsten değil, açlıktan, açıkta kalmaktan daha çok korkuyor. Kime dokunsan virüsten önce, ekmek diyor, aş diyor, iş diyor ve bu nedenle evde kalamıyor.

Evin dışındaki hareketliliğin tek nedeni bu değil tabii. Virüsü ciddiye almayan milyonlar var, bu da bir gerçek…

Bu nedenle sokaklar dolu, bu nedenle herkes orda burda.

Şimdi ne anladık bu işten.

İtiraf edelim, dünyayı yönetemiyoruz.Şeyhmus Çakırtaş (10).jpg

Her şeyi karıştırmış durumdayız. Ya otoritemiz insanı yok ediyor, ya da otoritesizlik bir başı boşluğu getiriyor.

Oysa hayat bir bütün. Bir tarafı ihmale geldi mi, başka tarafları da etkiliyor, giderek bütününü sarsıyor.

Bir bakın etrafınıza.

Ne yapıyoruz, ne üretiyoruz, ne yiyoruz?

Her şey sandığımızdan daha mı karmaşık yoksa bir oyunun değişik sahnelerinde mi yaşıyoruz?

Soru çok, cevap da.

Suya sabuna ulaşamayan, yiyecek bulmakta sıkıntı yaşayan insan da çok, ekmek bulamayan çocuklar da…

Şimdi neye yanalım, virüsten yiten insanlara mı, açlık çeken, işsiz kalan, baskı altında yaşayan, haklardan mahrum olan, modern köleliğe mi yanalım…?

Zamana inat, ölümsüz ağaç

Bazı ağaçlar var ki, bilinen insanlık tarihinden daha eskidir. Bunlardan biri de zeytin ağacıdır. Kimisi bu ağaca “ölümsüz ağaç”  ya da “hayat ağacı” da der. Ortaya çıkan bulgular, yapılan arkeolojik kazılar, zeytin ağacının 40 bin yıllık bir geçmişi olduğunu göstermiştir. Bazı kuruyan ağaçların yıllar, hatta asırlar sonra yeninden yeşerdiği, meyve verdiği biliniyor.

Sonbahar mevsiminde çoğu ağaç kızıl ve sarıya dönerken, zeytin kendine has bir tonda yeşil kalmaya devam eder. Acı meyvesi hem insanlık tarihi kadar eski, hem de harika bir katıktır.

İnsan bu harika katığı ne zaman keşfedip, tatlandırmayı öğrendi bilinmez ama, asırlardır zeytin insanları açlıktan kurtarıyor, hastalıklardan koruyor, insana güzellik katıyor. İnsanlar asırlar önce zeytini yiyecek olarak kullanmaya başladı, yağından yararlandı, kandillerde aydınlatmada kullandı.

Bu olağanüstü ağaç, bildiğiniz gibi harika bir meyve verir. Bu harika meyve önceleri acı olsa da, insan eliyle zamanla müthiş bir tada dönüşürken, yağı insan için, anne sütü kadar bir sağlık iksiridir.

Zeytinin posası bile önemlidir, antiseptik özelliği vardır. Sabun yapımında kullanılır, çöpe atılacak artığından da gübre ve yakacak olarak yararlanılır.

Bu günlerde çarşıda, pazarda tezgahları süsleyen yeşil ve siyah zeytinlerin hasat zamanıdır. Bütün Akdeniz, Mezopotamya zeytin hasadına başlar. Hasat takvimi her yerin iklimsel yapısına göre değişse de, genellikle kışa girmeden son yağmur yağdıktan sonra zeytinler toplanır, ayıklanır ve sofraya gelmesi için yolculuğa çıkarılır.

Kimisi yağ için eski taş değirmenlere, modern tesislere, kimisi tuzla buluşarak, sofralardaki yerini almak için zaman tünelinde işlemlerden geçerek, sofralara ulaşır.

Çocukluk yıllarım zeytine hasret bir ortamda geçti. Zeytin yurdunda, biz zeytini gramla alırdık. Bu yoksulluğumuz değildi, yok edilen bir zeytin kültürünün sonucuydu. Zeytin için en uygun ortam ve topraklarda yaşıyor olsak da, zeytin sofralarımızdan uzak, bakkalda satılan pahalı hatta lüks bir yiyecekti.

Çocukluktan kalan bu ukdeden dolayı, son birkaç yıldır zeytin ağacına, zeytine, zeytin hasadına merakım iyice arttı. Her yıl zeytin hasat mevsiminde sokaklardaki zeytin satıcılarını izlemeye, fotoğraflamaya gidiyorum. Her gittiğimde yeni bir bilgi ile eve dönerken, ağacın olağanüstü hikayesine de tanık oluyorum…

Bu neft-i yeşil ağacın olağanüstü hikayesini, meyvesinin harika tadını ve insana kattığı enerjiyi öğrenince çocukluk yıllarıma hayıflanıyorum.

Bu olağanüstü ağacın hikayesi de kendisi gibi ilginçtir. Bir çok söylence ve efsane olsa da, en önemlisi sanırım Nuh Tufanı ile ilgilidir. Çoğumuz biliriz.

Anlatılır ve denilir ki, zeytin Nuh Tufanına dayandı ve o gün, bu gün insan için katık olmaya devam etti, barış sembolü ve sağlık iksiri oldu.

“…ve insanlık zeytinle yeniden doğar.”

“Kutsal kitapların bir çok bölümünde Hazret-i Nuh ve tufandan bahsedilir. İnsanların yeryüzüne kötülük tohumları saçtığını gören yaradan, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Ve Hazret-i Nuh’a bir gemi yapmasını, bu gemiye her hayvandan erkek ve dişi yedişer tane almasını söyler. Ardından büyük tufan başlar, Günlerce yağmur yağar, Hazret-i Nuh ve gemisindeki canlılar hariç, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey sulara gömülür. Bir süre sonra tufan durulduğu zaman Hazret-i Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercini güneşin battığı yere doğru salar. Sular çekilmediği için güvercin gemiye döner. Hz. Nuh, yedi gün sonra güvercini tekrar salar. Güvercin bu sefer, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağıyla gelir. O zaman Nuh, suların yeryüzünden çekildiğini anlar. Ağzında zeytin yaprağı tutan güvercin, o günden bu güne, ümidin, bolluğun, esenliğin ve barışın simgesi olur. Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün.”

