OHAL SÜRECİ VE SONUÇLARI

Elli üç yaşında birisi olarak ömrümün geçtiği kentlerin hemen hemen tümü, çok uzun süreler sıkıyönetim ve olağanüstü halle idare edildi.

Sıkıyönetim, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce ve sonraki yıllarda varlığını sürdürdü.  
 

CsJJM69WYAATbUZ - Kopya.jpg

Batılı devletlerden gelen yoğun sıkıyönetim ve askeri darbe eleştirisi üzerine, darbe mimarları tarafından, 1983 yılında olağanüstü hal yasaları hazırlandı.

Ancak yürürlüğe girmesi için birkaç yıl daha beklenildi. 1987 yılına kadar sıkıyönetim yürürlükte kalarak çatışma potansiyeli olan illerde varlığını sürdürdü.  
 

1_org_zoom - Kopya.jpg

1987 tarihinde Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurularak süreç başka bir boyutta sürdürüldü.

Artık, OHAL süreçleri sivil ama çoklu yetkiyle donatılan atanmışlarla hayata geçirilecek, sıkıyönetimi aratmayacak düzeyde etkiye sahip olacaktı.  

Gerek sıkıyönetim, gerekse de olağanüstü hal birçok acıya, drama ve anti demokratik uygulamaya neden olacaktı.  
 

MİLLİYET - Kopya.jpg

Yıllarca sürecek olan Olağanüstü Hal, 19 Kasım 2002 tarihinde yürürlükten kaldırıldığında binlerce şikayet, yüzlerce hakları ihlali dosyası mahkemelerde görüşülme sırasını bekleyecek, bazı dosyalar ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde karara bağlanacaktı.

AHİM yüzlerce dosyada kişi hak ve özgürlükler ihlali kararı vererek, süreç mahkum edilecekti.

Adı, kapsamı ne olursa olsun bu süreçlerde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlama, sınırlama, askıya alma söz konusu oldu ve toplumu belli bir çerçeveye sokma, zapt u rapt altına alma süreci yaşandı. 

2002 yılında Olağanüstü Hal Yasası kaldırıldığında çoğumuz bir daha böylesi süreçlerin yaşanmayacağını umut ettik ve inandık.

Çünkü bütün siyasi partiler OHAL uygulamalarından rahatsızdı ve kaldırılmasını istiyordu.
 

IMG_20220722_182907.jpg

Oluşan toplumsal mutabakat yasanın yürürlükten kaldırılmasını sağladı.

Ama her şey 15 Temmuz 2016 yılında yaşanan darbe girişimiyle yerle bir oldu.

Darbe girişimi nedeniyle Olağanüstü Hal yeniden hayatımıza girecek, bütün Türkiye iki yıl boyunca Olağanüstü Hal’le yönetilecekti.  

19 Ağustos 2018 yılında yasa kaldırılmış olsa da, OHAL fiili olarak varlığını sürdürecek ve darbe sonrası oluşan ruh hali devletin bütün kurumlarına sirayet edecekti.

Bu nedenle geçmiş yıllarda olduğu gibi OHAL sürecinde oldukça ciddi hak ihlalleri gündeme gelecek, yürürlükten kaldırılmasından sonra bile hak ihlalleri iddiaları son bulmayacaktı.

İktidara göre OHAL gayet normal ve meşru bir gereklilikti. Gelişmeler karşısında rejimin devamı ve iktidarın işlemesi buna bağlıydı.

Oysa hayat sadece iktidar eksenli yaşanmıyor. Toplumda değişik düşünceler, farklı siyasi hareketler, inanç ve kültürlerin varlığı söz konusu.

Türkiye toplumu homojen bir yapı değil ki her karar toplumu rahatlatsın.
 

IMG_20220722_182953.jpg

Demokrasi farklılıkların bir arada, bir orkestra disiplini altında yaşamasına olanak verme rejimi olduğuna göre hakları elinden alınan, özgürlükleri kısıtlanan, işlerini kaybedenler için OHAL hayatlarının cehenneme dönme sürecidir.

Nitekim KHK ile 150 bini aşkın kamu çalışanı işinden edilmiş, binlerce insan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınmış, yüzlercesi tutuklanmıştır.

Verilen cezalar, yığınca hak ihlali iddiası mahkemelere yansımıştır.  

Görevden alınan kamu çalışanları açısından durum biraz daha karışıktır. Haklarında herhangi bir soruşturma, adli ceza kararı olmadığı halde ya da yürütülen soruşturmalarda beraat almalarına rağmen görevlerine iade edilmemeleri hak ihlallerinin ne kadar yakıcı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 

Sonuç olarak geçmişten günümüze olağanüstü hal süreçleri geride yığınca hak ihlali dosyası bırakmıştır. Bunların görüşülmesi bile yıllar alacak, sonuçları toplumun vicdanını sızlatacaktır.

Tıpkı 12 Eylül,  tıpkı 28 Şubat süreçleri gibi…

Osmanlıda Aşiret Mektebi ve Hanedanlık.

Osmanlı Beyliği kurulduğu günden sonra sınırlarını genişletme amacıyla yayılmacı bir politika izleyerek, zaman içinde topraklarını genişletti. Yükselme döneminde  Avrupa, Asya  ve Afrika kıtalarında önemli bir coğrafik alana hükmederek kendi döneminin önemli devletleri arasında girdi. Yönetim biçimi ortalama her yurttaşın bildiği gibi hanedanlığa dayanıyordu. Dolayısıyla Osmanlı Padişahının aldığı kararlar, yürüttüğü politikalar hanedanlık mantığına uygundu. Devletin devamı hanedanlığın varlığını sürdürmesine bağlı görünüyordu.

Osmanlının ilk dönemlerinde homojen bir toplumsal yapı olsa da, yükselme döneminde daha karmaşık bir topluluğa döndü.  Halkın büyük kısmı Müslüman olmakla birlikte gayrimüslim  olan, farklı kültür ve dillere sahip topluluklar da varlığını sürdürdü. Dolaysıyla halkın tek bir dili, dini; tek bir kültürü yoku. Değişik halkların bir arada yaşadığı bir devlete dönmüştü. Buna rağmen devlet yönetimi hanedanlık esasına dayanmayı sürdürdü. İslam ve Türklük birlikte yürüdü ve zaman zaman iki kavram birbirinin önüne geçti.

Osmanlı Devleti yayılmacı bir politika izlediği için değişik kültür ve inançlara bakış açısı zaman zaman farklılık gösterdi.  Kimi zaman kılıç salladı, kimi zaman varlıklarını kabul eder göründü. Yükselme dönemlerinde Osmanlı için farklı din ve kültürlerin, etnik yapıların varlığı bir sakınca yaratmıyordu. Güçlü olmasından kaynaklı hem sınırları genişliyor, hem de ele geçirdiği topraklarda yaşayanların biat etmesi sağlanıyordu.

Yükselme dönemi sona erdiğinde Osmanlı açısından bir duraklama dönemi başladı.  Zaman aynı hızla ilerlemedi. Bir durdu, bir hızlandı ve Osmanlının yükselme dönemi yerinde saymaya, işler değişmeye, farklı sesler çıkmaya  başladı. Bir de işin içine Fransız İhtilali girince değişik halk ve kültürleri idare etmek iyice zorlaştı. Yönetim biçimi hanedanlığa dayandığı için homojen, tebaa dediği halklar ise heterojendi. Yani hem sosyolojik yapıları, hem de yönetimsel mekanizmaları arızalanmaya her zaman müsaitti.

Bu durumu gören,  ele geçirdiği topraklarda ki egemenliğinin tehlikeye gireceğini kaygısı taşıyan  Osmanlı kendi içinde bazı reformlara girişti, uzun ve kısa vadede  bazı adımlar attı.

Bu adımlardan biri de Aşiret Mektepleridir.

Aşiret Mekteplerinin önemli bir amacı vardı. Aşiret reislerinin çocuklarını eğitilerek ,gelecekte aşiretlerinin başına geçip, Osmanlı Hanedanlığını çıkarlarına uygun konumlamak, Osmanlıya bağlı kalmayı sağlamaktı. Bunun için  1892 yılında Aşiret Mektebi kuruldu.  Önceleri iki yıllık bir eğitim süreci düşünülmüş, sonra yetersiz gelebileceği düşünülerek beş yıllık bir sürece çıkartılır. Kürt, Arap ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları İstanbul’da açılan okulda beş yıllık eğitim gördükten sonra, biraz büyüyüp evlerine döndüklerinde aşiret yönetiminde ağırlık kazanacak ve  Osmanlı Hanedanının çıkarları koruyacaktı.

“Aşiret Mektebi (özgün adıyla Mekteb-i Aşiret-i Hümayun), Osmanlı Devleti‘nde önde gelen aşiret liderlerinin çocuklarının Osmanlı eğitim sistemi içerisinde yetiştirilerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla  Sultan II. Abdülhamid tarafından İstanbul’da 21 Eylül 1892 tarihinde açılan okul. 12-16 yaş arasında erkek çocukların öğrenim gördüğü orta dereceli parasız yatılı bir okul idi. 

