Açlık…

Dünyadaki açlığın nedenleri arasında, açlık çekmeyenlerin açlığı görmemesi birinci sırada yer alır. Komşunuz aç ve siz tok yatıyorsanız, binler açlıktan kırılıyor, yoksulluk içinde yaşıyorsa ve siz hala keyif ve işlerin yolunda olmasından bahsediyorsanız;vicdanınız kör, duygularınız taş, ahlakınız buharlaşmıştır demektir.

Çünkü yeryüzünde ki kaynaklar değil 8 milyar, 100 milyar insana yetecek kadar çoktur. Mesele doymak bilmeyen, adaletsiz bölüşümü esas alan sisteminiz dedir. Denizdeki balıklar, ormanlarda ki yemişler, ovadaki buğdaylar hepimize yeter..

Ama yetmez kılan elinizdeki kılıç ve paylaşım ölçünüzdür.

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 3 kişi
Görüntünün olası içeriği: 2 kişi
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

Rowan Gillespie, İrlandalı bronz heykeltıraş (1953-)
Açlık Anıtı, Dublin

Foto:Ioannis Messinis

Bağlanmış Emek ve Çocuk İşçiliği

Pakistan’ın yoksul bir köyünde dünyaya gelen, İkbal Mesih’in inanılması güç bir hayat hikayesi var.İnsan gerçekten inanamıyor. Bu nedenle hikaye demek eksik kalır belki de; gerçek, hatta gerçekten öte bir yaşanmışlık.

İlk okuduğumda anlatılanların abartı olduğunu düşünmüştüm, bu nedenle bir kaç kaynağı karşılaştırmak, daha fazla bilgi toplamak için derinlikli araştırmaya başladım.

Özellikle doğduğu Pakistan kaynaklarında,hayatı hakkında doğru bilgilere ulaşmaya, yaşadıklarını öğrenmek için değişik araştırma sonuçlarına ulaştım.Yazılanların doğruluğuna inanmama neden olan ise araştırmaların genelinde benzer bilgilerin olmasıydı. Birkaç kaynak değil, bir çok kaynak olayın özünü hemen hemen birbirlerini doğrular nitelikte yazmışlardı.

Ben araştırdıkça, meselenin sadece İkbal Mesih meselesi olmadığı ve binlerce çocuğun aynı hikayenin içinde olduğu ortaya çıkıyordu.

Binlerce çocuk arasından İkbal  simge olmayı başarmış, kölelik düzeyinde ki çalışma koşullarına isyan etmiş, acılarını yüksek sesle, çığlıklarını avazı çıktığı kadar dışa vurmuştu.

Peki İkbal Mesih kimdi?

İkbal Mesih 1982 yılında Pakistan’ın Lahor Kentine bağlı, yoksul ve gözlerden uzak Muridke adlı küçük bir köyde doğdu. Doğduktan bir süre sonra babası Saif Masih’in aileyi tek ettiği, annesi Inayat’ın evin geçimini sağlamak için temizlik dahil, bir çok ağır işte çalışarak, çocuklarını büyütmeye çalıştığı anlaşılıyor. İki göz oda da hayatlarını sürdüren ve anneleri dışarıda çalışırken, küçük İkbal köylerinin dar sakaklarında her şeyden habersiz oyunlar oynuyor, ablasının bakımıyla büyüyordu.Ancak aile kazandığı parayla geçinemiyor, ek desteğe ihtiyaç duyuyordu.

Çalıştığı ile evini geçindiremeyen anne Inayat, çareyi tefecilerden 600 rupi borç almakta bulması, hayatlarının dramatik başlangıcı olur. Evlere temizliğe gitse de, aldığı borcu zamanında ödeyemez ve ana paranın üzerine giderek daha fazla faiz eklenir. Bir süre sonra da, alınan borç ve faizi ödemeyince, o dönem Peshgi adı verilen ve Pakistan toplumunda yaygın bir şekilde hayata geçirilen bir tür bağlanmış emek sözleşmesine imza atmak zorunda kalır. Sözleşmeye göre borcuna karşın günlük 3 rupi borcundan düşülecek, anne de 4 yaşında ki oğlu İkbal’ı halı dokuma atölyesine yatılı çalışmaya gönderecekti.

Pakistan’da resmi olmasa da, yerel tepeciler yani halı tüccarları, özellikle yoksul ailelere borç para veriyor, borç karşılığında ise bağlanmış emek denilen ve çocuklarının halı atölyelerinde çalışmalarını şart koşan bir anlaşmayı kabul ettirerek büyük paralar kazanıyorlardı. Bu tüccarlardan borç para almanın tek yolu, çocuklarını el işi halı üreten atölyelere köle olarak verilmesini kabul etmekti. Inayat ‘da aynı şeyi yaptı,ailesinin masrafları için aldığı borç para karşılığı, küçük oğlu İkbal’ı çok küçük yaşta çalışması için  halı tüccarına işlettiği atölyeye verdi. O yıllarda yüzlerce halı tüccarı bu yöntemle binlerce çocuk işçi temin ediyor, köle gibi çalıştırıyordu.

İkbal Mesih’in hayatı annesinin borç almasından sonra korkunç bir boyutta değişti, henüz 4 yaşında olmasına rağmen, kölelik koşullarının hakim olduğu halı atölyesinde, kendisinin yaşında olan onlarca çocukla birlikte çalışmaya başladı.

Halı tüccarlarının bağlanmış emek sözleşmesi yapmalarının bir nedeni vardı. Özellikle çocuk işçilerin çalıştırmalarının arka planında sadece ucuz emekten öte,  küçücük parmakların halı dokuma sırasında en iyi düğümü atmaları yatıyordu.1995 yılına kadar süren bu yarı resmi kölelik, yerel atölyelerde el yapımı halıların üretimi için yüzlerce köleleştirilmiş çocuk çalıştırılıyordu. Ölmeyecek kadar ekmek ve su verilen çocuk işçiler atölyelerde yatılı olarak kalıyor, usta başlarının şiddetine, cinsel tacizine  maruz kalıyorlardı. Bu kampların adeta bir esir kampı olduğunu söylemek abartı gibi gelebilir ama yaşanan esirlikten öte bir şeydi.Ayrıcı bu krediyi kullanan aileler çocuklarını halı dokuma işini öğrenmeleri için 1 yıl boyunca ücretsiz çalışmaya göndermek zorundaydılar. Bir yıl ,yani çıraklık döneminden sonra borç miktarı önceden belirlenen faizi ile ödenene kadar çocuk çalışmak zorunda kalıyordu.Çalışma koşulları öylesine zor ve baskı altında yürütülüyordu ki, çocukların hataları krediye ceza olarak yansıtılıyor, halı tezgahlarında kullanılan malzemelerin zarar görmesi borca ekleniyordu. Beslenme de çocukların zayıf kalmaları üzerineydi ve çoğunlukla ekmek ve su ile yapılıyordu. Bu nedenle çocuk işçiler zayıf kalıyor, çoğu çocuk borçlarını bitirmeden halı atölyelerinden  ya kaçıyor, ya da hayatını kaybediyordu…

İkbal Mesih de bir çok çocuk gibi, çırak olarak işe başladı, işi öğrenmesi için usta başlarının sorumluluğuna verildi. Dayak yedi, hataları yüzünden cezalar aldı ve zaman zaman kaçma girişiminde bulundu, kaçmaması için demir tezgahlara zincirlendi.6 yıl boyunca kölelik koşullarında çalıştı ve 10 yaşından geldiğinde kaptan kaçıp, polise sığındı.

