Manzarayê Umumiye: Sokak

Çöp ya da atık, tarih boyunca bütün zamanların kırılgan yansıması, ifadesi olmuştur. Bir nevi gayri resmi tarih gibi… Özellikle de yoksulların, yoksunların varlıkları çöplüklerle anılır olmuş, tarihsel yıkımlar çöplükleri büyütmüştür.

Bu gün olduğu gibi…

Yoksullar için bütün yollar çöpe, atıklarla hayatı sürdürmeye çıkıyor.

Bir gerçeklik var karşımızda. Bir fotoğraf kadar canlı, dokunabilecek kadar yakın ve yakıcı bir gerçeklik. Görmek istersen bir adımlık mesafe, görmek istemesen her şey yanılsama, uzak ve yalan…

Mesele görmekte…

Çocukluğumun geçtiği Siverek’te sokak sokak kağıt ve yakacak atık toplayan birkaç yoksul insan vardı. Topladıkları bu atıkları eşeklerle taşır, evsel atıkların yakılmasıyla ısıtılan hamamların ocaklarına boşaltırlardı.  Bu ocaklar hamamların en altında inşa edilmiş, bütün binayı ısıtacak şekilde planlanmıştı.  Böylelikle ateşin sürekli harlandığı ocaktan çıkan ısı başta göbek taşı ve hamam suyunu ısıtırdı. O yıllarda toplanan çöpler plastik ve lastiklerden ziyade organik atıklardan oluşur, yakılmasında çok fazla hava kirliliği  de olmazdı. Arada bir  toplanan çöplerde  araba lastiği olursa, o gün  kara bir duman hamam bacasından yükselir, kent lastik kokmaya başlar, kara kurumlar havada uçuşurdu.DSC_7113.JPG

O dönemin şartlarında hamamların atıkla ısıtılması kendine has bir yöntemdi. Hem sokaklarda atık kalmıyor, hem de belediye bütçesinden çok para çıkmıyordu. Hamam sahipleri de ucuz bir yakıtla hamamları ısıtıyorlardı.

Teknoloji geliştikçe bu yöntemler terk edildi ve o manzaralar çok gerilerde kaldı . Ne  atıklarla ısınan hamam var artık,  ne de eşeklerle çöpleri hamamlara taşıyan  insanlar.

Şimdi zaman bambaşka işliyor.

Çöp artıyor, çöpü bertaraf yöntemleri değişiyor, yeni yöntemler, yeni sistemler devreye giriyor. Modern tesislerde çöpler ayıklanıyor, geri dönüşüm mekanizmaları geliştiriliyor.

Ama velakin insan için, yoksullar için bir şey değişmiyor.DSCN3142.JPG

De giş mi yor.

Bundan yüz yıl önce de insan çöpten besleniyordu, bu gün de. Hem de sayıları artarak, katlanarak. Zaman geriye sarıyor sanki. Yanlış giden bir şey var, ama ne?

Atık toplayanlar her yerde, her köşede aynı kaderi yaşıyor. Değişen araçlar ve toplanan çöpün niteliği. Yoksulluk mu arttı yoksa dünya çöplük haline mi geldi?

Sanırım her ikisi de…

Çünkü hem çöp miktarı arttı, artıyor; hem de çöp toplayan insanların sayısı.  Her gün karşılaştığımız, artık kanıksadığımız katı atık toplayıcıların varlığı olağan hale geldi. Tıpkı yıllar önce çöpleri toplayıp, hamamların ısınmasını sağlayanlar gibi.

Bu hayatın normali mi, yoksa doymak bilmeyenlerin yaşantımıza bir müdahalesi mi?

Atıklarımızı toplayanlar her yerde olduğuna göre, bir açıklaması olmalı.

Gece yarısı, gün ortası, akşam vakti çöpleri karıştırırken görüyorum onları. Yaz kış, manzara değişmiyor. Artık giderek daha fazla sayıda insan çöplerden beslenip, geçinmek zorunda kalıyor.DSCN0636.jpg

Bu duruma hayıflandığım, üzüldüğüm ve bazen kızdığım oluyor. Ayıplanacak bir iş değil ama övünülecek bir iş de değil. Çöp nihayetinde. Mikrobun, virüsün bini bir para.

Gece gündüz çöp kutularını karıştıran kağıt, plastik ve metal atıkları arayan bu insanların sayılarının giderek artması ne anlama geliyor?

Nasıl bir sosyolojik gerçeklik yaratıyor?

Bu fakirlik göstergesi mi, yoksa işsizliğin bir fotoğrafı mı?

Zihnimi yoran, kafamı ağrıtan sorular…

Sokağın dili;  kağıt, plastik, metal toplayan bunca insanın içinde bulunduğu durum, bize neyi anlatıyor?163.jpg

Yoksulluğumuzu mu, yoksa savrulan dünyanın bir yansıması mı?

Bilemiyorum, kafam zonkluyor bu meselelerde.

Bitmedi, bir de işin içine Suriye Savaşının savurduğu insanlar var. Çöpten beslenen, hurda arayan, kağıt toplayan binlerce insanın yanında, onlar da sahneye çıkıyorlar. Hem de birkaç sıfır mağlup olarak.

Bu gün bütün kentlerde kağıt ve benzer atıkları toplayan insanları  görmek mümkün artık. İşin bir sektör yarattığı gerçekliği de var. Binlerce hurda firması, içinde üniversite mezunu işsizleri dahil mülteci ve yoksulları kullanarak,  kullanılmış kağıt, plastik ve metal toplamak için sokakta çalıştırıyor. Sigorta yok, kayıt yok, sorumluluk yok, düzenli maaş yok, hem de her türlü tehlikeye açık olarak çalıştırılıyorlar.IMG_2761-001.jpg

Bir zorunluluk yok elbette, bir dayatma yok. Ama düzen de yok, kuralda. Ne toplarsan, onun karşılığını alırsın sistematiği devrede.

Atık kağıt toplayıcıları sosyolojik bir gerçeklik. İçinde her ulustan insan var. Çok da kalabalık bir kitlesi olduğunu söylemek mümkün. Çok uluslu bir güç gibi çalışıyorlar.

Hurdacıları gözlemleyin, kentin varoşlarında yaşanan trafiği izleyin, her adım başı boylarından büyük demir arabalarla hurda toplayanlar çocukları görün, fotoğrafı daha iyi okursunuz.159.jpg

Bu nedenle olacak ki hükümet bir süre önce katı atık toplama işini izne bağladı. Çıkan kanunlara göre sokakta kâğıt toplamak tamamıyla izne bağlı ve sadece belediyelerin yetkisinde. Çünkü geri dönüşüm sektörü daha sistematik atık toplama ihtiyacı duyuyor, çarklarını buna göre döndürüyor.

Oysa bu işi de en çok mülteciler yapıyor. Onlar herkesten daha çaresiz ve yoksul. Ama atık toplayanlar arasında işsiz üniversite mezunu Türkiye vatandaşı insanların varlığı da biliniyor. Onlar da en az mülteciler kadar çaresiz ve yoksul…IMG_2171.jpg

Bu nedenledir ki, çöp kutuları yedi yirmi dört saat karıştırılıyor, işe yarar atıklar toplanıyor, istifleniyor, hurdacılara taşınıyor. Kimi yayan, kimisi motorize.

Kağıt toplayan insanların görüntüleri bir fotoğraftan öte, daha yakıcı ve gerçek…

Ve biz, hepimiz bu gerçekliğin bir parçasıyız.

Kimimiz kirleterek bu gerçekliği devam ettiriyoruz, kimimiz bu yangından ısınarak ve para kazanarak gerçekliğin varlığını büyütüyoruz.

Sonuç ortada.

Rakama ve tespite gerek yok. Sokağın dili, manzarayı iyi anlatıyor…

Medlerin Kayıp Kenti ve Yozgat Sürgünü

Yıllar önce bir hikaye dinlemiştim yaşlı bir bilgeden. Orta Anadolu’nun steplerinde geçen bir hikaye. İki büyük ordunun  savaşını anlatıyordu yaşlı bilge. Söylenceye göre her iki ordu Yozgat-Ankara arasında savaşa tutuşup, yıllarca birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmışlar. Birinin coğrafyası  İran ve Mezopotamya’nın içlerinden başlayıp, Kızılırmak’a kadar uzanırken, diğerinin ise  yaşam alanları Menderes ve Gediz nehirlerinden başlayıp, Orta Anadolu’yu uzanıyormuş.. Kızılırmak ise iki topluluk için de karşı karşıya geldikleri sınır kabul ediliyor.

Medler doğudan, Lidyalılar batıdan ilerleyip, etki alanlarını genişletince, iki topluluk Kızılırmak boyunca kafa kafaya gelmişler ve  iklim koşullarına göre birbirlerini taciz etmeye, beş yıl süren bir savaşa girişmişler.

İşte o savaş günlerinden birinde karşılıklı vuruşma bütün hızıyla sürerken, iki ordu at kişnemeleri, kılıç şakırdamaları altında Yozgat ve Ankara yakınlarında karşı karşıya gelir. Savaş öylesine sert ve kıran kırana başlar ki, ortalık kan revana döner. Ordular iç içe geçmiş, birbirlerini alt etmeye çalışırken,  bir den ortalık kararmış, gün geceye dönerek, olağanüstü bir durum yaşanmış.

Askerler şaşkındır, gün ortasında havanın geceye dönmesi her iki ordu arasında bir iç sorgulama başlatarak, Tanrıların savaşmalarını istemediklerini, bu nedenle günün geceye döndüğü düşünülür ve buna inanılır. Meydan sessizliğe gömülür, askerler çadırlarına çekilir,  gözler gökyüzüne çevrilir. Tarihte “Güneş Tutulması”  Anlaşması olarak da bilinen olay, tarafların savaşa ara vermesiyle ve bir süre sonra aralarında anlaşma sağlayıp barışçıl bir ortam hakim olmasıyla sonuçlanır.

O yıllarda yaşlı bir bilgeden dinlemiş, efsane olarak  zihnimin bir kenarına itmiştim.

Aradan baya bir zaman geçti, on beş yıl gibi uzun bir zaman. Ne Yozgat  aklımda, ne de iki ordunun Güneş tutulması üzerine barış yapması,unutmuşum anlatılanları.

