Bir eski zaman tadı:Kahve tahl, mırra

Mezopotamya gerek antik yerleşimleriyle, gerekse de yaşam biçimi ve mistik kültürüyle oldukça dikkat çekici bir yer. Bir ucu Ortadoğu’nun otantik yapısına, diğer ucu dağ kültürünün doğduğu Ağrı’ya kadar uzanır. Bu nedenledir ki, insan çok sayıda farklı kültürler görür ve eski zaman hikayelerine ulaşır, olağanüstü fotoğraf karelerine, yaşanmışlıklara tanıklık eder. Dağ,yayla, ova ve giderek çöle dönüşen,düzleşen bir coğrafyanın eski zaman kesiti gibi insanı kendine çeker ve zaman denilen kaydırakta kaydırır.

Hikayesi de budur zaten.

Şeyhmus Çakırtaş (5).JPG
Tarihi 5 bin yıl öncesine kadar giden Kela Çemdin…

Dağ çöle, çöl dağa karışır ve iç içe geçer.

Bu nedenle Mezopotamya’da bir yerden, bir yere giderken, yol üzerinde kurulan çok sayıda höyük, eski yerleşim yeri ve antik alana rastlamak mümkündür. Eski kervan yolları,yıllarca varlığını sürdürmüş, insanları kavuşturmuş, ticaret için uygun ortam oluşmuş. En eski ticaret yolu olan İpek Yolu tarihin tozlu tünelinde zamanla belirsizleşirken, izlerini hala Mezopotamya’nın gözden ırak yerlerinde görmek mümkün.

Şeyhmus Çakırtaş (4).JPG
Kela Çemdin…

Bu izlerden birisi de Kela Çemdin’dir. Viranşehir sınırları içinde yer alan eski yerleşim alanı, hem eşsiz yapısı, hem de barındırdığı yaşam tarzıyla geçmişi yaşatan, eski zaman hikayelerini günümüze ulaştıran bir mistik yerdir.

Yıllar önce birkaç kez Kela Çemdin’i ziyaret etmiş,tarihi alanın fotoğraflarını çekmiştim. Bu ziyaretlerimde hem Kalenin ihtişamına tanıklık etmiş, hem de olağanüstü bir insanla tanışmıştım.

Aradan çok zaman geçti, çok şey değişti, mevsimlerin biri gitti, diğeri başladı, yıllar yılları izledi. Farkında olmadan, buz dağından sızan su gibi zaman aktı.

Şeyhmus Çakırtaş (7).JPG
Merhum Mustafa Vural hayatının son baharında, son bakışlar…

2011 yılının son baharında, hayatının son demini yaşayan Mustafa Vural’ın misafiri olduğumda, bilemezdim kısa bir süre sonra hayatını kaybedeceğini. Fotoğraflarını çektiğim, bizzat elinden mırra içtiğim,1938 doğumlu Mustafa Vural ya da yörede bilinen ismiyle Mustafa’yê Xerzo artık hayatta değil. Ama sürdürdüğü gelenek ve anlatımları hala canlı, hala hayat buluyor.

Herkesin Xalo dediği Mustafa Xerzo geride müthiş bir gelenek, olağanüstü bir kültür bırakmış.

Olağanüstü, çünkü  benzersiz bir yaşam tarzı ve yıllardır süren ve hala ayakta olan canlı bir hikaye kalmış zamana inat.

Kela Çemdin’i görmek için dokuz yıl önce köye gittiğimde, aklımda köyün tarihi yapıları kadar ilgi bulan mırra ve bayağı zamandır adını duyduğum ve ismi mırra ile özdeşleşen Mustafa Vural vardı. Köyde yaşayan Vural ailesin en yaşlı ferdi olan Mustafa amca,  çok uzun süredir, bir geleneğin sürdürücüsüydü.Kendisine has odasında sürekli mırra kaynar ve misafirlere sunulmak üzere hazır bulunduğu bilinirdi.

