Balık ve ateş

Istanbul Galata Köprüsü,Unkapani…her zaman bir iki balık tutmaya çalışan insanlarla doludur.Yaz kış hep aynı. Insanlar saatlerce küçük bir balık için bekler. Üşüme pahasına,soğuktan titreme pahasina.Sevgili xalzam kuzen yani Yakup gönderdi. Insanin içini ısıtan bir görüntü. Paylaşmak istedim.

Bir şair ölür, son şiirinin mısralarında,,,,

eleyê Batê, Klasik Kürt Edebiyatının önemli şair ve yazarlarındandır.

Din alimi olan Betê, aynı zamanda Kürtçe Mevlid’in de yazarıdır.

Şiirlerinin toplandığı Divan ve Zembilfroş adlı manzumesi bulunmaktadır.

1417 yılında Hakkari’ye bağlı Batê köyünde doğmuştur. Duhok, Musul, Hewler ve Misk’te medrese eğitimi almış; 1491 yılında, Berçelan Yaylası’nda bir yolculuk sırasında kar ve tipiye yakalanmış, bunun üzerine sığındığı mağarada donarak hayatını kaybetmiştir.

Mağarada donmadan hemen önce, yaşadığı ölüm anını dile getirdiği son şiiri oldukça önemli bir eserdir.

Dünya edebiyatında buna benzer bir örnek var mıdır bilemiyorum, ama şiir oldukça sarsıcı duygular içermektedir.

Dolayısıyla Kürt Edebiyatındaki yeri, ölmeden hemen önce yazdığı şiirle daha da pekişmiş, dünya edebiyatına bu konuda benzersiz bir eser bırakmıştır.

Meleyê Batê, Kürtçe’yi en etkili kullanan Meleyê Cezirê, Fekiyê Teyran gibi önemli Kürt şair ve yazarın arasında yer alır.

kürtçe mevlid.jpg

Meleyê Batê’nin Kürtçe Mevlidi: Mevlid-i Nebi

Kürtçe Mevlid ve çok sayıda şiir ve Zembılfroş adlı destası manzumenin yazarıdır. Bütün eserlerini Kürtçe yazmış ve oldukça da etkili edebi bir dil kullanmıştır.

Şair, yazar ve din alimi olmasının yanında, aynı zamanda toplumcu yönü ağır basan birisidir.

Hakkari Meydan Medresesi’nde müderrislik yapan Batê, halkın, toplanan vergilerin altında ezildiğini görünce, Hakkari Beylerinden, İbrahim Han Bey’in huzuruna çıkarak vergilerin düşürülmesi talep ettiği rivayet edilir.

Bu konuyla ilgili halk arasında dilden dile anlatılan bir söylenceye de göre ağır vergi borçlarından bunalan halk Melayê Batê’yi Mîr’in huzuruna gönderir.

Mîr, halkın vergi borçlarını sileceğini, ancak Batê’nin karşılığında kendisine ne vereceğini sorar.

O ise, ‘Mîr’im gücüm 150 öğrenciyi daha okutmaya yeter. Borçları silerseniz, 150 öğrenciyi daha alır, okuturum’ der.
*

Hayatı hakkında herhangi bir yazılı belge olmamasına rağmen, sözlü anlatımlardan kendisiyle ilgili bazı rivayetler günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu rivayetlere göre, Batê müderrislikten ayrılıp köyüne yerleşir, çocukları, gençleri eğitmeye devam eder.

Ancak bir süre sonra kimi araştırmacıya göre Mir İbrahim Han, köyden ayrılmasını ister. Kimisi bu ayrılmayı bağlı bulunduğu medreseye bağlar.

Batê tipiye yakalanır

Batê sonbaharın bitiminde, kışın başında köyünden ayrılır tek başına.

Mir Hesen Veli Medresesi’nin bulunduğu Misk’e (Bahçesaray/Van)’a doğru soğuk bir günde yola çıkar.

Batê için artık hazan; yolculuk ve gitme vaktidir. Kış kendini hissetirmiş, mevsim soğumuştur.

Batê yoluna devam ederken, hava daha da bozmuş, kar ve tipi yolları kapamış, ortalığı sis almıştır.

Kar, kış, kıyamet Batê’yi yolculuğundan alı koymuş, yoluna devam etme imkanı kalmamıştır.

Bu durumda Mele Batê, Berçelan Yaylası’nda bir mağaraya sığınmak zorunda kalmıştır.

Ancak hava tipiye dönmüş, kar hızlanmış, kısa sürede her tarafı kapatmıştır.