Ta ki 2005 yılında Yozgat’a sürgün bir öğretmen olarak gitmek zorunda kaldığım güne kadar, anlatılanlar zihnimde uyur şekilde bekledi.

Sürgün kararnamem elime tutuşturulduktan sonra, hikayede adını duyduğum ve zaman zaman sürgün öğretmenlerden varlığını bildiğim Yozgat’a doğru yola çıktım. Çok bilmediğim, tanımadığım bir coğrafya değildi ama derinlikli tanıdığım, bildiğim bir yer de değildi. İçim acıyarak, öğrencilerimden ayrılmış, yeni görev yerime doğru yol almıştım.

Yozgat sürgünler yurdu gibiydi. Memurlar, öğretmenler, sağlık teknikerleri, hemşireler, hatta doktorlar idarenin görünen lüzumu üzerine   Yozgat’a gönderilerek, cezalandırılıyordu. Sürgün diye resmi bir ceza yoktu ama görünen lüzumun ne anlama geldiğini bütün idare ve bütün çalışanlar biliyordu. Memurları sürgüne göndermek Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süren bir gelenek haline gelmiş, günümüze kadar ulaşmıştı. Hala aynı yöntemin uygulamada olduğu da biliniyor.

Yozgat yollarında kafamda bin bir kaygı ve merak varken, uzun zaman önce dinlediğim hikayenin tekrar karşıma çıkacağını hiç tahmin etmiyordum. Hatta hikayenin geçtiği yerin Yozgat olduğunu bile unutmuştum.

Yozgat tipik bir İç Anadolu kenti, karasal iklimin egemen olduğu bir kış memleketi.  Kent nüfusundan çok köy nüfusu yoğundu o zamanlar. Halkının çoğu tarım ve hayvancılıkla uğraşır, büyükşehirlerle ilişkiler göç nedeniyle yoğundu. Sanırım hala aynı durum geçerli.

2005 yılının ekim ortalarında göreve başlamak için gittiğim Yozgat’ta tesadüfen elime geçen, Yozgat İlini tanıtan derginin sayfaları arasında Kerkenes Dağı’nda Medlerin sarayından bahseden yazı ilgimi çekmiş, zihnimi kaşımıştı.

Merakımı dağıtmak için bu dergiyi alıp, çantama koymuş, görev yaptığım köye doğru yol almıştım.

İlginçtir, dergi bir Med Sarayı’ndan bahsediyordu ve araştırmalarda kayıp olan bir antik kentin izlerinin bulunduğu yazılıydı.

Merakım iyice artmış, zihnim karışmıştı. Kerkenes nerdeydi, bahsedilen kent, hangi kentti?

Yozgat maceram çok sürmedi. Sürgünlük bana ağır geldi ve ben öğretmenlikten istifa ederek, doğduğum topraklara döndüm.

Ama aklım Kerkenes Dağı’nda yapılan araştırmalarda kaldı. Bir araştırmacı edasıyla olmasa bile Kerkenes  Kazıları hakkında  kendimce küçük araştırmalar yapmaya çalıştım.

2007 yılında Arkeo Atlas Dergisi Hayalet İmparatorluk: Medler diye bir dosya yazısı yayınlayınca kafamdakiler yerine oturmaya başladı, eski hikaye yeniden zihnimde canlandı. Fotoğraf giderek netleşti, pazılın parçaları yerine oturdu…

O gün bu gün, oradan gelecek haberlere kulak kabartıyorum. Hakkında yayınlanan çok makale olmasa da, sanırım kazılar hala devam ediyor.  

Kentin gün yüzüne çıkarılan surları, kent kapıları ve yerleşim yerleri buranın, Orta Anadolu’nun en önemli antik kenti olabileceğini ortaya koyuyor.

İşte, yıllar önce hikayesini dinlediğim ve Orta Anadolu’da bir yerde varlığı efsaneleşen  kayıp Med Kenti ve hikayesi sürgün olduğum yerde karşıma çıkmış, daha belirginleşerek, zihnimdeki yerini almıştı.

İlk defa 1928 yılında yapılan kazılarda bir Asur Kentinin kalıntılarına ulaşıldığı düşünülmüş ama sonradan buranın asırlardır kayıp olan Med Şehri Pteria olduğu anlaşılmıştır. 1993 yılında yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar da bu tezi desteklemiş, güçlendirmiştir… Kazıların ağır aksak sürdüğü alan, Yozgat İli Sorgun İlçesi sınırları içinde yer bulunan Kerkenez Dağıdır. . Kerkenez Harabeleri olarak da bilinen kazı alanı için tarihin babası sayılan Heredot şunları notlarının arasında paylaşmıştır…

“Ordu, nehri (Kızılırmak) geçtikten sonra Kapadokya’da Pteria adlı bir şehre geldi. (Pteria, Karadenizdeki Sinop şehrine dikine çekilen bir çizgi üzerine düşen bölgenin en güçlü şehridir). Ordusunu burada konaklatan Krezüs, Suriyelilerin ülkesindeki ekinleri yok etmeye başladı, şehri aldı, halkını esir etti. Civardaki şehirleri de ele geçirerek Suriyelileri evlerinden, yurtlarından etti. Bu sırada ordusunu toplayan Kiros, Krezüs ila karşılaşmak üzere harekete geçti ve yol boyunca asker toplamak suretiyle ordusunu genişletti. Hareket etmeden evvel İonya’ya haberciler göndererek bu ülkeyi Krezüs’ten koparmak istedi, fakat başarı kazanamadı. Her şeye rağmen Pteria’ya yürüdü ve Krezüs’ün ordusunun karşısında karargahını kurduğu zaman, iki ordu arasında bir kuvvet denemesi oldu. Her iki tarafın büyük kayıplar verdiği şiddetli bir savaştan sonra gece bastırdı ve bir sonuç alamadan savaşa son verildi. (Çeviri: Perihan Kuturman. Hürriyet Yayınları. 1993)”

“Med ve Lidyalar  arasında savaş çıkar ve beş yıl sürer. Bu süre içinde hem Lydia’lılar, hem de Media’lılar zaman zaman zafer kazanırlar. Bir seferinde, beş yıl süren ve sonuç alınamayan savaştan sonra, hiç beklemedikleri, iki ordunun tümüyle kanlı bir savaşa girdiği bir anda, ortalık birden zifiri karanlık gece olur. Halbuki gün ışığından birden gece karanlığına geçiş olayı, Miletoslu Thales tarafından îonya’lılara daha önceden bildirilmiş, hatta yılın hangi gününde olacağı bile saptanmıştır. Hem Lydia’lılar hem de Med’ler güpegündüz bu karanlığı görünce hemen savaşa son verirler ve her zamankinden daha çok barış isteği duyarlar. (M.Ö. 28 Mayıs 585) Barış anlaşmasının imzalanmasında ve iki krallık arasında evlenme yoluyla bağ kurulmasında Kilikyalı Siennesis ile Babylon’yalı Labynetus yardımcı olurlar ve iki ülke arasında bir uzlaşma doğmasını sağlarlar. Aynı kişiler kuvvetli nedenler olmadıkça anlaşmaların bozulmadan yürürlükte kalamayacağını bildiklerinden Alyattes’in kızı Aryenis’i Kyaksar’in oğlu Astyag’a vermeye ikna ettiler. Herodot 1.74 (Çeviri: Perihan Kuturman. Hürriyet Yayınları. 1993”

Yapılan kazılarda Frigce bir yazıt bulunduğu ve buranın Frigler tarafından inşa edildiği ileri sürülse de, bu düşünce çok taraftar bulmamış, daha çok Heredot belgeleri esas alınarak araştırmaların yapılması daha bilimsel bulunmuştur.

2500 yıl önce oldukça geniş bir alan üzerine kurulan antik Ptria  Kentinin dışardan gelebilecek saldırıları durdurmak amacıyla 7 kilometre uzunluğunda bir sur inşa edildiği, bu surların genişliğinin 1.5, yüksekliğinin de 2.5 metre olduğu ortaya çıkarılan sur kalıntılarından anlaşılıyor. Ayrıca kentin çevresini saran surlarda dış dünyaya açılan 7 kapının olduğu da kazılarda ortaya çıkarılmış.

Yıllar önce dinlediğim hikayenin bir efsane olmadığı, hatta olayın geçtiği kentin de var olduğunu öğrendiğimde saçlarım beyazlaşmış, sürgün yolları da uzamıştı…

Afiş Koleksiyonu ve Demokrasi

          Çocukluk yıllarımda ben ve birkaç arkadaşım siyasetin en kızıştığı seçim zamanlarında siyasi parti binalarını gezer, partilere ait afişleri toplayarak, koleksiyon yapmaya çalışırdık. Bahsettiğim tarihlerde henüz 12 Eylül askeri darbesi olmamıştı ve Türkiye değişik siyasal akımların varlığında sancılı bir süreç yaşıyordu.  

Biz ise yoksulluk ve yoksunluk kokan kentlerin siyasal atmosferinde belki de hayatı tiye alarak, siyaseti fazlasıyla eğlenceli bulur, yapılan mitingleri, toplantı ve etkinlikleri  izler, özellikle de afiş toplardık. Bu bize eğlenceli gelirdi. O tarihlerde afiş de öyle her zaman bulunmaz,  ta Ankara’dan geldiği gün parti sempatizanları tarafından hemen çevrelerine dağıtılır, geri kalan da duvarlara yapıştırılırdı. Bu nedenle biz arkadaşlarla hep tetikte bekler, bir afiş için birkaç kez siyasi parti binalarının kapısını arşınlardık.

Çoğu parti bizi içeriye bile almaz, afiş vermezdi. Ama her nedense TİP (Türkiye İşçi Partisi) ve MSP (Milli Selamet Partisi)’ya ne zaman gitsek bir ya da iki adet afiş alır, mutlu olarak eve dönerdik. Bu partilerde afiş çok muydu, yoksa dağıtacak yeri az mıydı pek bilmezdik. Biz daha çok afiş toplama telaşındaydık. Siyasetin yüzü olan afişler bize oyun gibi gelir, insanı düşündüren imgeleri hoşumuza giderdi.

