İstanbul depremi üzerine…

Rahmetli annem okur yazar olmamasına rağmen İstanbul ve çevresinde yaşanan depremler üzerine “İstanbul’da deprem olmasın da, nerede olsun? Bunca bina, bunca betona toprak mı dayanır?” derdi.

Bu gün yine depremle anılır oldu İstanbul. Bir panik içinde sevdiklerimize ulaşmaya çalıştık. Telefonlar mevta. Kısa süreliğine de oksa dış dünya ile temas kesildi,hala da sağlıklı iletişim yok.Allah muhafaza daha şiddetli olsaydı ne yapacaktık?

Neyse herkese geçmiş olsun. Unutmayın deprem değil, binalar öldürür…

Yalan ve gerçek

Bazen kendim bile tuhaf ve ilginç bulduğum düşünceler kafamda belirir. Her şeyin daha şeffaf ve anlaşılması için insan bedeninde bir ışık ya da alarm sistemimin olması gerektiğini düşünürüm.

İnsan yalan söylediğinde lamba yansın ya da alarm sistemi kendiliğinden devreye girsin.

Bakalım o zaman insan yalan söyleme cesaretti gösterebilir mi?

Bu gün yalan üzerine kurulan yığınca iş var ve insanlar yalan söyleyerek işlerini yürütüyor.

Hatta bazı işler var ki gerçeğin zerresi yok. Her şey bir yanılsama ve kurgu. Ama buna rağmen binler, onbinler hatta yüzbinler peşinde koşturur, yalanı gerçek olarak kabul eder, yatırım bile yapar.

Bahsettiğim sanal dünya değil. Sanal dünyanın bile bir fiziksel alt yapısı ve düzeneği var.

Yalanın bir alt yapısı ve fiziksel düzeneği yok. Bu nedenle hızlı yayılır, kısa sürede yeryüzünü dolaşabilir. Hiç bir hız ona ulaşamaz. Yalanın hız birimi yoktur. Yeryüzünü bir saniyede de gezebilir, çağlar sürecek bir zaman diliminde de dolaşabilir.

Yani yalanın niteliği ve tasarım gücü onun dolaşım hızını ve etkisini oluşturur.

Çevremize bakalım, insanları göz önüne alalım. Uzaklara, sanal ve banal dünyalara bakalım.

Gördüğümüz nedir?

Kocaman bir yalan mı?

Değil elbette. Gerçek olan kocaman bir cihan. Yalan fiziksel gerçeklikle ilgili değil, asıl özüyle ilgilidir.

Karpuz iriliği ve alımlı rengiyle vardır, ortadadır. Ama tadıyla ilgili gerçeklik satıcı açısı dan her daim yalan üzerinedir. Bal gibi karpuz denildiğinde aslında bir gerçeklikten çok, bir olasılıktan bahseder. Ama insanlar karpuzu bal tadında olacağına inanarak alır. Karpuzun kabak çıkma olasılığı olsa da; kıpkırmızı, şireli bir içe sahip olacağına olan inancıyla hareket eder.

Hayat bir meyve değil tabi. Karpuz kabak çıksa da hayatımız çok kesintiye uğramaz. Bir sinek ışırığı bile karpuzun kabak çıkmasından daha acı vericidir.

Asıl mesele hayatımızı yönlendiren, bir ömür boyu etkileyen yalanlar karşısında durabilmektir. Çünkü öyle yalanlar var ki insanda bir ömür yaşar, yetmez geleceğe miras kalır.

Uzatmanın anlamı yok. İnsan yalan üzerine bir dünya kuruyor. Alıcısı da oldukça fazla. Hatta yalandan uzak olanlar, bir nevi dışlanıyor, cezalandırılıyor.

Gerçek ahlakla ilgidir,yalan ise basit bir zeka oyunudur. Ahlaklı olanlar yalana ihtiyaç duymaz, hayatını doğruluk üzerine inşa eder. Amaçlarına ulaşmak için gerçeklerden uzaklaşmaz, yalan sistematiğe girmez.

Ama bunun çok zor olduğunu belirtmek gerekiyor. Hatta imkansız da diyebilmek mümkün.

İşte bu nedenle insan anlında bir ışık olmalı. Yalan söylediğinde yansın. Başka da bir çözün aklıma gelmiyor.

