TARİHİN GİZEMİ NEMRUT 

Nemrut Mezopotamya tarihinde, kültür ve coğrafyasında karşımıza çıkan önemli bir adlandırma. Bitlis sınırları içerisinde bulunan ve krater bir göle sahip olan dağın ismi Nemrut’tur. Yine Adıyaman sınırları içerisinde yer alan ve Kommagene uygarlığına ait tapınağın bulunduğu dağa da Nemrut adı verilir. Urfa’da ise Nemrut baskıcı bir hükümdardır. Hz İbrahim’i ateşe atan, Tanrı tanımaz, putperest bir zalimdir. Ayrıca Asur Kralı Asurbanipal’ın ordularına komutanlık ettiği yere de Urfa’da Nemrut Tahtı adı verilir. Burası daha sonraları Der Yakup Kilisesi olarak faaliyet gösterecek ama, Nemrut’la ilişkilendirme devam edecektir. Ve yine Kuran’da Nemrut’un Hz İbrahim’i ateşe atması ile ilgili ayetler vardır . Sümer tabletlerinde de Nimrud diye bir kentten bahsedilir.

Yani Nemrut, Mezopotamya’nın tarihinde bir duayendir.Halk arasında ise Nemrut hep zalim ve baskıcı bir hükümdar olarak bahsedilir. Baskı ve şiddetle insanların yaşamlarına kast edenlere Nemrudi denilir. Nemrudi Kavmi nitelendirilmesi de buradan gelmektedir.

Antiochos Tapınağı

Nemrut olarak adlandırılan yerlerin içerisinde en gizemlisi ve ilgi çekici olanı kuşkusuz , Adıyaman’daki Nemrut Dağıdır. Bu dağ, tam bir gizem dağıdır. Kommegene Kralı ilk kez M.Ö 850 yıllarında yazılı tarihe konu olur. Atatürk Barajı sularına gömülen Samsat, o dönemin başkentidir. Asur yazıtlarında buralardan “dünyanın cenneti” diye bahsedilir. Lübnan’da yetişen sedir ağaçlarından burada yetiştiği de yazılıdır .

Gerçekten de bütün gezginler Nemrut yamaçlarında incir, nar, elma, ceviz, dut ve binbir çeşit yabani meyve yetiştiği belirtilmiştir.Bugün, bahsedilen cenneti çağrıştıran bahçelerden eser yok. Köylerin çevresinde kendi ihtiyaçları kadar yetiştirilen meyve bahçeleri geçmişin mirasını taşıyor. Dut, incir ve üzüm hala ilk günkü doğallığında yetiştiriliyor ama her gün biraz daha azalarak. Bütün kesilmelere ve yakılmalara rağmen meşe ağaçlarını, Nemrut’un yamaçlarında görmek mümkün, ama orman denilecek kadar da az …

Kommagene Halkı tarafından kutsal sayılan Nemrut Dağı, Kral I. . Antiochos tarafından yapılan tapınakla daha bir kutsallık kazandı. Doğu ve batı teraslarında boyları on metreyi bulan dev tanrı heykelleri yaptırdı. Tapınakla birlikte kendisini de tanrı ilan etti. Bu tapınak, öyle bir tapınak ki, bütün ülkeden görülüyor, gece boyunca tapınağı aydınlatan kandiller, meşaleler yakılıyor, ayinler düzenleniyordu.Görkemli tapınak o dönemde çok kültürlü ve çok dilli bir yapıya sahip olan Kommagene Halkına uygun olarak inşa edildi. I .Antiochos’un amacı yeni bir dinsel eğilim yaratmak, Komagene halklarıyla bir sözleşme yapabilmekti. Bu sözleşmeye uygun olarak, devasa heykellere birden fazla dilde isim verdi. Amaç, hem siyasi birliği sağlamak, hem de bir türlü federasyon olan Kommagene Krallığını güçlü kılmaktı. Güçlü ordulara karşı halklarını yanına alan I. Antiochos kısa sürede sanat, kültür ve ticarette gelişti. Doğu ve batı uygarlığını sentezleyen Kommagene görkemli yapıların inşasına girişti. Bu arada Romalılar Kommagene’nin başkenti Samsat’ı işgal etmek için saldırılar düzenledi. Ama, Kommagene halkı büyük bir direnişle kentlerini savundu ve Romalıları gerileterek, işgali önledi. Bunun üzerine I. Antiochos’un ünü kısa sürede yayıldı. Ancak, bu kazanılan zafer kısa sürdü. I. Antiohos bir süre sonra öldü. Kutsal Dağ Nemrut’a, babasının yanına gömüldü. Bugün bu mezarın dev tümülüsün altında olduğu sanılıyor. Kısa sürede parlak bir uygarlığı yaratan Kommagene Krallığı Romalılar tarafından yıkıldı.Tapınakları görkemini kaybetsin diye yakıldı, heykeller yıktırıldı. Halkı Babil’e sığınmak zorunda kaldı. Yıkılan tapınak büyük bir sessizliğe gömülecek, 1881 yılına kadar varlığı pek bilinmeyecekti.