Ben afişleri biriktirip, koleksiyon yapmayı düşünürken, rahmetli babam bu merakımın beni ilerde zora sokacağını düşünür, evde biriktirmeye çalıştığım afişleri bulduğu gibi hemen imha eder, afiş koleksiyonu yapma çabalarımı boşa çıkarırdı. Ben buna rağmen afiş toplama merakımı sürdürür, babam da aynı kararlılıkla afişleri zulalarımdan bulur, yırtar, imha ederdi.

Babamın neden böyle davrandığını o yaşlarda idrak edemesem bile, zaman içinde nedenlerini daha iyi anlayacak, siyasetle uğraşmanın ağır bedellerinin olduğunu bizzat yaşayarak öğrenecektim. Yani babam aslında sadece afişleri yırtıp atmaktan öte, beni siyasetin yakıcı yönünden korumaya çalışmış, terörize edilmiş ortamın bana zarar vereceğini düşünmüştü.

Zaten kısa bir zaman sonra 12 Eylül askeri darbesi olduğunda her şey tuz buz olacak, küçücük bir afiş, broşür, siyasal bir simge bile insanların aylarca,  yıllarca hapiste kalmasına, zindanlarda çürümesine neden olacaktı. Babam siyaseten uzak bir yaşam sürüyordu, sanırım ben de çocuk sayılıyordum. Biriktirmek istediğim afişler de babam tarafından imha edilmiş olduğundan darbe bizi adeta teğet geçmişti.

Oysa  çevremizde onlarca insan darbenin ölümcül baskısından paylarına düşeni alacak, yıllarca sürecek bir işkenceye maruz kalacaktı. Çoğu insan hiç aklına getirmediği halde, bir gece ansızın değişen siyasal ortamın sonucu olarak gözaltına alınacak, tutuklanacak, işkencelere maruz kalacak ve dört duvar arasında bazıları hayatını kaybedecek, yıllarca hapis kalacaktı. Ceza ve soruşturmalardan kaçanların bazıları da sürgün yollarında, mayınlı arazilerde can verecek, canlarını kurtaranlar uzak ülkelere sığınmak zorunda kalacaktı.

Darbe sonrası siyaset sahnesinde TİP, MSP  ve daha bir çok siyasi oluşum, sert bir dipçik darbesiyle siyaset sahnesinden uzaklaştırılacak, politik kurumların kapısına kilit vurulacaktı.  12 Eylül  darbecileri ülke yönetimine el koydukları gibi  ilk iş 18 siyasi partinin faaliyetlerine son verecek,  yöneticilerin çoğu hapsedilecekti. Kapatılan partilerin arasında TİP gibi sisteme muhalif partiler olduğu gibi, yıllarca sistemin savunuculuğunu yapan,  iktidar olan Adalet Partisi ve kuruluşu Cumhuriyet’le birlikte anılan CHP’de olacaktı. Darbeciler siyasetin bütün kurumlarının üzerinden buldozer gibi geçecek, siyaset arenasını dağıtmayı amaçlayacaklardı.

Üç yıl süren askeri yönetim boyunca demokrasi adına var olan bütün kurumlar elden geçirilecek, bazıları gözden düşürülecek, ülke adeta açık bir cezaevine dönüştürülecekti. Bütün bunlar yaşanırken, ekonomiye dair Cumhuriyet tarihinin en köklü yapısal değişim programı olan 24 Ocak  kararları sessiz sedasız devreye konulacaktı. İktisadi temelli 24 Ocak kararları kimisince bir yıkım, kimilerince de bir değişim programı, dışa açılma hamlesi olarak değerlendirilecek ve serbest piyasa ekonomisine geçilecekti.

Ama gerçek şuydu ki, 24 Ocak kararları en çok işçi ve emekçiyi hedef alacak, işçi örgütleri dağıtılacaktı. 24 Ocak kararları sonucu insanlar işlerinden olacak, bazı KİT’ler( Kamu İktisadi Teşebbüsü)  kapatılacak ve sendikalar zararlı örgütler olarak lanse edilecekti.

1982 yılında halkın oylarıyla yeni bir anayasa kabul edilecek,  kısa süre sonra da atanmış hükümet seçim kararı alarak normalleşme sinyalleri verecekti. Normalleşme dedikleri ise seçim başlamadan ve başladıktan sonra  bir çok siyasi partinin seçimlere girmesi engellenecek, darbecilerin oluşturduğu güvenlik konseyinin vetosuna uğrayacaktı.   

Neyse ki 12 Eylül askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. Çok şey değişti, dünya çok kutuplu yapısından sıyrıldı, yeni güç odakları oluştu. Darbecilerin çoğu hayatta bile değil. Ama geride bıraktıkları zorunlu miras ,12 Eylülden kalma yasalar yerli yerinde durarak, gerektiğinde raftan indiriliyor, uygulanıyor, mesela siyasi parti kapatma ve seçim barajı yasası gibi.

Yıllardır her seçim döneminde meydanlarda seçim barajının kaldırılmasından ve siyasi parti kapatmanın antidemokratikliğinden bahsedenler, seçimlerden sonra her ne hikmetse ne dünyanın en yüksek seçim barajı, ne de siyasi parti kapatma yasalarını akıllarına geliyor.

Oysa bu iki yasa da herkesin eleştirdiği askeri darbenin ürünüdür. Bir çok tartışmayı beraberinde getiren, demokrasiyi daraltan bu yasaların varlığı meclisi, hükümeti ve hatta ana muhalefeti rahatsız etmiyor ki, mevcudiyetleri devam ediyor. Ve yine bu iki yasa, demokrasi ocağına dikilen incir ağacı misali giderek çevresine zarar veriyor.

Cumhuriyet dönemi boyunca üç askeri darbe, çok sayıda muhtıra ve birden fazla müdahale gerçekleşti. Son 15 Temmuz darbe kalkışması dahil, bütün darbeler ülkeye, toplumsal yapıya ve evrensel insan hak ve özgürlüklere büyük zararlar verdiler.  Özellikle de siyasi partiler büyük bir yıkıma uğradılar. 1923 yılından bu yana  hükümet, anayasa mahkemesi, sıkıyönetim komutanlıklarca 57 siyasi parti kapatılmış, bir çoğu da kendini fes etmek zorunda kalmıştır.

Mesele şu ki süreç içerisinde zaten arızalı başlangıçlar yapan Türkiye Demokrasisi müdahale ve darbelerden dolayı giderek incelmiş, zayıf düşürülmüş olduğu ortadadır. Bu sistemsel müdahalenin kimi zaman vatan, millet, din adına, kimi zaman da laiklik ve çağdaşlık adına yapıldığını biliyoruz.

Dümen başına kim geçerse, geçsin geçmişte sitem ettiği müdahaleci anlayışı kendine hak görmekte, iktidarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Oysa hepimiz biliriz ki demokrasi müdahaleyle değil, özgürlüklerle daha anlamlıdır.

Cumhuriyet  tarihi,  demokrasiyi kapatma geleneğinin yaratmış olduğu trajedilerle doludur. Bu ülke maalesef kendi başbakanını asmış, bakanlarını zindanlara tıkmış, milletvekillerini sürgüne göndermiş, öldürülmelerini izlemiş ve siyaset kurumlarının dağıtılmasının ayıbını taşıyarak, bu günlere gelmiştir. 12 Eylülden, 28 Şubat’a uzanan süreç hiç kuşku yok ki demokrasi açısından utanç dönemleridir. Dünün mağdurları bu gün iktidardır. Olması gereken bütün anti demokratik yasaların çöpe atılması iken, halen siyasi parti kapatma tartışılıyorsa, sonuç  40 yıl öncesinin aynısıdır.

Nedenler, sonuçlar, yaklaşımlar aynıdır. Değişen sadece zamandır, mekan ve argümanlardır.

Ağaçsız bir dağ:

Karacadağ, çocukluk yıllarımdan beri hayatımda önemli bir imge oldu.  Nedense bilmiyorum, Karacadağ denilince aklıma her şeyden önce usta ozan Ahmed Arif’in imgeleri ve savrulan Karacadağ’ı gelir. İmgeler beynimde uçuşur, dağın yamaçlarında gökyüzü bütün yağmurlarını boşaltırken, ben ıslanırım, imgelerde yıkanır, düş yolculuklarına çıkarım.

Bunun bir nedeni daha var: Çocukluk ve gençlik yıllarımda Diyarbakır Siverek kara yolu Karacadağ’ın zirvesine yakın köylerden, en içinden geçerdi. En yüksek rakımlarından dönerek, birkaç büyük köyü dolanarak Diyarbakır’a ulaşırdı. Ve ben bu dar, tenha ve kışın tipiden geçilmeyen, savrulan Karacadağ’ın yollarında, eski minibüslerle yolculuklarda birkaç kez yolda kalmışlığım vardır. Kısa süreliğine de olsa buz kesen minibüste, gözün bir metre öteyi görmediği, bütün yönlerden insanın üzerine gelen kar tanelerinin kısa zamanda yolları nasıl kapattığını, rüzgarın nasıl vınlayarak korkunç bir sese dönüştüğünü bilirim.

O yıllarda ki gibi tipi ve kar yağışı son yıllarda olmasa bile, hala Karacadağ zirvelerinde bulunan zozanlar* zaman zaman tipiye maruz kalır, rüzgar eski günleri hatırlatırcasına eser. Siverek Diyarbakır eski yolu da terk edileli yıllar oldu. Yeni yol daha engin ve düz arazilerden geçiyor, mevsimler daha az sert geçtiği için o eski tipiler ve kar yağışı görülmüyor, yollar eskisi gibi kapanmıyor.

Bundan 30 yıl önceki zamanlarda  buz gibi soğuk minibüslerde süren iki saatlik yolculuğumuz süresince apayrı bir dünyanın içinden geçtiğimizi düşünür, hayran hayran izlerdik çevreyi. Koyun sürüleri, zaman zaman deve katarları ve değirmene gelen katırlara tanık olur, yanlarından hızlıca geçerdik.Şeyhmus Çakırtaş (4).jpg

Koçerler, koyun otlatan çocuklar arkamızdan bakarken, biz başka çobanlarının bakışlarında gözlerde kaybolurduk. Hele baharda uçsuz bucaksız yemyeşil zozanlar ve masmavi bir gökyüzünün nefis havasına tav olur, kaval üfleyen çobanların melodisinde hüzünlenirdik.

Bahar aylarında kıl çadırlar ortaya çıkar, her yer koçer** kaynardı, koyun sürüleri durmadan taze ot peşinde dolaşır dağ, bayır gezerdi.