“İnsanlık tarihindeki yerini kavrayabilmek için 40 bin yıl öncesine kadar uzanmak gerekiyor. . Zeytin ağacına ilişkin elimizdeki en kayda değer veri, Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda elde edilmiştir. Bu çalışmalarda 40 bin yıllık zeytin yaprağı fosillerine ulaşılmıştır. Aynı zamanda Kuzey Afrika’nın Sahra Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda da MÖ 12 bin yıllarına ait zeytin ağacı bulgularına rastlanmıştır. Fakat bu bulgulara ulaşılmasına rağmen ilk zeytin hasadının ne zaman yapıldığı hâlâ cevapsız bir soru olarak kalmıştır.”

Bilim, zeytin ağacının tam olarak ne zaman ve nerede oluştuğuna dair bir açıklama getiremese de Yunan Mitoloji buna kendince şöyle bir açıklık getirmiştir.

“Antik Yunan’da i Zeus, insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat etmiştir. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Poseidon, insanları keşfedilmemiş, uzak diyarlara götürecek olan görkemli “Atı”; Athena ise insanlığa yüz yıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan “Zeytin Ağacı”nı hediye eder. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerliydi.

Bu da zeytin ağacıydı. Yani aslında bizim bugün hayatımızın neredeyse her yerinde kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmişti.”

Bu gün dünyanın en yaşlı zeytin ağacı Girit Adası’nda bulunuyor. Buradaki ağacın yaşı tam olarak hesaplanamasa da, ağacın 3 bin yaşında olduğu olabileceği ileri sürülüyor.

“Girit adasında yer alan Vouves Köyü’nde, 3.000 yıllık olduğu tahmin edilen bir zeytin ağacı, günümüzde hala zeytin veriyor.

Girit adasında yer alan 3.000 yıllık zeytin ağacı. Fotoğraf: David Hodgson, via Flickr Commons

Kuvvetli ve dirençli “Vouves Zeytin Ağacı” bugün hala meyve yani zeytin veriyor.

Arkeolog Ticia Verveer, kendi Twitter hesabından bu ağacın fotoğrafını yayınladı ve şunları kaydetti: “MS 64 yılında Roma yandığında ve MS 79 yılında Pompeii yanardağ küllerinin altına gömüldüğünde bu ağaç buradaydı.” Bütün bunlar, bu ağaç daha henüz gençken gerçekleşmişti.

Vouves zeytin ağacı 3.000 yıldan daha eski, 12.5 metrelik bir gövde çevresine sahip, 4.6 metre çapında ve bir yabani zeytin ağacında 3 metre yükseklikte aşılanmış yerel tsounati çeşidine ait. Aşılama nedeniyle gövdesi, doğal yollarla bir heykele benzediği kadar güzel şekillenmiş.

1990 yılında, Hanya vilayetinin oybirliğiyle aldığı karara göre, Vouves Zeytin Ağacı büyük bir Doğal Anıt olarak ilan edildi.

Girit Adası’nda yer alan 3 bin yıllık zeytin ağacı / Fotoğraf: David Hodgson/Flickr Commons

Yaprak dökmeyen zeytin ağacının meyvelerinden zeytin ve zeytin yağı  üretiliyor ve bu bölgeyi Girit’teki zeytin yetiştiriciliğinin beşiği haline getiriyor.

Ağacın gövdesinin içi, özsüz olduğu için boş, böylece zeytin dışa doğru yenileniyor ve öz odunu yavaş yavaş çürüyor.

Zeytin ağacı odunlarını sürekli olarak yenilediğinden aslında ölümsüzlüğün sembolü olarak sayılır.”***

*OLİVE.İNFO.TR

**FELSEFETASI.ORG

*** ARKEOFİLİ.COM

Urfa dağlarında gezer bir ceylan…

Ceylan ile ilgili çok anlatım dinledim, çok şiir okudum, hakkında yakılan türkülerde eridim, tükendim.

Birçok kez demir çitler ardında ceylanları izledim, ama hiç yakında, dokunma mesafesinde ceylan görmedim, dokunamadım. 

Oysa yaşadığım coğrafya ceylanlar için en uygun yaşam alanıydı, sürülerle gezer, evlere kadar gelirlermiş. Ne zaman ceylanlar yok oldu, gözlerden uzaklaştı bilinmiyor.

Bu konuda bir kayıt, bir fotoğraf yok, varsa da ben ulaşamadım. Bildiğim, dinlediğim ceylanların giderek azaldığıdır.

Soylarının tükenme tehlikesi 1960’lı yıllarda baş gösteriyor ve ülkemizde 1977 yılında bu narin hayvanların koruma altına alınması gerektiği kararlaştırılıyor.
 

IMG_1284.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


O gün bu gün, koruma istasyonlarında çoğaltma çalışması yürütülüyor. Koruma ve kollama politikalarına rağmen, halen doğal ortamlarında sürüler halinde, yaşayan ceylanları görmek mümkün olmadı.

Daha çok çiftliklerde, koruma alanlarında ve hayvanat bahçelerinde, bazen de yollarda “Dikkat ceylan çıkabilir” uyarı levhalarında görüyoruz…
 

IMG_1326.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Ben Urfa bölgesinde oldukça yaygın olan koşu atı besleyen çiftliklerinde gün batımında koşu atların fotoğrafları çekmek için bir dostumun çalıştığı çiftliğe ziyarete gittiğimde, çiftliğin en güzel köşesinde, tel çitle çevrilmiş, oldukça geniş bir bahçenin içinde ceylanları görünce, atları unuttum, zihnimde o an ceylan fotoğrafları çakmaya, art arda belgesellerdeki görüntüler belirmeye başladı.
 