Nemrut Dağı’nın zirvesindeki eserlerden ilk söz eden ve bunların Asurlular’dan kalma olduğunu tahmin eden, 1881’de Diyarbakır’da yol yapım işlerinde görevli Alman Mühendis Karl Sester’dir. Sester’in verdiği bilgiler doğrultusunda Alman Kraliyet Akademisi tarafından araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilen bilim adamı Otto Punchtein başkanlığındaki ekip, Nemrut Dağı’nın tepesindeki tümülüs ve tümülüsün doğu ve batı yanlarında oluşturulmuş teraslar üzerindeki devasa heykeller ve çeşitli kabartmalardan oluşan eserler üzerinde çalışır. Uzun çalışmalar sonunda Grekçe yazılı kitabeyi çözen Punchstein, bu eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı 1. Antiochos tarafından yaptırıldığını keşfeder. Antiochos’un ağzından yazılan kitabe, Nemrud Dağı’nın sırrını ve Antiochos’un yasalarını içermektedir. Daha sonra Alman Mühendis Karl Humann ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurucusu Osman Hamdi Beyin de katıldığı Nemrut Dağı çalışmaları 1953’ten 80’li yıllara kadar Amerika’lı Arkeolog Theresa Goell ve Friedrich Karl Dörner ve 1986 yılından itibaren, Dörner’in öğrencisi Sencer Şahin tarafından sürdürülmüştür.

Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine alınan Kommagene doğu ve batı uygarlığını sentezleyen bir kavim olarak tarihe geçti. Kommagene halklarına gelince kimler olduğu konusunda pek bilgi yok. Ancak kitabelerde , bazı Medce kelimelerin bulunması ilgi çekicidir. “Kom (Kon)” Medce ve bugünkü Kürtçe’de topluluk, “gene” ise karınca anlamındadır. Burada yaratılan uygarlığın Kürtlerle bir ilişkisi var mıdır bilmiyorum ama kullanılan figür ve kabartmaların bir kısmının halen kullanılır olması bana ilginç geliyor. Adıyaman ve Malatya dolaylarında bazı kadınların bugün bile başlarına Kufi takması, heykellerin bir çoğunun kufi başlıklı olması bir tesadüf müdür yoksa, bin yılların bir etkileşimi midir?

Bilemiyorum…Bu kısmını tarihçilere bırakmak en doğrusu.

Nemrut’ta ilginç olan sadece tapınak ya da heykeller değildir. Güneşin doğuşu güzellik kavramının içini dolduracak kadar güzel ve farklıdır. . Kıpkızıl bir tepsi gibi doğan güneş bütün ihtişamını sanki bu mekanda ortaya koymaktadır. Zannetmiyorum ki, güneş bir başka yerde bu kadar etkileyici ve muhteşem doğsun. …

2003 Nisan Urfa

img_1332

Sevgili

dostrrr

Kaynakça:

http://www.geocities.com

      İktisatçı Bakkal

                                  
Her gün ekmek ve zaman zaman yoğurt aldığım küçük bakkalı işleten gencin İktisat Fakültesi mezunu olduğu duyunca hem sevinmiş, hem de üzülmüştüm.

Küçücük dükkanın cirosu ne olabilir ki?

Gördüğüm kadarıyla iktisatçı genç bir başına da değil. Aile bireyleriyle ortak işletiyor, ailenin geçim kaynağı bu küçük kenar semt bakkalı. Üç beş apartmanda oturanlar, marketlerde unuttukları ihtiyaçlarını bu ve buna benzer bakkallardan karşılıyor. Her gün bakkal sayısı artmasına rağmen,  müşteri sayısı azalıyor. Çünkü marketler her sokak başında kadar yayılmış durumda.

Anladığım kadarıyla ülkemizde iktisat eğitimi çok yaygın. Her ilde üç beş ticaret lisesi ve her üniversite de iktisat ya da türevleri olan bölümler mevcut. Buna açık öğretim bölümlerini de eklerseniz, iktisat ayağa düşmüş desek   yanlış olmaz.

Oysa insan yaşamında iktisattın büyük yeri var. Atılan her adım iktisadi bir zemine sahip. Parasız hiçbir şey yürümüyor. Böylesi bir ortamda iktisatçının çok olması doğal da, işsiz kalmaları doğal değil. Ülkemizde iktisat fakültesi bitirenler ya bir bakkal dükkanı işletiyor, ya da tarlasını satıp, çır çır fabrikası açan çiftçinin yanında iş bulabilirse kara düzen muhasebecilik yapıyor. Çoğunlukla da düşük bir ücretle.

Yani , on trilyonluk yatırımı kim yönetiyor  dersiniz? İktisat mezunu insanlar olmadığına eminim. Bir çok şirket genel müdürün bırakın liseyi bitirdiğini, ilk okul mezunu bile değil. Koca şirketler kurulmuş, onlarca kişi çalışıyor ama yönetim  aile bireylerin elinde. Gelenekselleşmiş çalışma yöntemlerin hakim olduğunu söylemeye gerek var mı?

Personel mi alınacak, aile efradının sözü alınır, dost ve akrabaya haber salınır. Ne bilimsel bir çalışma, ne de standartlara uyma var. Sigortasız çalıştırma neredeyse ilke haline gelmiş.

Tek düşündükleri para kazanma, hem de çok para kazanma. Koskoca marketler 200-300 ytl işçi çalıştırıyor. Ne sigorta, ne de sosyal güvence.  İşçiden çalma,  malzemeden çalma böylesi firmalar için temel yönetim anlayışı oluyor.

Oysa bu ülkede Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı birimler var. Güya her gün denetleme yapılıyor. Sigortasız işçi çalıştırmak suç olduğu halde, kamu kuruluşları dahil kaçak işçi çalıştırıyor.

Ne ilginç değil mi?