Bir de Karacadağ’ın ağaçsız hali dikkatimi çekerdi her seferinde. Madem ki dağ, neden ağaç yok, neden bunca uçsuz bucaksız arazi de orman yok diye düşünürdüm kendi kendime.

Yıllar böylece akıp, geçerdi. İlk fotoğraf çekme denemelerini Karacadağ yollarında yaptığımda takvim yaprakları 1982 yıllarını gösteriyordu. Kah Karacadağ’a has çiçekler beni kendisine çekti, kah zozanlarda yaşayan, kıl çadırlarda hayatlarını sürdüren koçerler ilgi alanıma girdi.

Karacadağ’da su papatyasının varlığını çobanlardan öğrendim ve gördüm ki zozanlarda her yağmur sonrası oluşan göletlerde bembeyaz su papatyaları yeşeriyor. Hem de olağanüstü bir çabuklukla. Bir botanikçi değildim, işin fotoğrafik yönüyle ilgilendiğim için, su papatyasının florasını takip etmekten ziyade oluşan anları fotoğraflamak bana daha cazip geliyordu. Yine bir başka soğanlı bitki olan ve sanırım Karacadağ’a özgü dağ zambağı karlar eridikten sonra eteklerde rengârenk açtığında ben oradaydım. Kenger, axbandır ve pung toplayan kadınlar kadrajıma takılırken, çobanların kavalından çıkan melodilerinde ıslanır, hayıflanırdım. Çobanların üflediği kavallardan çıkan melodilerin neden hep ağıtları hatırlattığını düşünür, dururdum.DSCF4107.jpg

Aradan yıllar geçti, çok şey değişti hayatımızda. Teknoloji iliklerimize kadar işledi, her tarafa ulaştı. Eşit oranda olmasa da, her yer slikon vadisinden esen rüzgarın etkisinde şekillendi, evlere hayal edilmeyen aletler girdi, insan biraz daha yalnızlaştı. Ne ben eski bendim, ne de Karacadağ. Zaman her gün bir şeyler bizden alıp, götürüyordu.

Karacadağ’ın sönmüş volkanik, ölü bir dağ ve tarım toplumun ana rahmi olduğunu öğreniyordum yıllar içinde. İlk buğday tohumunun da buradan dünyaya dağıldığı ve bunun M.Ö 11 bin yıl öncesine tarihlendiğini de hayretler içinde kavrıyordum. Ben öğrendikçe Karacadağ zihnimde büyüyor, kocaman bir dağ oluyordu. Dolayısıyla hayatımda en çok gittiğim yerlerden biri oldu Karacadağ. Her fırsat bulduğumda kendimi bir köşesine atar ve oranın havasını teneffüs etmeye çalışırdım. Koçerlere misafir olur, çobanların sofralarına konuk, bulutlarına yoldaş, eski soğuk ve savrulan tipisini arar olurdum.

Süreç içerisinde anladım ki Karacadağ’ın kendisi zaten bir imgeydi. Yöre insanın içinde ki düşlerin bir parçası, tarihsel savrulmanın ana rahmiydi. Şairlerin tılsımı, çobanların kavalında ki ezgisiydi. Belki bu nedenledir ki Diyarbakır’da her şair biraz Karacadağ’dır, biraz savrulan zozan. Siverek’te ise kara bir isyan ve Ergani’de savrulan bir rüzgar, Viranşehir’de sırtını verecek bir dost gibiydi.Şeyhmus Çakırtaş (17).jpg

Çoğunuz bilirsiniz Anadolu’da üç Karacadağ var. Biri anlattığım ve Diyarbakır Siverek arasında yer alan ve yöre de Kerejdağ olarak bilinen dağ,  diğer ikisi ise Orta Anadolu’da  Ankara Haymana ve Konya Karapınar ilçe sınırları içerisinde yer alan dağlardır. Her üç yükselti de 2000 metre civarında olup, ortak yönleri sönmüş volkanik dağlar olmasıdır. Neden üç dağa Karacadağ denilmiş bilmiyorum. Aralarında bir ilişki var mıdır, emin değilim?

Belki de bir kitap konusu olabilecek bir sorudur. 100-150 yıl önce çekilen fotoğraflara ve seyyahların anlatımlarında anlaşılacağı üzere Zozan yani Koçer kültürü asırlarca aşiretlerin eliyle yaşatılmış, gidilen her yerde zozani bir yaşam inşa edilmiş, kültürel etkileşim damarı oluşmuştur. Zozan kültürünün Karacadağ olma olasılığı kuvvetle muhtemeldir. Yapılan arkeolojik çalışmalar ve ortaya çıkan bulgular, Karajdağ ve çevresinde hayatın bundan 15 bin yıl öncesine kadar gittiği, uygarlık konusunda ilklere ev sahipliği yaptığı ortaya çıkmıştır. İsimlerde ki benzerlikten öte, kültürel ve tarihsel süreçlerin iç içe geçmişliğinden bahsetmek mümkündür.Şeyhmus Çakırtaş (16).jpg

Şairlere ilham kaynağı olan, Diyarbakır, Siverek, Ergani, Çınar, Viranşehir ve Derik yerleşimlerine ruh katan, kent dokusuna simsiyah bazalt taşlarıyla can veren Karacadağ, Diyarbakır-Urfa-Mardin üçgeninde oldukça geniş bir alana yayılan, sönmüş volkanik bir alandır. Yöre insanı dışında, çoğu kişi Karacadağ’ın bir dağ olduğunu bile bilmez ya da fark etmez. Çünkü dağlarda olan birçok yeryüzü şekli ve dağ dokusuna Karacadağ’da rastlanmaz. Daha çok yüksek bir yaylayı andırır. Ama yayla değil, basbayağı bir dağdır. Dağın rakımı Urfa sınırlarında 550 metreyken, daha üst kısımlarına gidilince 1957 metreye kadar ulaşır. İnsan yükseltinin farkına bile varamaz. Derin vadileri, yüksek uçurumları yoktur. Ancak yükseltisi kışın zemheri bir soğuk, yazın serin bir esinti olur insanın yüzünde…
Evliya Çelebi, 17 yy’da kaleme aldığı Seyahatnamesinde Karacadağ ve çevresinden bahsederken, sığ ormanlık alanların varlığına dikkat çeker. Urfa’dan Diyarbakır’a giderken, meşeliklerden güneş yüzü göremediğini, yolculuk boyunca bin bir çeşit bitki ve çiçek gördüğünü defterine kaydeder. Evliya Çelebi’nin tarihe düştüğü notlar ne kadar doğru bilemiyorum ama Karacadağ’ın geçmişte meşeliklerle kaplı olduğu yaşlılar tarafından da anlatılır, Evliya Çelebi’nin doğruluğu teyit edilirdi.Şeyhmus Çakırtaş (1).jpg

Ama artık Karacadağ eski Karacadağ değil. Daha çıplak, daha sıcak ve daha kurak. Karajdağ geçmişten taşıdığı birçok izi günümüze ulaştırdığı halde, bugün artık özelliklerini bir bir kaybettiği de görülüyor… Buna rağmen Türkiye genelinde bulunan 650 endemik bitkinin en az 32 çeşidine ev sahipliği yapıyor. Türkiye genelinde toplam endemik bitki çeşidi düşünüldüğünde, Karacadağ adeta bir tohum deposu, endemik bitki cennetidir. Endemik yapısını korusa da, artık eski ağaçlı halini maalesef koruyamamış, çıplak bir dağ olarak hayatımızda var olmaya devam etmektedir.

Oysa geçmişte bölgenin genelinde sık meşeliklerin bulunduğu biliniyor. Bilinçsiz kesim, iç karışıklık ve çatışmalar nedeniyle zaman içinde koca dağ çıplak bir yaylaya dönmüştür. Kimi yaşlıların anlatımına göre 1925 yıllarında patlak veren o dönem ki adıyla “Genç Hadisesi” nedeniyle Karacadağ’da bulunan ağaçlık bölgeler Şeyh Sait adamlarına sığınak olmasın diye kesilmiş, yakılmıştır. Sonra ki dönemlerde köylülerin ticari kaygılarla ve gelir elde etmek için kestiği meşelikler ile ilgili anılar yaşı 70-80 olanların hatırladığı olaylar arasındadır.

Bu gün sığ olmasa da birçok ağaç türü, her bahar kökü üzerine yeşeriyor yeşermesine ama koyun sürülerinin gazabına uğrayarak, yapraksız ve dalsız kalıyor. Oysa bu alanlar koruma altında alınsa kesinlikle kısa sürede en azından bazı kısımlarında ağaç dokusu kendini var edecektir. Bedro Tepesi, Çiyayêreş ve dağın güney doğu tarafında kalan Çınar köylerinin bulunduğu alanlarda halen zamana direnen meşe ağaçlarını görmek mümkündür.Şeyhmus Çakırtaş (14).jpg

Binlerce yıl önce aktif bir volkan olan Karacadağ adeta yuvarlak kapta bulunan hamurun kabarmasına benzer bir oluşumla bu günkü şeklini almış, yükselen yeryüzü zaman zaman lavların dışa akmasıyla  kaya ve taşla kaplanmıştır.

Karacadağ’ın oluşumunda toprak az, taş fazla olduğu için tarımdan çok, hayvancılığa uygun alanlar oluşmuş ve asırlarca hayvancılıkla geçinenlerin sığınağı olmuştur. Geniş çayır alanları ve derelerde biriken su küçük baş hayvancılık için paha biçilmez bir alan olmuştur. Tarım daha çok dağın yamacında, geniş düzlüklerde yapılırken, Karacadağ Pirinci biraz daha sulak ve yüksek yaylalarda ekilip, biçilir. Karacadağ pirinci bilinen pirinçten daha esmer ve lif oranı daha yüksek olduğu için yörede en çok tercih edilen pirinç türüdür. Şiirlere konu olmuş, bey sofralarında anılır olmuştur.Şeyhmus Çakırtaş (3).jpg

Bölgede bulunan yer altı suları  tarım alanlarının  az olması nedeniyle temiz kalmış olduğundan  bölgenin en iyi içme su kaynakları yine Karacadağ’da bulunduğunu söylemek mümkündür. Ancak kullanılan kimyasalların hızlıca yayılması, gelecekte bu suyun kalitesini düşüreceği açıktır. Yani bölgenin en leziz ve tatlı suyu da Karacadağ gibi özünü kaybetmekle karşı karşıyadır.