Şu dünyanın haline bir baksanıza. Koca koca insanlar, milyonlarca kişinin gözlerine baka baka yalan sistemlerini tıkırında geliştiriyor. Beyaza kara diyor, iyiye kötü, aça tok, yalana doğru, büyüğe küçük, batı’ya doğu diyor ve başarılı oluyor.

Hatta bu koca bir yalandır. Beyaz denilen renk karadır;bakın, görün diyenler yerlerde sürüklenir, kodes yolu gösterilir…

Nasıl bir ruh haliyle yalansız bir düzenek yok gibi. Her şeyde bir yalan var.

Neyse bu sabah sizin içinizi karartmak niyetinde değilim. Bahar tadında bir gün olsun. Yeşil, mavi ve çiçeklerle dolu bir zaman dilimine sahip olun.

Yalana kanmayın diyeceğim ama çok banal kalır.Her ne yaparsanız yapın, yeter ki insana, doğaya zarar vermesin.

Bütün yalanlara rağmen bunu yapabiliriz…

Kalın güzelliklerle.

DÜNYA’NIN EN ESKİ KÜTÜPHANELERİNDEN BİRİ OLAN ASUR KRALİYET KÜTÜPHANESİ

Dünyanın en eski kütüphanelerinden biri
Nepal ‘ in ashur kütüphanesi – Ashurbanipal kütüphanesi
MÖ 627-668 ‘

Asur Kraliyet Kütüphanesi, Asur ‘ un son kralı ve bunlardan en ünlü olan Ashurbanipal, M.Ö 7. yüzyıldan kalma çeşitli yazılar içeren binlerce kili panel ve parçalar arasında yer almaktadır.

Dünyanın En Eski Kütüphanesi, Ninova Kütüphanesi ( Asurbanipal küütüphanesi de denilir )

M.Ö. 625 yılında kurulan kütüphane Asur İmparatorluğunun başkenti olan Ninova şehrinde kurulmuştur. Ninova, Dicle Nehri ’nin doğusunda yer alan bir Antik Çağ şehridir. Günümüzde Irak’ta bulunan Musul’un hemen yakınındadır. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan Asur İmparatorluğunun en son ve en büyük kralı sayılan İmparator Asurbanipal tarafından yaptırılmıştır. Kral Asurbanipal “Dünyanın Kralı” lakabıyla bilinirdi.

Asurbanipal’ın Kitaplığı döneminde, dilbilgisi, bilim, din, sanat, tarih ve astronomi gibi bir çok bilgiye ulaşmamızı sağlamış olan, önemli belgelerin saklandığı bir yerdir.
Ninova Kitaplığı’nın, kitaplıktan ziyade bir kütüphane olmasının en büyük etkeni tüm resmi belgeleri, anlaşmaları kopyalarıyla birlikte arşivlemesidir. Kütüphanede bulunan tüm belgeler düzenli bir biçimde toplanıp listelenmiş, kategorik şekilde muhafaza edilmiştir.

Asurbanipal, değerli sayılabilecek her kitabın ve belgenin bir kopyasını istemiş ve yazıcılarına Dünyanın tüm bilgilerini bir yerde toplamak üzere imparatorluğun çeşitli yerlerine göndermişti. Kütüphane kil tabletler ve parşömenlerden oluşmaktaydı. Kitaplar çoğunlukla kil tabletlere, çivi yazısıyla yazılmıştı. Arkeolojik kazılarda yaklaşık 26.000 tablet iyi korunmuş şekilde bulunmuştur. Elde edilen bulguların yaklaşık 20.000’den fazlası günümüzde British Museum‘da sergilenmektedir.

Asurbanipal’ın Kitaplığı
Ninova Kütüphanesi’nden günümüze ulaşmış en değerli sayılan bazı metinler Yaradılış, Gılgamış, Irra, Etana ve Anzu gibi geleneksel Mezopotamya destanlarıdır. Ayrıca el yazmalarının, bilimsel belgelerin ve Bin Bir Gece Masalları’nın ilk örneği olan “Nippur’la Yoksul Adam” gibi bazı halk öyküleri de bu dev kütüphanede günümüze kadar korunabilmiştir. Sadece bunlarla kalmayıp dini bilgiler, dualar, atasözleri, tarihi olaylar, sanatsal belgeler, astronomik bilgiler, bitkilerin özellikleri, insan ve hayvanların davranışları, büyücülük ve ayin metinleri, Akadça, Sümerce ve farklı dillerin sözlükleri gibi çok farklı konuda bilgiye Ninova Kütüphanesi sayesinde ulaşılmıştır.