Özcesi bu ülke de gıda mühendisi sürücü kursunda çalışır, doktorlar hem hekimlik yapar, hem de çalıştığı hastaneyi yönetir.       Ziraatçılar öğretmen olur, arkeologlar zabıta.

Ee, ne anladık bu işten.

Üniversiteler ne işe yarar. Baraka kurup, kapısına üniversite demek ne kadar mantıklı. Sokaklarda dolaşan binlerce işsiz insanı nereye sığdıracaklar?

Üniversite mezunu gençlerin çoğalması tabi ki sevindirici, ama okudukları bölümlerle ilgili bilimsel çalışma yürütemiyorsa, iş hayatında bilginin önemi yoksa, bunca zaman öldürmeye ne hacet? Sürücü kursu gibi bazı yönetmelikler değiştirilir, her isteyen ve parayı basan üniversite diploması alır.

Zaten kısmen böyle değil mi?

Parası olan özel üniversiteye girmiyor mu?

Ömründe doğru dürüst  puan alamayan onlarca genç şimdi Kıbrıs’ta, Kazakistan’da özel üniversitelerinde parayla okumuyor mu?

Kızım gıda teknikeri, ama devlet gıda teknikeri almıyor, her yerde kurulan gıda teknolojisinden mezun olan binlerce öğrenci sokağa salınıyor. ,

Peki kızımın suçu ne?

Okumayıp, evde otursaydı daha  mı iyi yapacaktı?

 

Not: Bu yazı 2003 yılında yazıldı. 

Albert Einstein kimdir

Geri zekalı olduğu düşünülürken atomu keşfedip insanlara başarının tanımını yapan isim, Albert Einstein’in hayatı.

Küçükken geri zekalı olduğu düşünülmesine rağmen daha sonra atomu parçalayarak herkesi şaşırtam muhteşem zeka olarak tanıyoruz hepimiz Albert Einstein’i. Hatta hangimiz okuldaki üşengeçliğimizi, tembelliğimizi Einstein’i örnek göstererek örtmedik ki… Tabii hiçbirimiz daha sonra atom parçalayacak kadar dahi çıkmadık o ayrı.

Zekası fark edilene kadar birçok zorluk yaşamış Einstein kendi dünyasında. Okulu belki hiç sevmemiş, ama zekasının kendisini yönlendirmesine de engel olmamış.

Peki kimmiş aslında Albert Einstein? Neler yaşamış, neler hissetmiş?

Her şeye meraklı ve hayal gücü zengin bir çocukluk

Einstein 1879 yılında Güney Almanya’nın Ulm şehrinde sıradan bir çocuk olarak dünyaya geldi. Küçük bir elektro-kimya fabrikasının sahibi olan babasıyla, klasik müziğe meraklı annesi, Einstein konuşmaya geç başladığı için oldukça tedirgin olsa da daha sonra bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaklardır.

Yaşarken o anlar ne kadar zor olsa da, daha sonra bu anların hayıflanmaları yerini büyük icatlara bırakacaktır. Einstein, ne kadar içine kapanıksa o kadar büyük hayaller kurmaya başlar. Her şeye duyduğu sınırsız merak, zamanla onu mükemmel bir hayal gücüne sürükler. Artık düşündüklerinin ve zamanla yapacaklarının sınırı yoktur.

Okulu hiçbir zaman sevmedi

Einstein’e göre onun zekasının temelleri kesinlikle okulda atılmadı. Okul onun için ziyadesiyle sıkıcı ve ezber sisteminde gereksizdi. İlk ve orta öğretimi çok başarısız ve zor bir şekilde geçti. Mühendis olan amcasının desteği olmasa bu kadarını da yapması mümkün değildi.

Ona göre eğitim, okulda öğrendiğin her şeyi unuttuğunda sana kalandı.

Çocukluğunda unutamadığı iki olay

Amcası sayesinde tanıştığı geometriden adeta büyülenmişti. Çocukluğuna dönüp baktığında iki olay onun için çok etkiliydi: İlki beş yaşındayken amcasının ona hediye ettiği pusulada fark ettiği gizem, ikincisi de on iki yaşında öklit geometrisini öğrendiğinde hissettiği büyü.

Özellikle geometri onun için sarsıcıydı. Hatta bu yaşlarda geometrinin büyüsüne kapılmadıysanız daha sonra sizi etkilemeyeceğini düşünüyordu Einstein.

İsviçre vatandaşı oldu

Einstein, lise öğrenimini İsviçre’de tamamladı. 1896’da güç koşullar karşısında direnerek yüksek öğrenimini Zürih Politeknik Üniverisitesi’ne girdi. Daha sonra İsviçre vatandaşı olarak Sırp asıllı bir öğrenci ile evlendi.

Çağdaş Fizik için sürekli düşünüyordu

Einstein, Bern’de federal patent dairesinde çalışıyordu. İşinden arta kalan zamanlarda da Çağdaş Fizik için ortaya atılan problemlerle ilgili düşünüyordu. Önceleri atomun yapısı üzerine fikirler üreten ve Mark Planck’ın kuantum teorisi ile ilgilenen Einstein, Avagadro sayısının değerini de hesapladı ve test etti.

Kuantumun değerini ilk anlayan Fizikçi

Einstein, Kuantum Fiziği’nin değerini anlayan ilk Fizikçi olarak buradaki bilgilerini ışıma enerjisine uyguladı. Bu olaydan yola çıkarak da fotoelektriği açıkladı. Hatta bu çalışmaları 1905’te Annalen der Physik dergisinde iki makalesi yayınlandı. Üçüncü yazısında ise, görelilik teorisinin temellerini atıyordu. Einstein’in bu teorileri sert tartışmalara yol açıyordu.

