İndependentturkish’de Yayınlanan Yazım…

20190914_172423Van Goh, Sokratec ve Seyd Ahmed

https://www.independentturkish.com/node/71901/haber/van-gogh-sokrates-ve-seyd-ahmed

Bir ortaçağ kentini andıran çocukluğumun Siverek’i ilginç ve gizemliydi. İç içe, sırt sırta yapılmış toprak damlı evler, siyah bazalt taşlardan döşenen dar ve dolambaçlı sokaklar, kahveler; bütün bunların arasında iki katlı, görkemli taş konaklar göze çarpardı. Sokakları renkliydi, giyim kuşamları, delileri ve tetikte yaşayanlarıyla tam bir eski çağ kentiydi.

Sokak ve pazarlarda  bazen gezen pala bıyıklı, abaların altında tüfek ve hançer saklayan ilginç tipler her daim insanın dikkatini çekerdi. Aşiret düzeninin devamlılığını sağlayan ,gözünü  budaktan sakınmayan bu tipler çoğunlukla gerektiğinde insan canına kıyan, birer cengaver edasıyla dolaşırdı ortalıkta.Birileri adına gerektiğinde tetik çeker, kavgaya hazır beklerdi. Ne abalarının altındaki tüfek sorun olur, ne de herhangi bir olayda mahkeme edilirlerdi. Bir olay patlak verdiğinde, gidecek kapıları belliydi.

Bir de Siverek sokaklarında dolaşan garipler, deli divaneler vardı. Her daim göz önünde olan, zamanlı zamansız ortalıkta olan divaneler.

O dönemin garipleri, parasız pulsuzları; Cemalo, Sülo, Bilet, Abbas, Seyd Ahmed, Sofi, Hotê de ortalıkta dolanır, çevrenin yardımlarıyla yaşamlarını sürdürürlerdi. Her birisinin apayrı özellikleri ve kişilikleri vardı. Hiç biri hırsız ve zalim değildi.  Kimi deli diyordu bunlara, kimisi saf.

Çoğu maddi yaşamdan ellerini, eteklerini çekmiş birer garibandı. Kimisi aşkından divane olmuş, bir diğeri aklından  sokaklara düşmüştü. Abbas yirmi dört saat sokakları adımlayıp, ölçerken, Seyd Ahmed  elinde fırça, hayal kuruyor, resimler çiziyordu, dar Siverek sokaklarında.

Gel zaman, git zaman deli divane denilen insanların çoğu ya bir köşede ölü bulundular, ya da bir başına bilinmez yolculuklara çıktılar.

Siverek’te orta yaş ve üstü kuşağın yakinen tanıdığı Seyd Ahmet de bunlardan biridir. Yaşamın son kertesine kadar direnerek, Siverek sokaklarını arşınladı, resimler çizdi.

O bir Van Gogh, Picasso kadar şanslı değildi. İlk sansızlığı doğduğu coğrafyaydı. Ne resim sevilen bir sanattı, ne de felsefe kabul gören bir alan.

Van Gogh, Salvador Dali, Picasso kadar yetenekli miydi, bilmiyorum. Ama en az onlar kadar ilginç, onlar kadar sıra dışıydı, ama ünü Siverek sınırları dışına taşmamış, resim yeteneği pastane duvarlarında sınırlı kalmıştır.

Bir de Van Gogh, Picasso dünyaca ünlü sanatçı, Seyd Ahmed ise  bir deliydi. Bütün dişlerini çekecek kadar  bir deli divane.

Onun hayatına önem veren, eserlerini inceleyen, hayatını anlatan bir yazar hiç olmadı. Yoksun ve yoksul yaşadı, en önemlisi aklından mahrum kaldı.

Üstüne başına dikkat etmeyen, yaşamında parayı silen ama müthiş resimler yapan ilginç bir insandı. Bu nedenle üstü başı, elleri her zaman boyaydı, ceplerinden resim fırçaları çıkar,en çok da pastanelere resimler yapar, kara kalem portreler çalışırdı.

Zayıf, uzun boylu, saçı sürekli dağınık,iç dünyası temiz bir insandı. Dişlerini çekmiş, ağızda dişsiz bir yaşam sürdürüyordu.

Dişlerine ne oldu diye soranlara bildiği tek dil Zazaça “ Biray mi, merdimîrê çiçî yeno, werdra yeno. İnsan gerek nefsê xue terbiyekero. Qande coy dildani mirê lazım nîyê. Ez xurê pilol wena,  nan terpoşnena doy.  O ro sebo,  roja ci bîro, herkes ro mımıro?*” diyerek hayata bakışını ortaya koyardı.