Arkeolojik Kazılar
Asurbanipal’in kütüphanesi yaklaşık 2.000 yıl kadar sarayın yıkılan duvarlarının altında kaldı. Kütüphanenin kalıntıları Ninova’daki ilk arkeolojik kazıyı yapan Sir Austen Henry tarafından 1847 yılında bulunmuş. Arkeolojik kazı çalışmaları Hormuzd Rassam ile George Smith tarafından devam ettirilmiş. Daha sonra British Müzesi’nden Leonard William King devralmıştır. Yapılan bu arkeolojik kazılarda Babil ve Asur devletleri ile ilgili bir çok bilgi ortaya çıkmıştır. 1927’den itibaren Campbel Thompson tarafından kazılar devam ettirilmiştir. Iraklı arkeologlar ikinci Dünya Savaşı sonunda kazıları devralsa da, uzun sürmemiştir. Kaliforniya Üniversitesi’nden David Stronach 1981’den sonraki çalışmaları yürütmüştür.

Ninova Kütüphanesi
Kral Asurbanipal aslında hedefine kısmen ulaşmış, bizlere dünyanın en büyük hazinesini bırakmıştır. Bu hazineyi günümüz imkanlarını kullanarak sizlere sunmak ise bizim kendimize verdiğimiz bir amaç olmuştur. Unutmayın! “Bilgi paylaştıkça çoğalan bir hazinedir.”

Y

Hazırlayan İdris Yiğit

Yardımcı Kaynak; British Museum – Asurbanipal

Malatya; Mişmiş Hasadı

Malatya’ya bahar geldiği zaman kayısı ağaçları çiçeklenip gelinliğini giydiğinde, dağlardaki kar beyazı ile ovadaki çiçek beyazı birbirine karışır ve Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi “Çiçeklerin Düğünü” başlar.

Yazı ve Fotoğraf: Kasım Gümüş

Bölge ekonomisinde önemli paya sahip kayısıya Malatya’da “Mişmiş” derler. Dünyadaki kuru kayısı üretiminin yüzde seksenini karşılayan Malatya’da yaklaşık 60 bin aile kayısı ile geçimini sağlıyor. Son yirmi yıldır küresel iklim değişikliği ve kuraklık sonucu oluşan mevsimsel anormallikler, aşırı yağış, dolu, don ve mevsimlerin birbirinden ayrılmasının zorlaşması kayısı üretimini olumsuz etkiliyor. Ayrıca zor doğa koşullarını atlatıp hasat edilen kayısı, kaderine terk edilen tarım politikaları ile değerine karşılık gelemeyen rakamlara satılması sorunu ile karşı karşıya. Artık mişmiş üreticiliği iyice zorlu hale geliyor.

   

 

Emekleri ile geçimini sağlayan mevsimlik tarım işçileri, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için yanlarına aldıkları eşyaların bulunduğu, çoğunlukla kapasitelerinin üzerinde ağırlık taşıyan minibüslerde ya da  kamyonet kasalarında tehlikeli ve zor şartlarda, hasada doğru yolculuğa başlıyorlar. Bu yolculuk çoğunlukla işsizliğin daha fazla olduğu yakın illerden (Adıyaman, Urfa, Diyarbakır gibi) Malatya’ya doğru oluyor. Artık çiçekler çağla olduğunda, çağlalar sarardığında işçiler kayısı bahçelerindeki yerlerini almıştır. Kötü barınma koşullarında, sağlıksız ve güvencesiz ortamlarda  yaşlı, kadın, çocuk demeden güneşin ilk ışıkları ile başlayan çalışma, güneşin batışına kadar devam eder.

Ağaçlardan indirilen kayısılar kasalara konup kükürtlenerek ‘islim’ ya da doğal yoldan kurutularak ‘gün kurusu’ haline getirilir. Ürünün kaliteli olması için bu işler belli bir sırada ve hızlıca yapılması gerektiğinden hasat yapılan bahçelerde telaş çok fazladır. Sergenlerde (kayısıların serilip kurutulduğu yerler) tabloları aratmayan görüntüler oluşurken,  üretici bu görüntülerin farkına bile varmadan mazot parası, ilaç parası, işçilere ödenecek gündelikleri ve geçimini sağlayacak geliri elde edip etmeyeceğini düşünmeye başlamıştır bile.