Daha sonra 20. yy’ın En Kuramsal Fizikçisi olarak anılmaya başladığında, Einstein, görelelik kuramını geliştirmiş, kuatum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji alanlarına önemli katkılar sağlamıştır.

İzafiyet Teorisi

Modern bilime etkileri çok büyük olan Einstein fizik alanındaki çalışmalarından özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık yani İzafiyet teorisi ile tanındı.

Bu teori üç bölüme ayrılmaktaydı:

1905’da Newtom mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu iddia eden sınırlı bağlılık,

1916’da eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren genel bağlılık,

1916’da elektro-manyetizma ile yerçekimini aynı alanda birleştiren kapsamlı denemeler.

Bu teorideki özellikle ilk iki kısım atom fiziği ve astronomi alanında yapılan deneylerde çok başarılı olduğu denenmiştir. Çağdaş Fizik’in de temel taşları arasındadır.

Zürih Üniversitesi profesörü, Albert Einstein

Einstein, 1909’da Zürih Üniversitesi öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Bir adım sonrasında artık Zürih Üniversitesi profesörlerindendi. 1913 yılında ise Berlin Kaiser – Wilhelm Enstitüsü’nde ders vermeye başlamıştı. İşte bu sıralarda Prusya Bilimler Akademisi’ne üye seçildi.

Nobel Fizik Ödülü aldı

Özellikle kuramsal fiziğe katkıları yadsınamazdı. Bunun yanında fotoelektrik olayına getirdiği açıklamalar da çok önemliydi. Tüm bu gelişmeler Einstein’e Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırdı.

Almaya’dan ayrılmak zorunda kaldı

1933’e kadar Berlin’de yaşayan Einstein, Almanya yönetimine gelen Nazi rejiminden sonra birçok Musevi bilim adamı gibi Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Paris’e giderek Collage de France’de ders vermeye başladı. Buradan Belçika’ya, sonra İngiltere, ardından da Amerika’ya giderek burada Princeton Üniversitesi kampüsündeki Institute for Advanced Study’e profesör oldu.

Albert Einstein öldü

1940’ta Einstein bu kez de Amerikan vatandaşlığına geçmişti. 1955’te Princeton’da öldü.

Üvey kızının vasiyeti

Einstein’in ölümünden sonra üvey kızı Margot Einstein, onun kişisel mektuplarını sakladı. Daha da önemlisi, kendisinin ölümünden 20 yıl sonra da saklı kalmasını vasiyet etti.

Ancak süre dolduğunda bu mektuplar Princeton Üniversitesi tarafından basıldı ve Einstein’in özel uyaşamı ile ilgili bilgileri paylaşmış oldu.

Ben atomu insanlığın yararı için keşfettim

Bir gün Eintein’e keşfettiği atomun bomba olup Hiroşima ve Nagazaki tepesinde patladıktan sonra neler hissettiği soruluyor.

Einstein ise şöyle cevaplıyor bu soruyu: ”Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka daha ekler. Ben atomu insanlığın yararı için keşfettim. Ancak insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar. Böyle olacağını bilseydim ayakkabı tamircisi olurdum”

Einstein’den başarının formülü

Daha 5 yaşındayken bir pusulanın gizemine duyduğu hayranlıktan yola çıkarak başarının formülünü de gerçekten matematiksel olarak formülize etmiş Einstein.

Ona göre, Başarı; A=X+Y+Z.

Denklem karmaşık gibi görünse de aslında anlaşılır ve basit. A: Başarı, X: Çalışmak, Y: Çalıştığın konuyu oyun gibi görmek, Z: Konuşmak yerine üretmek İşte bu kadar basit.Bu koşullar bir araya geldiğinde başarı da kendiliğinden geliyor sanki.

Tek bir çocuk bile mutsuzsa bilim ilerleyemez

Einstein’e göre bilimin ulaşması gereken son nokta tek bir çocuğun bile mutsuz olmaması. Çünkü tek bir çocuk dahi mutsuzsa icatlar olmayacağından bilim de ilerleyemeyecektir.

Bence Einstein, herkesin kendisi kadar güçlü olamayacağını düşünüyordu. Ona geri zekalı denildiğide bile o hayal kurmaktan vazgeçmeyerek çok büyük bir cesaret göstermişti çünkü.

Aptal nedir

Einstein dünyanın aptallarla dolu olduğunu düşünüyor. Çünkü aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç bekleyen kişiye onun gözünde aptal deniyor. Nihayetinde aptallığın bir sınırı yok, dahilik ise bir sınır gerektirir!

Bizi güzel ahlak kurtaracak

Yeryüzü insanlar yaşasın diye ayrıldıysa yine bütün sorumluluk da onlara düşüyor demektir. Birçok icat yapılabilir. Çok zeki insanlar atomu keşfedebilir. Ama sizce atomdan bomba yapmayı düşünenler de bir o kadar zeki midir?

Einstein bir bilim adamıydı, şüphesiz ki mükemmel bir bilim adamı. İstediği insanlığa güzellikler sunmaktı. Ama insan koşullar ne getiriyorsa layığıyla yaptı (!) Onun şu hayata bırakmış olduğu yine çok zekice ve saf bir son mesaj da var kayıtlarda: ”Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece bilimsel buluşlara değil çok ahlaklı bir yaşama düzeninin gerçekleşmesine bağlıdır”

Damla Karakuş

damla.karakus@ensonhaber.com

Asırlar devirmiş bir çesme. Pirîn Çesmesi.