Dünya malı onun için, bir fırça kadar değerli değildi. Her şeye sırtını çevirmiş, hayalindeki dünyayı resmetmeye çalışıyordu. Yemyeşil manzaralar, şelaleler ve dağlardan akan nehirler resmeder, insan portelerini kara kalem çalışırdı.

“Kederê nîna zey şew tarîyo, qandê coy ezo kelema siyaha nîna virazena.**” derdi.

Seyd Ahmed bir felsefeci gibi kendi kendine konuşur, zaman zaman dahice sözler de sarf ederdi.

“Hirgı çî sebebirê cî esto, sebep çîyê ano meydan, çêkêzî, çiyêrê beno sebeb***.”

Sokrates M.Ö. 4 yüzyılda Atina’da yaşadı. “Kendini tanı” söylemiyle, insanın evrenden önce kendisini anlamlandırması gerektiği savunan bir filozoftu. Ömrü Yunan soylularına ve yöneticilerine karşı düşünceler geliştirerek geçti. Toplum düzenini bozmaktan, yeni Tanrılar yaratmaktan ölüm cezasına çarptırıldı, ama düşünceleri asırlar sonrasına ulaşmayı başardı.

Sokrates’ın hayatını anlatan “Filozofu Öldürmek” adlı yazıyı  okuyunca aklıma Seyd Ahmed geldi. Kim bilir belki de Şeyh Ahmed bir filozof, ya da filozofa yakın bir ressamdı. Ama biz onun  farkına varamadık. Deli diyip, sokaklara mahkum ettik. Dünya malına sırtını dönmesini, resim için hayal aleminde gezinmesini delilik olarak değerlendirdik. Oysa bütün önemli filozoflar, önemli ressamlar biraz deli değiller miydi?

İnsanlar Sokrates’in farkına varmasaydı, düşüncelerini ve yaşamını tartışmasaydı Sokrates bu gün kitaplarda, zihin ve felsefi çalışmalarda yaşar mıydı?

İşte bu nedenle Seyd Ahmed’i 28 yıl sonra da olsa yeniden tanıdım, farkına vardım. Aslında bu yazıyı tam on bir yıl önce kaleme aldım, bir iki yerde yayınlansa da kimsenin dikkatini çekmedi. Oysa yazı yazıldığında Seyd Ahmed yaşıyor, resim yapıyor, zaman zaman dahice sözler sarf ediyordu.

Başta ben, kimse bunları kayıt altına almayı düşünmedi. Oysa Seyd Ahmed’in çizdiği resimler ve söylediği sözlerin toplanması, üzerinde bir tartışma yürütülmesi gerekirdi. Ama olmadı.

Seyd Ahmed bir mum gibi eridi, bir tükenişi yaşadı.

Bu gün artık aramızda değil.

Seyd Ahmet’i hatırlayan, onun eserlerini saklayan birileri mutlaka vardır diye düşünüyorum. Bunları ortaya çıkarmak, Siverek açısından oldukça önemlidir.

Seyd Ahmed kimdi, neyin nesiydi bilmek durumundayız.

Geçmişi ile ilgili çok bilgim yok,1952 yıllında yoksul bir ailenin çocuğu olarak Siverek’te dünyaya geldi,  67 yıllık bir ömür sürdü. Daha çocuk yaşta resme ilgi duydu, erken yaşta çizimlerle tanıştı. Ne bir eğitim, ne de herhangi bir destek aldı. Dini eğitim alırken, kendi kendine resim yapmaya koyuldu,  işi delice yapmaya başladı. Mesele resim olunca gözleri başka bir şey görmez, resmi adeta yaşardı. Ne ekmek, ne su aklına gelir, adeta başka aleme dalardı.

Her şey bu çerçevede sürerken ve Seyd Ahmed  olgun bir delikanlılık yaşındayken, evlerinin birkaç kapı ötede yaşayan, komşu kızına aşık oldu.Bir bilgiye göre sevdiği kızla, kız kardeşini berdel yaparak evlendi, sonradan berdel bozuldu, zorla boşanmaları sağlandı.Kimilerine göre  de örf ve adetlere göre kız istenildi ama, davul bile dengi dengine denilerek, sevdiği kızı Seyd Ahmed’e  vermediler, vermedikleri gibi bir süre sonra da kızı en yakın akrabasına verdiler.