Meleyê Batê.jpg

Meleyê Batê / Resim: Nevin Güngör Reşan

Batê’de ne ateş vardır, ne de yemek. Elinde kırık bir kalem ve birkaç parça eski defter.

Çok üşür Batê, donup öleceğini düşünür. Bu nedenle de güç ve takati tükenmeye, vücudu donmaya başlamadan kalemiyle sararmış yapraklara son şiirini yazar.

Hayatının en yalın, en sade ve duygu dolu şiirdir. Zihni bir gelir, bir gider, duygularını içinden geldiği gibi kağıda döker, gözyaşlarıyla birlikte.

Şiir bitmiş midir bilinmez, ama son nefesi de tükenmiştir Mele Batê’nin.

Üç beş ay dona kaldığı mağarada kalır cenazesi, baharda ulaşılır kendisine.

Göğsünde tuttuğu şiir defteri, yere düşmüş kalemi, bedeni kaskatı kesmiştir. Defter kısmen deforme olsa da, şiir okunaklıdır.

Batê’nin ölüm haberi kısa sürede yayılır dağ köylerine, şiirleri kısa sürede dilden dile dolaşır.

Meleyê Batê hazin bir ölümle hayata veda ederken, hayatın son anlarını anlatan şiiri ezberlenir, dengbejler tarafından cemaatlerde söylenir, dilden dile aktarılır.

İşte o hazan kokan şiiri;

Çirya Paşiyê Pê Da

Ji çirya paşiyê pê da
Melayê Batêyê kanê
Sefer kêşa bi Miksê da
Li ser weqtê zivistanê

Zivistanê evî yolê
Evî beryê evî çolê
Mijê avête derdolê
Xwinavê girtî kêstanê

Xwinavê girtî nesrîne
Cemed çêbû li sewlîne
Girya me tê ji bo asmîne
Zerî nayêne seyranê

Zerî tên û diyar nabin
Coşil tên û sitar nabin
Çi cindî tên siyar nabin
Bûye tarî li kolanê

Bûye tarî û zulmate
Sir û serma ji nû hate
Yeqîn kanûn eda hate
Binêrin dax û kovanê

Binêr daxa me êxsîra
Xezam zer bûn rezê mîra
Reyhan barî di avê da
Reyhan barî di eywanê

Perîşan in li hingorê
Ji Comerza gola jorê
Mecalêd Berçela borî
Zerî nayêne seyranê.

İlk Kürtçe Mevlid’i yazan ve bunu en geniş kesimlere ulaştıran, yüzyıllardır okunmasın sağlayan Batê, aynı zamanda bir aşk destanı olan Zenbilfroş’u da yazmış; şiirlerinde lirik, aşk ve dini konulara ağırlıkla yer vermiştir.

Kendisi hakkında bilgi ve belgeleri, dönemin Çarlık Rusya Başkonsolosu toplayıp, ülkesine götürmüştür.

Rusya’nın St. Petersburg Kentinde Saltikov-Scedrin Kütüphanesi’nde muhafaza edilen, Batê’ye ait el yazma eserleri, edebi kişiliği hakkında önemli bilgileri barındırır;

Çarlık Rusyası döneminde, Erzurum Başkonsolosu Alexander Jaba, Petersburg Bilimler Akademisinin talebi üzerine, Erzurum ve çevresinde Kürt dili ve edebiyatı üzerine yaptığı araştırmalarda edindiği bilgilerden ve el yazması ürünlerden sonra kaleme aldığı kitabında, Melayê Batê’nin 1417 ile 1491 yılları arasında yaşadığını yazar.

Batê’nin Hakkari’ye bağlı Beytüşşebap ilçesinin Batê köyünde dünyaya geldiğini belirten Jaba, Mewluda Kurdî (Mewluda Pêxember, Mewluda Şerîf) eserinin yanı sıra büyük bir divanının olduğunu da söyler.

Jaba’dan sonra yazan M. B. Rudenko ise Kürt edebiyatı üzerine yaptığı incelemeleri kaleme aldığı eserinde Melayê Batê’nin Zembilfroş adlı bir manzum eserinin de olduğunu söyler.

Melayê Batê’nin her iki eseri bugün de, Rusya’nın St. Petersburg kentinde, Saltikov-Sçedrin kütüphanesinde mevcuttur.

Ancak Jaba’nın sözünü ettiği Divan’ı henüz bulunmamıştır. Jaba, Melayê Batê’nin Divan’ında yer aldığını belirttiği bazı şiirlere çalışmasında yer vermiştir. *

Meleyê Batê, dünya çapında tanınan bir şair olmayabilir. Ama özellikle ölmeden önce yazdığı şiir, dünya edebiyatına benzersiz bir eser olarak kalacaktır.