Kaç asır önce inşa edildi bilmiyorum. Pirîn ya da Perre antik kentle aynı çağlarda yapıldığı düşünülüyor. Aynı zamanda Roma Çesmesi olarak da bilinir. Pirîn köyünün içinde yer alır. Sessizdir ve durmadan durgun bir halde akar. Buz gibi,berrak bir suyu var. Kayaların altından akan suyu için kesme bozalttan ark yapılmış. Ve aynı zamanda suyun gün yüzüne çıktığı yerde kemer şeklinde olağanüstü bir yapı inşa edilmiş. Ne imza var,ne de bir işaret.Mutlaka görmenizi öneriyorum. Adıyaman’a yolunuz düşerse görün bu çeşmeyi…

İçindeki sesin yazarı: Mehmed Uzun

Ben ruhu zedelenmiş, sesi kısılmış, kendisini ifade etmekte güçlük çeken insanların yazarıyım.

 

Böyle diyordu bir röportajında.

30 yılı sürgünde geçen ve 54 yıla sığan kısa bir ömür. Dopdolu…

Doğduğu yerden uzak, doğduğu yerin sesine yakın bir hayat.

Hep uzun yolculukların insanı oldu. Sisler içerisinde, uçurumlardan seslendi.

Uzak ve yabancısı olduğu coğrafyalara gitmek zorunda kaldı.

Köklerinden, kültüründen, dilinden mahrum kaldı. İçindeki seslerle yaşadı.

Kah dengbej oldu, kah sınırlarda yürüyen bir kaçak.

En çok da içindeki sese tav oldu, tav oldukça içindeki ses de büyüdü, romanlara dönüştü.

Mehmed Uzun kimliğindeki bilgilere göre 1 Ocak 1953 yılında Siverek’te, toprak damlı bir evde dünyaya geldi.

Bir yanı Kurmanç, bir yanı Zazaydı. Kalabalık akraba çevresi, aşiretsel ilişkiler ve dedesinden aktarılan müthiş bir sözcük dağarcığı.

Güçlü bir bağ vardı, dedesiyle arasında. Sözcüklere, stran ve masallara dayanan bir bağ.

Dedesi gelince bir başka olurdu Mehmed, içi aydınlanır, sevinçten gözleri parlardı.

Dedesi de uzun paltosunun cebinden çıkardığı şekerleri Mehmed’e verir, onunla konuşur; sırlarını, yaşanmışlıklarını paylaşırdı.

Mem û Zîn, Siyabend û Hecê ve başka Kürtçe hikayeleri anlatırdı, Mehmed’te bir yetişkin gibi dinler, zihnine kaydederdi.

m uzun ailesi.jpg
Mehmet Uzun’un annesi, babası ve kardeşleri  / Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

Sonra annesinden, anneannesinden, babasından, evlerine gelen dengbejlerden dinlerdi hikayeleri.

Kalabalık bir aşiret ortamında büyüyor, toplumsal yapılarını sözlü anlatımlarla öğreniyordu.

Evlerinde hem Kurmanci, hem de Zazaki konuşuluyordu.

Anlatılan bütün hikayeler, yaşanmışlıklar sözle hayatına girer, dağarcığına bir bir yerleşir, sonra zihninin derinliklerinde kaybolurdu.

Yaşadığı çevrede her şey sözle başlar, sözle biterdi.

Sözün ustaları dengbej denilen, halk ozanlarıydı.

Dengbejlerin sesinden olaylar, aşklar, savaşlar, kahramanlıklar anlatılır, kuşaktan kuşağa aktarılırdı.

m uzun  (1).jpg
Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

Bu nedenle Mehmed çocuk yaşta olmasına rağmen, sözlü kültürün birinci yasası olan “ezber” aşamasını başarıyla geçiyordu, farkında olmadan.

Okul yaşına kadar her şey kendi doğal ortamında Kürdili hicazkar makamında gelişti.

Yedi yaşına geldiğinde devletin mektebine yazıldı ve hayatının ilk önemli durağı, siyah önlüklü yıllar başladı.

Heyecanlıydı, içi içine sığmıyordu her çocuk gibi. Hiç de kaygılı değildi, büyük bir istekle okul bahçesine gelmiş ve hayatının ilk şokunu yaşamıştı.

Siverek’te ilkokulun birinci günü bir tokat yedim, bugün bile aklımdan çıkmaz.

Okul bahçesinde sıraya girmeye çalışırken aramızda Kürtçe konuşuyorduk.

Bir tokat attı İstanbullu yedek subay öğretmen, Türkçe konuş diye.

Ama Türkçe bilmiyordum ki…1

O tokat yüreğine kadar tesir etti, içindeki sesi incitti ve ölümüne kadar etkisini gösterdi.

Mehmed Türkçe bilmiyordu okula başladığında. Birçok arkadaşı aynı durumdaydı.

Yediği tokattın yaratığı iç buruklukla okula devam etti ve kısa sürede içine gömülerek; okumayı, sonra da yazmayı öğrendi.

Böylelikle okumaya merak saldı daha ilk yıldan, sonra çizgi romanlar hayatına girdi.

Okuma serüvenini bu romanlarla sürdürdü, olağanüstü bir çizgi roman merakı hayatını kapladı.

Babası çizgi roman okumasına önceleri ses çıkarmasa da, bir süre sonra sıcak bakmadı ve derslerinden geri kalır diye okumasına yasakladı.