  
Kaynak: Postseyyahkayısı-say-man-6

 

 

Çağımızın tanıkları

SALGADOken-kapak1

Eğer tutkunuz fotoğrafsa, belgesel fotoğrafsa, bu sizin yaşam biçiminiz olmalıdır.

Fotoğraf benim için bir tutku mu bilmiyorum. Tutku bir gün sahip olup diğer gün kaybolan, başka bir tutkuyla başka bir istekle yer değiştiren bir şeydir. Bir hayat biçimi olabilir tutku. Ben, başından beri beraber yaşadığım büyük bir gerçeklikten geldim. Bu gerçeklik; ülkem, ailem,arkadaşlarım, gittiğim okul, aktif olarak katıldığım politik hareketlerdi. Fotoğrafçılığa başlamadan önce bu gerçeklikleri yaşamıştım. Tamamen aynı şeyleri yapmaya devam ediyorum, fakat artık fotoğraf da işin içinde. Bence, bu tutkudan başka bir şey. Başka türlü olmayı hayal etmek çok zor benim için.

Birçok zor ve sert olay gördüm. Fotoğraf çekmeye başladığınız anda … o ortama uyum gösterme kapasitenizin olması gerekir. Görüntülediğiniz şeyleri hayatın diğer alanlarındaki deneyimlerinizin, örneğin ev hayatınızın bağlamına oturtabilmelisiniz.

Her şeyi tümüyle görüyorsunuz o sırada. Bir şeyi göstermek üzere fotoğraf çekerken kendinizi orada olma fırsatı bulamamış insanların yerine koyarsınız. Bu iki taraf arasında bir bağlantı kurarsınız. Sonunda belgesel fotoğrafı bir vektör olarak görürsünüz. Bir vektör “normal” hayatın çeşitli kavramları arasında bağlantı sağlar. İnsan hayatının acı tarafları da kolay tarafları da hayatın birer parçasıdır, bu yüzden ikisi de gösterilmelidir. Bunlar birbirine bağlanmalıdır.

Dünyada fotoğraftan korunması gereken hiçbir insan olduğunu düşünmüyorum. Dünyada yaşamakta olan her şey gösterilmelidir ve insanlar dünyanın diğer yerindeki insanların neler yaşadıklarını öğrenmelidir. İşte bir belgesel fotoğrafçının sahip olması gereken vektörel işlev de budur; insana diğerinin varlığını göstermek.
Bazen çoğunlukla zengin ya da bazen yoksul bir ülkede yaşanıyor bu. İnsanlar, dünyanın diğer yerlerindeki insanların çok zor bir hayat yaşadıklarını öğrendiklerinde şoka uğruyorlar. Bu insanlar gayet ciddi ve dürüst, çünkü bunu daha önce görme fırsatı bulamamışlar. Onlara bu fotoğrafları gösterip orada yaşananları anlattığınızda, bu problemle bütünleşmiş hale geliyorlar, bu sorun onların hayatlarının bir parçası haline geliyor.

Ben uzun dönemli projeler hazırlamayı severim. Yaptığım tüm öyküler için her zaman bir taslak hazırlarım. Enerjimi ve tüm düşüncelerimi yoğunlaştırdığım bir çerçeve yaratırım. Tabii ki bu çerçevede bir çok kapı ve pencere vardır. Bunun içine girer, dışına çıkar, yeni şeyler ve insanlar getirir, eskilerini götürürüm. Bu yöntemle kendinizi geliştirmek ve başkalarıyla çalışmak daha kolay olur. Nasıl hazırlanacaksınız? Nasıl fon bulacaksınız? Bu fotoğrafları kullanacak olan dergi ya da birlikte çalışacağınız organizasyon nasıl olacak? Sizin yaptıklarınıza açık olacak ve size bir şeyler verebilecekler mi? Ben olabildiğince açık çalışmaya gayret ederim. Örneğin hiçbir zaman bir fotoğrafı öykünün sonucunu göstermek için çekmem. İstisnasız tüm fotoğraflarım öykü açılmaya başladıkça kendilerini gösterir.