Osmanlılarda uzun süre ıskâna kapalı tutulan, zaman zaman Tur Abdin Bölgesinden sürgün edilenlerin sığınağı olan Karacadağ kaç talana, kaç yangına, kaç kıyıma uğradı bilinmez. Yazılmamış tarihin vesikası gibi, kimi zaman bir sürgün yeri, kimi zaman aşiretlerin sığınağı olan dağın kendine has bir sosyal dokusu oluştu yıllar içinde. Bu nedenle aşiretlerde Mezopotamya renklerinin bütün izleri görülür, inançlarında ritüel çeşitliği göze çarpar. Kürtlerin en otantik kültürel dokunun yaşandığı, otantik  ve rengarenk elbiselerin halen en canlı şekilde günlük hayatta kullanıldığı nadir bölgelerden de biridir. Karacadağ bölgenin sentezi, tarihsel süzgeçten geçen bir yaşam alanıdır. Bu nedenle her köy açık bir kültürel müzedir demek çok abartı olmayacaktır.

Karacadağ’ı bölgede özgün kılan başka olgu ise koçer kültürüdür. Yaz mevsiminde havaların aşırı ısınması ve otlakların azalması nedeniyle koyun sürülerinin sahipleri baharla birlikte çoluk çocuk bütün aile Zozan denilen yaylalara çıkar, yaz boyunca burada kalır, havaların soğumasıyla köylere geri döner. Daha önceleri ailenin zenginliği kurulan kıl çadırın büyüklüğüne ve direk sayısına bağlıymış. Kıl çadır ne kadar büyükse, sürü de o kadar büyük olurmuş. Bu gün sayıları giderek azalan koçer çadırları, aynı zamanda bir kültürel yapının da yok olması anlamına geliyor.

Özcesi Karacadağ çok bilinen ama hep kaçak kalan, çoban kavalında acıklı bir strandır.*** Cevabı dengbejlerin yanık seslerinde saklıdır. Talana, yangına ve sürgüne dair söylencelerin adıdır. Yoksulluğun ve koçerlerin sığınağıdır. Ağaçsızdır ama asla çorak değildir ve müthiş cömerttir, suyu leziz ve serindir.

Ve Kerejdağ biraz Ahmed Arif’tir, biraz Şeyh Sait. Dört tarafını kaplayan ovaları besleyen, sularıyla can veren bir ağaçsız dağdır. Belki de ağıtı, melodisi bu nedenle acıklıdır, sancılıdır.

Çünkü Karacadağ ağaçlı haline aşıktır, aşkını kaybetmenin sancısındadır.

Kaynak ve dip notlar:

*Zozan: Yüksek Yayla

*Koçer : Göçebe aşiretler

Stran : Kürtçe halk türküsü.

Kaynakça: Battal Odabaşı Güneşin Krallığı

Vikipedia

Gazyağı Şişesi

On beş yıl önce(bu günkü tarihle 26 yıl oldu) Siverek’teki evimizden bir daha dönmemek üzere ayrıldık. Baba yadigarı toprak damlı, taş duvarlı evimizin bütün ayrıntıları kendiliğinden zihnime kazınırken,  evi ıssızlığa terk ederek, Urfa’ya göç ettik. Geride bir sürü hüzün, anı ve sevinçler bırakarak, çok uzak olmayan, bir adımlık Urfa’ya yerleştik.

Belki ayrılmak için hiçbir neden yoktu, ya da bize öyle geliyordu…Siverek’in kas katı toplumsal yapısı, genel siyasal ortam ve ülkenin içinde bulunduğu durum göçün arka planında yer alan nedenlerdi.

Bildik nedenler yani.

İnsanın batıya göçünün tarihsel etkisiyle yönümüzü batıya vermiş;  Ankara, İstanbul derken ancak Urfa’ya karar kılmıştık. (O yıl öğretmen olarak tayinim Ankara Şereflikoçhisar’a çıktığı halde son anda çok sevdiğim ve şu an dört duvar arasında mahpus olan  yol arkadaşımın önerisiyle Urfa merkeze yerleşme karar aldık.)

Urfa çok uzak bir  diyar değildi elbette…Bir gökyüzü görseli olabilir

Ama insan doğup, büyüdüğü yerden kopunca, her yer insana çok uzak gelir.

O zaman Urfa bile bana çok uzak bir yermiş gibi geliyordu.

Urfa’da ilk günlerimiz, bu uzaklığın derin sancısında geçerken, sonra alışmaya başladık, Urfa’nın  kadim sokaklarına.

Sonra aradan yıllar geçti…

Yakın olan uzak, uzak olan yakın oldu. Her şey değişti yani… Bir bir, bazen acıtarak, bazen hissettirmeden bütün imgeler, mekan ve duygular değişti…

Ama ne ilginçtir ki hızla akıp giden zamana inat, rüyalarım hiç değişmedi.Bir açık hava görseli olabilir

Her insanın uykuya dalarken gördüğü rüyalarım kaldığı yerde, Siverek’teki evimizde canlanmaya devam etti.

Daha doğrusu rüyalarımdaki evimiz hiç değişmedi.

Şimdi harabe bir görünüm alan evimiz, rüyalarımda hala aynı dinginliğinde. Bütün rüyalarım o evde gerçekleşiyor, insanlarla ilişkilerim o evde şekilleniyor.

Hayatında Siverek’in kıyısından  geçmeyenler bile, rüyalarımda o evde görünüyor, benimle aynı dili yani Zazaca konuşuyorlar…

Hem de çok güçlü imgelerle…

Şimdi gördüğüm bütün rüyaları unutabiliyorum ama o evde geçen rüyalarım zihnimde kalıyor, kaydoluyor bir bir.

Rüyalarım toprak damlı, taş duvarlı evimizin avlusunda geçiyor,  geniş yapraklı dut ağacının gölgesinde dinlenen, tahta merdivenden dama çıkan insanların siluetlerinden oluşuyor. Bir de evimizin tahta direklerini destekleyen sütunda asılı duran gazyağı şişesi, her seferinde rüyalarımı süslüyor adeta siyah beyaz bir fotoğrafın en fulü yerini oluşturuyor. Zihnim geçmişin izlerini günümüze taşırken, elektriksiz evimizi aydınlatmak için gaz yağı satan satıcıdan gaz doldurduğumuz gaz şişesini unutamıyor.

Gazyağı şişesi sanki karşımda, şimdiki evimizin duvarında asılı duruyor.Bir çim ve doğa görseli olabilir

On beş yıl önce babamın vefat ettiği tarihte bile yarısına kadar gaz dolu olarak, duvarda asılı bekleyen gaz şişesine hiç dokunmadık…Ne ben, ne annem, ne de kardeşlerim o şişeye dokunmadı hiçbir zaman. Göç ettiğimizde yüklerimizin arasına almadığımız ama duvardan da indirmeye kıyamadığımız o şişe, o geniş yapraklı dut ağacı, evinizin damına çıkan tahta merdiven, kapı içinde kapısı olan kocaman tahta kapıyı Siverek’te bırakıp, göç yollarında düşerken, o köhne evimizin rüyalarımda yıllarca kalacağı, yaşayacağını hiç tahmin etmezdim. Şimdi o ev rüyalarımda hala aynı şekilde korunuyor, dingin bir şekilde yaşıyor.

Ve o şişe, bilmem kaç yıllık o yeşilimsi cam şişe, hala yarısına kadar gaz yağıyla dolu…

03.08.2010/Urfa

Eşitsizliğin pandemik hali

Bir süredir insanlar koronavirüsle mücadele ederek, yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Henüz en kötü senaryolar yaşanmadı ama giderek durumun kötüleştiği, koronavirüsün insanlar için yeni sorunlar yarattığı ortada. Koronavirüs bir yandan insanların ciğerine saldırıyor, ölümüne sebep oluyor, bir yandan da ekonomiyi vurarak, salgının boyutunu değiştiriyor.

Bunun en bariz belirtisi, salgınla birlikte içeriye kapanan insanların ekonomik durumlarının bozulması oldu. Milyonlarca insan işini gücünü, sermayesini kaybetmeye başlayınca; sermayesi emek olan işçi ve emekçiler yoksulluğun dibini gördü. İşçi emekçiler yoksulluğun dibini görünce, işsizler ise ölümün soğuk nefesiyle karşı karşıya kaldılar. Bu nedenle bir çok insan hastalanınca doktora bile gidemedi, evde ölümü bekledi. Çünkü gitmesi en az bir ay hayattan kopma anlamına gelecekti, gitmese ölümle burun burana gelecekti. Böylesine iki ucu keskin bıçak misali bir hayat sürdürdüler ve halen sürdürüyorlar.IMG_20210120_095222.jpg

Evde ölümü bekledi söylemi size abartılı gelebilir. Herkes için geçerli bir durum değil elbet. Ama koronavirüs ve giderek daha ağır hissedilen işsizlik nedeniyle binlerce insan kendi içine gömülmüş durumda.  Hem de sayısı düşünemediğimiz kadar çok. Çünkü bu durumun görünür bir tarafı yok. Yoksul insanların gözlerden uzak hayatları, kendi halinde yaşanmışlıkları her zaman görünmezlik içindedir zaten. Ne yaşıyorlar, nelerle oyalanıyorlar bilen pek olmaz. İşsizliğin zaten pik yaptığı bir dönemde ,pandeminin de hayatımıza girmesi, iş bulamayan yığınları göz önüne aldığımızda sonucun düşündüğümüzden daha fazla bir yıkım yaratığını görmek mümkün olur.

İnanıp,  inanmamak elbette sizin elinizde.  Elimde ne yerel, ne de genel rakamlar var. Rakamların doğruluğuna da pek inanmam zaten. Ben sokaktaki harekete, pazardaki duruma bakarım.IMG_20201108_170841.jpg

En bariz fotoğraf sokaktır ve insanların kendisidir, toplumun, toplumların genelidir.

Bu virüs hareket eden her insana, insanla muhatap olanlara bulaşma potansiyeline sahip. Bu yönüyle eşitlikçi bir virüs. Kimsenin konumuna filan aldırmıyor, konak olarak ulaşabildiği her yere demir atıyor. Yeter ki insan hareket etsin, insanlarla muhatap olsun. Virüs insana eşit bir yaklaşım gösteriyor, eşitsizliği bozan yine insanın kendisi oluyor.