IMG-20201117-WA0015.jpg

Fotoğraf: Yekta Kılıç


Ne elimdeki lens uzaktan çekime uygundu, ne de ben. Çünkü ceylanları daha yakından görmek, dokunmak istiyordum.

Sağolsun, sevgili dostum, içimdekileri okurcasına ceylanların yaşam alanı olan bahçenin kapısını bana ardına kadar açtığında, ne yapacağımı şaşırdım.

Çok ürkek, narin yapılı bu canlılar karşısında nasıl davranacağımı düşünürken, bir iki tanesinin evcilleştiğini duyunca kısmen de olsa rahatladım.
 

IMG-20201117-WA0010.jpg

Fotoğraf: Yekta Kılıç​​​​​​​


Biz bahçeye girdiğimizde, halen dağ havası üzerinde olan ve evcilleşmeyen birkaç ceylan jet hızıyla bahçede dört yana koşmaya başlarken, evcilleşenler ise masum bakışlar arasında bizi ürkek ama tetikte bekler gibi duruyorlardı.

İşte o an bir avcı edasıyla yavaşça yaklaştım, yaklaştım ve ürkekçe birkaç kez art arda deklanşöre bastım, içim ürperdi.

Bunun bir av sahnesi olabilme ihtimali bile beni rahatsız etti ve bu narin hayvanların nasıl olurda, avlanıp, sofraları süslediğini düşündüm. Düşündükçe içim titredi, zihnim bulandı.
 

IMG_1316.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Bir yandan da fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Çok uzun süre kalamayacağımı biliyordum. Hayvanların bizden, elimdeki fotoğraf makinesinden ürküp, kendilerini tellere vurma ihtimalini düşündükçe, işimi en kısa zamanda bitirip, çıkmaya çalıştım.

Benim için müthiş bir deneyim, gerçek anlamda ceylan gözlerini yakından görme fırsatım oldu.
 

IMG_1289.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Bu narin hayvanların, neden şiirlere romanlara, edebiyata konu olduklarını daha iyi anladım. Bu güzelliğe, bu narin yapıya vurulmamak elde değil.

Hem çok masumlar, hem de çok narinler. Kesinlikle güzellik kavramı ceylanların gözlerinde anlam bulmuştur diye düşünüyorum.

Dil bilimciler ne düşünür bilmiyorum ama güzellik, ceylan simasında şekillenmiştir sanırım.
 

IMG_1332-001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Fotoğraf faslını birkaç dakikaya sığdırmak zorunda olsam da, kafamda ceylanlarla ilgili onlarca şiir, onlarca roman ve efsane belirmeye başladı o kısa zamanda.
 

IMG-20201117-WA0016.jpg

Fotoğraf: Yekta Kılıç​​​​​​​


Ceylanların asırlar boyu, avcılardan nasıl köşe bucak kaçtıkları canlandı ve hikaye narin yapılı hayvanlardan sıyrılarak, hayatın içine aktı, acıdan, ayrılıktan bahseden türkülere gitti.

Sanırım birçok kişi “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünü bilir, bilmese bile duymuş, dinlemiştir.
 

IMG_1332-001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmez parçası, ceylanlara dair unutulmaz dizeleri barındıran bir halk türküsü, bir ağıt, bir manzume.

Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar
Ciğerim yanıyor anam gözlerim ağlar
Benim zalim derdim cihanı yakar
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Urfa dağlarında gezer bir ceylan
Yavrusunu kaybetmiş ağlıyor yaman
Yarimın derdine bulmadım derman
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Ceylan senin gibi yüreğim yara
Cihanda derdime anam bulmadım çare
Bir yavru kaybettim gözleri kara
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar

 

IMG_20201117_152301.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Oldukça dokunaklı olan türkü kim tarafından söylenip, yazıldığı belli olmadığı için anonim olarak kabul ediliyor.

Değişik kaynaklar türkünün kaynağını araştırırken, hikâyesine göre kişi isimleri zikrediyor. Türkünün farklı farklı hikaye ve versiyonları olsa da, hepsinde ortak olan acının ceylan şahsında somutlaştığıdır.
 

IMG_20201117_152423.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Bazı kaynaklar türkünün bir Ermeni annenin 1915 yıllarında göç, göçertme sırasında kaybettiği evladına yönelik söylediği bir ağıt olduğunu yazarken, kimi kaynaklar da ise yine aynı minvalde ama 1915 olaylarından azade, evladını kaybetmiş insanların yaktığı bir ağıt olduğu belirtiliyor.

Kazancı Bedih, İlkay Akkaya, İbrahim Tatlıses ve onlarca sanatçının dillinde farklı farklı makamlarda söylenen türkü günümüzde halen popülerliğini korurken, ceylan ile insan yavrusunu aynı kefeye koyar ve evladını kaybeden anne yüreğindeki acıya, ceylan avcı ikilemine, asırlardır çözülemeyen muammaya vurgu yapar.
 

IMG_20201117_152254-001.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Türkünün hikayesi farklı farklı olsa da, acının katmerli sözcükleri zamana kafa tutar ve yıllar sonra bile insan yüreğinde yankı bulur.

1913 doğumlu ses sanatçısı ve bestekar Cemil Cankat tarafından derlendiği belirtilen ve Muzaffer Sarısözen’in bestelediği “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünün öyküsünün bir versiyonu oğlu Ahmet Cankat, şöyle anlatmaktadır:

Babam Cemil Cankat, annem Mintehe ile evlenir. İlk çocukları İbrahim dünyaya gelir. İbrahim, karakaşlı, kara gözlü, güzeller güzeli sevimli bir çocuktur. Yüzü adeta ay parçasıdır. Annesi, çocuğa göz değmesin diye oğlunu gelen gidenden adeta saklar. Babası da oğlunu çok sever, eve geldiğinde onunla eğlenir, oynar.