Aşiret Mektebine ilk olarak HalepBağdatSuriyeMusulBasraDiyarbakırTrablusgarp 

vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, 12 ile 16 yaş arasındaki çocukları okula alınır.”

Önce eğitim süreci 2 yıl olarak düşünülen okul, kısa bir zaman içinde  beş yıllık bir okula dönüştürülür. Özellikle Arap, Kürt ve Arnavut  Aşiretlerinin önde gelen ailelerin çocukları  Sultan Abdulhamid’e ve Osmanlı Hanedanına bağlı birer birey  olmaları doğrultusunda eğitilmeleri amaçlandı.

Aşiret Mektebinde hem dini eğitim, hem de matematik, fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler veriliyordu. Okulun eğitim dili haliyle Osmanlıca olup, aşiretlerin kültür ve dilleri dikkate alınmamış, yok sayılmıştı.

Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları bu okula alınırken, sonraki yıllarda, Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece okul, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine devam ederek devlet kademesinde görevler almaya başladılar.

Ancak bu durum 1906  yılına kadar sürdü.

“1906 yılına gelindiğinde  okulun öğrenci sayısı ve masrafı arttığı bizzat dönemin eğitim bakanlığı tarafından açıklandı. Ayrıca okulda özellikle Kürt ve Arap öğrenciler  arasında sık sık kavgalar yaşandığı ve kavgaları önlemek, güvenliği sağlamak amacıyla okul bahçesine bir karakol binası yapılır. Buna rağmen sükûnet sağlanmaz, huzursuzluk devam edilir. Yine aynı yıl okulda  çıkan yemeklerle ilgili isyan nedeniyle okulun kapatıldığını yazılmasına rağmen  politik bir ayaklanma sonucu kapatıldığı düşünülmektedir.”**

Aşiret mekteplerinde eğitim alan öğrencilerin aşiretlerini yönetip yönetmediği tarihi vesikalarda yer almıyor. Kim, bu okullardan ne aldı, ne öğrendi belli değil. Kapatıldığına göre başarılı bir proje olmadığı anlaşılıyor.

Aşiret Mektebinde yaşanan sorunlar, toplumsal problemlerden  ayrı değildi.  Toplum neyi yaşadıysa okulda okuyan Kürt, Arap, Arnavut öğrenciler de aynı sorunları yaşadılar, aynı kavgalara giriştiler.  Padişah yetiştirdikleri öğrenciler vasıtasıyla gelecekte aşiretleri yanına almayı düşünürken, sarayın yanı başında toplumsal ayrışmanın nüveleri beliriyor, çelişkiler daha da derinleşiyordu. Politik bir çekişme var mıydı, yok muydu belli değildi ama çelişkiler giderek derinleşiyordu.

Osmanlı bu okul vasıtasıyla belli başlı aşiretleri dönüştürüp, devlete bağlı hale getirmeyi  düşünmüş, çocuklarına verdiği eğitim yoluyla devletin çıkarlarını her türlü koşulda savunabileceklerini hesaplamıştı. Böylelikle Osmanlı Devleti daha  güçlü olunacağı hesaplanırken, okul devlet için tehlike arz eder hale gelmiş ve  ani bir kararla kapatılmıştı.

O gün, bu gün aşiretlerden yararlanma, devletin yanında yer almalarını sağlama serüveni sürdü, sürüyor. 

Neyse ki artık aşiret mektepleri yok, aşiretler ise 100 yıl öncesine göre daha farklı. Çoğu kentli ama içlerinde var olan ruh halen yüz yıl öncesinin farklı bir varyantı…

Kaynakça:

*Wikipedia

**Wikipedia

Güneş’ten bir parça düştü, Urfa üzerine

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaz sıcakları denildi mi, önce akla Urfa gelir. Çevresinde bulunan yeryüzü şekilleri yüksek sıcaklıklar için uygundur.

Ortadoğu çöllerine uzanan ovalardan gelen sıcak hava akımları yaz aylarında insanı canından bezdirir.

Urfa’da sıcaklar erken gelir, geç gider. Bahar ise pek uğramaz ya da şöyle bir göz kırpar, hemen kaçar. 1


Yaz beş ay sürer. Bir ay bahardan yazdır, bir ay da sonbahardan. Kimi yıllar ekim bile sıcak geçer ve yaz altı aya çıkar.
 

IMG_20200628_202419-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sıcaklığın pik yaptığı temmuz ve ağustos aylarında hava 45 dereceye ulaşır.

Bu aylarda sıcaklık o kadar yükselir ki hayat adeta durma noktasına gelir.

Parası, yazlığı, bağı, bahçesi olanlar, kenti geçici süreyle terk eder; serin yerlere doğru gizli bir göç başlar.

İmkanı olmayanlar ise sıcaklığın gölgede 45 derecelere ulaştığı kentin havasında, gökten yağan ateşle baş başa yaşamak zorunda kalır.  
 

DSC06594-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İşte bu zalım aylarda Urfa’da kalanlar fellik fellik gölge yer arar. Gölgenin altın değerinde olduğu kentte öyle sığınabilecek serin ve gölge yer bulmak da kolay olmadığı için evin içinde, sokak ve kapı aralığında oturur. 

Az çok belli bir geliri olanlar klimasını çalıştırır; ya evinde, ya da çalıştığı ofislerinde serin serin oturur.

Klima evin içerisini serinletirken, dışarıya ise bayağı bir sıcak hava üfler. Sıcak, biraz daha sıcakla beslenir ve kentin rakımı düşük semtleri cehenneme döner.
 

IMG_20211027_070726.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne hafif bir yel eser, ne de gölge verecek bir bulut görünür. Güneş bütün gökyüzünü kaplamışçasına Urfa’yı aydınlatır, ısıtır, ateşini salar.

Mitolojik anlatımlarda olduğu gibi yer gök ateş olur; beton bloklar dört yönden ısınır.

İzolasyonu olmayan, eksik malzeme kullanılan dairelerin duvarları bir ısındı mı artık yaz boyunca sıcak kalır.  

Asfalta yumurta kırsan qığane2, güneş mangalına ciğer bıraksan kısa sürede kebap olur.

Urfa’da hal ve vaziyet yazın bundan ibaret olup, bütün yollar güneşe, yüksek sıcaklara çıkar. 
 

IMG_20220412_152327.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Biliyorum ki abarttığımı düşünüyorsunuz. Keşke anlattıklarım abartı olsaydı.

Urfa’da sıcaklık makul rakamlarda olsaydı da, ben de düşündüğünüz gibi birkaç söz fazla yazsaydım. 

Maalesef Urfa çok sıcak. Öyle bir sıcak ki sanki ateşin çukurunda inşa edilmiş.
 

IMG_20210921_153046.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaz boyunca sıcaklığın mevsim normallerinin üzerde olması, birkaç derece yükselmesi düşünülmediği kadar yaşam kalitesini düşürüyor, hastalıklı ortamlar oluşturuyor. 

Böylelikle sıcaklık kentin tek gündemi hale geliyor. Bu durumda önce elektronik cihazlar aşırı ısınır, ağaçlar kurumaya karşı büzüşür, nem artarak solunumla ilgili rahatsızlıkları artırır, ulaşım araçları bozulur, insanların ruh sağlığını tehlikeye girecek düzeye gelir.

Sıcaklık yaz mevsiminin gereğidir ama giderek yüksek seyreden sıcaklık bambaşka bir sonuçtur.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta, normal yaz sıcakları değil… Bizim sıcaklık karşısında nasıl bir tutum içinde olduğumuzdur.
 

FB_IMG_1647538783990.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ben iklim bilimci değilim, meteoroloji mühendisi hiç değilim. Ama şunu biliyorum, sıcaklık her yıl biraz daha artıyor.

Artmasına paralel tarımda sulama alanları genişlediği için, nem de o ölçüde yükseliyor.

Sıcaklık artıkça nem artıyor, nem artıkça sıcaklık yükseliyor. Birbirini besleyen ve içi içe geçen çemberler gibi artık sıcak nemle anılıyor.

Yani Urfa giderek Çukurova’nın nemli ve rutubet kokan havasına dönüyor.

‘Ne yapalım’ dediğinizi duyar gibi oldum.

Ben tam da bunun tartışılmasını istiyorum.

Bizim doğal dengeyi bozup, Urfa’ya deniz ya da kutup havası getirecek halimiz yok.

Gökyüzüne devasa bir tavan vantilatörü takmak ya da her köşe başına en büyüğünden salon tipi klima yerleştirmeye gücümüz yok. 

Daha mütevazı ve ekonomik önlemler üzerinde kafa yormak hem kolay, hem de mantıklı olacaktır. 
 

IMG_20220129_135535_889.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mesela “Sıcaklığın bu kadar yüksek seyrettiği kentin yeşil alanları neden az” diye sorabilir, daha fazla park ve bahçe talebimizi yükseltebiliriz.  