Nedeni her ne olursa olsun bunu hazmedemeyen Seyd Ahmed, bir ömür boyu sürecek bir küslük içine girdi, aklında ki bazı damarlar kısa devre yaptı ve kendini Siverek sokaklarına attı, tek başına yaşadı, 50 yıl sürecek acı bir hayat sürdü.

O günden sonra, ömrünün son gününe kadar; hayata, insanlara küslüğü geçmedi, sokakları mesken tuttu, bir başına yaşadı, fırça ile olan aşkını sürdürdü, yüreğinde ki ateşin yakıcılığında kavruldu. Bir yandan resim yapıyor, bir yandan da sürekli kendi kendine konuşuyor, insanların kötülüklerinden bahseder, bir şeylerin muhasebesini yapıyordu.

Küs yaşamaya devam etti, resimden başka bir şey bilmez bir insan oldu.

Özellikle duvar resimlerinin revaçta olduğu 80-90’lı yıllarda resimleri oldukça ilgi gördü. Özellikle pastane ve lokanta duvarları Seyd Ahmed’in çizimleriyle renklendi, portreler çizdi. Bir tas çorba, bir bardak süte resimler çizdi.

Sadece resimle anılsa da, Seyd Ahmed bir filozof edasıyla zaman zaman sözler sarf eder, az sohbet ettiği kişilere kafasında ki düşünceleri aktarırdı. Sakince insana yaklaşır,  gözlerinin içine bakar, gülümser, güven verirdi.

Güvenmediği insanlara bakmaz, konuşmaz, ilgi göstermezdi. Az kişiyi dost bilirdi.

Kendisiyle ilişkilenenlerin yaklaşıma önem verir, soru sorulmadıkça konuşmaz, düşkünlük yaşamazdı. Dosta dostça yaklaşır, alaya alanlara karşı suskun davranır, onlarla konuşmazdı.

Seyd Ahmed aslında yıllar önce hayatını noktaladı. Bütün dünya nimetlerine, mala mülke sırtını çevirdi, fırçasını alarak Siverek sokaklarına daldı. Başı öne eğitti hep, çünkü küstü her şeye. Utandığından değil, yanlış bir şey yaptığından değil, kafasında ki düşüncelerden dolayı başı öne eğilmişti. Kimseyi görmek istemiyor, içine gömülerek yaşamını sürdürmek istiyordu. Anlaşılan kafasında yığınca soru, düşünce ve yüzlerce resim barındırıyordu.

Yüreğinde ki aşkı ve kafasında ki derin felsefi görüş onu yalnızlaştırmış, hayata küstürmüş ve sokaklara sürmüştü. O yanlış bir coğrafyada gelmişti dünyaya. Ne yeteneği, ne de aklı ve yüreğindeki sancısı anlaşılmıştı. Aşkın saçma, yasak ve günah sayıldığı bir coğrafyada insan suretleri çizer, duvarları güzelliklerle donatırdı. Deliliği bundandı; aklı, sevdası hayatını zehir etmişti. Ne Seyd Ahmed Siverek’i anlamıştı, ne de Siverek Seyd Ahmet’i.

O belki de bir dahiydi ama biz onu hep deli bildik. Kendi kendine konuşmasını yadırgadık, aşkını ayıpladık, sadece duvarları süsleyen resimleri sevdik.

Oysa bizim akılımızın da sonuçları ortadaydı, akılı olduğumuz tartışmalıydı.

Aklımız doğayı tahrip etmek, tüketmek ve mal biriktirmek için çalışıyordu. Deli değimiz Seyd Ahmed’in ise aklı renklere, derin düşüncelere ve hayallere çalışırdı. Tıpkı eski zaman filozofları gibi.

Belki de bir filozoftu Seyh Ahmed. Biz bilmedik, ama  o bizi hep bildi, dönüp çirkinliklerimize bakmak , görmek istemedi. Çünkü biz aşkı öldürürdük, o ise renklere ruh katar,  delirmek de olsa bedeli aşkın resmini çizerdi.

Seyd Ahmed’e sevdiği kızı vermeyenler öldü, sevdiği kızı alan akrabası da öldü, sevdiği kadın da öldü, hayatını zehir edenlerin ölümünü gördü, en son kendisi hayata veda etti.

Resimleri, düşünceleri ise Siverek sokaklarına miras, aşıklara ders oldu.

Kapkara bir ders.

*

“Kardeşim, insana ne gelse, yemeden gelir. Ben nefsimi terbiye ettim. Bu nedenle dişe ihtiyacım yok. Ben  bulamaç,lapa yerim, ayrana ekmek doğrarım. Ne olacak? Günü geldiğinde herkes ölecek.”