Şeyhmus Çakırtaş (8).JPG
2011 yılında Ankara’dan Viranşehir Belediyesinin etkinliklerine katılan ressamın mırra deneyimi…

Mustafa Vural henüz 3 yaşındayken, babasının dizlerinin dibinde Mırra ile tanışır. Hiçbir içeceğe benzemeyen o acı tadı damağında hissedince, bir daha bırakmamak üzere kahvetahle bağlanmış, böylelikle beş asır önce yerleşen geleneği sürdürme sürecine girmiş. Babası ne yapmışsa, neyi yaşamışsa, o da aynı incelikle gördüklerini zihninde biriktirmiş, zamanı geldiğinde mirası geleceğe aktarmak için bir emanet gibi teslim almış..Babası da babasından öğrenmiş.Gördüğünü sürdürmüş, dedesi de kendi babasından almış bu mirası.

Mırra  ya da Kahvetahl yani Acı Kahve daha çocukken kanına karışmış ve hayatının son nefesine kadar mırra ile yaşamış. Hem her gün mırranın acı tadını damağından eksik etmez, hem de gelen misafirlere ikram edermiş. Beş nesil önce başlayan hikaye böyle devam etmiş.

Ben de bu hikayenin peşine düşmek, Kela Çemdin’i görmek için 2011 yılının son baharında, yazdan kalma bir akşam üstü ziyarette bulundum ve artık bu gün hayatta olmayan Mustafa Vural’ın misafiri oldum. Bilemezdim ki bu sonbahar, onun son baharı olacak ve bahar mevsiminde hayata veda edecek.

Bilemezdim.

Şeyhmus Çakırtaş (6).JPG
Fotoğraf 2011 yılında Mustafa Vural’ın eski köy odasında çekildi. Duvarda aile bireyleri yer alıyordu.

Kelenin eteklerinde kurulan ve iç içe geçmiş odalardan oluşan evi, gösterişten uzak, mütevazi bir köy eviydi. Kısa bir koridordan içeriye girdiğimde sadece misafirler için ayrılan odasında, kapıya yakın köşede ateşi küllenmiş bir taş mangal, mangalda dizilmiş bir kaç bakır cezve ve ateşi karıştırmak için demir maşa ilk dikkatimi çeken nesneler arasındaydı. Yer döşekleri, yastıklar odanın üç etrafını dolaşan bir düzen ve eski zaman hikayelerine kaynaklık eden kişilerin duvarda asılı olan siyah beyaz fotoğrafları gözüme çarpıyordu.Ve bütün odaya sinmiş kavrulmuş kahve kokusu ben de eski zaman hikayelerini depreştiriyor,loş ışıkta zihnimi kurcalıyordu.

Koku alma duyum çok iyi olmasa da, kahve kokusunu ayırt etmiştim hemen. Kahve satan dükkanların,kahve kavuran sobaları aklıma gelmişti her nedense.

Yer döşeklerine kurulduktan sonra gözlerim odada ki ayrıntıda dolaşmaya başladı iradem dışı. Her ayrıntı, her obje bana bambaşka dünyaları hatırlatıyor, zamanda yolculuğa çıkarıyordu.

Şeyhmus Çakırtaş (10).jpg
Mustafa Vural’ın yıllarca kullandığı mırra cezvesi

Mustafa Vural, ilerlemiş yaşına rağmen misafirlerine,Kürtlerin kahvetahl, Arapların Mırra dedikleri Acı Kahve ikram etmek için hemen kapının eşiğine yakın bir konumda taştan yapılmış bir mangal çevresinde düzenek oluşturmuş, misafirlerini ise odanın kapıdan birazcık uzak noktalarına yönlendirerek ağırladığına tanık oluyordum…Benim dışımda birkaç kişi daha vardı oda da. Hem de uzaklardan gelen misafirlerdi, tanımadığı, bilmediği ama mırra içmeye gelen misafirlerdi.