İbrahim, evin neşe kaynağıdır. İbrahim iki yaşına geldiğinde her ne olursa olur, hastalanır. Ateşler içinde kıvranır ve havale geçir. Hemen hastaneye ulaştırırlar, fakat yapılan tedaviler sonuç vermez ve İbrahim ölür.

Babam, çok sevdiği oğlunun ölümünden çok etkilenir, günlerce yemeden içmeden kesilir. Oğluna özlemini dile getirmek üzere ‘Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar’ türküsünü besteler ve kendi adıyla plağa okur. 1


Yine başka bir kaynak ise Kel Hamza diye bilinen saz ve söz ustası Hamza Şenses’in (1904-1939) üç kızından biri olan Türkan’ın kırda oyun oynarken, düşme sonucu kafatasının çatladığı anlaşılır.

O zamanın imkanlarına göre Urfa’da tedavisi mümkün olmaz. Babası, neyi var neyi yoksa satıp, Urfa dışında birçok yere götürürse de kızının derdine çare bulamaz.

Talihsiz Türkan, kafatası kırık olarak tam 7 yıl çile çekerek yaşar.
 

IMG_20201117_152419.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Kızı için varını yoğunu harcayan Hamza Şenses, çalışıp para kazanmak için Gaziantep’e gider. Doktora göstermek için kızı Türkan’ı da yanında götürür.

Kızını bir yakının evine bırakıp, program yapmak üzere gazinoya gider. Gazinoda program yaptığı sırada, kendisine bir haber gelir. “Kızın ağırlaştı, çabuk gel”.

Maddi sıkıntı içinde bulunan Hamza “Şimdi nasıl geleyim, anlaşma yapmışım, sahneye çıkmam lazım, yoksa işime son veriler, programım bitsin geleyim” der.

Programım kısa sürede bitirip eve koşar. Eve vardığında, kızının vefat ettiğini öğrenir. O anda bütün dünyası kararır.

Herkesi odadan çıkarır, yerde yatan kızının üzerine kapanıp ağlar, gömleğini parçalar, feryat eder. “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar” bestesini orada kızının üstüne yapar.

Bu olay üzerine Hazma Şenses de çok yaşamaz. Kızı öldükten sonra içkiye düşer, içine kapanık, dalgın biri olur. 1939 yılının bir kış gününde, 35 yaşındayken, Nacar Pazarı’nın üstündeki Çardaklı Kahve’den düşüp ölür. 2
 

IMG_20201117_152258.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​


Değişik öyküler barındıran türkünün başka hikayesi ise 1915 yıllarına dayanır. Daha hazin, daha dokunaklı ve kısmen de politik.

Verjine Svazlian Fonu adına Hagop Gyurcyan tarafından 1985 yılında kayıt altına alınan ağıtlar içinde yer alan parça, 1915 olaylarında yavrusunu kaybeden bir annenin ağıtını anlatır. 3 

Türkçe olarak kayıt altında alındığı anlaşılan türkü diğer versiyonlarından farklı olarak “Ermeni yanar, gözleri yaşlı” dizelerini barındır.

O dönemki politikaları yansıtan ve yol vermeyen dağlardan bahseden türkünün Urfa ve çevresinden 1915 yıllarında yaşanan göç, göçertme olaylar sırasında dile geldiğine inanılıyor.

Bugün Urfa sıra gecelerinde sık sık dile gelse de, hikayesi farklı farklı yorumlanıyor, algılanıyor ve bir eğlence aracına dönen türkünün acılardan süzülmüş bir türkü olduğu maalesef unutuluyor.

Kaynaklar:

  1. Evvelzaman.com
  2. Evelzaman.com
  3. Hyetert.org, Agos.com

Mavi Çarşaflı Kadın.

İnsan doğduğu toplumdan beslenir, gelişir ve kendini gerçekleştirir.

Uzun yıllar önce tanıştığım, zaman zaman aynı havayı teneffüs ettiğim öğretmen arkadaşım Mahmut İldoğan’nın bir süre önce “Mavi Çarşaflı Kadın.” adlı kitabı yayınlandı.

Eski dost ve uzun süredir tanışıklığımızın verdiği samimiyetle bana da kitabını gönderdi. Bir solukta okudum desem yalan olur. Zaman zaman ara verdim, zaman zaman başa dönme gereği hissettim.  Yani anlayacağınız kitabı bir kaç kez okudum. Amacım hem kitabı tanımak, edebi yönlerini ortaya çıkarmak ve eleştirel bir gözle değerlendirmek.

Kitabı okuyunca çocukluk yıllarıma gittim, yeniden yaşadım geçmiş zamanı. Siverek sokaklarını, tanıdık simaları ve mavi çarşaflı kadınları gördüm sayfa aralarında.

Zaman zaman hayıflandım, üzüldüm, içimde ağıtlar canlandı.

Umutlandığım da oldu elbet. Her şey acının melodisindeydi, buna rağmen Siverek Sokakları umudun ta kendisiydi. Kitabın varlık nedeni de buydu belki de. Doğduğu yerden beslenmek, bütün olumsuzluklara rağmen sevebilmek doğduğu yeri. 

Sevgili dosttum Mahmut İldoğan uzun soluklu bir maratona koşusuna başlıyordu bu kitapla.  Seçmiş olduğu cümleler, kelime ve vurgular, bir ışık huzmesi gibi karanlık tüneli parçalıyor, yarına dair bir yol çiziyordu. Zaman zaman şiirleri devreye giriyor, yarım kalmış tebessümleri anlatıyordu bize.