**“Bunların kaderi gece gibi karanlık. Bu nedenle kara kalemle bunları çiziyorum.”

*** “Her şeyin bir nedeni var. Her neden bir sonuç doğurur, sonuçlar ise yeni bir şeye neden olur.”

 

Şeyhmus Çakırtaş/Belgesel Fotoğrafçı-Blog Yazarı

cakirtasseyhmus@gmail.com

Fotoğrafta ki İnsan   Hikayeleri

Düşünce Tortosu ve Kültür…

Kültür meselesi yıllardır kafamı kurcalıyor. Zamam zaman içimden düşünür, tartışır, bir sonuca varmaya çalışırım. Kendi kendime zihnimdeki tahtaya yazar, çizer, sonra da silerim. Gerçi tortusu zihnimde kalır, bazen yeniden beynimde belirir…

Yıllar önce düşündüğüm, unuttuğum bir ayrıntı bile bazen kendiliğinden çıkar ortaya…

Toplumlar, coğrafyalar, diller, inançlar, yaşam biçimleri bir farklılık disiplini barındırıyor. Bazı şeyler farklı, bazı şeyler çok farklı.

Bunun gerçek bir ayrılık değil, ayırt etme ile ilgili olduğunu düşünürüm. Çünkü insan doğduğunda kendi rengini, dillini, inancını seçemiyor.

İçinde yaşadığı toplum, aile neyse kişi de aynı oluyor.

Bazı kalıtsal özellikler, toplumsal ilkeler, yaşam biçimleri adeta kodlanıyor, insanla birlikte yaşamına dahil oluyor.

Buna kültür demek mümkün sanırım.

İnsan bütün canlıların en karmaşık sosyal varlığıdır.

Yani konuştuğu dil, inancı ya da taşıdığı kültür onun varlığını oluşturur. Canlı olmaktan öte düşünsel bir mekanizmadır. Duygulardan oluşan, iyi ile kötüyü ayırt eden, düşünce üreten bir varlık…

Her toplumun, her insanın düşünce biçimi, yaşama bakışı farklı farklıdır. Bu aslında kültürel dokudur. İnsanı insan yapan, varlığını değerli kılan kültürel doku.

Varlık olmanın ana rahmi kültürdür. Dil ise kültürel varlığın ana rahminde büyüyen bir ağaçtır.İnsana, topluma dair ne varsa bu rahimde filizlenir, gelişir, kök verir, büyür.

Tıpkı ölümsüz bir ağaç misali. Her dalı, her yaprağı değerli olan bir ağaç gibi…

Kök toprağa kendini saldıkça, dallar serpilir, yapraklar daha bir yeşillenir.

Ağaç bu. Yıllarca yaşar. Su, toprak ve yeterli ısı varsa ve genetiği yaşamaya müsaade ediyorsa ağaç büyümesine devam eder. Kültür ise insana bağlıdır. Yaşaması, toprağa kök salması insana bağlıdır.  Ömrü de tabii. İnsan kültürel dokusunu, varlığında yaşatıp, taşıyorsa kültür büyümeye devam eder. Yıllar,asırlar, çağlar boyu devam eder yaşama.

Ağaçtan ötedir yani…Kökleri derine indikçe etkisi artar. Bu gün yaşantımızda var olan kültürel dokuların yaşının peşinde koşan antropologlar her araştırmada yeni bilgilere ulaşıyor.

Demek ki kültür tarihle eşdeğerdir, yaşıttır ve iç içedir, insanlık sürecidir.

Burada bir nokta koymak gerekiyor.

Belki yazımda çelişkiler olacak, yanlış tanımlamalar ve belki dağınık bir zihnin izleri olacak.

Biliyorum ve buna rağmen yazıyorum.

Belki birisi eksiklerimi tamamlar diye umut ediyorum. Umutla kalın…

 

 

 

İnsan aklını, duygularını ve sanatsal yeteneğini bir uyum içinde kullanarak, içinde bulunduğu varlık alanını ilmik ilmik işler. Buna kültür demek mümkündür. Öylesine yavaş, öylesine uzun sürer ki insan ömrü kelebek ömründen bile az gelir.culture_seeds_1140_553

Antep herifleri kadına şiddete karşı.