Odanın kahve kokan atmosferine, içerdeki ışığa henüz alışmadan Mustafa Vural önündeki cezvelerden birinin kapağını açarak sıcaklığını kontrol ettikten sonra hiç konuşmadan oğluna uzattı. Oğlu da önceden planlamış bir görev edasıyla kulplu bakır cezveyi babasından alarak, kapıya en yakın ve en sağda oturandan başlayarak bizlere acı kahve ikram etmeye başladı. Henüz ne bir tanışma faslı, ne de sebebi ziyaretimiz bilinmiyordu.Her şey eski zaman hikayelerinde olduğu gibi kahve tahlle başlıyordu.

Bu kahve tahllın birinci kuralıydı. Odada kim olursa olsun, rütbesi, mevkisi ne olursa olsun, kahve dağıtmaya kapıya yakından ve sağda oturandan başlanır. Bunun kesin ve değişmez bir kural olduğunu sonradan öğrenecektim.

Bakır cezveden kulpsuz fincanın dibini birazcık aşan bir ölçüde sunulan acı kahveyi daha önce taziyelerde, düğün ve özel günlerde bir çok kez içmiştim. Ama itiraf etmeliyim ki, o gün içtiğim kahvenin tadı bambaşkaydı ve olağanüstü benzersiz lezzetteydi. Hem kokusu, hem de aroması, kahvenin sıcaklığı ve kıvamı kesinlikle benzersizdi.

Kahvelerimizi kulpsuz fincanda bir yudumda içtikten sonra, odaya hakim olan kahve kokusu altında tanışma faslına geçmiştik.

Misafirlerin soruları karşısında bir bilge edasıyla anlatmaya başlıyordu mırranın hikayesini.

Kim bilir kaçıncı kez anlatmıştı misafirlerine.

Şeyhmus Çakırtaş (15).jpg
Karacadağ taşından yapılmış mangal. Mustafa Vural’dan kalma. Yeni konakta misafirlerini ağırlıyor.

Kendi anlatımına göre, Mangal bir Siverek’li Taş Ustasının kendisine hediyesiydi.Daha önce demirden yapılmış bir mangal kullanıyormuş. Ama taş mangal geldikten sonra, eskisini ortalıktan kaldırmış.

Mangal küller arasında sürekli ateş bulunurmuş ve kahve sürekli hazır olsun diye sıcak külde bekletilirmiş.

Mırra geleneği beş asırdır Vural ailesinde hayat bulmuş, oda kültürü ile geleceğe aktarılması sağlanmış.

“Ben henüz çok küçük yaşta babamın yanında mırra ile büyüdüm. Önce dağıtma, sonra mırra yapımını bizzat babamdan öğrendim. Babamda büyüklerinden bu mirası devir almış.Büyüklerimizin anlatımlarına göre mırra bilgin ve alimlerin odalarında pişermiş.Onlar uzun uzun konuşup,tartışmak, bilgi alışverişini sağlamak ve geceleri uykuya yenik düşmemek için mırra içerlermiş. Daha sonra yaygınlaşmış ve köy odalarında bir gelenek haline gelmiş.

Buralarda eskiden göçebe aşiretler vardı. Yazın Karacadağ’a, kışın daha engin yerlere yerleşir, hayatlarını sürdürürlerdi.

Herkesin odası, kıl çadırında pişen kahvesi de yokmuş. Bazı önemli sürü sahipleri, toprak ağaları odalarında kahve pişiren kişiler çalıştırırmış. Bazıları da kendi elleriyle pişirir, misafirlerine sunarmış.

Ben ve babam kahveci çalıştırmadık. Hep kendimiz, kendi elimizle misafirlerimize kahve hazırladık, ikram ettik.

Mırranın bir edabı, bir yaşam biçimi var.

Öyle herkes mırra pişiremez, mırra geleneğini yaşatamaz.