Mesele virüsün insana ulaşma sürecinde. Olanakları olanlar kendini izole edebiliyor, korunma koşullarını yaratabilir. Tümden izole olmak, insanlardan uzak bir yaşam sürdürmek ve alabildiğince kendi yağında kavrulmak mümkün olabilir mi?IMG_20201028_170922.jpg

Yoksullar için, emekleriyle geçinenler için, evine ekmek götürmek zorunda olanlar için mümkün değil. Onlar açısından bir şekliyle insanlarla muhataplık olacak ki çark dönsün.

Ama akarları olan, aylarca gözünü kırpmasa bile gelirleri olanlar için izole olmak mümkündür. Ne de olsa onlar açısından hayat eskisi gibi devam ediyor. Paraları bankada para kazanıyor, çarkları koronavirüse rağmen dönüyor.IMG_20201112_110924.jpg

Aslında bunları biliyor herkes. Koronavirüs sürecinde herkes biraz doktor oldu, biraz siyasetçi. Ama kimse ekonomik çarkın ne tür çalıştığını pek anlamadı.

Kimisi bu süreçte hem hastalığı tanıdı, hem de iflası.  Kimisi de sermayesine sermaye kattı. İşte eşitsizliğin temeli buydu.

Yani eşitsizliğin pandemik hali, gerçek pandemiden daha hızlı yayıldı, dünya geneline dağıldı.IMG_1914.JPG

Bu gün dünyada uygulanan tedavi yöntemleri, hastane koşulları, yatak ve yoğun bakım üniteleri, aşıya ulaşma bakımından yoksul ülkelerin, toplumun düşük gelirli kesimlerin adları, semereleri okunmuyor bile.

Haberlere konu olan daha çok gelişmiş ülkeler, toplumlar ve  üst kesimler oluyor. Her gün koronadan insanlar ölürken, kalburüstü kişilerin adları tablonun ana rakamı olurken,  arka planda ölenler rakam bile olamıyor.

Gerçeklik bu…

Tanıklığımız budur, yaşanan da budur.

Bunun böyle olması abes de görülmüyor. Herkes kaderine razı, koronavirüs belasının geçmesini bekliyor.

Bekledikçe eşitliksizlik de derinleşiyor.

İnanmayanlar sokakların halini görmeli, kağıt toplayan, ne iş olsa yaparım deyip, sokakları adımlayan, iş için çalmadık kapı bırakmayan, en ağır işsizlerde çalışmak zorunda kalanlara ve işsizlere dönmeli.

İşsizin ölümden korkar hali kalmadı, üzerine üzerine yürüyor virüsün. Çünkü evde kalsa aç, sokağa çıkıp iş arasa, bir işe el atsa belki virüs kapacak, hastalanacak ama yaşamak için bir umut yine de…  Artık ne kaybedecek zincir var, ne de elde bir iş. Binlerce insan iş yerleri kapalı olduğu için zorunlu dinlenmede, yine binlerce kişi pandemiden dolayı işten çıkarılmış durumda.

İşte eşitsizlik de tam bu noktada başlıyor. Kimisi salgın nedeniyle gerçekten işini kaybediyor, işsiz kalıyor, evine gönderiliyor. Bu grupta olanlar az da olsa bir pandemi ödeneği alıyor.  Kimisi  ise hiçbir kaide ve kurala bağlı olmaksızın kapının önüne konuluyor, bütün haklardan mahrum olarak, sokağa atılıyor. Bu grubun yasalardan, devede kulak olan ödeneklerden faydalanmasına imkan yok. Çünkü zaten sigortasız çalışıyor. Pandemik eşitsizliğin vurduğu alan da burası zaten. Ne kayıtları var, ne de rakamsal varlıkları. Her şey sahne gerisinde, merdiven altında, karanlık koridorlarda yaşanıyor.

Koronanın bir ilacı henüz yok. Hasta olanlara değişik tedaviler uygulanıyor. Konum ve mevki burada devreye giriyor. Başkanlıktan azledilen eski ABD Başkanı Tramp, koronaya yakalansa da, her ne hikmetse bir iki günde atlatıyor. Bunun nasıl atlatıldığını ne soran oluyor, ne de anlatan. Tramp’ın bağışıklık sistemi mi çok güçlüydü, yoksa milyonların bilmediği bir tedavi yöntemi mi vardı?

Ortada bir cevap olmadığına göre,  karışık bir mesele.

Dünyaya hükmeden birisinin, bir işçi gibi tedavi edilmeyeceği açıktır. Farklı yol ve yöntemlerin denendiği de aşikardır. Spesifik bir örnek olduğu için sorgulama önemi de yoktur artık.

Mesele milyonlar virüsün pençesinde can çekişirken, bazıları için sürecin lehlerine çalışmasıdır. Hepimiz biliyoruz ki milyonlarca insan virüs kaptığında birkaç hafta hayattan kopuyor. Kimisi kalıcı hasarla hayata ancak dönebiliyor, kimisi de hayatını kaybediyor.

Yani tedavi olanakları açısından korkunç bir eşitsizlik yaşanıyor. Özellikle aşılamanın başlamasından sonra aşıya ulaşma  eşitsizliği derinleştireceğine benziyor.

Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melik Gökçek  ve  kamuoyunda bazı tanıdık simalar gülerek ekranlara poz verip aşı olurken, milyonlar aşıya ulaşmak için sırasını bekliyor, beklemek zorunda kalıyor. Kalp hastası, kronik hastalar sırasını beklerken, Gökçek benzerlerin aşılanması ne anlama geliyor?

Uzun lafın kısası koronavirüs insana saldırırken eşitlikçi davranıyor. Ama sonrası ise tam bir kaos. İnsan doğanın eşitlikçi yaklaşımını kendi eliyle bozuyor, eşitsizliği derinleştiriyor.

Ben fotoğrafın çerçevesini çiziyorum. Pandemi sürecinde yaşanılanlara parmak basmak istiyorum.

İnsan para kazanamayınca, evine ekmek götüremeyince ölümü kanıksar, hatta  bir kurtuluş yolu olarak görür. Düşünün günlerce hiçbir iş yapamıyorsunuz, yapmak isteseniz  de iş  yok. Bir geliriniz, akarınız yok, büyüyen bir ağacınız, dolan başaklarınız ve süt veren bir hayvanınız yok.

Ne olacak bu durumda?

İşte ben bu noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Kim, ne kadar , neye muhtaç bilmiyorum elbette. Ama bildiğim süreç giderek ağırlaşıyor ve işsizlik herkesi vurmaya hazırlanıyor.

Aşı da bunun cabası olacak. Varlıklı toplumların aşıya ulaşması kolay olurken, varlıksızların aşıya, aşa ulaşması giderek zorlaşıyor, zorlaşacağına benziyor.

Keşke yazdıklarım abartı ve yanlış olsaydı.

Ama maalesef pandemik eşitsizlik ve yoksulluk başta ülkemizde giderek yayılıyor.

Dünya Sağlık Örgütü ve BM açıklamaları  da bunu işaret ediyor zaten.

Tabii görmek isterseniz…

Belki eşitsizliği ortadan kaldırmak mümkün olmayacak, ama eşitsizliği derinleştirmemek elimizde.  Bu bir ahlaki tutumla mümkün olabilir. Ahlaki tutum hem pandeminin yayılmasını engeller, hem de aşıya ulaşmayı olanaklı hale getirir.

Özellikle de sorumluluğu olanlar, pandemiyi yönetenler, sağlık politikalarında etkin rol oynayanlar  bu ahlaki tutumu göstermek zorunda.

Çünkü koronavirüs ayrıcalıklı gruplar yaratmayla durdurulamaz.

Şahmaran Miti üzerine bir deneme

Eski Mardin olarak bilinen ve asırlık çarşı ve evlerden oluşan kadim kentin ara sokakların birinde, eski ve tarihi bir yapıda atölye açan ve yıllardır resim, heykelle uğraşan Selim Gökçen aynı zamanda bir Şahmaran Ustası. Ahşap levha üzerine yakma tekniğiyle yaptığı Şahmaran tabloları oldukça ilgi görüyor. Yıllardır bu işi severek yapan usta “Efsaneyi yaşatmaya çalışıyoruz. Binlerce yıllık bir halk söylencesi. Damıtılarak bu günlere geldi.
Sümer kabartmalarında yılan…

Küçüklüğümden beri zihnimde olan bir söylence var. Bu gün hala Mardin, Adana, Tarsus  çevresinde oldukça sık anlatılan ve değişik versiyonları bir çok kentte dile getirilen  Şahmaran Mitolojisi  çok eskilere, tarih öncesi dönemlere kadar gider. Sümer ve Hitit mitolojisinde bahsedilen, Yunan Mitolojisinde anlam bulan ve Mezopotamya’da bambaşka bir ruh kazanan Şahmaran hikayesi yeryüzünde dilden dile dolaşır, Sümer kitabelerinde ölümsüzleşir, Evliya Çelebi’nin günlüklerine yansır, bazı toplumların tarihi vesikalarına girer ve günümüze kadar gelir. Öyle bir yayılır ki, hemen hemen her toplum kendine has bir anlamlandırma ile söylenceyi anlatarak, yaşamasına olanak sunar…

Selim Gökçen bir çalışma sırasında…

Küçükken annemin anlattığı ve oturma odamızın çelpekli beyaz toprakla sıvanmış duvarına asılı, bez üzerine işlenmiş  Şahmaran betimlemesi, o yıllarda hemen hemen her evde bulunur, söylencesi masal şeklinde anlatılırdı. Ayrıca çocukluğumda Şahmaran hikayesini resmeden ressamlar, halı ve kilimlere dokuyan, kanaviçe olarak işleyen genç kadınlar vardı.

Bu gün bu ustalardan kalan olmuş mudur bilmiyorum ama özellikle Mardin Yöresinde Şahmaran betimlemesinin halen işlendiği ve anlatıldığına tanık oluyoruz. Cama değişik renklerde çizilen,  ahşap levhalara yakma tekniğiyle ifade edildiğine tanık oluyor, okuyor, izliyoruz. Eskisi gibi olmasa da, Şahmaran hala bazı tarihi konakların, ev ve iş yerlerinin, modern mekanların duvarlarını süslemeye devam ediyor.