Bir yere sadece fotoğraf çekmek için gitmezsiniz. Amacınız bir öykü oluşturmaktır. Zaten sonuç olarak ben, belgesel fotoğrafçıların öykü anlatmaya bayılan insanlar olduğunu düşünüyorum. Bu öyküler uzun bir fotoğraf dizisinden çıkar.

Zaire’de, Ruanda’dan gelen insanlarla çalışırken dergilere elli,elli beş tane fotoğraf verdim. Bu elli beş fotoğraf bir dizi halindeydi. Öykümün başlangıcı, ortası,sonu ve onlara eşlik eden başlıkları vardı. Bu başlıkları okuyunca öykümü anlardınız. Fotoğrafları gördükçe öykümü anlardınız. İşte önemli olan budur.
İnsanlar, ” yoksulların güzel fotoğraflarını çekiyorsun” derler bazen. Bunu söyleyen aslında hiçbir şey anlamamıştır, çünkü ben asla fotoğraf çekmek için gitmem. Ben güzel fotoğraf çekmeye gitmem. Güzel bir fotoğraf nedir ki ayrıca? Hayır. Ben öykümün içinde yaşamak için giderim, neler olup bittiğini anlamak için, fotoğraflarını çektiğim insanlara yakın olmak için ve bir şeyler iletebilecek bir bilgi akışı oluşturmak için.

Life,Time, ya da Stern dergileri bir öykü fikri verdiklerinde bu onların istediği türden bir öykü olur. Onlar kendi öykülerini yaratırlar ve fotoğrafçıdan gidip çekmesini isterler. Ya da fotoğrafçının dergiye sunacağı bir olayı anlatan öyküsü vardır, işte bu öyküdür.

Belgesel fotoğrafçılıkta ise durum farklıdır, fotoğrafçının büyük bir kaygısı vardır. Fotoğrafını çekmek istediğiniz konuyla ideolojik yakınlığınızın olması gerekir. Eğer olmazsa uzun süre içten ve empatik kalamazsınız. Kendinizi konu ile özdeşleştirmeniz gerekmektedir. Fotoğrafçı bir kez durumla karşı karşıya gelince daha önceden düşündüğü her şey değişir.

Tam bu anda fotoğraflarını çekmek için geldiğiniz insanlara bakışınız, onlarla aranızda kurduğunuz bağ, kendinizi öykünüzle özdeşleştirme biçiminiz, bağlı olduğunuz organizasyonla ilişkiniz, her şey tamamen değişmiştir. Fotoğrafını çekmekte olduğunuz insanlar, derinliklerinde yaşadığınız evrenin bir parçası olmuştur.

Bölge değişir, dil değişir, ülke değişir fakat öykü aynı kalmaya devam eder.
Dünyadaki teknolojik evrime kendimizi uydurabilmemiz ve bunun avantajlarından yararlanabilmemiz. O görüntüyü ortaya aktarabilmek için bir fotoğrafçıya her zaman gereksinim duyulacaktır. Değişen sadece mekandır. Önceden olduğundan daha fazla fotoğrafçı olduğunu kabul etmeliyiz ve artık şimdiye kadar yaşadığımızdan daha derin yaşamalıyız.

Belgesel fotoğrafçılık her zaman zor olmuştur. Şu anda, büyük ihtimalle daha önce olduğundan daha fazla fırsatımız var, çünkü bir çok büyük fotoğraf dergisinin ortadan kaybolmasına rağmen onların yerlerini yenileri doldurdu. Artık bu ülkede Pazar eki olan birçok gazetemiz ve Pazar dergilerimiz var. Birçok sivil toplum kuruluşu da kendi gazetesini basıyor. Peki CD-ROM yapabilmek için ne kadar fırsat var? Fotoğrafları tarayıp öyküyü anlattığınız sabit görüntülü gösteriler yapmak için ne kadar olanağımız var? Bu demektir ki, geçmişle karşılaştırıldığında ve fotoğrafçıların nüfusa oranı dikkate alındığında bugün fotoğrafı kullanmak üzere daha fazla olanak var.

Artık Life dergisinin en iyi günlerinde yayınladığı foto öykülerin aynılarını yapmaya devam edemeyiz. Otuzlarda ve ellilerde neler olduğunu ve öykülerin nasıl anlatıldığını öğrenmemiz ve olanlarla bütünleşmemiz gerekmektedir, fakat artık günümüzde neler yapıldığını da görmek gerekir. Yazmak istediğiniz öyküyü yoğun bir şekilde yaşamalısınız. Fırsatlar oradadır.