Ancak yerel polis İkbal Mesih’e yardım edeceğine, tekrar çalıştığı dokuma atölyesine teslim etti, halı tüccarına İkbal’ı tezgaha bağlanmasını önerdi. Bütün bunlar olurken, Pakistan Yüksek Mahkemesi Bağlanmış Sözleşme ile çocuk çalıştırmayı yasaklamıştı. Ama polis çocuk köle çalıştıran tüccarları işlerinin sürmesi için, İkbal’ı çalışma kampına geri götürmüştü.

İkbal hem kaçmanın cezasını, ağır ödedi, şiddetle cezalandırıldı ve para cezası ödenecek rakama eklendi.

Tam altı yıl, sadece az ekmek ve su karşılığı çalıştı,zayıfladı ve bedensel ağırlığı 27 kg’a kadar düştü…Annesinin aldığı kredi ise katlanarak, aldığı paranın birkaç katı oldu. İqbal 10 yaşında geldiğinde toplam borç 13000 rupi yani yaklaşık 260 dolar olmuştu. Ailesinin bu parayı ödeme imkanı olmadığı gibi, yeni borç almak zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bu nedenle İkbal bilinmez bir tarihe kadar çalışmak zorunda kalacaktı.

Tek çaresi bu kölelik ortamından kaçmaktı. 10 yaşında kadar kaçma teşebbüsleri hüsranla sonuçlansa da, denemeye devam etti, yeni yollar aramayı sürdürdü.

Haftanın 7 günü, günlük 14 saat çalışan İkbal çocuk işçileri alanında çalışan bir derneğin varlığından haberdar oldu ve derneğe sığınıp, yardım  isteme planları yaptı.Bir kaç arkadaşına durumu açtı. Bir süre sonra derneğin çalıştığı kasabada toplantı yapacağını öğrendi ve o gün arkadaşlarının yardımıyla atölyeden gizlice çıkarak, toplantıyı dinlemeye gitti. Toplantıda  Peshgi kölelik sisteminin yasaklandığını duyunca, hemen oracıkta atölyeye dönmeme kararı aldı. Ne olursa olsun, halı dokuma atölyesine dönmeyecekti.

Bağlanmış Emek İşçileri Kurtuluş Cephesi (BLLF) İkbal gibi kölelik koşullarında çalışan çocuk işçilerin sorunlarını gündeme getiren, bu alanda mücadele veren bir dernekti. İkbal yönetici ve aktivistlerinin bulunduğu toplantıya katıldı ve  kendi yaşadıklarını tek tek anlattı.

Dernek yönetimi durumun acili yetini ve vahametini farkına vararak, hemen harekete geçti. Çocuk işçi çalıştırmanın yasaklandığını ve kendisi için girişimlerde bulunacağını söylediler. Kısa süre içinde İkbal için gerekli evraklar hazırlandı, belge dernek yönetimi  tarafından, bizzat İkbal’la birlikte bizzat halı dokuma atölyesinin sahibine götürülerek, İkbal için özgürlüğün kapısı açıldı.

Çocukları köle gibi çalıştıran, sömüren halı tüccarı ve aynı zamanda tefeci olan iş veren sinir krizi geçirse de, evrakların yasal dayanakları güçlüydü ve engel olunabilecek bir nokta yoktu. İkbal ise kendi kurtuluşuna sevinse de, arkadaşlarının da kurtulmasını istiyordu. Bu amaçla arkadaşlarına yönelik bir konuşma yaptı ve çocukların çalıştırılmasının yasaklandığını söyledi.

“Her şeyi öğrendim. Psehgi artık yasak. Özgürsünüz, benimle gelin,”

Böylelikle dernek yönetimi arkadaşlarının kurtulması için de evraklar hazırladı ve bir grup arkadaşını da atölyeden alarak ilk başarıya imza attı.

Halı dokuma atölyesinden kurtulduktan sonra Bağlanmış Emek Kurtuluş Cephesine katıldı, okula gönderildi, okuma yazma öğrenmesi sağlandı. Bir yandan da dernek çalışmalarında, toplantılarında konuşmalar yaptı, kendi durumunu her yerde anlattı. Kendisi gibi esir tutulan çocuk işçilerin yaşadıklarını, yaşayan birisi olarak gündeme getirdi.

Kısa süre de batı basının dikkatlerini çekti ve hikayesi Avrupa ve ABD ulaştı. Bir çok gazete ve dergi İkbal ‘in durumunu araştırmak için Pakistan’ın Lahor Kentine deneyimli muhabirler gönderdi. Böylelikle İkbal süreç içinde bağlanmış emek çoçuk işçileri arasında simge ve doğal bir lidere döndü. Basın İkbal’ı yazdıkça, çocuk işçilerin durumu batı dünyasının gündemine daha fazla girmeye başladı.

1995 yıllında dünya ünlü bir spor markası 1988 yılından itibaren 30 yaş altı gençlere verdiği insan hakları ödülünü İkbal  Masih’e vermeye karar verdi. Ödülünü almak için ABD’ye giden İkbal durumunu anlatmaya devam etti, ödül olarak aldığı 15000 doları  bağlanmış emek işçilerin eğitimi için bir yurt ve okul açacağı için kullanacağını söyledi ve ilerde çocukların haklarını korumak için avukat olmak istediğini belirti. İsviçre ev ABD’de bazı okullara konferanslara katıldı ve çocuklara durumunu anlatı, kendisi gibi ağır koşullarda esir kalan çocuklardan bahsetti.

Böylelikle özellikle Pakistan’da ciddi rahatsızlıklara neden oldu. Pakistan’da seçimlerin kaderlerini belirleyebilecek kadar etkili olan Halı Tüccarları yani Peshgi  ve çocuk işçilerin çalıştırılmasının yasaklanmasını İkbal’e bağladılar ve ona karşı öfkelendiler.

Bu haylaz çocuğun servetlerine engel olan birisi olarak gördüler. İqbal ise çocuk işçiliğini deşifre etmeye devam etti. Batının lüks salonlarını süsleyen halıları çocuk köleler tarafından dokunduğunu söyledi.

Böylelikle büyük bir farkındalık oluştu.

Artık İkbal Masih kölelikten kurtulan, batı dünyasında tanınan bir hak savunucu oldu.

12 yaşında olmasına rağmen, henüz çok daha küçük bir çocuk görünümündeydi. O çocuk yaşta bir yetişkine dönüştürüldü, bedeni çalışma koşullarından dolayı zayıf kaldı, böbrek rahatsızlığı çekti ve omurilik eğriliği görüldü.

Ama pes etme niyetinde değildi, bir çocuk kalbiyle, bağlanmış emek yani esir çocukların içinde ki durumu anlatmaya, çocukları kurtarmaya devam etti.

İkbal ABD ve Avrupa’dan döndüğünde köyüne, amcasının yanına gitti.

Kuzenleriyle bisiklet sürerken, bir haşhaş kullanan, madde bağımlısı tarafından ateş açmasıyla hayatını kaybetti.

Olay dünya çapında yankı bulsa da, İkbal’ın öldürülmesi hasır altı edildi, sıradan bir cinayet dosyası olarak ele alındı.

Oysa halı tüccarları,yerel tefeciler İkbal’den rahatsızlıklarını açıkça dile getiriyor, tehdit ediyor, milyonlarca dolar kazanmalarına engel olan bu çocuktan nefret ediyorlardı.

Olay karanlıkta kalsa da, yerel bağlanmış emek örgütleri, sıradan insanlar, çocuk işçiler, İkbal’ın kimler tarafından öldürüldüğünü iyi biliyorlardı.