Bir süredir kamuoyunun gündemine oturan kadına şiddet konusunda en ilginç tepki, Antep Herifleri Derneginden geldi. Dernek binası ve lokaline asılan pankartla tepkilerini dile getiren dernek yönetimi ” ölmek istemiyorum diyen kadınlar ölmesin.” sloganı kullanarak,tepkilerini ortaya koydu. Bazı erkeklerin pankart önünde fotoğraf çektiği gözlenirken,dernek üyelerinin tamamı erkeklerden oluştuğu edinilen bilgiler arasında..

Petrole ateş suyu döküldü.

Cumartesi günü Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine yönelik saldırıların ardından, ülkenin petrol üretimini günlük 5.7 milyon varile düşürmesi petrol fiyatlarını vurdu. Pazar günü ticari işlemlerin başlamasıyla birlikte, petrol fiyatları son dört ayın en yükseğinden yüzde 15 daha fazla artış gösterdi. ABD, saldırılar için İran’ı suçlarken henüz Riyad’dan bu yönde bir açıklama gelmedi.

Saldırılar, küresel petrol üretiminin yüzde 5’ini etkiledi.

Brent ham petrol fiyatı, yüzde 19 artarak varil başına 71.95 dolara ulaştı. ABD ham petrol fiyatı da yüzde 15 artarak 63.34 dolar oldu. Her ikisi de mayıs ayından bu yana en yüksek fiyatları görmüş oldu.

ABD saatiyle 18.50’de, ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden “ihtiyaç halinde Stratejik Petrol Rezervi’nden gerektiği kadar petrolün piyasaya salınması” emrini verdiğini açıklamasının ardından, petrol fiyatları küçük oranda da olsa bir düşüş yaşadı.

Suudi Arabistan devlet petrol devi Aramco, günlük üretimin 5.7 milyon varile düştüğünü açıkladı ancak üretim miktarının ne zaman normale döneceğine dair bir açıklama gelmedi.

_108821861__108821393_mediaitem108821392Ancak geniş saklama alanlarında üretilen petrol depolandığı için, bu hafta Suudi Arabistan petrol ihracatına planlandığı gibi devam edebilecek.

Londra’daki Interfax Energy’nin analitik biriminin başı Abhishek Kumar, “Suudi Arabistan’dan yetkililer yangını kontrol altına aldıklarını söylüyor ancak bu durumda, yangını söndürmekten çok uzaktalar.” dedi. Abqaia ve Khurais tesislerindeki zararın çok büyük olduğunu, petrol üretiminin normale dönmesinin haftalar alabileceğini söyledi.

ABD İran’ı suçluyor

Saldırıları Yemen’de İran destekli Husi milisleri üstlendi ancak ABD, saldırılardan İran’ı sorumlu tutuyor.

Reuters haber ajansına konuşan üst düzey bir ABD’li yetkili, saldırıların Suudi Arabistan’ın petrol endüstrisinin kalbindeki tesisleri hedeflediğini ve doğrudan İran yönünden geldiğini, güdümlü füze kullanılmış olabileceğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, ‘saldırıların Yemen’den geldiğine dair hiçbir delil yok’ dedi ve tüm ülkelere, “İran’ı kınama” çağrısı yaptı.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ise bu suçlamaya, “Maksimum baskı politikası sonuç vermeyen Bakan Pompeo, maksimum yalan politikasına başvuruyor” dedi.

Trump ve Bin Salman

ABD Başkanı Donald Trump da bir tweet atarak “suçluyu bildiklerine inandığını, bir sonraki adım için hazırolda doğrulama beklediklerini” duyurdu. “Saldırının arkasında kimin olduğuna inandıklarını söylemeleri ve nasıl bir yol izleneceğinin belirlenmesi için Suudi Arabistan’dan haber beklediklerini” ekledi.

Trump, olayın ardından Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’ı da arayarak ülkenin kendini savunabilmesi için destek vermeye hazır olduğunu söyledi.

Tasnim haber ajansına yaptığı açıklama yapan üst düzey bir asker ise, “İran’ın topyekün savaşa hazır” olduğunu söyledi.

Devrim Muhafızları Havacılık ve Uzay Kuvvetleri Komutanı olan Amir Ali Hajizadeh, “Herkes, 2 bin kilometre mesafedeki tüm Amerikan üslerinin ve uçak gemilerinin, menzilimiz içinde olduğunu bilmelidir.” dedi.

Riyad, daha önce petrol tesislerine yönelik benzer saldırılarda İran’ı suçlamış ancak Tahran suçlamaları reddetmişti.

Şu ana kadar Riyad’dan, Washington’dan gelen açıklamalara benzer bir açıklama ya da saldırıları kimin yapmış olabileceğine dair bir suçlama gelmedi.