Bu, hem kent hukukuna uygun hem de en temel yaşam standartlına denk gelen bir talep.

Biliyoruz ki kuraklık ve yoksullukla mücadele ciddi oranda ağaçlandırmayla mümkün.

Doğal serinleme ortamları oluşturmak, suyu doğru kullanmak, vahşi sulama sistemlerinden vazgeçmek ve mümkün oldukça temiz enerji kullanmak.

Yazdıklarımı kenti yönetenler bilmiyorlar mı?

Biliyorlar, benden çok ama çok daha iyi biliyorlar. Ama nedense Urfa gibi bir kentte yeşil alanların çoğaltılması bir türlü temel politika haline gelmiyor.

Fırat, kanallarla Harran’a, Akçakale’ye, Ceylanpınar’a oradan Kızıltepe Ovası’na ulaştırılıyor ama halkın yararlanabileceği kent ormanları için pek bir şey yapılmıyor, var olan yeşil alanlarla yetiniliyor.

Bunun da yeterli olmadığı, kentin nüfusunun Suriyeliler dahil 3 milyon civarına dayandığı da biliniyor.

Bu nüfusa üç beş park ve bir iki küçük koruluklar yetmez.
 

Bu sıcaklığın önüne geçmenin yolu yöneticilerin kenti daha sosyal ve serin bir kent haline getirme ufkuna ve hepimizin duyarlılığına bağlıdır.

Biliyoruz ki Urfa’nın çok daha geniş yeşil alanlara, halkın kullanabileceği serin yerlere ihtiyacı var. 

Bir dostum şöyle yazmıştı:

Güneş’ten bir parça düştü Urfa’ya;

Nemrut bile vazgeçti Hz İbrahim’i ateşe atmaktan… 2


Evet, gerçekten Güneş’ten parçalar düşüyor her gün Urfa’ya…

Güneş ulaştığı her yeri yakıyor, kurutuyor.

Bu nedenle söyleyecek sözümüz olmalı.

Bizler ya bu sıcakların aşırı artmasında insan faktörünü kabul edecek, daha vahim sonuçlar doğurmadan önlemler almaya çalışacak ya da giderek daha fazla ısınan bir Urfa ile karşı karşıya kalacağız.

Ya da “Dışardaki sıcaktan bana ne” deyip, klimamızı açıp keyfimize bakacağız.

Çünkü yaşam her koşulda sürüyor. Ateş yağsa da, sıcaklık çıldırsa da sürüyor.

Sürüyor ama nasıl sürüyor?

İşte yaz mevsiminin fotoğrafı Urfa’da havuz kenarında değil, sıcaklığın 45’dereceyi bulduğu toprakta, ekmek fırınlarında, kozada olan pamuk tarlalarında çekiliyor.

Kent büyüyor, bir yandan da büyümeden kaynaklı sorunlar yaşıyor.
 

IMG_20200606_200817-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Her yerde mantar gibi binalar yükseliyor ama kent ormanı, park ve bahçe aynı hızla çoğalmıyor. Tam tersi fıstık, zeytin ve bağ, bahçe alanları yok ediliyor. 3

Oysa 16’ncı yüzyıl sonlarında Urfa’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, kentin mevsimleri için “Yazı yaz, kışı kıştır. Ilıman, güzel bir iklime sahiptir” diye not düşer.

Peki, ne oldu da bu kadar sıcaklık arttı?

Bunu küresel ısınmayla anlatmak yeterli midir?

Acaba kesilen her ağaç, imara açılan her tarım arazisi sıcaklığı bir nebze artırmış olmasın?

Ya da başka bir anlatımla, insan eliyle inşa edilen kentlerin imar planlarından kaynaklı sıcaklığın yükselmesi olası dâhilinde midir?

Mesela beton bloklar, asfalt yol, egzoz gazları ve hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alan klimalar ne kadar ortam sıcaklığını artırıyor?

Bilmek ve öğrenmek istiyorum.

Biri anlatsın ve artık bir zahmet önlem alsın.

Çünkü Urfa yanıyor.

1. Esin Kurt Karaca 
2. Qığane: omlet
3. Abdullah R. Elçi
4. Yerel basından: https://www.urfanatik.com/haber/3488437

Çarşiya Şewitî ve Zamana Direnen Söylence

Hakikat her zaman tarih sayfalarında saklı olmayabilir. Bazen bir kelime, bir isimlendirme hakikati ortaya koyar, geçmişle ilgili yaşanılanları açığa çıkarır ve bilinen tarihi alaşağı eder.

Çarşıya Şewiti de bunlardan biridir. Diyarbakır’ın hafızasında yer edinen,  beş  altı asırdır varlığını sürdüren bu çarşı, Diyarbakır’da yaşayanların hayatına şu ya da bu şekilde dokunmuş, insanlara umut olmuş, seyyahların ilgisini çekmiş eski zaman çarşılarından biridir.

 “Diyarbekir Çarşıları ile ilgili kayda değer bilgilerden biri 1655 tarihli ve büyük gezgin Evliya Çelebi’ye aittir. Evliya Çelebi kendi gözlemlerine dayanarak o yıllarda Diyarbekir’e ait 66 esnaf çarşısından söz eder. Ünlü gezginlerden J.S.Buckingam ise tarihi 1815’e endeksleyerek; ‘Pazarların üzeri gayet iyi örtülmüş, dükkânlar ahşap raflarla döşeli olup, mallar bütün özellikleriyle sergilenir. İmalatçıların başlıca hammaddesi ipek ve pamuktur. Şehrin çarşı esnafı; şal, el yapımı aletleri, her renkten pipolar, altın ve gümüş tabakalar yaparlar. 1500 tezgâh şal üretimi, 500 tezgâh pamuk baskıcısı, 300 deri imalatçısı, 100 demirci ve 50 pipo(ağızlık) yapımcısı vardır. Diyarbekir’de ilaç dışında bütün ihtiyaçlar kendi kaynaklarından sağlanır.’*

Bu çarşılardan biri olan Çarşıya Şewitî’nin asıl adını çok kimse bilmez, hatta neredeyse hiç bilinmez. Halk daha çok,  geçirdiği büyük yangından sonra çarşının adının Çarşîya Şewitî olduğunu bilir. Bu da 127 yıllık bir hikayedir. Çarşıya Şewitî, Kürtçe’de yanmış, küle dönmüş çarşı anlamına gelir. Bu gün hala varlığını sürdüren çarşının geçmişi Diyarbakır tarihinin de bir anlamıyla özetidir.

 “1895 yılında kadim Diyarbekir’in yüzyıllar süren ticari ve sanayi varlığı üç gün içinde adeta yok olur. Bu yok oluşun mekânsal adı kentin o tarihe kadar, tarihi sur içindeki ruhu olan çarşısıdır. O tarihe kadar her meslek mensubunun örneğin; Muhacirler, Helvacılar, Çilingirler, Demirciler, Neccarlar, Mutaflar, Aşçılar ve Eskiciler gibi kendi adlarıyla anıldığı mesleksel icraatlarını yürüttükleri toplu mekânsal varoluşun adı artık o büyük felaketle birlikte anılarak Kürtçe “Çarşîya Şewitî” (yanık çarşı) olmuştur.

O büyük yangında şehrin bütün hububat ihtiyacının pazarlandığı Saman Pazarı, Kazancılar, Kürkçüler, Saraçlar ve Uzun Pazar ya da Uzun Çarşı içindeki bütün hanlar, dükkânlar ve işyerleri üç gün boyunca için için yanmış ve herhangi bir müdahaleye de yeltenilmemiştir!”**

Kentin kalbi sayılan bu çarşıda yangının nasıl çıktığı, neden çıktığı tam olarak bilinmese de söylentiler ilginç tesadüflere işaret etmektedir.Yangın bir tesadüf sonucu çıkmamış, bütün söylentiler kundaklama ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Yüzlerce yıldır iç içe yaşayan farklı etnisite ve inanç gruplarına mensup esnafın birbirine karşı bu denli yakıcı bir eylemde bulunması, kendi aralarında bir husumet sonucu yangının çıkması olası çok ama çok zayıftır. Bu yangının arkasında çok daha organizeli planların olması kuvvetle muhtemeldir. Yaşanan siyasal süreç karanlık olaylar için müsait bir dönemdir. İttihatçıların azınlıklara, gayrimüslimlere hatta Kürtlere bakış açısı, politik yaklaşımları az çok biliniyor.