Buna rağmen Mehmed için gizli okuma günleri başladı, çizgi romanlar biriktirdi, akrabalarının, komşularının evlerinde okumaya devam etti.

İlkokulu bitirdiğinde artık bir sandık dolusu Teksas, Tommiks çizgi romanları vardı.

Bir de futbolu çok sevdi Mehmed. Siverek’in dar ve dolambaçlı sokaklarında, plastik topun peşinde az koşmadı. Mahalle arkadaşlarıyla takım bile kurdu.

Liseye geldiğinde ise toplumun geneline sirayet eden siyasal atmosferden o da etkilendi.

Çok sayıda sol ve sağ parti ve fraksiyon olduğunu gördü, onları takibe alarak, futbolu, çizgi romanı hayatından silmeden yoluna devam etti.

m uzun  (2).jpg
Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

O yıllarda siyaset ülke genelinde ateşten gömlek idi; devrime giden yol ise, duvar yazılarından geçiyordu.

Bu nedenle bütün legal, illegal; sağ, sol örgütler, duvar yazısı eylemleri koyuyor, kentlerin duvarlarını devrim, karşı devrim sloganlarıyla dolduruyordu.

Ülkenin her tarafından iç kargaşa ve kavga haberleri yayılıyor, ülke derin krizlerle sarsılıyordu.

Kriz sadece sokakta değildi. Devletin derinliğinde de krizin ayak sesleri geliyordu.

Takvim yaprakları 12 Mart 1972 tarihini gösterince, bazı üst düzey kuvvet komutanları 12 Mart Muhtırası vererek, hükümetinin çekilmesi sağladılar, yerine Nihat Erim’i getirdiler.

Muhtıra, hükümete karşı yapılsa da, asıl sokaklar karışacak, toplu gözaltı ve tutuklamalar başlayacaktı.

Siverek tam da bu dönemde içten içe kaynıyor, duvar yazıları bu hareketlenmenin, yan yana gelmenin yansıması oluyordu.

1972 yılının bahar gecelerinin birinde, duvarlara yazılan, toplumsal özgürlük içerikli yazılar nedeniyle çok sayıda genç gözaltına alınma kararı devreye sokuluyordu.

Gözaltına alınıp, tutuklanan 28 genç arasında henüz 18’ine giren ve futbol arkadaşlarının arasında çizgi roman kahramanı Tommî olarak adlandırılan Mehmed Uzun da vardı.

1972 yılında tutuklandım, Kürtçülükten. 18 yaşındaydım.

Duvarlara yazılar yazılmıştı Siverek’te. 28 kişi birlikte Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildik.

Kürtçeyle ilk ciddi tanışmam böyle oldu. Herkes vardı hapishanede.

Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Emin Bozaslan, Musa Anter, Ferit Uzun…2

Mehmed Uzun’un ikinci durağı cezaevi olmuştu. Okuldan sonra hayatında derin izler bırakacak günler başlıyordu böylelikle.

Musa Anter, kuzeni Ferit Uzun, Tarık Ziya Ekinci, M. Emin Bozarslan ve çok sayıda dengbejle karşılaşması hayatına radikal bir yön verdi.

Dört duvar arasında Kürtçe okuma yazma öğrendi, ideolojik tartışmalara katıldı. Hayatındaki Tommi buharlaştı, yeni kişilikler yerleşti ruhuna.

En çok dengbejlerle arkadaş oldu, dedesinin, anneannesinin sesini dile getiren dengbejlerle sıkı bağlar kurdu, onların söylediklerini zihnine kaydetti.

WhatsApp Image 2019-10-04 at 11.24.22.jpeg
Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

Kısa bir zamanda yepyeni bir insan oldu, o artık olaylara sol çerçeveden bakan, Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarını bahseden birisiydi.

Cezaevinde bulunanlardan her birisinden bir şeyler aldı, heybesini doldurarak 2 yıl sonra tahliye oldu ve baba ocağı Siverek’e döndü.

Hayat devam ediyordu. Duvar yazıları, siyasi karmaşa ve devrim şarkıları, her şey mecrasında yol alıyordu.

Kararını vererek, üniversite okumak için Ankara yolunu tuttu.

Tommi Mehmed duvar yazıları yazmış mıydı bilinmez ama cezaevi kendisini tamamıyla değiştirmiş, çizgi roman okuma alışkanlığını da sonlandırmıştı.

Yerine daha kalın, daha ideolojik kitaplar başucundaydı.

O artık felsefi ve ağır politik yazılar okuyor, yazıyordu; Rızgari adlı politik derginin yazı işleri sorumluluğunu üstlenerek, siyasal faaliyetlere katılan birisi oluyordu.

orhan-kotan-u-hevalen-wi1.jpg
Mehmed Uzun Rızgari ekibi ile birlikte / Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

Dergi daha çok Kürt orijinli yazılara yer veriyor, başta İsmail Beşikçi ve sisteme muhalif kimlikli yazarlar katkı sunuyorlardı.

Bu nedenle de dergi hakkında sık sık davalar açılır.

Çok geçmeden dergide yayınlanan yazılar nedeniyle Mehmed Uzun üç yıl cezaya çarptırılır, hükmün kesinleşeceğini düşünerek, Türkiye’yi terk etme çıkma kararı alır.

Arkadaşlarının yardımıyla 1977 yılında kaçak yollardan önce hayatının üçüncü durağı olan Suriye’ye geçer.