İkbal suikasta kurban gittiğinde 12 yaşındaydı. Kısacık ömrüne büyük işler sığdırmış ve geriye de binlerce bağlanmış köle çocuk bırakmıştı. Onun sayesinde bir çok yasal düzenleme yapıldı Pakistan ve benzer ülkelerde.

Ama çocuk işçiliği, çocuk köleliği bitmedi hiçbir zaman. İşverenler, tefeciler, el işçiliği isteyen sektörler çocuk çalıştırmaya devam ettiler.

Bu gün 300 milyon çocuk, kölelik koşullarında çalışmak zorunda kalıyor. Sokakta kağıt toplayan çocuklardan tutalım, ışıklarda mendil ve su satan çocuklara kadar kölelik sistemi çalışıyor.

Herkes tarafından olağan karşılanan bu durum, çocuk işçileri sorununu daha bir ağırlaştırıyor.

Hevsel Bahçeleri Hazan Mevsimi

Hevsel Bahçeleri,Diyarbakır Surları ile Dicle nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık sulak  arazidir. Binlerce yıllık tarımsal geçmişi ile günümüze kadar gelen, alanda yakın zamana kadar su değirmenleri, sulama arkları bulunan alanda kentin sebze ihtiyacı karşılanıyor. Sur ilçesinde yaşayan bir çok ailenin geçim kaynağı olan Hevsel Bahçeleri yemyeşil dokusu ile geçmişten beri ilgi odağı olduğu biliniyor.

Çok farklı türlerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bitki örtüsüne sahip Hevsel bahçeleri, aynı zamanda bölgenin en büyük kuş cennetidir. 180’den fazla kuş türünün yanı sıra susamurutilkisansarsincap ve kirpi gibi birçok memelinin barınağıdır.

Göçmen kuşlar tarafından bir istasyon, dinlenme, barınma ve de bir korunma yeri olarak kullanılan vadide bölgeye has kuşlar olarak bilinen boz alameceklerle pembe göğüslü ötleğenlerin yanı sıra yabani şahin, kızıl şahinarı şahiniyılan kartalıgökçe delicekukumavkerkenez ve küçük kerkenez gibi yırtıcı kuşlara da yılın hemen her mevsiminde rastlanmaktadır.Türkiye’de nadir bulunan yaz atmacalarına da ev sahipliği yaptığı biliniyor.

Hevsel Bahçeleri, 2013’te Dünya  Mirası listesine girmesi için UNESCO‘ya aday gösterildi. 2015’te ise UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edildi ve arazinin tümü sit alanı olarak ilan edildi.

Diyarbakır’ın sebze ihtiyacının karşılandığı Hevsel Bahçelerinde 8 bin yıldır tarım yapıldığı düşünülüyor. Daha önce Diyarbakır’ın simgesi olan yeşil beyaz çizgili iri karpuz asırlar boyu Dicle Kıyısında yani Hevsel Bahçelerinde yetiştirildi.

Ancak son yıllarda nehire bırakılan atıklar, kum ocakları ve ımar alanlarının Dicle Kıyısına yaklaşması nehir ve Hevsel Bahçelerinin florasını bozmuş durumda. Karpuz ekimi hemen hemen biterken, sebze ekimi ise devam ediyor. Onlarca yaban hayvan türünün yaşadığı, onlarca çeşit endemik bitki örtüsünün bulunduğu Hevsel Bahçeleri beton ve çarpık kentleşmenin baskısı altında yok olma tehlikesi altında varlığını yürütüyor.

Uluslararası Fotoğraf Sanatını Federasyonu Üyesi Mehmet Masum Süer yıllardır bölgede gerek Hevsel, gerekse de yok olma tehlikesi altına olan tarihi ve kültürel varlıkları fotoğraflıyor, eski ve yeni hallerini karşılaştırarak dosya haberler hazırlıyor. Bir çok uluslararası fotoğraf organizasyonuna da katılan Süer Hevsel için sık sık çağrılarda bulunarak, alanın daha sıkı ve doğru korunmasını istiyor.

Hem doğal hayatı koruma, hem de kent florasında böylesine zengin bir bitki örtüsünün bulunmasının büyük bir hazine olduğuna dikkat çeken Süer şunları belirtiyor:”

Bir süre önce barajlarda su tutulması nedeniyle Dicle nehrinin suları çekildi. Bu çekilme özellikle Ongözlü Köprü civarında ve Hevsel bahçelerinin kıyısında, Dicle’deki kirliliğin boyutlarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Günlerce etrafa kötü kokular yayıldı. Bu arada nehirdeki çok sayıda balık kirlenmenin etkisiyle ölerek sahile vurdu veya su yüzüne çıktı.

Üç yıl önce Keçi Burcunun altından nehre inen yolun sağında olmak üzere bahçelerin  5-6 noktasında kepçe ve dozerlerle çalışmalar yapılarak, ekim için yer açmak ve başka düşüncelerle, birçok canlının barınağı olan ağaçlar ve çalılıklar köklerinden söküldü. Hevsel’in önemli simgelerinden biri olan birçok dut ağacı da bu dönemde yine kesildi veya yerinden söküldü. Gazi Köşküne giden yolda karayolunun kenarındaki çalılıklar tamamen söküldü. Bahçelerde zaman zaman belli alanlardaki agaç, kök veya çalılıkların ateşe virildiğini görüyorum. 



 Zaman zaman bahçelerde ve Ongözlü Köprü civarında gezen vatandaşlar görmüşlerdir, bahçelerde, günün belli saatlerinde, sağdan soldan atılan av tüfeği ve diğer ateşli silahların seslerinden geçilmiyor. Çoğu 15-20 yaşlarında olan çocuklar ve gençler, amaçsız ve bilinçsizce ya silahlarla veya diğer bazı aletlerle kuşları avlıyor veya öldürüyor. Güvenlik güçlerinin bu silah seslerine ve kullanımına kayıtsız kalmasını hayretle izliyorum.



İşletmelerden örnek tavır

Ongözlü Köprü civarındaki işletmeler kişisel olarak, bu bölgedeki kuş ve özellikle nehirdeki yaban ördeklerinin avlanmasına izin vermediklerini ve engel olduklarını söylediler. Bu girişimin etkisiyle, bu bölgede, günün hemen her saatinde, yaban ördeklerinin korkusuzca nehir suları üzerinde dolaştığını görmek mümkün. Bu yöredeki su samurlarının da son zamanlarda korkmadan ortaya çıktıkları ve ve su yüzünde dolaştıkları görülüyor.

Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu tarihi ve kültürel bahçelerin değeri çok çok büyüktür. Böyle bir doğal alan zor bulunur. Bunun kiymetini bilmemiz gerekir. Yetkililere ve özellikle alanla ilgili sivil toplum kuruluşlarına çağrıda bulunuyorum. Bahçelerin her anlamda güvenliğinin sağlanması, değişikliklerin izlenmesi ve ağacıyla, bitkisiyle, hayvanıyla tümüyle bir koruma altına alınması için çalışmalar başlatılmalı ve gereken önlemler alınmalıdır.

Hevsel bahçeleri, hem doğal, tarihi ve kültürel bir zenginliğimizdir. Hem de turizm açısından önemli bir çekim ve ilgi merkezi olduğu da unutulmamalıdır. Diyarbakır’a gelen turistlerin en önce görmek istediği ve gezdiği alanların başında geliyor. Diyarbakırlılar olarak bu kaynağı kendi ellerimizle yok etmemeli ve koruyup geliştirmeliyiz…”

Binlerce yıllık tarımsal miras alanından şu ana kadar bir koruma planı açıklanmadığı gibi, saha da herhangi koruma çalışması yürütülmüş değil.