şeyhmuscakirtas

Peki nedir bu Şahmaran hikayesi. Geçmişi nereye, hangi kavime ve zamana dayanıyor?

Bu sorunun cevabını bulmak için bir süredir zihnimi biraz zorlayarak, dinlediklerimi kafamda demleyerek ve günümüzde yazılanlara göz atarak ortaya bir fotoğraf çıkartmaya, yorumlamaya çalışıyorum.

Ben zihnimi zorladıkça yeni bilgiler çıkıyor ortaya ve tarihin karanlık tünelinin en gerisinden ışık huzmesi ortalığı aydınlattıkça merakım artıyor ve ben Şahraman hikayesinin peşine düşüyorum. Tarihin derinliklerini kazdıkça yol uzuyor, ta Sümerlere, hatta gerilere kadar ulaşıyor ve 6 bin yıllık bir söylencenin tam ortasında kendimi buluyorum.

şeyhmuscakirtas

Şahmaran bir söylence olsa da, tarihin bir özeti gibi. Çünkü insan için yılan imgesinin bütün çağlarda öne çıktığı gerçekliği var. Her devir, her çağ yılan imgesiyle şu ya da bu şekilde ilgilenmiş ve yılana farklı farklı anlamlar yüklenmiş. 12 bin yıllık geçmişi olan Göbeklitepe’de bulunan  taş anıtların yüzeylerine yılanlar çizilmiş. Göbeklitepe’de taşlara kazınan yılanların hangi amaçla yapıldığını tam olarak bilmemize imkan yok, belki hiçbir zaman bu sorunun cevabına ulaşamayacağız.  Ama bütün uygarlık katmanlarında yılan imgesinin olması bir tesadüf mü yaksa insanın özellikle seçtiği bir özne mi?

Benim için zor ve henüz yanıtı olmayan bir soru.

Tarihin karanlık tünelinde o kadar çok yılan imgesi var ki, hangisini hangisine bağlayacağımı bilemiyorum. Bildiğim şudur ki, yılan bütün zamanların en gizemli hayvanı, iktidar ve güçlü olmanın sembolü. Kimi zaman insan için bir koruyucu, kimi zaman gücün temsilcisi ve aynı zamanda bir iyileşme iksiri, belki kutsal. Kötücül yönü ise bedeninde ölümcül bir zehir taşıması.

Toplumların yılan imgesini sık sık kullanmasının nedeni korku da olabilir, tanrısal bir yaklaşım da. Gerçek olan şu ki yılan tarih boyunca var olmuş, kendisini değişik mecralarda yaşatmış, tarih sayfalarına konu olmuş, güç ve gösterişin sembolü olmuş. Her hayvan her coğrafyada, her mevsimde yaşamıyor ama yılanın yaşamadığı yer yok gibi. Bu bile tek başına tarih sahnesinde baş rol almasına neden olabilir.

Hiç unutmuyorum, annemin yıllar önce Şahmaran hikayesini anlattığı sesi hala kulaklarımda, zihnimde ve dilimde. Zaman zaman anlatırdı kendiliğinden, ya da birileri sorardı da anlatmaya başlardı. Tane, tane ve olağanüstü bir Zazacayla dile getirir, ifade ederdi. Dinlerken hepimiz mest olurduk ve zaman zaman korkar, sinerdik, gece rüyalarımıza girdiği de olurdu Şahmaran’ın.

Şimdi artık hayatta olmayan rahmetli annem derdi ki:  “Şahmaran kadın yüzlü, insana benzeyen bir yılandır. Yerin yedi kat altında yaşardı ve bütün yılanlar ona bağlıydı, hiçbir yılan onun emrinden çıkmaz, çünkü o yılanların şahıydı. Gövdesinin yarısı insan şeklinde dünyalar güzeli bir kadın yüzü, yarısı ise kocaman bir zehirli  yılandı.”…

Annemin bahsettiği, uzun kış gecelerinde anlattığı hikayenin kökeninin Sümerlere dayandığını belki de daha eskilere kadar dayandığını söylemek mümkün. M.Ö 4000-2000 yıllarda Mezopotamya’da varlığını sürdüren ve tarihte yazıyı bulan kavim olarak geçen Sümerlerde yılan hayatın kötücül tarafını sembolize  etse de, ağaç köklerinde yaşadığı için yaşamı da temsil eder. Bedeninde hem zehiri, hem de panzehiri barındırdığı için de kutsal kabul edilir. Sümerlerin yılan mitine Thasman adı verilen yazılı kaynaklarda rastlanır. Keza benzer yılan mitleri Sümerlerden önce tarih sahnesine çıkan ve aynı tarih sahnesinin bir bölümünü paylaşan Hititlerde de görülür. Doğu kültürü birbirini etkileyerek, yılan miti bütün coğrafyayı sarıp, dünyaya yayıldığında, Yunan Mitolojisinde bambaşka bir varlığa dönüşür. Saçlarında çok sayıda yılan olan bir kadından bahseder söylence. Medusa adı verilen mitolojik  varlığı görenleri kör edecek kadar güçlü ışıklar yayar ve kendisini göreni kör eder. Tahsman, Medusa ve Şahmaran aynı anlatımlar olmasa da, benzerlik gösterdikleri açık.

Yer, zaman farklı da olsa, yılan miti tarih sahnesinde hep yer almış, önemli bir canlı olarak insanla birlikte varlığını sürdürmüş ve zaman içinde mitleşerek günümüze ulaşmış.

Şahmaran hikayesinin geçtiği coğrafya belli olmasa bile, anlatımlardan çıkarımlar yapılarak bazı yerlerin söylenceyi sahiplenmesi doğaldır. Hiçbir zaman olayın geçtiği yer belli olmamış, böylelikle daha geniş alanda varlığını sürdürmüştür. Ama belli olan söylencenin doğu uyarlığının merkezi sayılan Mezopotamya’dan yayıldığı, varlığını sürdürdüğü ve buradan dünyanın değişik bölgelerine dağıldığıdır.  Bu nedenle  Şahmaran doğu kaynaklıdır ama artık insanlığın ortak sözlü mirasıdır. Yani artık bir yere ait olmasa da, kanımca en çok Mardin’e yakışır. Dengbejlerin dilinde, şairlerin dizelerinde, kadınların zılgıtlarında yaşayan bir efsane olması Şahmaran’ın yaşadığının göstergesidir.

Söylencenin değişik anlatımlarını okusam da, annemin anlattıkları ben de olağanüstü bir etki yaratmış olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak bütün anlatımları derlemek, bir senteze gitmek de gerektiğini düşünerek, bir özet halinde değişik kaynaklardan derlediğim metin bir fotoğraf olup, zihnimde oluştuğunda sizinle paylaşma gereği hissettim. Bu söylence bildiğimiz söylence, herkesin kendisini biraz gördüğü, kendinden bir şeyler kattığı yılların söylencesi.

“Zamanın birinde anne ve kardeşleriyle yaşayan yetim bir çoban varmış. Bütün hayatı üç beş keçi ve bir iki koyundan ibaret olan çoban, bir gün keçilerini dağa otlamaya götürmüş. Baharın sıcaklığına yorgunluk da eklenince kendisini bir ağacın gölgesine atmış.

Uyku ile uyanıklık arasında  gidip gelen çobanın gözleri, kayaların arasındaki bal arılarının dansına takılır. Merak eder arıların kaya çevresinde dönüp, dolaşmalarını. Merakını yenemeyip, elinde ki çubuğuyla arıların girip çıktığı deliği eşelediğinde, giderek daha geniş ve derin bir oyuk ortaya çıkar. Oyuk büyüdükçe daha fazla bal arısı oyuk çevresinde dansa durur.  Biraz daha eşelediğinde petek petek bal olduğunu görür. Bir iki petek alsa da, asıl bal, oyuğun arka kısmında olduğunu görür. Daha fazla bal almak için oyuğun girişinde ki taşı kaldırmaya çalışır ama gücü yetmeyince iki sevdiği arkadaşını da çağırır. Üç çoban birlikte taşı oynatınca, derin bir kuyuya benzeyen mağaranın alabildiğince bal petekleriyle dolu olduğunu görürler. Bu olağanüstü manzara karşısında ne yapacaklarını şaşırsalar da, daha fazla bal almak için kendi aralarında iş bölümü yaparak, bal toplamaya başlarlar. Birkaç gün boyunca, yapılan iş bölümü gereği balı bulan yetim çoban iple aşağıya iner, petekleri tek tek toplar, arkadaşları da yukarıya çeker. İş biter, düşünemedikleri kadar bal toplamışlardır. İş yetim çobanın yukarıya çekmeye  gelmiştir artık. Ama maalesef arkadaşları çıkarılan balın çokluğu karşısında gözleri dönmüş, bir başlarına sahip olmak gerektiğini düşünmüşlerdir. Böylelikle balın yerini gösteren, arkadaşlarını mağarada bırakarak, bütün bala sahip olurlar, mağaranın üzerini kapatıp, oradan ayrılırlar.

Çobanın annesi dağ bayır yollara düşse de, bütün ağaç kovuklarına ve mağaralara baksa da oğlundan bir iz bulamaz. Çobana ihanet eden arkadaşları ise balı satmış, ceplerini doldurmuş, varlıklı olmuşlardır.

Fikret Otyam

Mağarada mahsur kalan çoban sesini kimseye duyuramaz, birkaç gün boyunca ne yapacağını düşünür, yorgun, argın uykuya dalar. Kaç gün, ne kadar uyuduğunu bilemez, tam umudunu kaybedeceği sırada karanlıkta bir ışık görür. Çubuğuyla ışığın geldiği yeri kazmaya başlar ve birden oyuk çöker. Çöken oyuk, bambaşka bir dünyaya açılır ve adımını attığı gibi de, daha aşağılara yuvarlanır, dehlizden derinlere sürüklenir.

Düşmenin etkisiyle bir süre kendisine gelemeyen çoban gözlerini açıp etrafına baktığında, her türlü güzelliğin, çeşit çeşit sebze ve meyvenin olduğu bir yerde olduğunu görür.

Bu muhteşem dünyanın içinde etrafında yılanlardan başka bir canlı yoktur. Bu manzara karşısında hem şaşırır, hem de korkmaya başlar.