Belgesel fotoğraf yapmak isteyenler, eserlerini kalıcı kılmak isteyen sanatçılar gibi değillerdir. Konu bu değil. Bu sizin yüzde yüz hayatınız olmalıdır. Eğer bunu yapamadığınızı anlarsanız, tutkunuzun gerçekte nerede olduğunu bulmanız gerekir. Ama eğer tutkunuz fotoğrafsa, belgesel fotoğrafsa, bu sizin yaşam biçiminiz olmalıdır.

Sebastiao Salgado
Ken Light Çağımızın Tanıkları ” Belgesel Fotoğrafçılar Anlatıyor”
Kitabından alınmıştır. Fv yayınları

Doğanın Büyülü Sesleri…

 

Büyük Ödül Kazananlar IJMF 2014

Faran Topluluğu üyeleri, Roy Smila, Gad Tidhar ve Refael Ben Zichry, doğunun büyülü sesleri ve enstrümanlarının taşıdığı harika kültürlerin birleşimi ile büyülenmişti. Tüm bu oyun süresinde, üç üye, çevresindeki doğadan ilham almaya çalıştı. Deve kedisi olarak Gad, yeşil kuzey yüksek dağında, çölde ve Refael’de küçük bir köyde yaşayan Roy. Faran’ın yarattığı besteler, doğa ile buluşmadan yarattığı bu duygusal deneyimlerden ilham alıyor. Faran üyeleri için müzik bir yaşam tarzı, aramanın ve öğrenmenin sürekliliğidir. Müzik bir yolculuktur, her ton bir kilometre taşıdır.

Faran, ‘birisi için şarkının’ son U2 sanal gerçeklik klibine katıldı, çeşitli başarılı video klipleri kendileri yayınladılar ve yakın zamanda yeni CD ‘Fata Morgana’larını çıkardılar.

https://www.faran-ensemble.com

Genç Rındın ölümü…

 

18.10.2007/Viranşehir

2007 yılında yazdığım yazı. Paylaşmak istedim. Saygıyla anıyorum.

Mehmed Uzun’u sağlığında yakından hiç tanımadım. Ya bir konferansta dinledim, ya da dergi ve gazete sayfalarında ki yazılarından, romanlarından tanımaya çalıştım. Varlığı dahi kabul edilmeyen, üç beş yüz  kelimelik bir dil denilen Kürtçe’nin bir roman dili olduğunu, bütün dünyaya kanıtlayan Uzun’la tanışıklığımım, bir çok insan gibi kitaplarında ki usta anlatımlarından dolayıdır. Her kes gibi ben de onu yazdıklarından tanıdım. Yani tanışıklığımız hiç yüz yüze olmadı. Ama  Mehmet Uzun’u sanki çok uzun zamandır tanıyor gibiyim. Bu nedenle ölüm haberini duyunca, içimden sanki bir şeyler koptu. İçim acıdı ve yüreğim ölümün soğuk ürpertisinde titredi…Bir sancı olup,bütün bedenime yerleşti, sonbaharın kurşuni renginde. Çok istememe rağmen, bir söylesi yapamamanın üzüntüsü içindeyim.

Elli dört yıla sığan bir ömür. Her dakikası dopdolu geçen ama her dakikasının bedeli verilen bir  sürgün  hayat.

İnanmak istemesek de artık, aramızda değil Mehmed Uzun…O çok sevdiği kentin ölüm kokan tepelerinin birinde, on gözlü köprüye bakan bir noktada, artık çok sessiz… Çevresinde yatan gencecik insanların, bilge ve yoksulların, o çok sevdiği halkın evlatları arasında yatmakta.

Sonbaharın en güzel günlerinden birinde, toplanan binlerce insanın elleri arasında sonsuzluğa uğurlanırken, Diyarbakır suskundu. Bu kaçıncı acı, bu kaçıncı hawar dercesine suskundu. İnadına beyaza sarılmıştı tabutu.

Çünkü Mehmed Uzun doyasıya yaşayamadığı ama öldüğü bu coğrafyaya barış istiyordu . Bu nedenle beyaza sarılan tabutu üzerinde konuşan Yaşar Kemal “Ne olursa olsun, kimler karşı koyarsa koysun Türkiye barışa kavuşacaktır. Ben de buna inanıyorum. ” diyordu.