Ben üç yaşından beri mırranın buğusundan yayılan kokunun atmosferinde bu günlere geldim. Bu cezvemden kahvem eksilmedi, misafirime ikram edeceğim kahvem hiç bitmedi.” diyordu odadakilere yönelik.

Şeyhmus Çakırtaş (12).jpg
Mustafa Vural adına yapılan yeni taş ev….

“Bu kültür bana büyüklerimizden kaldı, ölene kadar devam edecek. Benden sonra ne olur bilmiyorum, ama inanıyorum ki odamızda mırra eksik olmayacak, kaynamaya devam edecek.

Mustafa Vural’ın odası tamamıyla Ortadoğu’nun mistik yapısına göre dizayn edilmişti. Yer döşekleri, yastıklar ve duvarda asılı eski fotoğraflar… Odanın hemen girişinde, sol köşede ise Mustafa Vural’ın yeri vardı. Önünde mangal, mangalda kahve cezveleri ve yanı başında birkaç eski ciltli kitap.

İçeri girer, girmez, kahve kokusu insanı kendisine getiriyor. Öyle bir koku ki en pahalı parfümü bile bastıran cinsinden.

Mırra sürekli ateşte olduğu için sıcak ve kıvamında. Bir içimlik, bir fırtlık kahve kulpsuz fincanlarda ikram ediliyor.

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpg
Mustafa Vural’ın oğlu Mahmut Vural babası adına yaptırdıkları taş evde geleneği sürdürmeye çabasında.

Fincanların neden kulpsuz olduğu konusu ise bir muamma…

Mırra deyip, geçmeyin. Gerçekten olağanüstü bir tadı ve müthiş bir sosyalitesi var.

Her şeyden önce gelenlerle müthiş bir bağ oluşturuyor ve unutulmaz bir ortam yaratıyor.

Bir yudum olmasına rağmen, tadı gün boyu damakta kalıyor ve susuzluğu uzun süre geçiştiriyor.

Bu nedenle olsa ki, çöl yaşamında mırranın büyük önemi var. Sıcak havada, sımsıcak bir yudumluk acı bir tat.

Bir mırra Ustası olan Mustafayê Xerzo;

“Mırra bir yudumluk bir tad. Mideye değil, damakta kalan ve gün boyu etkisini sürdüren bir tad. Bu nedenle mırra içtikten sonra su içilmez. İçildiğinde mide yanması yapar.”

Bu acılık biber acısı değil, kahvenin kendi acılığının yarattığı olağanüstü bir tad…

Keyif veren içecek meselesi sanırım insanlık tarihi kadar eski olsa gerek. İnsan keyif veren meyveleri bir bir tespit edip, safrasına taşımayı en önce akıl etmiş olmalı. Su en temel içecek olsa da, değişik meyve ve tohumların, bitki , kök, dallar ve yaprakları suda bekletilerek içilecek kıvamına getirilmiş.

Bu gün dünyanın genelinde içilen kahve, çay, gazlı içecekler ve alkollü ürünler ciddi bir sektör halinde varlığını sürdürüyor. Başta su olmak üzere, içecek ekmek kadar değerli ve hayati.

Doğu toplumlarında çay ve kahve vazgeçilmez bir içecekken,batıda daha çok alkollü içecekler revaçta olduğu biliniyor.

Ama, sonuçta doğu ya da batı toplumları olsun, hepsinin de amacı keyifle içeceklerini yudumlamak.

Hatta bazı toplumlarda çay, kahve bir katık gibi sofrada yerini alır. Kahvaltıda çay, peynir ve ekmek Mezopotamya’nın vazgeçilmeziyken,

kahve daha çok dinlenme, soluklanmave muhabbet için tercih edilir.

Bu gün dünya genelinde çok değişik kahve çeşidi var. Kimisi yapılışına göre adlandırılıyor, kimisi tadından adını alıyor.