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, çim, ağaç, dağ, bulut, açık hava ve doğa
Diyarbakırda Hevsel bahçeleri 10/01/2020
Görüntünün olası içeriği: ağaç, bitki, kuş, açık hava, doğa ve su
Diyarbakırda hevsel bahçeleri ve tigris nehri 2017
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, ağaç, kar, dağ, açık hava, doğa ve su
Mehmet Masum Süer/Diyarbakır, 14/02/2020 Hevsel Bahçeleri ve Tigris Nehri
Görüntünün olası içeriği: ağaç, açık hava, doğa ve su
World cultural heritage, ecological gardens of Hevsel in Diyarbakir.
Görüntünün olası içeriği: dağ, ağaç, bitki, çim, açık hava, doğa ve su
Foto: Mehmet Masum Süer/Diyarbakırda Tigris Nehri ve Hevsel Bahçeleri 2018
Görüntünün olası içeriği: bulut, gökyüzü, ağaç, açık hava, doğa ve su
Mehmet Masum Süer/ Balıkçı… Dünya kültür mirası ekolojik Hevsel Bahçeleri ve Tigris Nehri. Diyarbakır, 17/11/2018
Görüntünün olası içeriği: bulut, gökyüzü, dağ, çim, açık hava ve doğa

Foto: Mehmet Masum Süer/Hevsel ecological gardens in Diyarbakir. 25/03/2018   

Fotoğraflar: Mehmet Masum Süer

Derleme Dosya Haber: Şeyhmus Çakırtaş

Kaynak: Vikipedia, ajanslar, 3.Göz arşiv.

Bir medeniyet yalanı:Irkçılık

İnsanların büyük bir kısmı bilerek ya da bilmeyerek ırkçı düşüncelere sahip olur. Kendisini üstün, başkalarını kendinden aşağı gören, ötekileştiren ve insanların renginden, etnik kimliğinden,dilinden,dininden,cinsiyetinden,yoksulluğundan  dolayı aşağılayan çok sayıda kişinin aramızda dolaştığını biliyor, tanık oluyoruz. Hatta dünya genelinde kendi ırkını üstün gören, başkalarının haklarını yok sayan, milliyetçi hezeyanlarla yaşayan oldukça kalabalık bir gruhtan bahsetmek mümkün.

Bu gruhlar her yerde yaşam alanı buluyor, günlük yaşama hükmediyor ve fırsatını bulduklarında değişik örgütlenmeler yaratarak siyasal yaşama katılıyor.Milliyetçilikten temelinde ve belki de daha öte bir düşünce dünyası ile kapitalist ilişkilerin harcı oluyor,sermaye ve devlet düzleminde bir ağırlığa sahip olarak da görev ve yetkiyi ele geçiriyor…

Özellikle kamusal alanda, ordu, güvenlik örgütlerinde düşünsel bir etki alanı yarattıklarında, toplumsal dengeyi zedeleyecek türde uygulamalara neden oldukları biliniyor. Çünkü bu gruhlar kendi düşüncelerinin dışında, hiçbir düşünceye tahammül göstermiyor,hatta farklılıkların ortadan kalkması gerektiklerini savunuyor.

İşte herkes için tehlike burada başlıyor.Kamusal alanının partizanca yönetilmesi, mülteci ve göçmenlere üsten bakılması , siyahilerin köle olarak görülmesi, yabancı düşmanlığı, etnik ve dinsel ayrımcılık ırkçılığın temelini oluşturuyor ve toplumun bütün kesimleri için hayat daha zor hale geliyor.

Bu gün dünyada yaşanılan budur.

Demokratik zeminleri kullanarak varlıklarını sürdüren ırkçı gruplar, devlet düzlemine indiklerinde iş farklılaşıyor; yetki şiddete,şiddet örgütlü bir etkiye, etki de  ölümcül politikalara dönüşebiliyor.Günümüzde Hitler iktidarda değil ama Hitler türevleri olan gruplar varlıklarını sürdürüyor, iktidarlara destek oluyor, ortaklık yaparak dramatik kararların yasallaşmasını sağlıyor.

Dünya genelinde Siyahiler, Çingeneler, Romenler ve göçmenler hayata mağlup başlıyor ve doğar doğmaz ayrımcılığa uğruyor. Azınlıklar baskı altında yaşıyor, ötekileşen insanlar kendini kuşatılmış hissediyor. Devletti yönetenler her ne kadar cilalı laflar söyleseler bile sonuç değişmiyor.Çünkü ırkçı söylemin yaşam bulduğu asıl alan devlet düzlemidir.Devlet düzleminde hayat bulan ırkçı düşünce, etkili oluyor, taraftar topluyor ve iktidar üzerinde bir nüfuza sahip oluyor.

George Floyd olayı ve Irkçı düşüncenin dışa vurumu

George Floyd adlı siyahi bir ABD Vatandaşı, 25 Mayıs günü Minneapolis’te bir polis memuru tarafından gözaltı işlemi yapılırken öldürüldü. Polis memuru yere yatırdığı şüpheliyi boynuna diziyle aşırı baskı uygulayarak kameralar önünde hayatını kaybetmesine neden oldu. Şüpheli George Floyd ‘nefes alamıyorum’ diye bağırsa da, bir şey değişmedi,görevli polis şiddet kullanmayı sürdürdü, devriye arkadaşı ise çevrede güvenlik önlemi alarak şiddetin sürmesini sağladı ve siyahi şüpheli güpe gündüz insanların bakışları arasında can verdi.

George ile ilgili video görüntüleri sosyal medyada yayınlanıp, viral olduğunda özellikle siyahi yurttaşların tepkileri arttı, insan hakları aktivistleri ayağı kalkarak protestoları sokağa taşıdı, ABD ve Avrupa’da görüntüler oldukça ciddi bir yankı buldu.Günlerdir evlerde coranavirüs nedeniyle evlerde kapalı kalan binlerce insan sokaklarda polis şiddetini protesto etmek için sokaklara döküldü ve ırkçılık karşıtı talepleri yüksek sesle ifade etmeye başladı.

Sokaklar protesto sesleriyle inlerken, ABD’de bazı eyaletlerde polisin yetkisi kısıtlansa da tepkiler dinmedi, giderek siyahilere uygulanan politikalar gündeme oturdu. Artık mesele bir polisin ferdi şiddetinden öte, siyahîlere karşı uygulanan ayrımcı politikaların sorgulanma sürecine dönüştü.

Çünkü bir çok ülkede siyahilere karşı polis şiddeti zaman zaman yaşanıyor, sistemli bir yönelim izlenimi veriyor.

Protestolar genişlediğinde ABD Başkanı Donald Trump göstericileri, sert önlemler almakla tehdit etti, orduyu olayları bastırmak için görevlendirme yoluna gitti. Sosyal Medya hesabından da bazı ırkçı gurupların video görüntülerini paylaştı. Görüntülerde ‘Güç beyazlara ’ vurgusu olduğu ortaya çıktı ve paylaşım gelen tepkiler üzerine kaldırıldı.

Sokaklarda gösteriler sürerken, bir ayrıntının ortaya çıkması, olayların geldiği nokta açısından önemliydi. Yıllardır  başta İngiltere ve ABD ve benzer ülkelerde geçmişte köle ticareti yapan, sömürge valisi olarak Afrika’da görevlendirilen bazı kişilerin heykellerin varlığı göstericilerin heykellere boya ve yumarta atmasıyla ortaya çıktı. Göstericiler İngiltere’de bir köle tüccarının heykelini kırarak, denize atmaları olayların geldiği noktayı gösteriyordu.