Hazandan Sonra

Ah bu kasımdan öteye,
Melayê Batêyî nerede?
Sefer çıktı Mikse doğru,
Bu kış vakti üzere.

Kış vaktidir bu yolun,
Bu civarda, bu sahrada.
Sis tuttu her yanı,
Çiğ sardı bedeni.

Çiğ düştü Van Gölü’ne,
Soğuklar kapladı servilikleri.
Ağlayasımız tutar gökyüzü için,
Güzeller gelmezler seyrana.

Güzeller gelirler de görünmezler,
Aşikar gelirler de gizlenmezler,
Ne yağızlar gelirler de fark etmezler,
Karanlığa kaldı bütün meydan.

Oldu zifiri karanlık,
Soğuk ve ayaz yeniden.
Takat gerek başa gelene,
Bakın, acı ve özlem…

Dağların bir çoğuna bakın,
Yapraklar soldu Mirlerin bağında.
Reyhanlar yağdı sulara,
Reyhanlar düştü avluya.

Perişanız kimine göre,
Comerzan’dan yukarı göle,
Geride kaldı Mecalê ve Berçelan,
Güzeller gelmez oldu seyrana.

(Kürtçe’den çeviren; Mustafa Çepik)

* Kaynakça: Fehim Işık / İlke Haber

Diyarbekir Bedende…

Diyarbakır, Diyarbekir ya da Amed, kadim bir şehir. Çin Seddinden sonra en uzun surlara sahip, bir eski dünya kentinden bir kaç fotoğraf ve insanın içini yaralayan bir Yılmaz Odabaşı şiiri…

Bir nehrin tükenişi

Hasretin kançanağı gözlerinde oturuyorsun;
seni soruyorum
hiçbir şey bilmiyorsun…

Hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım;
sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın…

Tükenişi bir aşkın,
bir nehrin tükenişine benzer.
Ne deniz olabildin,
ne nehir kalabildin…

Kendin ol, kendin ol…
Sen buysan başkası ol!

Buysan kederden öleceğim,
başkası olursan de kimi seveceğim?

/Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen;
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen…/

Yılmaz Odabaşı

 

NE GÜZEL ÖĞRETMENSİN SEN BÖYLE

 

 

Rasim Karagöl yazdı.

Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Kırmışlar yavrucağın kalbini.
Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?
Kabul etti seve seve.
Pis ülke oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada kötü koku spreyi sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu? Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan, büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.
Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.
Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. ”Çöpçüyüm ben” diyor. Siz sabahları uyurken daha, ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir. Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.
Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.
Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.
Ertesi sabah soruyor birkaç veli. ”Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara?”
Öğretmen gülümseyerek cevap verir.
Verdiği cevap düşündürücü ve bir o kadarda anlamlıdır;
”İNSAN OLMAYI ÖĞRETİYORUZ İNSAN”…!

51236047_643844042699667_1956064819702398976_n

Deniz çöl ve kahverengi.

Denize uzak coğrafyanın insanı için deniz bir hayaldir. Deniz kıyısında yaşayanlar için çöl ne ise, çöl bölgelerinde yaşayan insanlar için de deniz o dur.

Yani her iki karşıt duygu, şaşkın ifadelerde birleşir.

Biri çölü, diğeri denizi olağanüstü ama yaşanmaz bilir.

Oysa her ikisinin de düşüncesi eksik ve temelsizdir. Denizin kendine göre güzel ve zorlu tarafı varken, çöl ucuz bucaksız kum tepeleri de olsa olağanüstü bir yaşamı barındırır.

Deniz engin, uçsuz bucaksız su kütlesiyle şeffaf bir yaşamı, çöl ise kum fırtınaları ile kapalı yaşamayı zorunlu kılar.

Neyse ki ben deniz ile çöl coğrafyasının arasında, yeryüzün bereketli hilal denilen bölgede doğmuşum.

Ne deniz, ne de çöl beni celb eder.

Ben Fırat ve Dicle’nin nazlı seher yellerinde saklı dağ havasının insanıyım. Deniz bana uzak, çöl bana yabancıdır. Tatlı su kültürünün, kadim geçmişin döl yatağında bir sıkışmışlık coğrafyasında denizin maviliğini seven ama çölün altın sarısı rengini de hayatından silmeyen birisiyim.

Bir sentezin ürünüyüm. Bir elim güneşin doğduğu, yükseldiği doğuda, diğer elim Batı’nın deniz kokan yönündedir. Bir sentezim ben. Doğu ile Batı’nın sentezi.