Mırra da bunlardan biri. Batıda çok bilinmez ve içilmez.

Daha çok Mezopotamya ve Arap Yarımadasında yaygın olan bir içecek.

Hem çok farklı, hem de benzersiz bir tat. Kahvetahl’ın bir yudumu insanı gün boyu uyanık tutmaya yetiyor.

Kürtler Kahvetahl derken, Araplar Mırra diyor. Tahl ya da Mund acı anlamına geldiği için, Türkçe’ye acı kahve olarak yerleşmiş.

Hem hazırlanması, hem servis edilmesi bilinen kahvelerden çok ama çok farklı.

Bildiğimiz kahve taneleri önce kısık ateşte kavruluyor, taş ya da tunç dibeklerde öğütülüyor. Kahvenin un haline gelmeden öğütme işi bitiriliyor. Bakır tencerelerde kaynamaya bırakılıyor. Köz ateşte 6-7 saat kaynayan ve belli bir kıvama gelen kahve, bir süzgeçten geçirilip, elde edilen şerbet tekrar aynı şekilde içine aynı miktarda kahve eklenerek yine 6-7 saat kaynamaya bırakılıyor. Uzunca bir süre kaynayan kahve ikinci aşama da aynı işlemi görüyor, süzgeçten geçirilerek üçüncü kaynamaya bırakılıyor. Yani üç kez aynı işlem devam ettirilerek, kahvenin içinde bulunan bütün tatlar ortaya çıkıyor. Son kaynama biraz daha uzun sürüyor, kıvamında ateşten alınarak soğumaya bırakılıyor. Kaynama ne kadar yavaş ve ne kadar uzun sürerse mırra o kadar kıvamına varıyor. Mırra hazırlanırken, hiçbir şekilde şeker kullanılmıyor ve başka bir katkı maddesi içine katılmıyor.Sadece birkaç  kurutulmuş Kakula tohumu içine atılıyor, Kahve ve kakula tohumu eriyip, aromasının ortaya çıkması için  çok uzun sürü ateşte kaynamaya bırakılıyor.Kakula dışında hiçbir katkı maddesinin kullanılmadı mırra asırlardır doğu toplumun vazgeçilmeyen içeceği acının en leziz hali olarak zamana dip not olarak düşüyor.

Hala büyük bir coğrafyada mırra geleneği sürüyor.

Mustafa Vural 2011 yılının son baharında cezveden doldurduğu kahveyi bize sunarken ;

“Kahve ayakta ikram edilir ve fincanı kulpsuzdur. İlk gelen misafire bir fincandan sonra, isterse ikincisi de ikram edilir. Fincan asla yere konulmaz. Çünkü fincan yere bırakılırsa, bu çok büyük bir saygısızlık olur. Çünkü kahve ikram eden, fincanı almak için eğilmek zorunda kalacak ve belki de elindeki kaynamaya devam eden cezveyi düşürecek. Bu nedenle kahve içen kişi fincanı dağıtana eliyle vermek zorundadır. Bu saygıya, saygıyla karşılık verme anlamına gelir.

Ev sahibi ayakta kahve sunar, misafir de kahve fincanını eliyle dağıtana verir ki, karşılıklı saygı daim olsun.” diyordu bir bilge edasıyla.

.

Mırranın tarihçesi ne kadar eski bilmiyorum ama eski yılların, çağların ve zamanların buğusunda kıvamına gelen bir içecek.

İçme kıvamına gelen mırra, daha küçük cezvelere konularak, köz ateşin külünde bekletilip, servis ediliyor. Hiçbir şekilde soğumaması gerekiyor ki, kahvenin özü, aroması kaybolmasın.

Son olarak mırra ile ilgili efsaneyi hatırlatıyorum, gülerek cevap veriyor.