Böylelikle 21 YY’da köle ticareti yapan tüccarların, diplomat ve krallar tarafından görevlendirilen askerlerin heykellerin hala ayakta olduğu da ortaya çıkmış oluyordu.

Güya kölelik yasaklanmıştı ama köle ticareti yapanların heykelleri Avrupa ve ABD kentlerinin meydanlarını süslemeye devam ediyordu.

Göstericilerin heykellere yönelmesi, ABD Başkanının hemen bir kararname yayınlayarak heykelleri koruma alması da başka ilginç bir gelişme olarak tarihe dip not olarak düştü.

İnsana vay be, dedirtecek gelişmelerdi bunlar.

Kölelik, ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme kötü olarak anılsa da, yaşam bulduğu açıkça görülüyordu.

Başta ABD olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde Siyahilerin sık sık polis şiddetine maruz kalması, göçmenlerin ırkçı saldırılara uğraması, etnik kimliklerinden dolayı insanların ciddi baskı görmesi,dillerinden dolayı ötekileşen kitlelerin varlığı yeryüzünün bir başka havada olduğu, cilalı lafların artık kapitalist sistemi örtmediğinin kanıtıdır.

Bu gösteriler şimdilik dinmiş görünüyor ama mesele varlığını sürdürüyor.Özellikle köle tüccarlarının heykellerinin İngiltere Meydanlarında varlığı ilginç geldi bana.

21 yy’dayız ve bir çok ülkede insanların canına kıyan, katliamlar yapan, sömürge anlayışını kanla yerleştiren kişiliklerin heykelleri bir çok ülkede ayakta olması tuhaf. Demek oluyor ki, geçmişle bir yüzleşme söz konusu değil, tam tersi o kara tarihin sahiplenilmesi söz konusu. Devlet düzeyinde sürdürülen sömürge anlayışların hala çok ciddi prim yaptığının da açık kanıtı.

Anlaşılır gibi değil, insana pes dedirten bir durum bence.

ABD’de özellikle siyahilere karşı ırkçı yaklaşımların olduğu, yakın bir tarihe kadar siyahilerin köle olarak görüldüğü, vatandaşlık haklarından yararlanmadığı biliniyor.

ABD’de durum böyleyken, dünyada farklı mı?

Değil, bir çok ülkede ırkçı yönetimler iş başında ve bazı vatandaşlarına karşı ayrımcılığı yasaların gücüyle yapıyorlar.

Kimi ülkede bu insanların derisinin rengi üzerinden yapılıyor, kimi yerde etnisite ya da dini inançlar üzerinden yürütülüyor.

Dolayısıyla dünya da birçok kenttin meydanı ırkçılığı savunan, kendi ırkını üstün ırk gören bazı kişiliklerin heykelleriyle donatılmış ve bu konuda bir sakınca görülmemiş.

Yani dünya bir yanılsama ile yönetilmiş, yönetilmeye de devam ediyor. Eski çağlardan bu yana var olan ırkçı yaklaşımlar, 16 yy’da sistemleşerek,ırkçılığı ve köle ticaretini meşru hale getirdi ve o gün bu gün, ırkçılık, kölelik değişik mecralarda, farklı kılıklarda devam ediyor.

Dünyada ırkçılık, kölelik yok diyebilirsiniz ama görünen köy, kılavuz istemiyor.

Her şey ortada,

her şey açık. Karanlık çağ varlığını sürdürüyor.

Kendi topraklarında doymayanların ölüm mevsimi.

Mevsimsiz tarım işçileri her yıl km yol kat ederek, karın tokluğuna çalışmak için doğduğu topraklardan uzak diyarlara gidiyorlar. Nisan başında başlayan ve kışın başladığı kasım sonuna kadar süren süreç bin bir zahmetle sürer ve sonunda eğer yaşanılıyorsa az biraz parayla bu kez tersine göç başlanır.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

Yapılan araştırmalar Türkiye genelinde yarım milyondan fazla mevsimlik tarım işçisi olduğu, bunların çoğunun aileleriyle birlikte çalışma alanlarına gittikleri ve çoğunun çadırlarda insani yaşam koşullarından uzak yaşadığı biliniyor. Salgın hastalıklara açık bir yaşan sürdüren mevsimlik tarım işçilerinin aynı zamanda sigortasız çalıştıkları da biliniyor. Az ücretle, gün boyu güneş altında çalışan işçilerin yaş ortalaması da 13-60 yaş arası olduğu da belirtiliyor.

Yaşadıkları sıkıntılar arasında temiz içme suyuna ulaşma, tarım ilaçlarının olumsuz etkisinden korunma  ve naylon çadırlarda yaşamak zorunda kalmaları gösteriliyor.

Öte yandan mevsimlik tarım işçilerini bekleyen en büyük tehlike iş ve  trafik kazaları. Her yıl onlarca iş kazasında ölen mevsimlik tarım işçilerinin yanında yollarda  ölümlü trafik kazaları da gündeme gelmelerine neden oluyor.

Türkiye’nin en büyük tarımsal arazilerine sahip Urfa aynı zamanda Türkiye’nin değişik bölgelerinde yer alan 40 ile mevsimlik tarım işçisi veriyor.

Dönemin Tarım Bakanı A.Eşref Fakıbaba’nın  bakanlığı sırasında Twiter hesabından yaptığı  açıklamada Urfa’nın 48  ile mevsimlik tarım işçi gönderdiğini ve bununla gurur duyduğunu yazmıştı.

Urfa son bir ay içinde 15’den fazla mevsimlik tarım işçisi uzak diyarlarda değişik nedenlerle hayatını kaybetti. Geçen haftalarda şeker pancarı söküm işi için Sivas’a giden mevsimlik tarım işçilerinin üç çocuğu serinlemek için girdikleri Kızılırmak’tan cesetleri çıktığı olayın üzerinden kısa bir zaman geçmeden bu kez Konya Yunak’tan gelen haber il genelinde şok etkisi yarattı. Toplam yedi tarım işçisinin öldüğü ve çok sayıda tarım işçisinin değişik yerlerinden yaralandığı Trafik Kazası tarım işçilerini ve yakın akrabalarını yasa boğdu.

Çaresizlik içinde, bin bir tehlike altında çalışan, kazalarda can veren tarım işçilerinin hayat standartlarının yükseltilmesi için henüz bir çalışma yapılmadığı gibi, kazaların önüne geçecek bir mekanizma da kurulmuş değil.

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve açık hava

Bir ölüm yolculuğu: Mültecilik

Göç, göçertme olgusu bütün zamanlarda insanlık için büyük sorunların başlangıcı olmuş; binlerce, yüz binlerce insanın köklerinden, topraklarından, evlerinden kopmasına, büyük acıların, dramların yaşanmasına neden olmuştur. Tarih boyunca insanlığın en büyük sorunu belki de göçtür, göçertmedir. Sonuçları ise her zaman sarsıcı olmuş,izleri asırlar boyu sürmüştür.

Göç, göçertme olgusu ne bitmiştir, ne de bitmeye dair bir işaret söz konusudur. Her şey ta başlangıçta nasıl yaşanmışsa, öylece davam etmektedir.

Bu gün BM’in insani kriz olarak nitelendirdiği olay, giderek yakıcılığını artırmakta, büyük kitlelerin mülteci yaşamı krizi derinleştirmektedir. Göç, göçertmenin  kökeninde savaş,iç savaş,çatışma, siyasi alan kazanma, yer üstü, yer altı kaynaklara sahip olma, sömürme olduğu açıktır. Milyonların hayatı toplumlar arasında ki bu bitmez anlaşmazlığa, devletler arasında ki üstün gelme siyasetine bağlıdır.