O gece sınırı arkamızda bırakıyorduk… Yüzümüzü uğura çevirmiştik, sırtımızı feleğe…

Saatler süren bir yürüyüşten sonra sınırın öte tarafına geçtik. Bu yürüyüş zamanın ve hayatın sıfır noktası üzerindeydi.

Hem zaman, hem de hayat o sıfır noktasında duruyordu. Sınırı geçtiğimizde tekrar bir başka zaman ve hayat noktasına ulaşmış olduk.

Sınırı arkamızda bıraktığımızda döndüm ve bir kez daha arkama baktım. 3

Bir süre burada kaldı. Kaldığı sürede bir çok Kürt şahsiyet tanıdı, hikayelerini dinledi, evlerine konuk oldu, kendisi gibi kaçaklarla kaldı, sonra Suriye’den de ayrılarak zar zor, bin bir zahmetle ve yine kaçak yollardan dördüncü durak İsveç’e gitti.

M.uzun_.-hatice.yasar_.jpg
Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

Suriye yolculuğu boyunca şiirler yazdı, dengbejlerin anlatımlarını içselleştirdi.

Siverek’te başlayan yolculuk, uzak deniz aşırı bir ülkede bulmuştu kendisini. Dil bilmiyor, kimseyi tanımıyordu.

Köklerinden kopuşun bütün sancısını yaşıyor, içindeki seslerin çığlıklarını duyar gibi oluyordu.

Siverek’ten uzaktı ama dedesinin silueti, sözcükleri ve stranları kendisiyle İsveç’e sürgün gelmişti.

Pencereden, kapıdan gözlüyor, gölge gibi Mehmed’i izliyordu.

Sürgünlük yılları bin bir zahmet ve sorunlarla başladı.

Bir süre siyasetle alakasını sürdürdü, politik dergi ve gazetelerde siyasi yazılar yazdı; Kürtçe yazılar yazmaya heveslendi ve bir süre sonra da siyasal çalışmalardan tümden çekildi, kendini içindeki sese verdi, politik arenadan koptu.

memed uzun .jpg
Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

İçinde yer aldığı siyasal çevrelerden birçok eleştiri alsa da, siyasete mesafeli durdu, kendini edebiyata adadı.

Söylenenlere, yazılanlara kulak kapattı, kendi yolunda ilerlemeye, Kürtçe roman yazma amacına yoğunlaştı ve 1985 yılında ilk Kürtçe romanı olan Tu (Sen)’yu yayınladı.

2007 yılında ölümünden kısa süre önce Hasan Cemal’e yutkunarak verdiği röportajında şöyle diyordu:

Kürtçe roman yazmaya başladığım zaman elimde Musa Anter’in 1960′larda hapiste hazırladığı incecik bir sözlük vardı.

Bir de Mehmet Emin Bozarslan’ın sözlüğü, 19. yüzyıldan kalma bir sözlüğün çevirisi…

Türkiye’ye gelemiyordum. Daha çok Suriye’ye gidip Kürtlerle, halktan insanlarla, amatör şair, şarkıcılarla, Dengbejlerle birlikte oluyor, Kürt dilini keşfediyordum.

Çiçeklerin, ağaçların, kuşların Kürtçe isimlerini öğrenip kaydediyordum.

Diaspora’da benden önce yapılmış Kürtçe edebi çalışmaları, dergileri, kitapları tarıyordum.

Mehmed Uzun içindeki sesi dinlemiş, İşveç gibi uzak bir ülke de Kürtçe roman yazarı olmuştu.

O artık tanınan, bilinen, okunan bir edebiyat insanıydı.

Bundan sonra ki ömrü içindeki sese, ses katmakla geçecekti.

Mehmed Uzun bu süreci şöyle ifade ediyordu;

Yazarlığım, varlığım sürgün geleneğine çok fazla bağlı.

Aidiyetlerimin en önemlilerinden biri de budur; ben sürgün edebiyatına ait bir yazarım.

Ve o sürgün geleneği ile benim kişisel deneyimlerim olmasaydı orada mümkün değil bu yazarlık kurulmayacaktı.

Mehmed Uzun, hayatının en verimli yıllarında, 52 yaşında kanser olduğunu öğrendi.

Üç günlük ömrü kaldığı söylendiğinde içindeki sancı ve seslerin çığlıkları iç içe geçti.

Tedaviye başlanılsa da, umut yoktu.

Eve döndüğünde kara haberin etkisini ortadan kaldırmak için, bütün siyah renkli eşyaların kaldırılmasını istedi.

Siyah renk adına hiçbir şey evde kalmadı.

Birkaç doktora daha gitti, sonuç, ilerlemiş mide kanseriydi.

Bütün doktorlar aynı önerilerde bulunuyorlardı: Şehirden uzaklaş, dağın başında huzurlu bir ortama çekil, ailenle, çocuklarınla zaman geçir.

Mehmed Uzun bunun ne anlama geldiğini biliyordu ve zaman geçirmeden son günlerini doğduğu topraklarda geçirme niyetini netleştirerek, Diyarbakır’a gitme kararı aldı.

mehmed uzn.jpeg
Fotoğraf: Mehmed Uzun aile arşivi

2006 yılının temmuz sıcağında Diyarbakır’a indiğinde yürüyemeyecek kadar bitkin ve hastaydı.

Uçaktan iner inmez atmosfer değişmişti, iki bine yakın insan kendisini havaalanında karşılamaya gelmişti.

Gazetecilerin uzattığı mikrofonlara “Ben ölmeye değil, yaşamaya geldim” deme gücü ve morali buldu kendisinde.