Ben genellikle kitap okuyunca, eleştirel bakabilmek için, eserin  zaman mekan ilişkisi ve cümle gücüne dikkat ederim. Eğer zaman mekan ilişkisi doğru kurulmuşsa ve cümleler sade ve içten yazılmışsa, kitap benim için değerlidir, edebidir ve incelenmesi gerekir.

Adını Siverek ‘te kadınların giydiği Mavi Çarşaftan alan kitabı okuyunca, ince bir işçiliğin izlerinde kayboldum, Siverek Sokaklarında kendime geldim. Nereye baksam, nereye dokunsam Mavi Çarşafın etkisi görünüyordu.

Kitabın eleştirilecek yanları yok mu? Elbette var, ama mesele çorak bir araziden ürün olunca, insan ürüne bakıyor, eksikliğe değil. 

Okur yazarlığın gözden düştüğü bir mevsimde, cesaretle sözcüklere sığınan, kağıt ve mürekkep kokusunda umutlanan bir dostumun kitap yazması benim için önemliydi. Bu nedenle kitabını derinlemesine okumaya çalıştım. İyi ki okumuşum, doğduğum toprakları tekrardan görme fırsatım oldu. Cümleler ruhumca ince bir sancı bıraksa da, kitap beni, bizi anlatıyordu.

Kitabı daha iyi anlamak için de uzaktan da olsa, kitapla ilgili bir sohbetimiz oldu. Keşke imkan ve koşullar olsaydı da, biz yan yana gelip edebiyatı, öykü ve romanı, şiiri konuşabilseydik.

Ne iyi olurdu?

Ama pandemi süreci ve aradaki mesafe böylesi bir sonuç ortaya çıkardı.

Belki yakın bir gelecekte, başka projelerde buluşur, düşünce dünyasında sörf yaparız.

Şimdilik söyleşi ile yetinecek, kendisinin edebi yönünü tanımaya çalışıp, sizlerle paylaşacağım.

“1961 yılında Siverek’te doğdum. İlkokul ve ortaokul öğrenimi Siverek’te tamamladım. O dönemlerde bizim kuşağın büyük çoğunluğunda olduğu gibi bende de okumaya aşırı bir istek vardı. Ömer Seyfettin ile başlamış, Orhan Kemal’le devam etmiştim.

Siverek Lisesinde okurken elime geçen paralarımın çoğunu kitaba yatırırdım. Bazen boyumu aşan kitaplar aldığım da olmuştu. Hatırladıklarımdan birisi Anti Dühring’ti. İçinde o zaman bilmediğim bir sürü yabancı kavram vardı, yarım bırakmıştım. Benim için o zamanlar; gökyüzünde en parlak mavinin görüldüğü, rengarenk uçurtmaların uçtuğu günler, lacivert deryada milyonlarca yıldızın, kayıktaki mum ışığı gibi sallandığı  zamanlardı. Bir güz rüzgarı ile her şey sona ermiş, sarı yaprakların döküldüğü solgun gri renkli zamanlar başlamıştı.

İşte o zamanlarda kitaplarla olan aram açıldı. Onları bir süre evimizdeki bahçeye gömdüm. Sonra bir pazar günü banyoya girdim, saatlerce onları yakmaya çalıştım. Kitap yakmanın ne zor şey olduğunu anladım!  Sobaya attığım her kitap, bir tuğla olup ateşi söndürmeye çalıştı. Soba; sayfaları son bir defa daha okumak istermiş gibi yapraklara ağır ağır baktı. Maşa ile ateşi karıştırmadığımda ateş olduğu gibi kararıveriyordu. Kitaplar içindeki bilgiden midir nedir, bilmem; yanmamak için çok direndiler. Uzun bir süre onlardan uzak kaldım. Hatta zorunlu olmadıkça kitapçılara bile uğramadım.

1983 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldum. 1987 yılında  meslek hayatım başladı. Dört yılı idareci olmak üzere toplam otuz dört yıl sosyal bilgiler ders öğretmenliği yaptım. Öğretmenlikte en büyük idealim; doğduğum yer olan Siverek’te görev yapmaktı. 1989 yılında  Siverek’e atandım ancak beş yıl bitmeden 1994 yılında Nevşehir’e sürgün edildim. Adıyaman-Balıkesir-Tekirdağ  gibi yerlerde  çalıştıktan sonra 2020 yılının Ağustos ayında emekli oldum.

Adıyaman’da görev yaparken kitap tanıtımı ve söyleşi için gelen usta  yazar Mehmet Uzun’un dinletisine  tüm hemşeriler toplanıp gitmiştik. Adıyaman’ın tüm aydınlık yüzlü insanları oradaydı. Halkın ona ilgisi, onun  insanlara yaklaşımı görülmeye değerdi. Onun kuyumcu maharetiyle işinin en iyisini yapmaya çalışması beni çok etkilemişti! Söyleşi bitince imzaladığı kitaplarını koltuğumun altına alıp eve geldim. O gece kitaplarla aramızda yeniden bir bağ oluştu.” diyor sevgili Mahmut. Kendini açıyor, geldiği kaynağı işaret ediyor.

“Kitaplarla aram düzeldikten sonra içimde yazma isteği oluştu. Amacımı, hedefimi belirledikten sonra aklımda yazacağım öykülerin taslağını belirlemeye başladım. Ancak yazmak biraz da cesaret ister, özellikle ailemin ve dostlarımın teşviki ile bir kaç denmem oldu; beğenilince her halde cesaret almış olacağım ki geçen yıl “Ben artık yazacağım!” dedim. “Mavi Çarşaflı Kadın” kitabım böylece ortaya çıktı.” diyor gülümseyerek.   “Mavi Çarşaflı Kadın.” Cumhuriyet Döneminden sonra yasaklanan kara çarşafın yerine ikame edilen ve halen az da olsa Siverek sokaklarında görülen bir örtü. Mahmut bu örtünün arkasında ki dünyaları aralamaya çalışmış.