Göçler zaman zaman daha iyi yaşam koşulları için yaşansa da, asıl sorun savaş ve çatışmanın kendisidir. Savaş ve çatışmanın olduğu bölgelerde, toplumlarda, ülkelerde insani yaşam alanları daraldığı için, göç olgusu bazen kendiliğinden, bazen de karşıt grup ve düzenli orduların zoruyla gerçekleşmektedir.

Tespit basit ama yaşanılanlar korkunçtur. Dünya genelinde bir çatışma hali yaşanmasa da, bölgesel sorunlar, iç savaş ve toplumlar arasında ki husumet sorunları daha da büyütmekte, siyasal erk olma girişimleri kitleleri yerinden, yurdundan etmektedir.

Ortadoğu bunun en dramatik örneğidir. Yanı başımızda, zaman zaman içimizde süren yangından kaçıp, güvenli alanlara ulaşmaya çalışan binlerce insanın hala hareket halinde olduğunu söylemek mümkündür.

Kimisi savaşın yakıcılığından kaçmıştır, kimisi açlığın pençesinden kurtulmak için her şeyini bırakıp, yollara düşmüştür.

Mayınlı arazi ve tel örgülere rağmen, ölümden kaçarken ölüme yakalandıkları bilinmektedir. Binlerce insanın açık denizlerde alabora olması, çocuk bedenlerinin sahillere vurması dramın geldiği noktayı gösterme açısından oldukça çarpıcıdır.

Bunun sıradan bir göç olmadığı, bir göçertme olduğu açıktır. İnsanlar kendi iradeleri dışında evlerini terk ederek, bin bir tehlike ile dolu yollara düşmektedir.

Özellikle çatışmaların yaşadığı yerlerde, insanlar doymuyor, güvenli bir yaşam kuramıyor, bir gece ansızın canını kurtarabilirse aç sefil yollara, bilinmezliğe yol alıyor.

Kimisi bu insanlara mülteci diyor, kimisi sığınmacı. Misafir diyende var, muhacir diyen de.

Adı, tanımlaması ne olursa olsun insanın yerinden,yurdundan kopması, koparılması korkunç bir duygudur. Ailelerin dağılması, yollarda kurda kuşa yem olması, aç sefil bilinmez yollarda ucuz iş gücü olması, ötekileşmesi, ırkçı saldırılara uğraması sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Yani insanın buhurlaştığı, vicdanların kuruduğu bir çağın ortasında mültecilik giderek yaygınlaşmaktadır. Her ne kadar sorunlar küresel düzeyde gündeme gelse de, mültecilik ülkeler arasında siyasal bir sorun haline geldiği için çözümün çoğunlukla uzun vadeye yayıldığı görülmektedir Yerlerinden, yurtlarından ayrılan yüz binlerce insanın, tekrardan evlerine döndükleri ise pek görülmemektedir.

Savaşların, çatışma ve husumetlerin son bulması için sosyolojik bir çözüm yerine, askeri güce dayalı çözümler devreye sokulmakta, güç etkisini kaybettiğinde çatışma koşulları yeniden devreye girmektedir. Yani her halükarda sığınmacılar kaybetmektedir. En başta çocuklar, kadınlar, yaşlılar zarar görmekte, binlerce yetişkin savaşçı da çatışma alanlarında ölmektedir. Yani bu sürecin başında, ortasında ve sonunda ölümün dışında bir şey yoktur.

Bu gün BM bağlı (UNHCM) Mülteciler Yüksek Komiserliği dünyanın dört bir tarafında çalışma yürütse de, sığınmacıların sorunları çözülememiş, çadırlarda insani koşullardan uzak bir yaşam dışında pek bir gelişme olmamıştır. Sığınmacıların kitleler halinde ölmemeleri için asgari yaşam ihtiyaçlarının karşılanması için kimi sınır bölgelerinde çadırlar kurularak, nefeslenmeleri sağlanmaktadır. Savaştan, ölümden kaçan insanlar için çadır kentler kurulması, asgari yaşam koşullarının oluşturulması elbette önemlidir, hem de çok önemlidir. Kimisinin bir çadır bile bulmadığı gerçekliği de söz konusudur. Buna rağmen asıl çözümün bu olmadığını hepimiz bilmekteyiz. Göç ve göçertmeye neden olan sorunlar varlığını sürdürdükçe, mesele yakıcılığını koruyacaktır.

Bu gün gelinen nokta, dün yaşanılanlarla karşılaştırıldığında aslında çok değişen bir şey olmadığını göstermektedir. Ortadoğu’nun son elli yıllık tarihine baktığımızda göçlerin, mültecileşmenin ne kadar hazin ve dramatik sonuçlar yarattığını görmüş oluruz. Sorunun bize yansıyan bir yüzünün, yaşanan göç dalgalarının yarattığı sonuçların ne kadar yakıcı olduğunu gösterme açısında önemlidir.

Biraz geçmişe,1988 yılına, Saddam Hüseyin’in Halepçe’de kimyasal silah kullanarak en az  on bin Kürdü öldürdüğü yıllara gidelim. Katliamın yaşandığı o günlerde, büyük bir göç dalgası yaşanmış, binlerce insan mayınlı arazilere rağmen, sınırlara dayanmıştır.  Arkasından patlak veren Körfez Savaşı ve ABD’nin Irak müdahalesinde Saddam’ın Kürt Bölgelerine saldırıya geçme, tekrardan kimyasal silah kullanma ihtimali üzerine ikinci büyük göç dalgası başlamıştı. O yıllarda çoğu insan gibi sınırın bu tarafında bizzat tanık olduğumuz göç dalgasında, yüz binlerce Kürdün sınırları aşarak Hakkari’ye ulaşması, sonrasında Diyarbakır ve Muş’ta çadırlarda bin bir zorlukla yaşamasının yarattığı travma hala belleklerde canlıdır.

Taşların yerinden oynadığı Ortadoğu giderek hareketlenmiş, nihayetinde 2010 yılında Suriye’de de benzer bir alt üst oluşun yaşandığı görülecektir.

Suriye’de patlak verem iç savaş kısa sürede ülke geneline yayılacak ve rejim güçleriyle muhalif kesimler arasında bitmez bir savaşın fitili tutuşacaktır. Çatışma ve ölüm korkusu, sınırlara doğru büyük bir göç dalgası yaşanmasına neden olmuş, rejim muhalifleriyle büyük çatışmalar başlamıştır. Bunun üzerine binlerce sivil ölümden kaçarak, sınırlara dayanmış, büyük bir insanlık dramı yaşanmıştır. Birkaç kez art arda yaşanan bu göç dalgasının sonucunda, binlerce, on binlerce Suriye’li sığınacak güvenli yer arayışına girmiş, yüzlercesi yollarda bombalara hedef olmuş, mayınlı arazilerde ölmüştür. Bu gün hala yakıcılığını yaşadığımız bu göç dalgası sonucu Urfa, Antep, Hatay ve bir çok ilde Suriye’lilerin kaldığı çadır kentler kurulmuş, binlercesi de değişik illerde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu gün Suriye iç savaşı ne bitmiştir, ne de çözülmüştür.  Sorun küresel güçler tarafından askeri önlemlerle tetikte beklemeye alınmış, belirsiz bir ortam oluşmuştur. Oysa 6 milyon Suriye’li yerinden yurdundan edilmiş, binlercesi yollarda hayatını kaybetmiştir.