İşin ilginç tarafı 1895 yılına gelindiğinde halkla iyi geçinen o dönemin Diyarbakır Valisi Sırrı Paşa’nın İttihatçılar tarafından görevinden alınması sağlanıp, yerine zaman zaman yönettiği eyaletlerde halka karşı suç işleyen, mallarına el koyan, gayrimüslimlere kötü davranan, padişaha sık sık şikayet edilen, soruşturmalar geçiren ama her nedense sürekli kritik görevler verilen Halep Valisi Selanikli Enis Paşa atanır. Enis Paşa göreve oturur oturmaz, ne ilginçtir ki, Diyarbakır’da yaşayan bazı ailelerin, Ermeni ve Süryanilerin, Osmanlı karşıtlığı çerçevesinde bağımsız bir oluşum içinde oldukları ileri sürülerek çok sayıda şikayet telgrafı yazılmış, İstanbul hükümetinin dikkati çekilir.  Onlarca yıldır birlikte yaşayan, ticarette ortak olan, aynı sokağı paylaşanlar arasında bir kargaşa ve güvensizlik oluşturulma zemini oluşur.  İstanbul Hükümeti de azınlıklar, gayrimüslimler için bazı kısıtlayıcı önlemler almaya hazırlanır.

Diyarbakırlı Sarı Pişo arşivi.

Tam da bu tartışma ve karmaşa ortamında Diyarbakır Ulu Cami’nin dibinde inşa edilmiş eski çarşıda dükkanların birinde yangın çıkmış, yeterli müdahale edilmeyince kısa sürede yayılan alevler üç gün içinde çarşıyı kül etmiştir. O tarihte çarşı esnafının büyük çoğunluğunun  gayrimüslim olması da başka bir paradokstur. Çarşı uzunca bir süre kullanılmaz halde kalır, sonra vali değişikliğinden sonra yeniden  inşa edilir ve o tarihten sonra  adı Çarşiya Şewiti olarak söylenmeye başlanır.

Diyarbakır’da kullanılan iki tekerlekli yük arabaları.

Keza aynı çarşı, 20 yıl sonra yine benzer bir yangınla karşı karşıya kalır. “ Dr. Reşid 18 Ağustos 1914 tarihinde Diyarbekir Vilayeti’ne Vali olarak atanır. Vali Dr. Reşit göreve geldiğinin ikinci günü 19 Ağustos gece yarısı çarşının kuzeyinde yer alan zahire pazarında yangın başlar. Çok sayıda iş yeri kül olur, 1895 yılının tekrarı olan yangın bu kez sarsıcı sonuçlara neden olur. Çarşı esnafından gayrimüslimler göçertilir. Çarşı enkazı 3 yıl süreyle öylece yerinde kalır, sonra yeniden inşa süreci başlar.”***

Böylelikle bu gün Çarşiya Şewitî olarak bilinen alış veriş yeri karanlık hesapların görüldüğü, tarihsel süreç içerisinde iki kez tasfiyelerin yaşandığı siyasal bir argüman olarak varlığını sürdürür.1895  ve 1914 yıllarında yaşanan yangın ile ilgili ne etkin bir soruşturma yürütülür, ne de fail olarak birileri yargı önüne çıkarılır. Yangın mülk sahiplerine dert, kentte yoksulluk olup tarihe mal olur.  Adı da o günlerden sonra halk arasında Çarşıyê Şewitî olarak kalır.  Halk asırları bir cümleye, zamanı yanık bir çarşıya, medeniyeti taşlara, savaşın vahşetini bir dizeye sığdırır. Öylesine yalın, öylesine yakıcı dile gelir ki etkisi asırlar boyu sürer, zihinlere kazınır, efsane haline gelir. Kim gelirse gelsin, kim yönetirse yönetsin halk arasında konuşulanı silemez.

Bu nedenle tarih Diyarbakır’da kimi zaman kayıp bir ezgi , kimi zaman karanlığı parçalayan bir dize, kuçelerinde yankı bulan bir ses ve isyan dolu bir strandır.

“Olancası bir tutam can
Kadasına belasına sunduğum
Ben öleydim loy
Elim boş
Ayağım pusu”****

Gerek Çarşiya Şewitî ya da başka mekanlar kentin hafızasını oluştururken, bu gün sokaklar zamana ve büyük yangınlara direnerek varlıklarını sürdürüyor. Zaman zaman sokaklarında kaybolduğum, daracık yollardan geçtiğim Diyarbakır’da yaşanan deli dolu bir bahar gününün son saatlerinde kendimi Çarşiya Şewitî’ye bırakıyorum. Zihnimde halk arasında konuşulanlar uçuşup duruyor. Geçmiş  zamanın karmaşası içinde büyük yangından yükselen çığlıkları duyar gibi oluyorum.

Çarşının kalabalığında önce yön duygumu yitiriyor, çarşıda rastgele yürüyorum. Ben daracık sokaklarında ilerlerken, deli bir bahar, çıldırasıya yağan bir yağmur ve gürleyen gökyüzü geçmişle gelecek arasında beliren zamanı tamamlıyor.

Çarşı hala eski özelliğini korumaya çalışsa da, haliyle zamana karşı çok direnememiş, bazı meslekler çarşıdan silinmiş. İkinci el giyim satanlar, kilimciler, bakırcılar, ayakkabıcılar, şire dükkanları, hazır giyim satanlar yan yana, iç içe varlığını sürdürüyor. Eski demirci ustalardan eser yok. Ne dericiler var, ne de eski bakırcılar. Mistik yapısının giderek daha modern bir hal aldığı görülüyor. Eski çay ocakları, ciğer tezgahları artık  yerini cafe ve ciğer salonlarına bırakmış. Eskiden beri çarşının müdavimleri olan terzilerin sayısı da sanki azalmış gibi. Keza aynı şey, kumaşçılar içinde geçerli. Bunların yerini hazır giyim dükkânları almış.

Neyse ki çarşı hala varlığını sürdürüyor. Bütün yangınlara rağmen buranın esnafına, işçisine, müşterisine umut olmaya devam ediyor, daha çok dar gelirli ailelerin alışveriş yaptığı bir merkez olarak varlığını sürdürüyor…

Kaynaklar: 

*

**

 Şeyhmus Diken’ın  

“Ahım var Diyarbakır” Aras yy. Sayfa 24

Ve ŞehrAmed adlı kitaplarından…

***Yılmaz Kaya

Çarşiya Şewitî

Yeni Özgür Politika.

Wikipedia

****Ahmed Arif

Kuçe /Sokak

Stran /Halk ozanları tarafından okunan parça

Ortadoğu’nun mistik havasında bir Kuş Bazarı…

Urfa merkezde yaşayan çok sayıda insanın kuş merakından bahsetmek her zaman mümkün. Onlarca yıldır bu merak canlılığını koruyor ve kentle bütünleşmiş halde varlığını sürdürüyor.

Urfalıların kuş dediği aslında güvercin. Güvercinler vurgulanmadan, niye genel olarak kuş denilmiş bilmiyorum, sanırım diğer kuşlardan sayıca daha fazla oldukları için kuş demek daha mantıklı gelmiş olmalı diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu kuş sevdası Urfa’nın sivil mimarisine de yansımış. Eski Urfa evlerinin hemen hemen hepsinde “teka” denilen kuş yuvalarını görmek mümkün…

Yani binlerce, on binlerce kuş hiçbir engelle karşılaşmadan eski Urfa Evlerinin tekalarında yuva yapma özgürlüğüne sahip.

Bu nedenle özellikle güvercin popülasyonu birçok kentte nazaran Urfa’da daha fazla. Bütün evlerin çatıları, ibadet merkezleri, buğday pazarları, su kanalları, okul çatıları güvercinler için doğal yaşam alanları olarak görülüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu güvercinlerin çoğu yabani, cins güvercinler ise daha çok eski Urfa Evlerinin çatılarında yapılan daha büyük yuvalarda besleniyor. 

Durum böyle olunca Eski Urfa çarşılarında yıllar, belki asırlar önce kuş alışverişi yapan dükkânlar açılmış.
 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün hala varlıklarını sürdüren dükkanlarda çeşit çeşit güvercinler alıcısını beklerken, bazı kahvelerde kuş mezatı da yapılıyor.

Haftanın belli günlerinde Kuşçular Kahvesi olarak bilinen mekanlarda mezat kuruluyor. Kuş meraklıları akşam kahveye gelip mezatı izliyor. Kuş satmak isteyen, almayı düşünen ya da merak eden herkes mezatta katılabiliyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kahvenin orta yerine yerleştirilen masa çevresinde oturan kuş severler çayını yudumlarken mezat başlıyor ve çığırtkan satılacak güvercini eline alarak fiyatını yüksek sesle söylüyor.

Alıcılar fiyat vererek açık artırma ile kuşu satın alabiliyor. Kuşların fiyatları niteliklerine göre değişiyor. 20 TL’ye de kuş var, 5 bin TL’ye de. Yani kuşun özelliği, cinsi, fiyatını belirliyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ayrıca, Kuşçular Kahvesi’nin çevresinde, Cinciklı Hamam denilen bölgede daha önceleri haftada bir pazar günleri yerel kuş bazarı kurulur, sokak çeşit çeşit kuşun sergilendi bir alana dönerdi.