“Evet mırra fincanını yere bırakmak büyük bir saygısızlık. Mırrayı içen kişi fincanı yere bırakırsa, mırra içen kişi ya fincanı altınla dolduracak, ya da kişi bekarsa evlilik harcamalarını karşılayacak. Bu bir efsane. Yıllardır söylenir. Biz de büyüklerimizden duyduk. Ben şunu biliyorum, mırra fincanı yere bırakan kişi, servis edene bir bedel ödemek zorunda. Yani saygısızlığın bedelini vermek, yanlışını düzeltmek gibi. Bunun maddi karşılığı ne olur, bilmiyorum. Biz de asla fincan yere konulmaz, yanlışlıkla yere konulursa, düzeltme için uyarılır. Hepsi bu”

Mırra sunumu öyle rastgele yapılmaz. Kısa süreliğine gelenlere kahve ikramı genelde iki kezdir. Ama uzun süre oturan misafirlere ise ara da ikram edilir. Ne kadar az mırra, o kadar çok damak tadı demek.

Bu nedenle fincanın altına bir yudumluk kahve doldurulur ve damakta yayılarak,içimi sağlanır.

Öyle yarım fincan filan içilmez, yudumluktur mırra. Damakta tadına varılır ve en sert kahve çeşididir demek belki de en doğru olanı…

Ben odadan ayrılmadan son fincan kahveyi de yudumlarken, dışarıda gün batmak üzereydi.

Güneş Çemdin Kalesinde ortalığı kızıllığa boğarken, ağzımda mırranın eşsiz tadı zamana yayılarak, dağılıyordu.

Bir yol hikayesi: Kahve tütsüsü


Gözden uzak, dolambaçlı dağ yollarında yapılan yolculukların zorunlu durakları olur. Çoğunlukla bir çeşme ve salaş bir yapı, çevresinde gökyüzüne doğru uzayan kavak, çınar, selvi ve zorunlu mola veren yolcular fotoğrafı tamamlar. Bugünkü modern tesislere ve ekonomik çarka tezat su, doğal mecrasında kaynaktan akar, susamışlığı giderir ve serinlik verir. Bu yollar, bu salaş yerler, her biri ayrı birer hikaye, ayrı bir dünyadır.  Sadece bir mola yeri değil, yaşanmışlıkların tanığı ve aynı zamanda eskinin kendisidir.
Çoğunlukla eski yol diye tabir edilen ve geçmişi asırlar öncesine dayanan kervan yolları üzerinde kurulan yerler daha bir ilginçtir.

Geçmişin izlerini yansıtır, eski tad, eski hikayeler ve eski yaşanmışlıkları yaşatır, ayakta tutar, geleceğe aktarılmasını sağlar.
Bu yollar, bu salaş yerler hayatın ta kendisidir. Biraz unutulmuşluk, biraz burukluk ve kendini var eden insan sıcaklığını barındırır. Kendine has, kendine buyruk, kendi başına ve uzaktır gözlerden…
Yıllardır bu tür yerlerde mola vermeyi adet edindim. Hatta imkan ve zamanım elverdiğinde yolculuğu eski yollarda sürdürmeyi tercih ettim. Bazen bir çeşme, bazen devasa bir ağaç ya da tadı marketlerde bulunmayan bir meyve, sebze beni bu tür alanlara çekti.
Bu tür yerler giderek azalıyor, modern dünyanın ekonomik çarkı buraları da bitirmek üzere. Her şey ticari meta haline gelince, herhangi bir özelliği de kalmıyor.