Hangi tesisler vuruldu?

Suudi Arabistan tesisler harita

Saldırıya uğrayan bölgelerden gelen görüntülerde, devlet petrol şirketi Aramco’nun Abqaiq’de bulunan en büyük petrol işleme tesisinden alevler yükseldiği görülüyor.

Abqaiq’teki tesiste kükürtlü ham petrol işlenip ham petrole dönüştürülüyor. Burada günde yaklaşık 7 milyon varil ham petrol üretiliyor.

Aramco bu tesisin dünyanın en büyük “ham petrol stabilizasyon tesisi” olduğunu belirtti.

İkinci saldırı ise ülkenin ikinci büyük petrol sahası olan Khurais’e düzenlendi.

2009 yılından bu yana aktif olan sahadan günde 1,5 milyon varil petrol çıkarılıyor. Sahada 20 milyar varillik rezerv olduğu tahmin ediliyor.

Devlet medyası iki bölgedeki yangınların da kontrol altına alındığını açıkladı.

Yemen’de Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon dört yıldır Husilere karşı savaşıyor.

Ağustos ayında Shaybah petrol sahasındaki tesislere, Mayıs ayında da iki adet petrol pompa istasyonuna silahlı drone ile saldırı düzenlenmişti.

 

Kaynak:bbc Türkçe

Magnum Fotoğraf Kooperatifi

Magnum Photos

 

 

resize

Yard. Doç. Dr. Merter Oral, Anadolu Ünv. İletişim Bilimleri Fakültesi –

Magnum ajansı, 1947 yılında Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, George Rodger, David Seymour ile bir Life fotoğrafçısı olan William Vandivert, Rita Vandivert ile Maria Eisner tarafından kurulmuştur. Kurucuların her biri kuruluş bütçesi için 400′er dolar sağlamışlardı.2 Diğer fotoğraf ajanslarından önemli farklılığı, ticari bir yapı olmakla birlikte bir kooperatif niteliğinde olması ve kooperatif ortaklarının ajansın işleyişinde eşit haklara sahip olmalarıydı.

Magnum, uluslararası alanda serbest çalışan fotoğrafçıları bir araya getiren kooperatif nitelikte ilk ajanstır. Kuruluşundan bu yana 50 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına karşın, hala dünyanın en saygın ajanslarından biri olarak değerlendirilen ve tarihi boyunca efsanevi fotoğrafçıları bir araya getiren Magnum, elitist yapısını bugün de korumaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası TV-öncesi dünyasının görüntü açlığını kapatmaya yönelik olarak kurulan Magnum, kuruluş biçimi, kurucularının kimlikleri ve dünya olaylarına tanıklıktaki ustalıkları ve daha sonra ajansa katılan fotoğrafçıların da katkılarıyla bugün de özel konumunu korumaktadır.

Magnum’u Hazırlayıcı Koşullar

İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1939-45 yıllan arasında çoğu fotoğrafçılar savaşta yer aldılar. Savaştan çıkan Avrupa ve Amerika bir haber açlığı içindeydi. Öyle ki, uzak yörelere ilişkin foto röportajlar neredeyse daha çekilmeden satılabiliyordu

Magnum Fotoğrafçısının Kimliği

Magnum, bir kooperatif olmakla birlikte, üyelik koşullarının oldukça zorlaştırıldığı bir yapı sergiler. Magnum’da üç çeşit üyelik söz konusudur. Bunlar sırasıyla, aday üyelik, yetkisiz (associate) üyelik ve asli ya da başka bir deyişle tam üyeliktir.