Bu nedenle hangi yön ve hangi yeryüzü şekline yolculuk yaparsam yapayım, önce seslere kulak kabartır, sesini dinlerim kültürlerin, inanç ve duyguların.

Çöl derin bir sessizlik barındırır. İnsanda yalnızlık hissi uyandıran, korkunç bir sessizlik.

Deniz ise dalga sesidir. Geceyi parçalayan, insanda duygu depreşmesi yarattan bir sestir.

Biri sessizlik için de yaşamı ilmik ilmik örer, diğeri büyük bir gürültüyü romantik bir melodiye dönüştürür.

Deniz dalganın sesinde, bütün çağların cazibesidir. Çöl ise derin bir sessizlik ve kadim bir dinginlik, göç ve güç odaklarının savaş alanıdır.

Deniz sesini dinletir,çöl ise sessizliğinde kaybeder insanı. Dalgalar bazen usulca, bazen deli dolu bir güçle kıyıya ulaşır. Usulca gelip, usulca giden dalgalar dinginliğin ifadesiysen, çöl derin sessizliğin simgesidir.

Kahverengi ve som sarı bir rengin içinden gelip, deniz mavisinde umuda kürek çekmek, şiirler okumak dalgaların sesinde, görmek deryayı balıklarla birlikte ve yağmurda sırılsıklam olmak belki de en büyük bahtiyarlık.

İki insan, bir hikaye…

DSCF9898

IMG_2401[10177]

 

Giyinmenin tarihi, çok eskiye dayanır. En eski çağlardan bu yana insanlar iklim ve doğa koşullarına göre giyinmiş, giyinmeyi bir estetiksel disiplin olarak görmüştür.

Muhtemelen ilk insan toplulukları giyinmek için hayvan derilerini kullandılar ve zamanla bitki liflerinden kumaş dokumayı öğrendiler.

Böylelikle giyinmek örtünmekten öte, bir estetiksel kaygıyı da beraberinde getirdi. İlk çağlarda herkes kendi terzisiyken, sonra ki dönemlerde insanlara giysi diken ustalar, yani terziler çıktı tarih sahnesine.

O gün bu gün, insanın giyimle serüveni devam ediyor, iğne ipliği, iplik kumaşı şekilden şekle sokarak, insanın iyi görünmesini sağlıyor.

Giyim sadece insanların örtünmesi olarak kalmıyor, kimi zaman politik bir kimlik, kimi zaman da dinsel bir simge olarak hayatımıza giriyor. Bazen de sosyal konumunu belirleyen sembol olarak karşımıza çıkıyor.

Bu gün hayatımızın her evresinde giyinmenin büyük önemi var. Günlük olarak giydiğimiz elbiselerden tutalım, özel günlere kadar çeşit çeşit giysiler giyiyoruz. Parası olan, olmayan kendi olanakları çerçevesinde güne, zamana denk giyiniyor.

Bu nedenle tüketim toplumunun en revaçta sektörü tekstil demek mümkün. Devasa bütçeleriyle dünya tekstil devleri, insanları giydirmek için çabalıyor. Çünkü giyimin tıpkı gıda gibi, insanı harcamaya iten özel bir güce sahip olduğu biliniyor.

Giyim kuşam denilince, akla başta takım elbise gelir. Daha çok erkeklerin tercih ettiği takım elbise bu günlerde hazır giyimin en önemli kalemi olsa da, geçmişte terzilik mesleğinin bel kemiğiydi. En küçük kasabada bile takım elbise diken ustalar olurdu. Oysa şimdi takım elbise diken ustalar neredeyse tükenmeyle karşı karşıya. Bu mesleği büyük bir inatla sürdüren, sonuna kadar götürmeyi esas alan ustalar olsa da, terzilik mesleği giderek kayboluyor, şekil değiştiriyor.

İşte size iki usta insanın, bir hikayesi…

 

Her gün ütülü  takım elbisesiyle Gaziantep Eblehan’da bulunan tarihi çarşıda ki iş yerinin kepenklerini açan ve tek başına asırlık mesleğini sürdürmeye çalışan Nezir Canpolat tam elli yıldır terzilik yaparak hayatını sürdürüyor. 1970 yılında İlkokulu bitirdikten sonra kendi deyimiyle sanata yönelen Nezir Usta  Antep’in Şehre Küstü semtinde çırak olarak işe başlamış. Dönemin en iyi ustaların yanında çalışarak, mesleğinin inceliğini öğrenmiş, terziliğe gönül vermiş.

İğne iplikle tanıştıktan sonra bir daha bırakamayan, beş yıl çıraklık yapan, sonra kalfalığa terfi eden ve usta olduğuna kanaat getirdiği 1984  yıllarında kendi iş yerini açarak, o gün bu gün terzilik mesleğini saygın bir ustası olarak yaşamını sürdürüyor.