Yani hayat, savaş ve çatışma mağdurları için ölüm ve ölümün kıyısında bir yaşamdan ibaret olmuştur.

Bu gerçeklik zemininde yaşanılanlar ilgili olarak, UNHCR, BM Mülteci Örgütü, çatışma, zulüm ve kamu düzenini ciddi biçimde bozan olaylar nedeniyle yerinden edilen milyonlarca mülteciye ve diğer insanlara birer yuva bulmak için dünya çapında tüm ülkelere çok daha fazlasını yapmaları için bugün çağrıda bulunuyor. Dünya Mülteciler Günü nedeniyle yayınlanan rapor, zorla yerinden edilme olaylarının artık dünyadaki insanların %1’inden fazlasını -her 97 kişiden birini- etkilediğini; ve her geçen gün evini terk eden insanlardan eve dönebilenlerin sayısının daha da azaldığını gösteriyor.

UNHCR’nin 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nden iki gün önce yayınlanan Küresel Eğilimler raporu, 2019 yılı sonu itibarıyla şimdiye dek görülmemiş bir sayı olan 79,5 milyon insanın yerlerinden edilmiş olduğunu gösteriyor. UNHCR, daha önce toplamda bu kadar yüksek bir sayı görmemişti.

Rapor ayrıca mültecilerin içinde bulunduğu zor durumun yakın zamanda son bulacağına dair ümitlerin de giderek azaldığını gösteriyor. 1990’lı yıllarda her yıl ortalama 1,5 milyon mülteci evlerine geri dönebiliyordu. Son 10 yılda ise bu sayı yılda yaklaşık 385.000’e düşmüş görünüyor. Bu, günümüzde yerinden edilme durumlarındaki artışın, yerinden edilmeye bulunan çözümlere oranla çok daha fazla olması demektir.

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi şöyle belirtiyor: “Günümüzde zorla yerinden edilme olgusunun değişim geçirerek yalnızca çok daha yaygın olmakla kalmayıp kısa süren, geçici bir olgu olmaktan çıktığına tanık oluyoruz. İnsanların, eve dönme şansı ya da bulundukları yerde bir gelecek inşa etme umudu olmadan, yıllarca süren bir kargaşa durumunda yaşaması beklenemez. Evini terk etmiş herkese karşı, özünde daha yeni ve daha kabul edici bir tutum ile yıllarca süren böylesi acıların yaşanmasının temelinde yatan çatışmaları çözmeye adanmış bir gayrete ihtiyacımız var.”

UNHCR’nin Küresel Eğilimler raporu, geçen yılın sonu itibarıyla yerlerinden edilmiş olan 79,5 milyon kişinin 45,7 milyonunun kendi ülkeleri içinde diğer bölgelere kaçan insanlar olduğunu gösteriyor. Geri kalanı ise başka yerde yerinden edilmiş insanlardır: 4,2 milyonu sığınma talebinin sonuçlanmasını bekleyen insanlar, 29,6 milyonu ise mülteciler ve kendi ülkesini terk etmek zorunda kalan diğer insanlar.

2018 yılı sonunda 70,8 milyon olan bu sayıda bir yıl içinde yaşanan artış, iki ana faktörün sonucudur. Birincisi, 2019 yılında özellikle Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde olmak üzere, Sahel, Yemen ve artık onuncu yılını yaşayan ve dünyada yerinden edilmiş nüfusun altıda birine denk gelen 13,2 milyon mülteci, sığınmacı ve ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ile Suriye’de oluşan endişe verici yeni yerinden edilme olaylarıdır.

İkincisi ise, ülkeleri dışında olan ve çoğu resmi şekilde mülteci ya da sığınmacı olarak kayıtlı olmayan, fakat koruma duyarlı düzenlemelere ihtiyaç duyan Venezüelalıların durumunun daha görünür hale gelmesidir.

Ve tüm bu rakamların içinde çok sayıda bireysel ve kişiye özgü kriz bulunuyor. Örneğin Avustralya, Danimarka ve Moğolistan’ın nüfuslarının toplamı kadar çocuk (on binlercesi refakatsiz olmak üzere, sayılarının 30-34 milyon olduğu tahmin ediliyor) yerinden edilmiş durumda. Aynı zamanda, yerinden edilmiş insanlar içinde yaşı 60 ve üzeri olanların oranı (%4), dünya nüfusunda %12 olan bu oranın çok daha altında – ki bu ölçülemeyecek boyutlarda üzüntü, çaresizlik, fedakarlık ve sevdiklerinden ayrı kalmayı gösteren bir istatistik.

Günümüzde Zorla Yerinden Edilme Hakkında Bilmeniz Gereken 8 Şey:

  • Son 10 yılda en az 100 milyon kişi ülkeleri içinde ya da dışında sığınma arayışı içinde evini terk etmek zorunda kaldı. Bu, dünyanın en kalabalık 14. ülkesi olan Mısır’ın nüfusundan daha fazla insanın evlerini terk etmesi anlamına geliyor.
  • 2010 yılından beri zorla yerinden edilme durumları neredeyse ikiye katlandı. (2010 yılında 41 milyon kişiye karşı bugün 79,5 milyon)
  • Dünyada yerinden edilmiş kişilerin %80’i şiddetli gıda yetmezliği ve kötü beslenme etkisi altındaki ülkeler veya bölgelerde yaşıyor. Bu ülkelerin çoğu iklim değişimi ve diğer afet riskleriyle yüzleşiyor.
  • Dünyadaki mültecilerin dörtte üçünden fazlası (%77) uzun süreli yerinden edilme durumu içinde. Örneğin Afganistan’daki durum 50 yılı aşkın süredir devam ediyor.
  • Her 10 mültecinin 8’inden fazlası (%85) gelişmekte olan ve genellikle terk etmek zorunda kaldıkları ülkeye komşu olan ülkelerde yaşıyor.
  • Dünyada yerinden edilmiş insanların üçte ikisi toplamda 5 ülkeden geliyor: Suriye, Venezuela, Afganistan, Güney Sudan ve Myanmar.
  • Küresel Eğilimler Raporu, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecileri için Yardım Kuruluşu kapsamındaki Filistin’de yaşayan 5,6 milyon mülteci de dahil olmak üzere, tüm büyük yerinden edilmiş ve mülteci topluluklarını kapsıyor.
  • 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları kapsamında “kimseyi geride bırakma” ilkesi, BM İstatistik Komisyonu tarafından geçtiğimiz yılın Mart ayında kabul edilen mültecilere dair yeni bir gösterge sayesinde artık açık şekilde mültecileri kapsıyor.
  •  

Orda burada ucuz iş gücü olmaktan başka bir özgül ağırlığı yoktur. Mülteci Kampları, sığınmacı evleri ve savrulan kaçak yaşamlar sorunun çözmekten uzak, savrulmaya açık bir metotdur.

UNHCR’nin açıkladığı rakamlar kayıt altına alınan sığınmacı ve mültecileri yansıtıyor. Kaçak olarak orada burada karın tokluğuna çalışan, ayakta durmaya çabalayan kaçak göçmenlerin durumları daha ise daha vahim.

Onlar hem varlar, hem de yoklar.

Varlar, çünkü her yerde ucuz iş gücüdürler, yoklar çünkü hiçbir tanımlamaya sığmıyorlar.