“ Beğendiğim bir çok yazar var ama örnek aldığım yok gibi. Beğendiklerim;  Mehmet Uzun, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Sabahattin Ali ve post modern edebiyatın en iyi temsilcilerinden biri olan Hasan Ali Toptaş .

Yabancı yazarlardan beğendiklerim; Franz Kafka, Paulo Coelho,  Honore de Balzac’tır.”  Bir çok yazarın kalemini beğeniyor, ama örnek aldığı bir yazar yok. Sanırım bir kolektif etki görülüyor Mahmut’ta.

“Önüme bir hedef koydum. 5 yıllık bir plan yaptım, sistemli bir çalışma sonunda çalışmalarımın ilk aşamasını tamamladım. Sırada roman tarzında dört kitap yazımı var. Emekli olduğum için zamanım çok.” diye konuşuyor…

“Öykü kitabım çıktıktan sonra vakit kaybetmeden yeni çalışmalarıma başladım. Büyük bir heyecanla uzun süredir aklımda tasarısı halinde  olan romanımı yazmaya koyuldum. Bir çok insanı çok yakından ilgilendiren konulara değineceğim güzel ve faydalı bir çalışma olacağını düşünüyorum.” diyor. Anlaşılan o ki, yeni kitap doğum sancısında, belki de doğdu, doğacak.

Neden Siverek, neden bütün kitap Siverek’i anlatıyor, merkeze koyuyor sorusuna “Mazisi 5000 yıl öncesine dayanan ve Milli Mücadele yıllarında Fransız işgalcilerine karşı gösterdiği yararlıklarından dolayı 1923 yılında vilayet yapılan ancak hangi sebepledir pek bilinmez, 1926 yılında ilçeye dönüştürülen Siverek doğduğum, büyük hayaller kurduğum, aşık olduğum, şekillendiğim şehirdir. Ona vefa borcunu ödemek hem benim hem de eli kalem tutan her Sivereklinin vicdani  borcudur. Tabi ki benim ilk çıkış yerim Siverek olmalıdır diye düşündüm. Burada daha yazılması gereken bir çok hikaye var.

Zamanının çoğunu dört duvar arasında acılarını içine akıtarak geçiren, gördüğü baskıları, kimseyle paylaşamayan, ketum bir hayatı olan, mavi çarşaflı kadınların dertlerini bizden önceki yazar ve çizerlerimizin yeterince dile getirdiklerine inanmıyorum. Bu bir eksikliktir. Onun için ilk kitabımın adı,” Mavi Çarşaflı Kadın” oldu. Tabi ki hep Siverek’i yazacak değilim, başkalarının da mavi çarşafı yazması için bir ışık tuttum. O çarşaf şefkatin, sevgini, sabrın ve çekilen acıların sembolü olarak görülmeli. Ayrıca her ne kadar kitaptaki öykülerimin büyük çoğunluğunun  çıkış noktası Siverek olarak görülse de dikkatli bir bakışla, yerelden evrensele doğru bir çıkış olduğu fark edilecektir.” diye cevap veriyor.

Kitapta size yazara ait olan şiirler var, öykü aralarında. Şiir mi öykü mü, hangisi daha ağır basar diye sorduğumda:

“Aslında benim amacım roman yazmaktı ama önce bir öyküyle başlamanın daha iyi bir fikir olacağını düşündüm, iyi de yapmışım. Öykü kısa soluklu bir iştir, az sözcük kullanılarak kısa sürede neticeye ulaşırsın. Roman öyle değil, uzun soluklu daha komplike bir çalışmayı gerektirir. Bu arada şiir yazmaya devam ediyorum.  Şiirlerimin bir kısmını ilk kitabımda kullandım. Okuyucularımın bir çoğu beğenmiş ama bu, bundan sonraki yazılarımda kendi şiirlerimi yoğun bir şeklide kullanacağım anlama gelmemelidir.” Diyor ve noktalıyor burada…

Bir Ankara Güncesi

Evliya Çelebi’nin gezi notlarında belirttiği bağlarıyla ünlü, Yıldırım Beyazit dönemine kadar adı üzüm diyarı anlamına gelen  Engürüye* olan Ankara, benim için güzel anıları olan bir kent. Zaman zaman ziyaret etme ihtiyacı duyduğum yerlerden biri. Dostlarım , arkadaşlarım ve zaman zaman yazıştığım, yüz yüze görüşmek istediğim insanlar var. Bir albenisi, çekim gücü olan kentlerden biri. Kışı kasvetli geçen, karla güzelleşen, bozkır ortasında  Hitit Güneşinin sıcaklığında ısınan bir kent.

Ankara’y,ı ilk kez  liseyi bitirdiğim 1985 yılında ziyaret etmiştim. Engürü ismi de o yıllarda aklıma takılmış, adı bana hep tanıdık gelmiş, zihnimde farklı çağrışımlar yapmıştı.IMG_9556.JPG

O gün, bu gün çok sık olmasa da gidip gelirim,  fırsat buldukça  da kendimi sokaklarına atar, kalabalığına karışır, kasvetli ilişkilerine tanıklık ederim.

Üniversitelerindeki  gençlik kokusunu içime çeker, entelektüel yapısına el sallar, rant kokan yemekli buluşmalarına, iktidar oyunlarının dışa yansıyan izlerine dalar, pahalı takım elbiseler içinde bir kibir abidesine dönen küçük insanlara rastlar, bazen bunalır, kendimi zor bela parklarına atarım.

Ne de olsa başkent. Her türlü insana denk gelmek mümkün.DSC_4131.JPG

İktidar, muhalefet, siyaset , ihale, nüfuz, entrika ve ötekileşen bir çok şey Ankara’da.  Darbelerin ayak seslerini, tank paletlerinin izlerini görür, irkilirim. Yükselen gökdelenler arasında kaybolan demokrasiyi arar,  Kızılay’da kalabalığın akıntısına kapılırım.