Son demlerini yaşayan bu salaş yerlerdeki tatlar, kültür ve inançlar da yolların değişmesiyle yok olup, buharlaşıyor. Aşina olunan kaynak sularının yerine, hazır su satan dolaplar ve gölgesi para eden tenteler almış durumda artık.
Neyse ki halen unutulmuş, tenha yerlerde kaynak sular akmaya, çevresine hayat vermeye devam ediyor.
Malatya Hekimhan’a bağlı Hasan Çelebi Beldesi üç asır önce kurulan bir yer. Eski yerleşim yeri, Eski Köy olarak biliniyor. Osmanlının fetret devrinde imar ve iskan işlerinin yeniden ele alınmasıyla önem kazanan ve eski kervan yolları üzerinde kurulan Hasan Çelebi Beldesi o gün, bu gün yol güzergahındaki varlığını sürdürüyor. Sivas- Malatya karayolu üzerindeki belde, dağlar arasında sıkışmış bir yer. Yeşil bir doğa ve suyu bol bir alan olması nedeniyle öteden beri kervanların mola verdiği bir yer. Bu gün hala geçmişin izinde varlığını sürdürüyor. Yeni yol ve tünel yapımı biterse, transit geçişler yeni yola alınacak.Bu nedenle belki de bir mevsim sonrasında Hasan Çelebi beldesinin ortasından geçen yol, çok tenha olacak ve buraları görmek için, özellikle gitmek gerekecek.

Yeni yollar bazılarına umut olurken, bazı yerleşim yerleri için de sonbahar mevsimi oluyor. Bu yıl havaların aşırı ısınmasıyla yaz uzatmaları oynarken, yeni yol yapımı da henüz bitmediği için sonbahar gerçek anlamda yaşanıyor.
Yol boyu 46 yıldır hizmet veren Garibin Yeri, yakın bir zamanda kapanacağının hüznünü üzerinde toplamış gibi. Oldukça yaşlı bir asma ağacının altında, üç beş masalık bir yerden ibaret olan bu salaş yere girdiğimizde, bütün  masalarda toplamda iki kişi vardı.
İşletme sahibi Garip Tuncel, 65 yaşlarında. Tam 46 yıldır burada lokanta işletiyor. Biz masaya oturur, oturmaz oğlu olduğunu düşündüğümüz gençten bir garson, elinde birbirlerine ters yapıştırılmış, metal çay bardağı tabağı ile geliyor. Tabakların birinde bayağı bir çekilmiş kahve ile geliyor.

Bir yemek kaşığından biraz daha fazla kahveyi, metal tabakta, elindeki çakmağıyla yakarak bir kahve tütsüsü yapıyor. Kahve kokusu kısa sürede ortalığı kaplıyor ve dumanı nazlı nazlı etrafa yayılıyor.
Siz hiç kahve tütsüsü gördünüz mü, kahvenin kokusunda eridi mi gözleriniz?  Ben görmemiştim bu yolculuğuma kadar.
Kahvenin kokusunun bu kadar güzel olduğunu da bilmiyordum, kahve içmeyi de pek sevmem birisi olarak. Kahve bana hep ağır misafirlikleri hatırlatır. Bu nedenle Kahve, anavatanı Habeşistan  kadar bana uzak.
Bir çok yerde tütsü görmüştüm ama kahve tütsüsünü de görmemiş, duymamıştım.
Bana ilginç geldi. Yöresel bir ayrıntı mi diye düşünürken, farkında olmadan sesli düşünmüşüm. Bunun üzerine sima olarak ustasını andıran garson “Bu kahvedir, arılar gelmesin diye yakıyoruz.” deyiveriyor. Tam olarak anlamadığı düşünmüş olacak ki, meseleyi daha açıklayıcı bir şekilde anlatmaya başlıyor.
Meğer yaşlı asma ağacında olgunlaşan üzüm salkımları arıları kendine çekince, müşteriler rahatsız olmasın, arılar kimseyi sokmasın diye böyle bir yöntem bulmuşlar. Kahve hem keskin bir koku, hem de dumanı tütsü görevi gördüğü için arılar asmadan uzak duruyormuş. Bana çok hoş geldi, kahve kokusunu ellisinden sonra keşfettim desem abarttığımı düşünürsünüz. Ama abartmıyorum, kahvenin bu kadar hoş koktuğunu o gün anladım.
Kahve tütsüsü de bence hoş bir uygulama.
Hasan Çelebi’deki molamız kahve tütsüsünün sönmesine, dumanının etkisini kaybetmesine kadar sürdü. Biz yolumuza devam ettiğimizde, masalar boş, arılar üzüm salkımlarına doğru kümelenmeye başladı ve Garib Usta, yeni müşterileri için kahve tabağı hazırlamaya çalışıyordu.
Bir gariplik vardı, bir hüzün ve biraz burukluk vardı bu yolda.  Yıllar önce yol genişlemesi için kamulaştırma yapıldığı halde, yeni yol, Hasan Çelebi’nın oldukça dışından geçiyor. Hem yolun duble olması, hem de tünellerle birbirine bağlanması yol boyunca yolculara hizmet için açılan mekanların kapanmasına neden olacak.