Bütün yaraların bileşkesi:Mültecilik

Fotoğraf: BM UNHCR

Bu gün dünya mülteciler günü. Dünyada süren savaş, çatışma, antidemokratik uygulamalar, baskılar  ve açlık yüzünden yüz binlerce insan evini, varını, yakınlarını bırakarak, ölümüne bir yolculuğa çıkıyor. Güvenli yerler arayan insanların geneli Avrapa’ya gitmeye çalışsa da, umut yolculuğu çoğu zaman büyük dramlarla son buluyor. Mayınlı araziler, tel örgüler ve açık denizler, paramiliter güçler, ırkçı gruplar ve insan kaçakçıları mülteciler için en büyük tehlike olmasına rağmen, binlerce insan daha iyi bir yaşam için deniz aşırı ülkelere gitmeye çalışıyor.

Dünyada ki mülteci sayısı resmi rakamlardan ibaret. Oysa kaçak sığınmacı, göçmen ve işçi o kadar çok ki, sayısı mevcut mültecileri aşıyor. Bu konuda bir rakam olmasa da insan kaçakçıların mesaileri bütün ülkelerde son hızla devam ediyor.

Öte yandan UNHCR, BM Mülteci Örgütü, çatışma, zulüm ve kamu düzenini ciddi biçimde bozan olaylar nedeniyle yerinden edilen milyonlarca mülteciye ve diğer insanlara birer yuva bulmak için dünya çapında tüm ülkelere çok daha fazlasını yapmaları için bugün çağrıda bulunuyor. Bugün yayınlanan rapor, zorla yerinden edilme olaylarının artık dünyadaki insanların %1’inden fazlasını -her 97 kişiden birini- etkilediğini; ve her geçen gün evini terk eden insanlardan eve dönebilenlerin sayısının daha da azaldığını gösteriyor.

UNHCR’nin 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nden iki gün önce yayınlanan Küresel Eğilimler raporu, 2019 yılı sonu itibarıyla şimdiye dek görülmemiş bir sayı olan 79,5 milyon insanın yerlerinden edilmiş olduğunu gösteriyor. UNHCR, daha önce toplamda bu kadar yüksek bir sayı görmemişti.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Foto: Şeyhmus Çakırtaş

Rapor ayrıca mültecilerin içinde bulunduğu zor durumun yakın zamanda son bulacağına dair ümitlerin de giderek azaldığını gösteriyor. 1990’lı yıllarda her yıl ortalama 1,5 milyon mülteci evlerine geri dönebiliyordu. Son 10 yılda ise bu sayı yılda yaklaşık 385.000’e düşmüş görünüyor. Bu, günümüzde yerinden edilme durumlarındaki artışın, yerinden edilmeye bulunan çözümlere oranla çok daha fazla olması demektir.

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi şöyle belirtiyor: “Günümüzde zorla yerinden edilme olgusunun değişim geçirerek yalnızca çok daha yaygın olmakla kalmayıp kısa süren, geçici bir olgu olmaktan çıktığına tanık oluyoruz. İnsanların, eve dönme şansı ya da bulundukları yerde bir gelecek inşa etme umudu olmadan, yıllarca süren bir kargaşa durumunda yaşaması beklenemez. Evini terk etmiş herkese karşı, özünde daha yeni ve daha kabul edici bir tutum ile yıllarca süren böylesi acıların yaşanmasının temelinde yatan çatışmaları çözmeye adanmış bir gayrete ihtiyacımız var.”

UNHCR’nin Küresel Eğilimler raporu, geçen yılın sonu itibarıyla yerlerinden edilmiş olan 79,5 milyon kişinin 45,7 milyonunun kendi ülkeleri içinde diğer bölgelere kaçan insanlar olduğunu gösteriyor. Geri kalanı ise başka yerde yerinden edilmiş insanlardır: 4,2 milyonu sığınma talebinin sonuçlanmasını bekleyen insanlar, 29,6 milyonu ise mülteciler ve kendi ülkesini terk etmek zorunda kalan diğer insanlar.

Foto: Şeyhmus Çakırtaş

2018 yılı sonunda 70,8 milyon olan bu sayıda bir yıl içinde yaşanan artış, iki ana faktörün sonucudur. Birincisi, 2019 yılında özellikle Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde olmak üzere, Sahel, Yemen ve artık onuncu yılını yaşayan ve dünyada yerinden edilmiş nüfusun altıda birine denk gelen 13,2 milyon mülteci, sığınmacı ve ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ile Suriye’de oluşan endişe verici yeni yerinden edilme olaylarıdır.

İkincisi ise, ülkeleri dışında olan ve çoğu resmi şekilde mülteci ya da sığınmacı olarak kayıtlı olmayan, fakat koruma duyarlı düzenlemelere ihtiyaç duyan Venezüelalıların durumunun daha görünür hale gelmesidir.

Foto: Şeyhmus Çakırtaş
Foto: Şeyhmus Çakırtaş
Foto:Şeyhmus Çakırtaş

Ve tüm bu rakamların içinde çok sayıda bireysel ve kişiye özgü kriz bulunuyor. Örneğin Avustralya, Danimarka ve Moğolistan’ın nüfuslarının toplamı kadar çocuk (on binlercesi refakatsiz olmak üzere, sayılarının 30-34 milyon olduğu tahmin ediliyor) yerinden edilmiş durumda. Aynı zamanda, yerinden edilmiş insanlar içinde yaşı 60 ve üzeri olanların oranı (%4), dünya nüfusunda %12 olan bu oranın çok daha altında – ki bu ölçülemeyecek boyutlarda üzüntü, çaresizlik, fedakarlık ve sevdiklerinden ayrı kalmayı gösteren bir istatistik.

Günümüzde Zorla Yerinden Edilme Hakkında Bilmeniz Gereken 8 Şey:

  • Son 10 yılda en az 100 milyon kişi ülkeleri içinde ya da dışında sığınma arayışı içinde evini terk etmek zorunda kaldı. Bu, dünyanın en kalabalık 14. ülkesi olan Mısır’ın nüfusundan daha fazla insanın evlerini terk etmesi anlamına geliyor.
  • 2010 yılından beri zorla yerinden edilme durumları neredeyse ikiye katlandı. (2010 yılında 41 milyon kişiye karşı bugün 79,5 milyon)
  • Dünyada yerinden edilmiş kişilerin %80’i şiddetli gıda yetmezliği ve kötü beslenme etkisi altındaki ülkeler veya bölgelerde yaşıyor. Bu ülkelerin çoğu iklim değişimi ve diğer afet riskleriyle yüzleşiyor.
  • Dünyadaki mültecilerin dörtte üçünden fazlası (%77) uzun süreli yerinden edilme durumu içinde. Örneğin Afganistan’daki durum 50 yılı aşkın süredir devam ediyor.
  • Her 10 mültecinin 8’inden fazlası (%85) gelişmekte olan ve genellikle terk etmek zorunda kaldıkları ülkeye komşu olan ülkelerde yaşıyor.
  • Dünyada yerinden edilmiş insanların üçte ikisi toplamda 5 ülkeden geliyor: Suriye, Venezuela, Afganistan, Güney Sudan ve Myanmar.
  • Küresel Eğilimler Raporu, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecileri için Yardım Kuruluşu kapsamındaki Filistin’de yaşayan 5,6 milyon mülteci de dahil olmak üzere, tüm büyük yerinden edilmiş ve mülteci topluluklarını kapsıyor.
  • 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları kapsamında “kimseyi geride bırakma” ilkesi, BM İstatistik Komisyonu tarafından geçtiğimiz yılın Mart ayında kabul edilen mültecilere dair yeni bir gösterge sayesinde artık açık şekilde mültecileri kapsıyor
Foto: Şeyhmus Çakırtaş

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Lütfen izinsiz kullanılmayın.