Lafı uzatıyorum sanırım. Kendimi çok çabuk Ankara’nın havasına kaptırdım. Çok çalan, çok söyleyen ama aynı havayı tekrarlayan  bir nakaratın girdabındayım.IMG_9560.JPG

Girdaptan kurtulmak için hemen çark ediyor, Yüksel Caddesi’nde kendime geliyorum.

Hava soğuk, kalabalık sanki biraz azalmış…

Kış mevsiminin etkisinden mi ne?

Oysa buralar cıvıl cıvıl olurdu. Gitar çalanlar, kitap satanlar, küçük öteberi pazarlayanlar buharlaşmış,  sokakta sanki derin bir kaygı, sessizlik durgunluk baş göstermiş. Solcuların uğradığı meyhaneler de tenhalaşmış.trt haber.jpg

Tek iyi değişim, 2017 Mayıs’ında  etrafı dikenli tel ve bariyerlerle kapatılan İnsan Hakları Anıtı’nın bariyerleri kaldırılmış. Büyük gelişme. Buna sevinmek mi gerekiyor, yoksa …

Bilmiyorum, karışık bir durum.

Bariyerler kalkmış ama Yüksel’de polis yoğunluğu  devam ediyor.

Adım başı polis dersem abartmış olurum. Her köşe başında insanları süzen gözlerle donatılmış. Canlı cansız gözler, gelip geçenlerin yine gözlerinden düşünceleri okumaya çalışılıyor.

Tabii arada bir dijital GBT’den  geçmek de günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş.DSCF5902.JPG

Kalabalıklar arasında dolanıp, duruyorum.  Gelip gidenler, memurlar, yolcular, hastalar hepsi ama hepsi  Kızılay’ın ara sokaklarında bir şeyler arıyor. Kimisi uzak illerden gelmiş, kimisi yanı başındaki yerleşimlerden. İş takip edenler, ceplerinde yüksek rakımlı tepelerin kartvizitlerini taşıyanlar, yabancı misyon şefleri, öğrenciler, işçiler, mülteciler, işsizler hepsi bir karmaşanın düzeninde dolanıp duruyorlar.anadolu ajansı.jpg

Türkü, Kürdü, ve Arabı bir keşmekeşlik içinde zikzaklar çizip, duruyor. Yabancı uyruklu olanları da unutmamak lazım. Suriyeliler diğer illere göre çok belirgin değil ama nüfusları az değil yani. Ağır işler, temizlik ve restoranlar kayıt dışı uyruklularla dolu. Bu nedenle de, Ankara’da küçük bir Ortadoğu beliriyor.

Kitap evlerine dalıyorum kendiliğinden. En sıcak yerler oralar. Değişik insanlar var.  Herkes zihin dünyasına uygun kitapları inceliyor, bakıyor, fiyatlarını kontrol ediyor.

Kitapların çok pahalı olduğunu belirtmek gerekiyor . Her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde kitapların pahalı olması kaçınılmaz bir sonuç olarak açıklansa da, kitapların biraz daha ucuz olması gerekiyor diye düşünüyorum.   Bu hem korsan kitap basımının önünü almış olur, hem de okuma oranını yükseltir.

Fiyatlar yüksek olmasına rağmen kitabevleri kalabalık. Meraklı gözler, araştıran zihinler, sorgulayan beyinler kitapların ışıltılı dünyalarına dalmış durumdalar. Okuma oranının giderek düştüğü bir dönemde  bu kalabalık kesinlikle iyi.

Kitapların albenisi artmış, baskısı güzelleşmiş ve kalite yükselmiş. İçerik üretme konusunda da bir sıçrama var sanki. Yine de emin değilim. Kimilerine göre geriliyor, kimilerine göre ilerliyoruz.

O, insanın durduğu noktaya bağlı.DSC_4126.JPG

Dijital çağda her şey içerik konusu olmuş durumda. Sosyal medya mesajlar, havadan sudan konular bile kitap halini almış. Hatıralar, sevgiliye yazılan şiirler, acılar ve katmerleşmiş sancılar kitapların sayfalarına yansımış. Araştırma ve bilimsel kitaplara ilgi az, daha çok roman ve öykü kitaplarına karşı bir yönelim var gibi.

Kırılmış bir şişeden sızan mürekkebin, kağıtta yarattığı leke misali; gerçeklik kitapların sayfalarında, satır aralarında gizlenmiş bir vaziyette keşfedilmeyi bekliyor.

Yani kitaplar insan yüreğine dokunuyor , gelecekten haber veriyor, umut pompalıyor.

Bu bile tek başına önemli.

Kalabalığı, kitabevlerini, Yüksel Caddesi’ni kendi haline bırakıp, Sahaflara doğru yol almaya koyulurken, İnsan Hakları Anıtı’nın önünde, pankart açan, daha doğrusu açmak için fırsat bekleyen birileri göze çarpıyor. Onlar anıtın önünde  belirdiği gibi, polislerin de hareketlenmesi anında  gerçekleşiyor. Eylemciler polisleri, polisler pankart açabilecek kişileri kolluyor. Kim hızlıysa kazanan o olacak.

Kazanan dememe bakmayın, hızlı davranıp, pankart açan eylemciler,  pankart açma yarışını kazanıyor ama  izinsiz gösteri yapmaktan aynı hızla gözaltına alınıyor. Özellikle de KHK ile işlerini kaybedenler, bütün  baskı ve yasaklara rağmen seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Zaman zaman dayak yeme pahasına da olsa, KHK mağdurları az da olsa seslerini yükseltiyor.

Bu hengameyi geride bırakıp, sahaflara yürüyorum.

Ne aradığımı ben de bilmiyorum. Farklı ama bir o kadar da günümüzü anlatan, felsefi ama tarihsel gerçekleri yansıtan, akıcı bir dili olan ve beni alıp götüren bir kitap arıyorum. Yazarını bilmiyorum, adını hatırlamıyorum, konusunu çıkaramıyorum.