Koronavirüs salgını nedeniyle 2019 yılının ortalarında bazar kurulması sağlık nedeniyle kaldırılırken, korona yasakları birazcık hafiflediğinde kuş bazarı için Harran Kapı civarında yer gösterildi.
 

1rudaw (1).jpg

Fotoğraf: Rudaw 

Bir süre Harran Kapı çevresinde kurulan semt pazarında kurulan kuş bazarı, burada da tutunamayarak daha uzak bir noktaya, şehir dışına itildi.

Şimdilerde Urfa’nın en güneyinde, şehrin bittiği Eyyubi’ye Toplu Konut Bölgesi’nin bitiminde öylesine bir yerde, toz ve toprak içinde varlığını sürdürüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Onlarca kuş sever, her pazar burada bir araya gelerek, kuş alış verişinde bulunuyor. Günün erken saatlerinde hareketlenen pazarda çeşit çeşit kanarya, bülbül ve değişik değişik güvercinler sahipleri tarafından satışa sunuluyor.
 

rudaw.jpg

Fotoğraf: Rudaw

Sadece kuş da değil, kümes hayvanları, döğüş horozları, tavşan da bulmak mümkün.

Uzak semtlerden, ilçe ve çevre illerden gelenlerin ilgi gösterdiği bazar bir itilmişliğin, kenara konulmuşluğun ifadesi olarak varlığını sürdürüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bazar yeri seçimini kim, nasıl yapmış bilmiyorum. Bazar olduğuna dair herhangi bir levha bile yok. Öylesine ve atıl bir boş arazi kendiliğinden kuruluyor.

Sosyal donat açısından herhangi bir hizmet söz konusu değil. Her şey kuş severlerin kendi imkanlarıyla oluşturulmuş. Ne bir gölge, ne de bir WC var.
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Zemin toprak olduğu için toz kaçınılmaz bir sonuç. Güneş hem insanları, hem de satışa sunulan hayvanları fazlasıyla yakıyor.  

Sanırım kuş bazarı ekonomik değeri önemli görülmediği için gözlerden uzak bir yere sıkıştırılmış. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Suriyeli sığınmacılardan da ilgi gösterdiği bazar tipik bir eski zaman kesitini hatırlatıyor. Buraya gelenlerin arasında üç yaşlarında çocuklardan tutalım yetmiş yaşına kadar insanlar var.  

Babalarıyla bazara gelen çocuklar en çok renkli kuşlara ilgi gösteriyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bazarda dolaştığım sürece hiç kadın görmedim. Ne satıcılar arasında, ne de alıcılar arasında kadın gözüme ilişmedi.

Pazarın uzak ve tenha olmasından kaynaklı mıdır, yoksa kuşlara merak salanların çoğunun erkek olmasından kaynaklı mıdır, bilemem ama kuş pazarında kadın hiç görmedim. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (12).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Burası tipik bir Ortadoğu bazarı. Kürdü, Türkü, Arapı bir arada, herkes kendi dilinde alış verişini yapıyor, birbirini yeterli düzeyde anlıyor, siyasetlerin ötesinde ticaretin ortak dilinde buluşuyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (14).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne ilginçtir ki Ortadoğu’nun deri koltuklu meclisleri bu bazar kadar bile birbirine tahammül edemiyor, sorunlarını tartışamıyor, bir arada yaşama becerisi gösteremiyor.

Bu nedenle sanırım her meclise barışın sembolü beyaz güvercinlerden gerek. Güvercin kanat çırptıkça sükûneti ve barışı hatırlatsın ki meclisler de bir bazar gibi renkli olsun.

Güneş tepeden yakıcılığını artığında bazar yavaş yavaş dağılma eğilimi göstererek toplanma sürecine giriyor.

Seyyar satıcılar, kuş esnafı ve kuş severler dağılmadan bir sonraki hafta tekrar buluşmayı örgütleyerek, asırlardır süren merakı canlı tutmaya devam ediyor.

Zorunlu bir açıklama

Sevgili dostlar bir süredir www.3uncugoz.com adlı sitemiz yayında değil. Yaklaşık 20 gün önce sanal bir saldırı sonucu çalıştığımız firmanın bilgisayarları yandı, bu nedenle başta bizim site ve daha başka siteler tamamıyla çöktü. Ne yedekler kaldı, ne de kullanabilecek bir demo. Bu nedenle 20 gündür yayında değiliz. Şimdiye kadar geri getiririz diye umut ediyordum ama maalesef şu ana kadar geri alamadık. Sİte tümden buharlaştı. Yeni bir site için de araştırmalar yapıyoruz. Eğer işin bütçe kısmı bizi çok aşmasa yeni bir site için çalışıyoruz. Bir süre daha www.3uncugoz.com kapalı olacak. Bu bizim tercihimiz değil. Maalesef kötü bir sonuç. Şimdilik gelen yazıları bekletiyoruz. Kendi yazılarımı ise www.seyhmuscakirtas.com adlı kişisel blogdan yayınlıyorum. Zaman zaman farklı arkadaşlarını kişisel blogdan yayınlamayı düşünsem bile bu çok amacına hizmet etmez. Bu nedenle şimdilik zorunlu bir ara veriyoruz. Umarım bu durum çok uzun sürmez ve yeniden sizlerle www.3uncugoz.com ‘da vasıtasıyla haberleşiriz.

Selamlar, saygılar.

3.Göz

Genel Yayın Koordinatörü Şeyhmus Çakırtaş.

Zamana direnen mekan: Gümrük Hanı

Zamana direnen mekan: Gümrük Hanı

Çoğu zaman fotoğraf çekmek, dinlenmek, soluklanmak için uğradığım Urfa Gümrük Hanı bana hep Ortadoğu’nun mistik havasını hatırlatır. Bazalt taşı ve Urfa’nın işlemeye müsait kalker beyaz taşından yapılan hanın avlusuna girdiğim gibi zihnim tarihsel olayların canlandığı bir sahneye döner. Kimi zaman savaş meydanları belirir, kimi zaman göç yolları öne çıkar. Belli belirsiz at kişnemeleri, kılıç şakırdamaları, sokak çatışmaları ve  sancılı ayrılıklar belirir. En köşede bir yolcu hoyrata başlar, aşkın derin sancısı ortalığı titretir, zaman eski çağlarda kendini yeniden var eder.

Oturduğum yerden nereye baksam bir hikaye, belki de Ahmet Arif’in dediği gibi “nereye dokunsam bin ah işiteceğim” cinsinden. Hele şu zamana direnen, alın teri ve binbir  emekle şekillenen taşlar var ya, sanki çağlar ötesinden sesleniyorlar. Hangi taşı kaldırsan bir yaşanmışlık, bir mitolojinin izi bulaşır günümüze. Belki bu nedenledir bütün acılar, yaşanmışlıklar, dokunuşlar saklıdır taşlarda. Öylece orada bekler, dururlar. Ta ki biri dokunana kadar.

Her mekanın kendine has bir estetiği var. Bu estetik, zamana direnir, çağlar sonrasında bile ilk günün ruhunu üzerinde yaşatarak dikkatleri üzerine çeker. 500 yıl dile kolay. En değme beton binanın ortalama ömrü 50-60 yıl olduğu düşünülürse Urfa’daki Gümrük Han müthiş bir dayanaklığa sahip. Kaç savaş gördü, kaç deprem atlattı bilinmez. Görünen, bilinen hanın zamana direndiğidir. Hem taşın zarafeti, hem de taş ustalarının marifetleri hanın duvarlarında vücut bulmuş…

Evliya Çelebi’nin Yetmiş Han olarak bahsettiği, zaman zaman kullanılan bazalt ve beyaz kalker Urfa taşından dolayı, Alaca Han da denilen kervansarayın, 15. yy sonuna doğru inşa edildiği kitabelerden anlaşılıyor. İnşa edildiği günden sonra bir ticaret merkezi haline gelen kervansaray uzun süre Ortadoğu’nun cazibe merkezi olarak tanındı. En uzak diyarlardan tüccarlar geldi; ipek kumaş, el dokuma halılar ve çeşit çeşit baharatın pazarlandığı bir alana döndü. Tüccarların konakladığı ve aynı zamanda mal alış verişlerinin yapıldığı bir yere döndü. Zamanla çevresinde çok sayıda han yapılsa da Alaca Han’ın cazibesi değişmedi, zamana direnerek bu güne kadar geldi.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Urfa genelinde kurulan 30 hanın içinde yer alan hanlardan biri olmasına rağmen, diğer hanlardan ayrılan bazı özellikleri var. Han olarak ifade edilse de asırlarca Kervansaray olarak kullanılmış, kentte gelenlerin barınma sorununu çözmüş. Ve aynı zamanda hanın altında Boyaxhane ve Değirmen olarak kullanılan bir çarşı daha var. Bu çarşının varlığı uzun yıllardır bilinmesine rağmen şimdiye kadar kimse bu konuda bir araştırma ve çalışma yürütmemiş. Bazı yerel tarih araştırmacıları varlığını birkaç yerde dile getirse de yer altı çarşısı pek dile gelmemiş. Bu yeraltı çarşısının Gümrük Han’ın bir devamımı yoksa bağımsız bir çarşı mı olduğu çok belli değil.