50 yıllık Terzi Nezir Usta hazır giyim sektörün gelişmesi terzilik mesleğini tükettiğini söylüyor ama ustalığını sürdürmede kararlı görünüyor.

“ Sanat olayı her gün biraz daha tükeniyor. Sanat makineleşmeye, hazır giyime yeniliyor.  Ben yıllardır direniyorum, sonuna kadar da gideceğim. Bu mesleği birkaç kişiye öğretmeye çalıştım. Biri öğrendi ama işe devam etmedi. Bir kaçı işi yarıda bıraktı. Ancak bir kişi yetiştirebildim. Şimdi tek başıma çalışıyorum. Biz son nesiliz, bizden sonrası yok. Çırak usta işi olmazsa, terzilik mesleği ölür. Bu meslek çırakla gelecek nesillere aktarılır.  ”

Yine aynı dönemde terziliğe adım atan 61 yaşında ki Ahmet Özbay ise 51 yıldır terzilik yapıyor.

Oda uzun bir süre çırak, kalfa olarak çalıştıktan sonra 1981 yılında kendi iş yerini açmış. Beş yıl boyunca kendi iş yerinde takım elbise, pantolon, palto ve gömlek diken Ahmet Usta sonra bir kamu kuruluşunda 20 yıl terzilik yaparak emekli olmuş. Emekli olduktan sonra terzilik mesleğine devam ederek, yaşamını sürdürüyor. Ahmet Usta hazır giyime olan talebin terziliği öldürdüğünü görünce, daha çok tadilat işlerine yönelmiş. Şimdi küçük dükkanında, 40 yıllık hayat arkadaşıyla birlikte daha çok tadilat ağırlıklı terziliğe devam ediyor.

“Eskiden merkezi yerde dükkanım vardı. Dükkanı bırakıp, kamu sektöründe çalışmaya başlayınca, dükkan elimden gitti. Aradan yıllar geçse de halen tek tük müşterim var. Takım elbise dikme talebi geliyor. Ama artık ben takım elbise dikmiyorum. Daha çok tadilat işleri yapıyorum. Çırak bulamıyorum. Kimse çocuğunu terzilik mesleğine yöneltmiyor. Bu nedenle mesleğimiz giderek yok olmayla karşı karşıya. Oysa bu meslek hep lazım olacak…”

Terzi kendi söküğünü dikemez sözüne tezat olan Nezir Usta, oldukça alımlı giyiniyor ve iş yerinde takım elbiseyle çalışıyor.

Onu tertemiz gömleği, kravat ve yeleğiyle ütü yaparken bulmanız içten bile değil. Nezir Usta her zaman takım elbisesiyle güne başlıyor ve söyle kendini anlatıyor: “Ben her zaman böyle giyiniyorum. İşim gereği. Bir terzi paspal giyinmez, kot pantolonla çalışmaz. İşime saygımdan dolayı, hep takım elbiseyle işimi yapıyorum. Kendi elbisemi, kendim dikiyorum.”

Takım elbiseye talebin giderek azaldığını, konfeksiyonda ihtiyacını karşılamakta güçlük çeken müşterilerin terziliği ayakta tuttuğunu söyleyen  Nezir Usta “ Yani hazır giyimde bulunmayan bedenlerin terzisi olduk.  Gelen ya çok kilolu, ya çok zayıf ya da takım elbiseye meraklı, yoksa kimse gelip takım elbise dikmiyor. Hazır giyime yöneliyorlar.” diyor.

Her iki ustanın da sitemleri aynı. Terzilik mesleği giderek kayboluyor ve usta çırak ilişkisi gerilerde kalıyor.

Bir süre sonra terzilik mesleği sadece tadilatla yaşamaya devam ederse, kimse şaşırmasın.

Çünkü çırak yok,  çırak yoksa mesleğin gelecek nesillere  aktarılması da mümkün olmuyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saat sabahın 8.14’û.

Homurdanan bir Kenttin gürültüsü ışığını bastırıyor. Kent yorgun,kent gün 24 saat ayakta.

Uykusuz her kes.

Bir koşturma,bir acele. Ulaşım araçlar tıklım tıklım. Yedi dűveldem ınsan. Ambulansın kendine yol açamadigi bir kent.

Zamansız ve doyumsuz bir canavar gibi.

Uykusuz,yorgun ama ayakta. Însanlar ayakta ama güneş hala uykusunda. Saat 8.14 ama gökyüzü hala gecenin renginde.

Bir Istanbul güncesinden not defterime yansıyan sözcükler.