Bir bilinmezliğin kitabını arıyorum aslında.

Sahaflar daha çok bin bir çeşit sınav kitaplarına yönelmiş durumda. Eski canlılığı yok ya da bana öyle geliyor.

Ama hala sahaflarda nitelikli ve ucuz kitap bulmak mümkün.

Havanın soğukluğu burada daha bir yakıcı.  Rüzgâr dört yönden esiyor.

Yani Ankara kış, kıyamet…

İnsanın içini üşüten soğuk durduruyor beni.

Ankara’ya hoşça kal demeden, dümeni çeviriyorum farkında olmadan. Ankara güncesi sahaflarda kendiliğinden noktalanıyor.

Ayaklarım beni Ankara’dan başka yerlere taşımak istiyor.

Kendimi otobüste buluyorum. Elimde bir dostun hediyesi olan “Tüfek, Mikrop ve Çelik.” kitabı,  vakit gece yarısı.

Ankara uğultular içinde, kasvetli bir hava, uykusuz geçen zaman ve sabaha akan gece bitmek üzere.

Kaynakça :http://www.hasancelik.web.tr/Yayinlar/123.pdf

Ve yağmur yağdı.

Ve nihayet Urfa’da beklenen yağmur geç de olsa yağdı. Toprak tozundan, insan sıcak ve kül yüklü havadan kurtuldu. Şimdi hava daha bir temiz, doğa üzerinde ki pası atmaya, soğuk rüzgarlara ve kışa hazır artık. Ağaçlar bir çocuğun yüreği gibi pır pır, sokaklar ise yağmur sularının gölcüklerinde.

Bir sessizlik çığlığı: Semiramis

Sabahın ilk ışıklarında Van Gölü’nün yüzeyi gümüşümsü bir ışıltı ile kaplanır. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde, her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı doğaya yansıtır. Arada bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyindeki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.DSC_6582.JPG

Ortamın sessizliği insana zaman zaman ürperti verir, yüreğini ıssızlaştırır.

Ne bir dalga, ne bir kıpırtı. Her şey sessiz, her şey tetikte. Kuşlar bile, sessizce kanat çırpıyor, gümüşümsü göl yüzeyinde.

Güneş, doğdu doğacak. Batıdan akan uykusuz yolcular ve güne başlayan dağ rüzgarı göl kıyısında yolları kesişiyor ve hoş bir serinlikle doluyor ortalık. Her nedense bütün yolculuklar güneş doğmadan sonlanıyor Van Gölü’nde ya da bana öyle geliyor.

Göl demek belki de yetersiz olur. Bu nedenle Van Denizi demek daha doğru. Zaten Vanlılar göl demez, Behra Vanê der, yani Van Denizi.DSC_6268.JPG

Her şeyin sessizlik içinde yol aldığı saatlerde, güneş doğar dağların ardından. Önce Artos’un dorukları som sarı renge boyanır, sonra bütün göl yüzeyi gök mavisine dönmeye başlar, olabildiğince sessiz.

Tarih canlanır bir an, sessizlik paramparça, dinginlik bir kasırgaya döner. Savaşlar, acılar ve insanın içini acıtan göçler canlanır birden bire. Efsane olur gölün gümüşümsü yüzeyi.

Aşkın en derin sancısı ve dağlar arasında sıkışmış bir hikayeye döner ortalık.

Biraz efsane, biraz tarih ve sancısı insanın.

Sonra efsaneler sıralanır bir bir tarih sarmalında. Acılardan, ölüm ve ayrılıklardan yana anlatımlar med cezir yaratır göl sularında. Yakamozlarında kaybolur, kalenin surlarında ölümsüzleşir anlatılanlar.DSC_6274.JPG

En çok da yürek sancısından dem vuran efsaneler.

Semiramis, Tamara,  Xecê…

Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen. Anlatılan insanın sancısıdır aslında.

Ve denilir ki, Dağ ülkesinde doğan Semiramis ki adını Kumrulardan alır. Bir mucizevi kurtuluştan sonra güzelliği ile yaşama tutunur.DSC_6300.JPG

Efsane bu ya, gel zaman git zaman Asur Kralının aşkına maruz kalır  Semiramis. Ansızın gelen aşk, yüzüğü parmağına geçirmesiyle hayatı değişir ve kraliçe tahtına oturur.

Semiramis kraliçe olur ama doğduğu toprakları unutamaz, bir ömür doğduğu topraklara özlem duyar. Hatta denilir ki, Babil Bahçeleri bu hasretliğin tasavvuru olarak inşa edilir ve bazı tarihçiler bu olağanüstü bahçelere Semiramis Bahçeleri adını verir.

DSC_6348.JPG

Semiramis zaman içinde doğduğu topraklara dönmek için kral eşiyle sefere çıkar, doğduğu toprakları ziyaret eder. Bu sırada  Van dolaylarında Ara adında bir Urartu hükümdarına gönlünü kaptırır. Semiramis aşk ateşinde yanarken, askerleri ise sevdiği Ara’nın topraklarını işgal etmekle meşguldür. DSC_6295.JPG

Semiramis aşkının izini  sürse de, Asur ordusu önüne geleni keser, öldürür, yakar. Aralarında sevgilisinin de olduğu Ara ülkesinin bir çok insanını kılıçtan geçirilir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür. Ara’nın öldüğünü duyan  Semiramis’in dünyası kararır. Yüreği yaralı bir halde seferi durdurma emrini verir. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konaklar ve buraya  sevgilisi adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da Asur’a  geri döner, hayata küser ve Babil Bahçelerinde ki sarayında acı içinde ölür.Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut, ağaç, alacakaranlık, bitki, açık hava, doğa ve su

Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır…

Ait olduğu yere, insan yüreğine geri döner.