Fotoğraf: Mehmet Sadık Alican.

Sanırım bu konuda yeterince araştırma yok. Bu gün içinden su geçen çarşıda boya atölyesi ve değirmen olduğu düşünülen bölümler ve uzun koridorlar mevcut. Yer altında olmasına rağmen oldukça ihtişamlı görünen çarşı şimdilik tarihsel uykusuna devam ediyor. Urfa Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın  Biriminde çalışan Mehmet Sadık Alican tarafından fotoğraflanan yapı, oldukça mistik bir görüntüye sahip. Hanlar bölgesi olarak da bilinen alanın altında ayrı bir tarihi çarşının olması ve bu çarşının içinden su akması ise ayrı bir paradoks. Belki bir gün hanlar bölgesinin altında yer alan tarihi çarşıda gerekli araştırmalar yapılıp, bu günkü çarşıyla irtibatı sağlanır umudu taşıyarak, Gümrük Han’ın nemli havasında geçmişle gelecek arasında mekik dokuyor zihnim.

Mehmet Sadık Alican

Gümrük Han,  geçmişle günümüzü harmanlayarak varlığını sürdürüyor. Yer altı çarşısını düşünmesek iki kattan oluşan hanın,  zemin katı avluya açılan geniş bir avludan ibaret. Balıklıgöl Havzasından akan su bazalt taşlardan yapılan kanaldan hanlar bölgesine akıyor. Daha önceleri balıkların içinde yüzdüğü kanal eski özelliğini kaybedeli yıllar olmuş. Ne acıdır ki, üzerinde asırlık çınar ağaçları da yakın tarihte kesilmiş. Oysa o ulu çınarlar hanın birer parçası ve geçmişin canlı tanıklarıydılar. Kim, hangi nedenle kesti bilinmez ama şimdi iki masa daha fazla yer açılsın mantığıyla, hanın geleceği şekillendirilmeye çalışılıyor.

Zemin katta iki büyük kahvehane ve çok sayıda ciğerci, dönerci ve tatlıcı var. İkinci kat ise halen eskinin izini takip eden terzi esnafının dükkanlarından ibaret.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kaçak çayın inanılmaz çekiciliği ve asırlardır değişmeyen mırranın eşsiz tadı, menengiç kahvesinin kokusu, soğukta yükselen buğusu hanın atmosferinde birbirine karışırken, geçmişin hikâyeleri canlanıyor hanın taş duvarlarında. Hanın temel işlevi ticaret olsa da, kültürlerin buluşma alanı olduğu da belli oluyor. Ortadoğu’dan gelen kervanların, Asya’dan gelen tüccarların, Avrupa’dan gelen gezginlerin, tütün ve canlı hayvan tüccarlarının buluşma noktası olduğu anlatılıyor.

Mehmet Sadık Alican

Çok değil, iki üç yıl öncesine kadar her köşesinde dama ve domino  oynayan yaşlılar görülürken, bu gün daha çok yerli turistlerin uğrak yerine dönmüş. Buranın bir çok yaşlı müşterisi corona illetinden dolayı ya hayatını kaybetmiş ya da alışkanlıklarını değiştirmiş. Gümrük Han’da her türlü ticaret zaman içinde değişse de değerli taşlardan yapılan tespih tezgahları eski zamanlarda olduğu gibi varlığını korumuş. Bir çok tesbih satıcısı sabah erkenden gelerek hanın içinde küçük masalara tezgah açar, tesbih tamir eder, kehribarın hikayesini anlatır, kaçak sohbetlerle sınır hattında yapılan kaçakçılık yad edilir.

Şeyhmus Çakırtaş

Kim bilir kaç yaralı yürek buralarda soluklandı, tarihin akışkanlığında kavruldu ve aşkın ateşinde yandı.

Buralardan kimler geldi, kimler geçti ? Mırranın acısı da boşuna değildir hani. İsot tadında bir acayiplik şimdilerde. Dicle’den Fırat’a, Fırat’a Basra’ya akan bir zaman gibidir buralarda yaşam. Duvarlarında saklı aşklar ve insanın yüreğine dokunan yaşanmışlıklar dile gelir görünmez dengbejlerin dilinde.

Sürgün yemiş kimliklerin ve savrulmuş zamanların mekanıdır Gümrük Han. Eski ile yeninin derin kavgasında var olma mücadelesi veren kadim bir eski zaman çarşısıdır.

Bol menengiçli bir Kürt Kahvesi, sonra da demli bir çay lütfen, tarihin akışkanlığına kafa tutan cinsinden. Arap çöllerinde kaynayıp, kokusu buraya kadar gelen mırrayı da unutma, bir Türkmen hoyratı eşliğinde olsun. Sonra bir Ermeni taş ustasının cümbüşünde dile gelen hasretlik ezgisi duvarlarında yankılansın usulca…

Bir köprü hikayesi

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Evliya Çelebi‘nin cennete benzettiği ve tarihi gelgitlerin sıkça yaşandığı Adıyaman‘a bağlı Besni İlçesi’nin eski yerleşim yeri, artık eski önemini kaybedip, ören yerine dönerken, kent dokusu sokaklarından kırsala doğru gidildikçe daha eski tarihi dönemleri yansıtıyor.

Özellikle Fırat kıyılarında antik çağların izlerini görmek mümkün. Eski Besni kendine has bir mimari özellik gösterirken, Fırat kıyılarında bulunan yapılar, köprüler, dikili taşlar Kommagene‘nin izlerini günümüze taşıyor.

Özellikle taş yapılar Kommagene uygarlığının varmış olduğu aşamayı gösterme açısından önemli.

Kommagene uygarlığı Orta Fırat’a akan dere ve çaylar üzerine kurduğu çok sayıda köprü ile dikkatleri 2 bin yıl öncesine çekiyor. 

Bu köprülerden en çok bilinen ise, Adıyaman sınırları içinde akan Cendere Çayı’nın üzerinde kurulan köprüdür.
 

kizilin-koprusu-yeni-1024x576.jpg

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Yüzlerce yıldır ayakta olan Cendere Köprüsü, Roma mimarisinin harika bir anıtsal eseri olduğu biliniyor.

Dönemin taş ustaları tarafından inşa edilen köprü, çağının en iyi yapıları arasında gösteriliyor. Sadece Cendere Köprüsü değil, buna benzer altı köprünün varlığı daha biliniyor.

Çoğu gezgin, bu köprülerden Cendere’yi bilir. Bunun dışındaki köprüler ise pek bilinmez. 

Cendere Köprüsü’nün bir benzeri de Besni sınırlarında akan Göksu Çayı üzerinde yapılan 1800 yıllık köprüdür.

Harika taş işçiliği ve kademeli yokuş tekniği ile inşa edilen köprü, o dönemin taş ustalarının sanatsal güçlerini görme açısından önemli bir yapıdır.

18 asır önce yöreye özgü beyaz taşlardan inşa edilen köprü, asırlarca Kommagene Krallığı‘nın ticaret yollarını birbirine bağlamış, stratejik önemini koruyarak başkent olan Samsato’ya giden yolları birleştirmiştir. 

Tarihteki ismi, Singas olan Göksu Köprüsü hem Cendere’yi andırıyor, hem de Kommagene Krallığı’nın özelliklerini yansıtıyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprü, Gümüşkaya ve Ağcin köyleri arasında akan Göksu Çayı üzerinde inşa edilmiş. 

Toplam uzunluğu 150 metre olan tarihi köprü, 8 metre genişliğinde olup biri geniş olmak üzere 3 kemerden oluşuyor.

Kemer yüksekliği 31 metre olan, tamamı doğal mermerden inşa edilen köprü, 19’uncu yüzyıl başlarında yaşanan karmaşa ortamında her nasılsa ciddi hasar görerek, yıkılıyor.

Köprünün orta kemeri dış müdahale nedeniyle çökerek, büyük ölçüde tahrip oluyor. Tarihi köprü 100 yılı aşkın bir süre boyunca Yıkık Köprü olarak varlığını sürdürüyor ve bütün iklimlere, savaşlara ve tahribatlara karşı direnç göstererek ihtişamını koruyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprünün yıkılma hikayesi ise, geçmişi kadar berrak değil. Herkes oturduğu ve gördüğü yerden, kendi dünyasına göre konuşuyor.

Yıkılma nedenleri tarihsel belgelerden ziyade halk arasında söylentilere bağlı olarak varlığını sürdürüyor. Bu konuda sisli bir süreç yaşandığı anlaşılıyor.

Kommagene Krallığı’nın önemli yapıları arasında gösterilen tarihi köprünün, orta kemerinin yıkılması ile ilgili halk arasında iki söylenti konuşuluyor.