Çobanın yanına yanaşan iki büyük yılan, onu kocaman büyük bir salona götürürler. Salon oldukça gösterişlidir. Salonun ortasında koltuğun üzerinde beline kadar yılan, belden yukarısı ise insan olan bir kadın oturur. Kadının güzelliği çobanı büyüler. Yarı insan yarı yılan kadının, başındaki  taç yılan başlarıyla süslüdür. Salonun etrafında da farklı farklı yılanlar vardır.

Koltukta oturan yarı yılan yarı kadın kendisini Şahmaran yani ‘’Yılanların Şahı’’ olarak tanıtarak kendisini tanıdığını ve karşılaştığı ihanet hikâyesini bildiğini söyledikten sonra ‘Korkmana gerek yok. Ben burada olduğum sürece yılanlar ne sana ne de diğer insanlara bir şey yapmaz.

Tacımdaki yılanlar da beynime bağlıdır.’ der. Çobanın başından geçenleri sanki kendisi yaşamış gibi ona anlatır. Çoban bu ilginç manzara karşısında şaşkına döner, neredeyse dilini yutar.

“Bütün isteklerin yerine getirilecek, rahatına bak.”der.

Çobanın yapacağı bir şey yoktur, yılanlar ülkesinde kalmaktan başka. Zaman içerisinde Şahmaran ve çoban arasında bir yakınlık oluşur ve yerin yedi kat altında bir aşk filizlenir.

Aradan bayağı zaman geçer. Şahmaran’dan istekte bulunmanın zamanının geldiğini düşünür ve ‘Her ne kadar seni sevsem de annem ve iki kız kardeşimi de özlüyorum.

Onlara bakacak kimse yok. Ne yapar, ne ederler bilmiyorum. Senden isteğim beni onların yanına göndermendir’ der.

Şahmaran çobanı çok sevdiğinden dolayı göndermek istemese de onu kırmaz. Ona ‘Seni göndereceğim. Ama biliyorum, seni göndersem ölümüm senin elinden olacak, beni öldürteceksin” cevabını verir.

Çoban ‘benim ölümüme de mal olsa seni asla ele vermeyeceğim’ sözünü verir. Şahmaran Çobana ‘Senin bilmediğini ben biliyorum. Senin gidişin benim ölümümdür. Ancak senin isteğin gitmekse seni göndereceğim’ der. Çoban sözünde ısrarcı olsa da Şahmaran’ın her şeyi bilip gördüğünü de bilmemektedir.

Aralarındaki bu konuşmadan sonra Şahmaran; ‘Seni göndermeden önce sana bazı şeyler anlatacağım” der:  “Yüksek yaylaları olan bir ülke vardır. O yaylaların üstünde de yüksek bir dağ vardır.

O ülkenin halkı her yıl yaylalara geliyor. Yılda bir gün halk pınarın başına gelip eğlendikten sonra kâselere süt doldurup bırakıyorlar. Halk gittikten sonra da tüm yılanlar gidip o kâselerden süt içip geri geliyoruz.

Bize adanmış olan o gün ben de oraya gelmiş olacağım”der.

Sonra, çobanın istediğini yerine getirmek için yılanlara talimat verir. Yılanlar onu yerin yedi kat altından yeryüzüne çıkararak bırakırlar. Böylelikle çoban Şahmaran’ın sırını öğrenir.

Çoban uzun bir aradan sonra köyüne döndüğünde kız kardeşlerinin büyüdüğünü, annesinin de keder ve ağlamaktan gözlerinin kör olduğunu, ona ihanet eden iki arkadaşının da baldan kazandıkları paralar ile zengin olduklarını görür.

Annesinin yanına gittiğinde annesi oğlunun kokusunu alarak onu tanır ve sevinçten gözleri açılır. Annesi oğlunun büyümüş ve güzel bir genç olduğunu görür. Yetim çoban köyde annesi ve kız kardeşleri ile bir süre yaşar, arkadaşlarının foyası ortaya çıkar.

Çoban köyüne döndükten sonra ülkede kralın hastalandığı duyulur. Kralı iyileştirmek için tüm hekimler çağrılır. Kralın hastalığına çare bulamayanların kafası kesilir. Geriye tek bir hekim kalır. Kral onu da çağırır ve hastalığına çare bulmasını ister.

Diğer hekimler birçok ilacı denediklerinden hekim ona tek bir seçenek sunar. Kral’a ‘Senin ilacın Şahmaran’dır. Etini pişirip yersen iyileşirsin. Onun dışında senin hastalığına çare olacak ilaç yoktur’ der.

Kral ‘Peki Şahmaran’ı nerede bulabilirim’ diye sorar. Hekim Kral’a ‘Senin ülkende Şahmaran’ı gören biri var. Görenin sırtında Şahmaran işareti vardır. Büyük bir hamam kuralım ve ülkedeki tüm erkekleri getirtip bu hamamda yıkanmaları için üstlerini çıkarmalarını isteyelim. Sırtındaki işaretten Şahmaran’ı göreni tanırız’ şeklinde öneride bulunur.

Bunun üzerine ülkedeki tüm erkeklerin kralın hamamında yıkanmaları için ferman çıkarılır. Gelen erkeklerin tümü elbiselerini çıkarırken Kral ve hekim tarafından vücutlarında Şahmaran işareti aranır. Ülkede ne kadar erkek varsa hepsi kralın hamamında yıkanır, ancak aradıkları işaret hiçbirinde bulunmaz.

Çünkü Şahmaran’ı o güne kadar gören olmamıştır. ‘Geriye kim kaldı’ diye sorup soruşturulur. Kralın vezirleri bir yerde yaşlı bir kadının oğlunun kaldığını, yıllar önce kayıp olduğunu ve bir süre önce eve döndüğünü söyler. Bunun üzerine hamamda yıkanması için çobanı çağırır.

Çoban sırtındaki Şahmaran’ın işaretinden habersizdir. Kralın fermanı üzerine saraya gider. Üstünü çıkardığında sırtında iki kürek kemiği arasında altın renginde Şahmaran’ın işareti ortaya çıkar.

Hekim “Aradığımız adam bu” diye haykırır. O zaman Kral çobanı tutuklamaları için muhafızlara talimat verir. Çobana Şahmaran’ı nerede gördüğünü söylemesi için işkence yapılır. Çoban Şahmaran’a verdiği sözünü tutar ve Şahmaran’a ilişkin tek bir söz söylemez. .Çobandan hiçbir şey öğrenemeyen Kral çobanın annesini ve kız kardeşlerini getirtir. Çobana Şahmaran’ın yerini söylemezse ailesini öldürmekle tehdit eder.

Bunun üzerine çoban zayıf düşer ve  Şahmaran’ı gördüğünü itiraf eder. Ülkenin yüksek yaylalarında bahar yeşerip, çiçekler açtığında yılda bir yaylacıların bir pınar başına koydukları süt kâselerini içmek için yılanların yer altından çıktığını anlatan çoban, Şahmaran’ın da ancak o zaman ortaya çıkacağını söyler.

Çoban Şahmaran’ın dediği gibi ona ihanet etmiş, ölümüne neden olacak tüm bilgileri krala vermiştir. Kral çobanın anlattıkları üzerine hazırlıklarını yapmış Şahmaran’ın görüneceği günün gelmesini beklemeye başlamıştır.

Sonunda kralın beklediği gün gelir. Kral yanında hekimi ve muhafızları ile birlikte Şahmaran’ı yakalayacağı yere gider ve süt kâselerinin bırakıldığı pınarın başında pusuya yatar. O gün yaylaya çıkanlar yine pınar başında toplanır.

Eğlenir, ritüellerini yerine getirir, süt kâselerini pınarın başında bırakarak orayı terk ederler. Halk gittikten sonra her yıl olduğu gibi yine tüm yılanlar adanmış sütlerini içmek için birer birer yeraltından çıkarak süt kâselerinden birini içip geri yuvalarına dönerler.

Bu şekilde gün yarılanır. Şahmaran’ın geleceği yerde Kral ve askerleri pusuda bekler. Padişah yarı yılan, yarı kadın Şahmaran’ın da iki büyük yılanın sırtının üzerinde sütü içmek için pınarın başına geldiğini görür. Bunun üzerine harekete geçen askerler, Şahmaran’ı pusuya düşürür.

Şahmaran  pusuda esir düşmüştür, çırpınması, didinmesi işe yaramaz. O artık tutsak edilmiş, zincirlere vurulmuştur. Şahmaran,çobana dönüp dayanamayarak “Beni ele vereceğini biliyordum. Ancak beni götürmeden önce bırakın yılanlara bir şey söyleyeyim” der. Ve Şahmaran insanlar ile yılanlar arasında sonsuza kadar bir düşmanlığının olmaması için “Şimdi bir savaşa girişmeyin. Ben gidiyorum, ama haftanın dokuzuncu gününde geri döneceğim.

Ben o zaman geldiğimde insanlara karşı savaş başlatacağız. O güne kadar yılanlar yer altından çıkıp dünyanın her yanına dağılmalıdır. Ben gelinceye kadar her biriniz dünyanın bir yerinde olmalısınız” der.

Şahmaran bu şekilde esaretinden dolayı insanlara savaş açmaya hazırlanan yılanları engeller. Yılanlar ancak Şahmaran’ın talimatı ile yer altından çıkarak dünyanın her tarafına dağılmaya başlarlar.

Padişah esir aldığı Şahmaran’ı alır götürür. Hekimin öğütleri üzerine bir kurban gibi kesilen Şahmaran kafa, gövde ve kuyruk kısmı olmak üzere üç parçaya ayrılır. Her parçası da farklı bir tencerede kaynatılır. Hekim kafanın olduğu tencereyi kendisine, gövdeyi çobana, kuyruk kısmını da Krala ayırır.

Kafa kısmından yiyen hekim tüm canlı ve bitkilerin dilinden anlamaya başlar ve olacak olayları öncesinden görmeye başlar.

Gövde kısmını kralın baskısı ile yiyen çobana bir şey olmaz ama dostu ve sevdiğine ihanet edip onu ele verdiği için vicdan azabı ile yaşamaya başlar. Yılan zehrinin toplandığı kuyruk kısmının bulunduğu tencereden yiyen kral ise ölür.”

Kaynak: Vakipedia, zernews…