Her yıl Haziran ayının son haftasında New York, Paris veya Londra’da toplanan Magnum üyeleri, yıllık toplantılarının bir gününü yapılan üyelik başvurularını değerlendirmekle geçirirler. Portfolyoların değerlendirilmesi sonucu yapılan oylamada başarılı bulunan fotoğrafçılar “aday üye” statüsü kazanırlar. Aday ve ajans arasında bağlayıcı bir yükümlülüğün bulunmadığı bu statü, tarafların birbirlerini tanımasını amaçlar. 1998 yılına gelinceye kadar olan son beş yıllık sürede, yıl başına en çok iki fotoğrafçı bu statüye ulaşabilmiş, söz konusu dönemde hiçbir aday üyenin kabul edilmediği yıllar da olmuştur. İki yıl süren aday üyelik sonucunda fotoğrafçıdan yeni bir portfolyo sunması beklenir ve başarılı bulunduğu takdirde bu kez yetkisiz üyelik dönemi başlar. Bu üyeliğin başlaması ile taraflar arasında bağlayıcı hükümler işlemeye başlar; fotoğrafçı ajansın tüm kurallarına uymakla yükümlüdür, bununla birlikte ajansın tüm olanaklarından da yararlanmaya başlar. Yetkisiz üyenin tam üyeden tek farkı oy kullanma hakkına sahip olmaması ve ajans başkanlığına seçilme hakkının bulunmayışıdır. Bu üyelik statüsünde de iki yılı tamamlayan fotoğrafçı, bu kez yeni bir portfolyo sunarak tam üyelik için başvurabilir. Yine genel kurulca yapılan seçim sonucu tam üyelik statüsü kazanan bir fotoğrafçı, kendi isteğiyle ayrılmadığı takdirde, ömür boyu tam üyelik statüsüne sahip olabilir.

Yukarıda sayılan üyelik statülerinin yanı sıra, bir başka üyelik türü de “katkıda bulunan üyelik” diye adlandırılan özel bir üyelik biçimidir. Daha önce tam üyelik statüsü kazanmış bir çok fotoğrafçının yanı sıra, Magnum’a hiç üye olmamış bir çok fotoğrafçı, bu üyelik statüsünden yararlanarak fotoğraflarının Magnum aracılığıyla pazarlanmasmı sağlamışlardır. Bu üyelik statüsü ile çalışan fotoğrafçılar arasında geçen yüzyılın pek çok tanınmış fotoğrafçısı da yer almışlardır. Katkıda bulunan üyelik statüsü “Magnum’un yakın dostu olan bağımsız fotoğrafçılara verilmekte” olup; bu fotoğrafçılar, “birtakım müşterilerle kendileri doğrudan ilişki kursalar bile Magnum’u yetkili ajansları olarak atamış kişilerdir.” Magnum ajansına ilk olarak katkıda bulunan üye statüsüyle katılan fotoğrafçılar arasında Ansel Adams (yanda), Philippe Halsman, Dorothea Lange, Russell Lee, Herbert List ve Wayne Miller bulunmaktadır.1

Böylesine zorlu bir üyelik yapısı sergileyen Magnum, daha kuruluşundan başlayarak, fotojurnalizmde yeni standartların oluşması doğrultusunda çabalar harcamıştır. Kurucuların başlattığı ve günümüzde de yaşatılmaya çalışılan bu standartlar şöyle sıralanabilir; yaratıcılık, adama, çağına tanıklık, hümanizma ve idealizm, macera ruhu ve perfeksiyonizm. Bu özelliklere bir de bağımsız çalışma ruhu eklenebilir. Kuruculardan sonra Magnum’un ilk üyesi olan Werner Bischof (yanda), Magnum’a katılması için aldığı teklif sonrası nişanlısına yazdığı bir mektupta şöyle diyordu :

“Büyük bir karar aşamasındayım, elimde Magnum’un sözleşmesi var. Bu, kooperatif şeklinde, dünyadaki en İyi fotoğrafçılarının -Capa, Cartier-Bresson, Chim ve Rodger-kurduğu bir ajans. Benim için önemli olan hepsinin de anlayışlı ve sosyalist eğilimli olması. İkisi İspanyol İç Savaşı’ndaydı. Onlar özgür insanlardır, bir dergiye kendilerini bağlayamayacak kadar çok bağımsızdırlar.”

Fotoğraflara olan ve giderek artan talep tüm dünyada çok sayıda basma yönelik fotoğraf ajansının kurulmasına yol açtı.4 Bu ajanslar ya fotoğrafçıları kiralıyor, ya da serbest fotoğrafçılarla anlaşma imzalıyorlardı. Çoğu ajans yüzde 50, hatta bazen daha yüksek komisyon alıyordu. Tüm maddi riskleri üstlenen fotoğrafçının, fotoğraflarının satışını kontrol etme olanakları yoktu. Giselle Freund’a göre Magnum’un temel kuruluş amacı bu özellik idi.5

Robert Capa’nın Magnum’un kurulması fikrini ilk kez 1938 yazında çekim için gittiği Çin’de bulunduğu sırada geliştirdiği belirtilir. O günlerde Paris’te bulunan Capa’nın eski patronu Simone Guttmann, aralarında Life dergisi, Pix fotoğraf ajansı ve haftalık Clartes dergisinin de içinde bulunduğu bir düzenleme ile Capa’yı Çin’e gönderirler. Capa, Hagchow kentinden eski bir Macar arkadaşına yazdığı bir mektupta, mevcut durumuna, Guttmann’ın Capa’nın becerisi, yolculukları ve en nihayet yaşamı ve sahip olduklarına ilişkin tavırlarına artık dayanamadığını belirtir. Artık patronların ve gazete kartellerinin tiranlığının yıkılıp, bir kooperatif ajans kurma zamanı gelmiştir.