Birinci söylentiye göre, çayın iki kıyısında yer alan köylerin birbirleriyle husumetli olması nedeniyle burada yaşayanlar tarafından dinamitle patlatıldığı ve bunun şiddetinden orta kemerin tümden çöktüğü ifade ediliyor.

Asırlar boyu deprem ve sellere dayanan, onlarca savaş gören tarihi köprünün 19’uncu yüzyılın başlarında dinamitle patlatıldığının iddia edilmesi ilginç geliyor bana.

Dolayısıyla o günün koşulları göz önüne alındığında devasa köprünün denilen şekilde havaya uçurulması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Mutlaka başka önemli bir neden olmalı diye düşünüyorum. İnsanların ekmek bulmada zorlandığı bir dönemde sıradan köylülerin dinamit bulup, köprüyü havaya uçurması pek mümkün görünmüyor diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İkinci söylenti ise daha farklı. Biraz daha siyasal ortamları ve toplumsal sorunları hatırlatan cinsten.

19’uncu yüzyılın başlarında ortaya çıkan iç ve dış karışıklık nedeniyle olası lojistik ikmal yapılmasının önüne geçilmesi için köprünün yıktırıldığı ifade ediliyor.  

O dönemde ne olduğuna dair herhangi bir bilgi, belge olmamasına rağmen, bölgede büyük bir toplumsal hareketlenmenin olduğu, iç karışıklık yaşandığı, bu nedenle de köprünün yıktırıldığı iddia ediliyor. 

Köprünün hem genişliği, hem de yüksekliği dikkate alındığında yıkımın sıradan bir iş olmadığı, organize bir patlatma olduğu anlaşılıyor.

Tıpkı Bosna Hersek’ te bulunan Mimar Sinan tarafından yapılan tarihi Mostar Köprüsü gibi.
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Nedeni ne olursa olsun, kimler tarafından yıkılırsa yıkılsın sonuç olarak 1800 yıllık bir tarihsel anıt büyük ölçüde zarar görerek geçmişin izleri kaybolmuş.

Uzun yıllar boyunca öyle yıkık halde kalan köprü, 2017 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından onarılmaya başlanılarak, çayın iki yakasında yer alan yerleşim yerlerini yeniden birbirine kavuşturmuş.

Her ne kadar köprünün altından çok sular geçse,  iki yakada yaşayan toplulukların demografik yapıları önemli ölçüde değişse de köprünün günümüze ulaşması, yeniden yerleşim yerlerini birbirlerine yaya olarak bağlanması kıymetlidir. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Öte yandan, Göksu Köprüsü’nün tarihsel önemi ve mimari özellikleri göz önüne alındığında yıkılan kısımların yeniden inşa edilmesi, “Bu kadar büyük çaplı bir restorasyon ve onarım geçirmesi antik yapısına halel getirir mi” sorusu akla geliyor.

Bu durumu sanat tarihçilerine bırakıyorum. İşin uzmanları mutlaka bu konuda fikir beyan etmeli, sonuç hakkında kamuoyu bilgilendirilmelidir.  

Keza eski yapıların büyük ölçüde (güya) aslına uygun yeniden inşa edilmesi hep tartışma konusu olmuştur.

Kimisinin projeleri facia ile sonuçlanırken, kimisi de kısa sürede gözden düşerek önemini kaybetmiştir.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilen ve Kommagene dönemine ait köprünün onarım ya da restore edilmesi için yaklaşık 5 bin ton kesme mermer taşı kullanıldığı ifade ediliyor.

Köprünün eski ve orijinal kemerleri göz önüne alındığında, ilk kullanılan taşların daha büyük ve tek tek ustaların ellerinde işlendiği bilinirken, onarım sırasında kullanılan taşların ise modern araçlarla kesildiği anlaşılıyor.  
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kendine has bir mimari yapısı olan köprü hakkında değişik kaynaklar birbirlerine yakın bilgiler yazıyorlar.

Evliya Çelebi’nin hayranlıkla bahsettiği yapılar arasında yer alan köprü için yerel basında şunlar yazılmış:

Milattan sonra ikinci yüzyılda, Roma döneminde hüküm süren Kommagene Uygarlığı tarafından inşa edilen köprü 155 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğindedir. Yuvarlak orta kemerin kilit taşı ile yerden yüksekliği 31 metredir. Düzgün kesme taşlarla inşa edilen yapının bir taşı bir buçuk ile 2 ton arasındaki bir ağırlığa sahiptir.

3 gözlü kemere sahip olan köprünün ana kemerini oluşturan orta gözün her iki yanında yer alan diğer kemerli gözler, çayın debisinin yükseldiği dönemlerde boşaltma gözü olarak kullanılmış. 1 

 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

1800 yıl önce inşa edilen Göksu Köprüsü, Ortaçağ’da da önemli bir bakım ve onarımdan geçtiği bilgisi yazıtlarında yer alıyor.

Tarihi köprü yıllarca köyleri, kasaba ve kentleri birbirine bağlayarak tarihsel görevini sürdürmüş. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (11).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göksu Köprüsü’nün inşa edilmesinin amacı iki yakada yaşayanları birbirine bağlamak, Kommagene Krallığı’nın denetiminde olan yolları birbirine kavuşturmak ve ticaretin gelişimine katkı sunmak olduğu görülüyor.

Roma Kommagenesi’nin ihtişamlı eserlerinden biri olan köprünün, Cendere Köprüsü’nün yapım teknikleriyle yapıldığı yazılı kaynaklarda mevcut.  

Görev yaptıkları bölgelerin güvenliğinden sorumlu olan Roma lejyonları, aynı zamanda bu bölgelerdeki imar faaliyetlerini de yürütmüşlerdir. MS 1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun doğu sınırı olarak kabul edilen Fırat (Euphrates) Nehri’nin batısında konuşlanan lejyonlar da öncelikle askeri yollar ve nehrin kolları üzerine köprüler inşa etmişlerdir. İnşa yazıtlarına ve tespit edilebilen buluntulara göre, İmparatorluk Dönemi’nde bölgede lejyon tarafından inşa edilmiş üç köprü bulunmaktadır. Bu köprüler yol ağının kesintisiz biçimde devam edebilmesini sağlamıştır. Köprülerin bulundukları yol güzergahları, mimari üslupları ve inşa malzemeleri, imparatorluğun askeri hareketliliğinin ve doğu sınır politikasının anlaşılması için önemlidir. 2


1800 yıllık köprünün tarihteki ismi bazı kaynaklarda “Singas”3 olarak geçiyor. Son yüzyılda ise zaman zaman Kızılin Köprüsü, zaman zaman Göksu Köprüsü olarak anılıyor.

Son dönemlerde ise Yıkık Köprü olarak da bilinen yapı, artık iki yakada yaşayanları yaya da olsa bir asırdan fazla zamandan sonra kavuşturdu.

Üç Besni var, bir Besni içinde…

Küçüklüğümden bilirim; kavun, karpuz ve üzüm zamanı geldi mi Adıyaman kavun karpuz kokardı. En çok da Besni kavunu açık alanlarda, sokaklarda, yol kenarlarında sergilenerek satışa sunulur, kokusu bütün Adıyaman’ı sarardı.

O yıllarda, Besni kavununun kendine has bir kokusu ve harika bir aroması vardı. Uzun zamandır artık görmediğim, denk gelmediğim Besni kavunu hem sulu, hem de müthiş tatlıydı.  

Kavunuyla ünlü ilçe aynı zamanda üzüm diyarıydı. Hem de asırlar öncesi dağ köylerinde yetiştirilen çeşit çeşit bağlara sahipti.

Beyaz ve iri taneli üzümü yaz sıcaklarında sofraları süslerken, kurutulmuş olanı bütün mevsimlerde insanlara katık olurdu.

Bu nedenle, Besni denilince aklıma hep kavubn ve kuru üzüm gelir. Bu gün bile bu algıyı zihnimden silebilmiş değilim.
 

eski-besni-resimleri-6.jpg
Eski Besni Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Çocukluğumda gördüğüm o fotoğraf öylece duruyor. Besni’nin nasıl bir yer olduğunu bilmeden, görmeden orayı kavun ve üzüm diyarı bellemiştim.

Sonra aradan yıllar geçti. Önce ben değiştim, çocukluk, gençlik derken zaman ilerledi. Yaşadığım coğrafyanın kentleri giderek değişti, kavun karpuz sergileri azaldı, yerel tohumlar buharlaştı, hibritlenmiş tohumlar poşete girdi ve eski zaman tılsımını yitirdi.
 

eski-besni-resimleri-8.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Yeni meyveler, alışkanlıklar ve çılgınca bir tüketim kültürü hayatımıza girdi. Yerel tatlar bir bir ortadan kalkmaya, azalmaya, hatta yok olmaya başladı. Yerel olana karşı bir itibarsızlaştırma ve tarımsal süreçlerin ilaçla tanışma süreci başladı.

Murathan Mungan’ın dediği gibi;

Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.