Binlerce kişinin alkışları arasında son yolculuğuna çıkarken, Mezopotamya dengbejleri, yaşlıları, kadın ve genç kızları ve yüzlerce aydın  cenazenin arkasında yürüdü.Mardin Kapı mezarlığına vardıklarında ise gökyüzü ak ve pak bulutlarla kaplıydı. On gözlü köprü ve Dicle yetim bir çocuk misali sessizdi.

Mehmed Uzun Türkiye dönme kararı aldığında apansız hastalığın pençesindeydi. On günlük ömrünü, kadim kent Diyarbakır’da geçirmek istiyordu.Doktorları İşveç’ten Diyarbakır’a yolculuk yapmasının büyük bir risk taşıyacağını söylüyorlardı. Mehmed Uzun ölüm döşeğinde Diyarbakır’a geldiğinde O’nu binlerce kişi bağrına basmıştı. O günlere tanık olanlar, uçaktan ilk indiğinde Diyarbakır’a, karşılayanlara gülümseyebilmiş ve el sallamıştı. Halkın bu yoğun ilgi ve moral desteği Mehmed Uzun’u bir bucuk yıl yaşattı. Ama yakalandığı hastalık sinsi ve haindi. Bir sonbahar günü O’nu aramızdan alarak, bizi Mehmed Uzun’suz bıraktı.

Mehmed Uzun hakkında çok şey yazıldı, yazılmaya da devam edecek. Ben O’nu anlatma işini, O’nu daha yakından tanıyanlara bırakayım.  Bu yazının asıl konusu, anısına ve adına bir mekan inşa etmeyle ilgilidir. Onun adına yakışır bir mekan yaratmanın zamanıdır diyorum.. Siyah bazalt taşlardan, yumuşak mermerden yapılmış bir mekan. Hem otantik ve mistik, hem de çok modern çizgiler taşıyacak,  İskenderiye Kütüphanesiyle boy ölçüşecek bir kütüphane ya da bir akedemi kurmak neden olmasın..

Bu yapı için gerekli alt yapı, finansman ve insan gücü zan edersem sevenleri arasında çoktan mevcut. Yeter ki  proje için doğru zaman ve doğru adım atılsın.

Böylesi bir projeye sahip çıkmak için  Mehmed Uzun’u seven Siverek’li dostları harekete geçeceğinden eminim. Hatta bu yapının Siverek’te olması daha uygun düşecektir. Doğduğu topraklarda adını yaşatacak, yeni Memed Uzun’lar yaratacak bir kütüphane için belki de en uygun yerdir. Çorak ama sulandığında verim veren bir toprağın seçilmesi, Mehmed Uzun’un yaşam felsefesine de uygun olduğu kesindir.

Böylesi bir yapı tek başına Mehmed Uzun’un anısına sahip çıkma anlamına gelmez. Mehmet Uzun’ın yolunda gitmeye çalışan genç insanlara yol gösterici olur. Ve ayrıca bu ülke de devasa eğlence yerlerinin yanında, emekçi ve yoksul insanlar tarafından yapılacak devasa bir kütüphanenin de olabileceği gerçeği anlatılmış olunur. Mehmed Uzun’a da ancak bu yakışır. Özel eşyalarının korunduğu, kitaplarının sergilendiği  ve edebi çalışmaların yapılacağı bir mekan için tez zamanda bir araya gelip, bir an önce bir yerden başlamak gerekiyor kanımca.

Memed Uzun kafamda hep genç bir delikanlı olarak kalacak. Aydın, bilge ve delikanlı.O yaşlı iyi bir insan olma fırsatı bulamadı.Yaşamın en üretken olacağı dönemde, aramızdan ayrıldı.

Sanırım Mehmed Uzun  hakkında çok şey yazılacak. İlklere imza attığı ve dünya gündemine girdiği için yoğun bir ilgi bulacak. Gerek kitapları, gerekse de sürgünlük hayatı belki bir ibretlik vesikası olarak geleceğe kalacak. Bu nedenle benim onu anlatmam çok yeterli gelmez…

Şimdi bu hiç başlanılmamış söyleşiyi yapmanın ve Mehmed Uzun’u sonsuza kadar yaşatmanın zamanıdır. Mehmed Uzun kendini kitaplarında anlatıyor. Dilini, kültürünü ve yaşama dair düşüncelerini…