Diyarbakır’daki dostları, akraba ve arkadaşları, tanıdığı, tanımadığı çok sayıda insan, Uzun için seferber olur.

Yattığı hastanenin karşısına devasa bir fotoğrafını asarak moral verir, çok sayıda ziyaretçisi olur.

Tanınan kişilerin yanında, halktan, uzak köy ve kasabalardan insanlar hastaneye akın eder.

Din adamları, sanatçılar, siyasetçiler ve en çok da dengbejler hastalık boyunca hastane bahçesinden ayrılmaz.

Gençler, öğrenciler, bütün Diyarbakır adeta seferber olur.

Üç günlük ömür biçilen Memed Uzun, doktorlara inat, bayağı toparlanır. Hastaneden çıkarak, Karacadağ eteklerinde hazırlanan evine yerleşir, hatta iadeyi ziyaretler bile yapar.

Doğduğu Siverek’e giderek Fırat Vadisini gezer. Artık morali yerine gelmiştir.

Çok sayıda röportaj verir, yazacağı kitaplar üzerinde düşünür.

Mutlu ve bahtiyardır artık.

Ama henüz tam iyileşmediğini de bilir, buna rağmen yaşama sevincinden bir şey kaybetmemek için direnir, hayata sımsıkı sarılır.

15 ay dopdolu yaşar, akrabalarıyla, dost ve sevdikleriyle, dengbejlerin sesleriyle buluşur, onları tekrardan dinler.

Yorulmuş, yorgunluk belirtisi artmıştır. Bu nedenle hastalığının yeniden aktifleştiğini anlar. Bunun üzerine tekrar hastaneye yatmak zorunda kalır.

Ama artık çok geçtir. 15 ay boyunca dolu dolu yaşadığı ve doğduğu topraklardan ayrılma zamanı gelmiştir.

Vasiyetini ifade eder;

Yaşar Kemal, Şerefettin Elçi ve Osman Baydemir cenazemde konuşsun.

Ve 11 Ekim 2007 tarihinde bir daha uyanmamak üzere derin bir uykuya yatar ve hayata veda eder.

İçindeki ses ise çığlık çığlığadır, hep de öyle kalır; kitaplarından seslenmeye devam eder.

Cenazesi iki gün sonra başta Yaşar Kemal olmak üzere çok sayıda yazar, sanatçı, siyasetçi ve kalabalık bir kitlenin katılımıyla Dicle kıyısında bulunan mezarlığa defnedilir.

Geriye 22 dile çevrilmiş, 7 Kürtçe roman, onlarca röportaj, deneme ve onlarca ödül kalır.

Kürtçe, Türkçe ve yaşadığı ülke olan İşveç dilinde kitaplar yazan Memed Uzun içinde ki sese, ses katarak edebiyat dünyasında ki yerini alır…

 

 

1 Hasan Cemal röportajından.
2 Hasan Cemal röportajından
3 Mirina Kalekî Rind” Şeyhmus Diken Mehmed Uzun ya da şehrin edebiyatı adlı yazısından

Hayatı

1977 yılından beri İsveç’te yaşayan Uzun, Kürtçe, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dilde yayınlandı.

1985 yılından bu yana romanlarını kaleme alan Uzun hakkında, Türkiye’de çok sayıda dava açıldı.

1981’de Türk vatandaşlığından atıldı ve 1992 yılına kadar Türkiye’ye gelemedi.[1]

Uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp’te aktif çalıştı.

İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği’nin de üyesi olan Uzun’un bugüne kadar çok sayıda Kürtçe roman yazdı.

Mehmed Uzun, “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” romanı ve “Nar Çiçekleri” adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı.

Uzun süredir yakalandığı mide kanseri nedeniyle tedavi gören ünlü edebiyatçı, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır’da yaşamını yitirdi.

13 Ekim günü Diyarbakır Ulucami’de kılınan cenaze namazı ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla Yaşar Kemal, Şerafettin Elçi, Ahmet Türk ve Osman Baydemir’in yaptığı konuşmaların ardından Mardinkapı Mezarlığı’na defnedildi.

Dicle

 

Hüsamettin Bahçe/ PostseyyahHBDicle0007.jpg

Fotoğraflar: Hüsamettin Bahçe

Dicle kelime olarak akan su anlamına gelir. Geçmişten günümüze evrensel literatürde ise “Tigris” olarak bilinir. Kürtlerdeki bir inanışa göre ise Dicle Nehri, Aras, Zap, Fırat ile birlikte cennetin dört nehrinden biridir. Maden ve Bırkleyn çaylarından beslenen Dicle Nehri’nin 523 kilometresi Türkiye topraklarında yer alır. Daha sonra Fırat Nehri ile birleşen Dicle 1840 kilometrelik yolculuk sonunda Şattülarap Bölgesi’nden Basra Körfezi’ne dökülür. Binlerce yıldır bölgedeki sosyo-kültürel yapıyı belirleyen nehrin çevresinde tarım ve hayvancılık hala en yaygın uğraşların başında geliyor. Nehrin üzerinde yer alan barajlarla şekil değiştiren coğrafyanın yanında çevre kirliliğinin de etkisiyle ekosistem giderek olumsuz olarak etkilenmektedir. 21. yüz yılın enerji, çevre, küresel ısınma, iklim değişikliği problemleri arasında doğal su kaynaklarının en başta yer alacağı biliniyor. Orta Doğu coğrafyasında ise 26 ülkeden 9’unun su sıkıntısı çekmesi bu krizi gelecekte daha kritik boyutlara getirecek.