Zaman aktı, tarımsal faaliyetlerde kullanılan teknikler büyük ölçüde değişti. Ne dünya eski dünya, ne de Besni eski Besni idi. Zihnimdeki fotoğrafla örtüşen hiçbir ibare yok artık, her şey değişmiş, farklılaşmış, başkalaşmıştı.

Sokaklar değişmiş, kentler betonlaşmış, ürün çeşidi çoğalmıştı. Daha önce, özellikle Besni’nin ova kısmının genelinde, ekimi yapılan kavun zaman içinde giderek ekim alanlarını kaybetmiş, yerine başka ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı.
 

eskianadolufotoğrafları.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

İşte Besni’ye, o zihnimde müthiş kavun kokan kente, yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 2008 yılında gitmiştim. Hem çocukluk yıllarımdaki Besni’yi görmek, hem de o damağımda unutulmaz izler bırakan kavunların fotoğraflarını çekmek üzere ilçeyi ziyaret etmiştim…

Adıyaman üzerinden kente ilk girdiğimde zihnimdeki fotoğrafla örtüşen kavun sergileri yoktu artık. Arada bir yol kenarlarında açılan birkaç küçük tezgahta az da olsa bal kavun, üzüm ve incir göze çarpıyordu.

Kavun yerine üzüm öne çıkmış, çocukluğumdaki kavun yığınları yok olmuştu. Oysa ben her sokak başında ya da tarla kenarında kavun yığınları bekliyordum.
 

(15).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin çarşılarını gezerken bu hayal kırıklığıyla zaman geçirmiş, sonra Eski Besni’ye yönlendirilmiştim. 

Ben, Eski Besni denilince korunmuş çarşılar, evler, konaklar olabileceğini düşünerek söylenenlere uymuş ve eski kenti ziyaret etmiştim.

Oldukça derin bir vadi yatağında akan derenin, iki yakasında kurulan, Eski Besni Harabelerini görünce şaşıp kalmıştım. Doğrusu ben, bu kadar eski bir yerleşim yeri beklemiyordum.
 

(16).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Daha çok korunan ve halen yaşam olan bir çarşı bekliyordum. Karşımda duran ise basbayağı eski bir kentin harabeleriydi. Karışık duygular içinde Eski Besni’yi gezmiş, geçmişteki yaşamın izlerini görmeye çalışmıştım.

Yaz aylarıydı ve sıcak beynimi uyuşturuyordu. Buna rağmen dere tepe eski harabeleri, terk edilmiş camileri gezdim, değirmen ve hamam kalıntılarında dinlendim.
 

(17).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Böylesi eski bir kentin, neden terk edildiğinin hikayesinin peşine düşmek için, şu anki kent merkezine dönmüş, yeni yapılar arasında hem eski kavunu, hem de terk edilme nedenleri öğrenmeye çalışmıştım.  

Konuştuğum insanların anlatımları düşünce ve siyasal anlayışlarına göre değişiklik gösterse de ortak bazı ipuçları çıkıyordu ortaya.

Söylenenlere göre artık kavun, masrafını kurtarmadığı ve bostanlarının hasat zamanından önce kurumaya başladığı, hastalık geçirdiği için kavun ekim alanları daralmış, yerini başka ürünlere bırakmıştı.
 

(10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sonraki yıllarda birkaç kez daha ziyaret ettim Besni’yi. Her gittiğimde geçmişi, M.Ö 5 bin yıl öncesine kadar uzanan kentle ile ilgili yeni bilgilere ulaştım.

Halkın anlatımlarına kulak kabartarak zihnimde bilgiler biriktirdim, dostlar edindim. Bir gün belki, hikayesini yazmak üzere zihnimdeki arşive bıraktım.

Aradan bayağı zaman geçtikten sonra,  geçen hafta sonu 12-15 Mayıs tarihleri arasında kentte düzenlenen fotomaratona katılarak hem geçmişi yad ettim, hem de zihnimde oluşan fotoğrafın izlerini sürdüm.
 

(4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Üç gün boyunca süren koşturmaca sonucu onlarca fotoğraf, güzel dostlar ve tarihsel kırılma süreçleriyle ilgili hikayeler edindim.En çok da Eski Besni’yi ziyaret ederek zaman içinde yaşanan değişiklikleri görmek istedim.

Eski Besni’yi güneş batımına yakın ziyaret ederek hem ışığın sihirli gücünü, hem de baharın serin esintisini hissetmek, duyumsamak ve ortamın güzelliğini fotoğraflamak istedim.

Oldukça derin bir vadide akan Besni Deresi, eski görkemini kaybetse de, suyun açtığı yarıklar vadi tabanında derin kavisler oluşturmuş.
 

(7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Derenin batı kısmına düşen Besni Kalesi, yüksek rakımıyla göze çarparken, çevresinde imar edilen yerleşimlerden arda kalan harabeler arasında, ayakta kalan iki minare terk edilmişliğin ruhunu yansıtıyordu.

Sessizlik, vadi boyunca arada bir gelip geçen araba gürültüleriyle bozulurken, kentin harabelerinde dolaşan meraklı fotoğrafçılarla çobanlar arasında köşe kapmaca oynanıyordu.  
 

(1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Seyir Tepesi olarak inşa edilen platformdan, kuşbakışı harabeleri izlerken, kentin eski hali gözlerimde canlandı ve bir an tarihsel süreçlerin karmaşasını yaşadım.

Bir zamanlar, bu vadi içinde oldukça canlı bir kent vardı ve kentin sakinleri ticaretle uğraşıp, tarımsal girdilerle hayatlarını sürdürüyordu.
 

(3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski kent harabelerinin, biraz daha yıpranarak varlığını halen sürdürüyor olması sevindirici. Ama bir terk edilmişlik duygusu her adımda kendini belli ediyor.

Evlerden, köşk ve konaklardan taş yığınları kalmış. Kale hala heybetini korusa da bir koruma ve restorasyon çalışması göze çarpıyor.

İki minare de, sanki dini mekanlara karşı olan hassasiyetlerden dolayı ayakta kalmış.  Tek değişen, yeni yapılan prefabrik taş yapı ve dere boyunca uzanan yolun asfaltlanması. Onun dışında her şey, eskisi gibi duruyor. 

19’uncu yüzyıl başına kadar oldukça canlı bir ticaret merkezi olan Eski Besni, zaman zaman Malatya’ya, Maraş, Antep ve Diyarbakır’a bağlanan bir sancak şeklinde varlığını sürdürdü, takvim yaprakları 1954 yılını gösterdiğinde ise artık Adıyaman’a bağlanan bir ilçe olacaktı.  
 

(9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin yaşlılarının anlattıklarına göre; Eski Besni’de oldukça canlı bir çarşı ve her türlü ihtiyaca cevap olacak bir esnaf yapısı vardı.

Kürtlerin, Osmanlılar tarafından yerleştirilen Türkmenlerin ve Ermenilerin iç içe yaşadığı, 19’uncu yüzyıl başlarında başlayan sosyal çöküntü ve savaş ortamı kentin dokusunu bozmuş, göç hızlanmış ve sık sık eşkıyaların saldırılarına uğramıştır.

Bu nedenle, kent merkezi taşınma gündeme gelmiş, karar alındığı halde bazı alileler Eski Besni’yi terk etmeyerek burada hayatlarını sürdürmüşlerdir.
 

(5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski Besni’nin tamamıyla terk edilmesi ise kentin Adıyaman’a bağlandığı yıl olan 1954 yılına denk gelir ve 1965 yılına kadar taşınma süreci devam eder.

1965 yılına gelince Eski Kent, artık hayalet bir kente dönerek, tarihsel sürecini tamamlar. Camiler, kiliseler, hanlar, hamamlar, su değirmenleri, çarşılar ve Besni Kalesi baykuşların öttüğü bir alan haline gelir.

Bugün ayakta kalan cami ve eski hamam kalıntıları dışında kale varlığını bütün yıkımlara karşı sürdürüyor.

Yeni kent de kendi içinde ikiye ayrılmış. Orta Besni diye anılan şu anki kent merkezi ve Sarhan Mevki giderek daha da büyüyen, beton bloklarıyla göze çarpan Yeni Besni geçmişin gölgesinde büyüyor.
 

(2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle, Besni’de üç farklı yerleşim yan yana ama biraz ayrık olarak, üç zamanlı bir yerleşim yeri özelliklerini gösteriyor.

Yeni yapılar Antep yolunda kümeleşirken, yakın zamanda kurulan kent merkezi ise eski ile yeni kentin arasında yüksek tepelerde kurulmuş.  

Kentin yer değiştirmesi ve farklılık göstermesinin nedenleri arasında her ne kadar heyelan, sel baskınları gibi sonuçlar gösterilse de, tarihsel süreçte kentin sosyolojik yapısının, zaman zaman savaş ve istila nedeniyle değişmesi, göçlere sahne olması yer değiştirmesinde neden olan başka etkenler olduğu kuvvetle muhtemel.

Devam edecek…