Tümünün ücretli olmalarına karşın, savaş sırasında fotoğraflarının kullanımı konusunda basın patronlarına kafa tutabilen tümü ünlü Magnum kurucuları, neden kendilerine idari sıkıntılar da getirecek olan bir fotoğraf kooperatifi kurma yoluna gitmişlerdir? Romeo Martinez’e göre bunun nedeni Capa’nın “eğer kendi negatiflerine sahip değilse, fotojurnalist hiçbir şeydir” şeklindeki ve fotojurnalizm tarihinde en akıllı fikirlerden biri olduğunu ispatlayacak yaklaşımıdır.7 Tüm üyelerinin hareket özgürlüğünün sağlanması ve negatifleri üzerindeki haklarının garanti altına alınması için kooperatif yapılanma en iyi çözümdü. Böylece fotoğrafçılar özgürce çalışma olanağı bulacaklardı.

Robert Capa’nın Çin’deki hayali, 1947 Nisan’ında New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nin (MOMA) lokantasında toplanan George Rodger (yanda) dışındaki kurucu üyeler Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, David Seymour, William ve Rita Vandivert ile Maria Eisner tarafından gerçekleştirilecekti. 22 Mayıs’ta ticari lisansını alan ajans çalışmaya hazırdı. Neden Magnum adının seçildiğine gelince: Çünkü bu asil Roma adı şampanyayı akla getiriyordu. Ajansın ilerideki başarıları, şehvet dolu şişeden çıkacak patlama sesleriyle kutlanacaktı.

İlginç bir rastlantı olarak Magnum’un kurulduğu lokantayı barındıran müze, bir yıl önce kooperatifin kurucularından Henri Cartier-Bresson’un bir sergisine ev sahipliği yapmıştı. Cartier-Bresson’un savaş sırasında öldüğünü düşünen müze, onun ardından bir ‘posthumous’ sergi hazırlığına girişmiş, Cartier-Bresson ise ABD’ye gelerek sergi hazırlıklarına yardımcı olmuştu. ‘Posthumous’ olmaktan kurtulan serginin katalogu yine MOMA tarafından ‘The Photographs of Henri Cartier-Bresson’ adıyla 1947 yılında yayınlandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan haber ve görüntü açlığını doldurmak ve üyelerinin haklarını korumak üzere ticari/idealist bir anlayışla kurulan Magnum’un, savaşta fotojurnalizme ara vermek zorunda kaldığı için David Seymour dışındaki tüm kurucuları, tanınmış, fotojurnalizmde kendilerini kabul ettirmiş fotoğrafçılardı, Magnum’un kurulması sonrası bu fotoğrafçılar dünyayı bir nevi kendi aralarında paylaştılar. Henri Cartier-Bresson Asya’yı, George Rodger Afrika ve Orta Doğu’yu, David Seymour Avrupa’yı, William Vandivert ABD’yi çalışma alanları olarak belirlerken, diğer iki kurucu üye Rita Vandivert ve Maria Eisner, New York ve Paris’teki büroların sorumluluğunu üstlendiler. Kurucu üyelerden Magnum’un Paris büro sorumluluğunu (kendi evindeki bürosunda) üstlenen Maria Eisner, İkinci Dünya Savaşı öncesi Paris’te Alliance Photo adlı bir fotoğraf ajansını yürütüyordu.9

İlk Dünya Savaşı sonrası Weimar Cumhuriyetinde ortaya çıkan yeni fotojurnalist kadrosu gibi Magnum kurucuları da faklı kültürlerden gelen bir yapıyı sergilemektedir; Macar (Robert Capa), Polonyalı (David Seymour/Chim), Fransız Henri Cartier-Bresson), Alman (Maria Eisner), İngiliz (George Rodger) ve İki Amerika’lı (William ve Rita Vandivert).

Magnum’u kuran farklı kültürlerden gelen bu insanlar, kendi negatiflerinin kullanım haklarına sahip olacakları bir kurum oluşturmanın yanı sıra, özgürce çalışabilecekleri bir ortam da yaratmış oldular.