Yeni yol , Garip Usta’nın yarım asırlık mekanını da karanlığa gömecek, Garip Usta’da artık bu yıl çalışmaya nokta koyarak,hayatını başka şekillerde sürdürecek ve belki oğlu başka işler için uzak diyarlara göç edecek.
Hasan Çelebi  dört asır önce, burayı ziyarete gelen 4.Murat’tın emriyle şu anki ismini almış. Padişah burayı çok sevdiği için mi, yoksa kendi gücünün bir ifadesi için mi  Hasan Çelebi adını vermiş, bilinmez.
Bilinen o ki tarihi Medlere, Hititlere kadar uzanan, demir yataklarıyla bilinen Eski Köy viran olurken, Hasan Çelebi şenlenmiş. Ve o gün, bu gün kervanlar yoldaş, yolcuya sığınak, arıya, kuşa yuva olmuş.
 
Yol kıvrılarak Doğanşehir’e, Doğanşehir’den de Sürgü’ye akıyor. Ağaçlar kızıllaşma deminde, gün akşama varırken Sürgü Barajında gözlerim güneşin son ışıklarında kapanıyor.
Burnumda hoş bir kahve kokusu ve nazlı nazlı yayılan tütsü ve uçuşan arılar zihnimde raks ediyor…

Miyadun milano hatında moda rüzgarı

Hayat ayrıntıda, ayrıntı da fotoğrafta saklıdır. Bazen küçük bir ayrıntı insanın bakış açısını, düşünce biçimini değiştirir. Fotoğraf bu ayrıntıları ölümsüzleştiren sanatlardan biridir. Anı yakalar, belge olarak insanların önüne serer, düşünce dünyalarına reel bir katkı sunar, zaman sarmalını görünür kılar ve tarihi tarih yapan bir eylem haline dönüşür…

Bu nedenle fotoğrafı önemsiyorum. Bütün teknolojik araçlara rağmen, fotoğraf çekmenin teknolojik bir sonuç olmadığını, beyinsel bir üretim olduğunu düşünüyorum.

Bas, geç meselesi olmadığını biliyorum. Her anın bir hikayesinin olduğunu, insan yüreğine dokunan bir gerçeklik olduğunu görüyor, yaşıyorum…Bu nedenle de fotoğrafı önemli buluyorum.reklam (1).jpg

Çok değişik yerlerde fotoğraf çektim. Dünyanın değişik ülkelerine gitmek için vaktim, bütçem olmadı ama gidebildiğim yerlerin göze çarpan, görülen ve görülmeyen yönlerini fotoğrafladım. İmkanım olsaydı belki de bir gezgin olur, dünyayı dolaşırdım. Ama olmadı talihsiz bir şekilde  öğretmen oldum. Öğretmenliği küçümsediğimi düşünmeyin. Müthiş bir meslek. İnsana dokunan, kendinde olanı veren ve karanlığı yırtan bir meslek. Ama bizde öğretmen önce memur olduğu için, kendinden bir şey vermesi başına iş açabilir, mesleğinde kırmızı kart görebilir.Ve ben nihayetinde oyun dışı kaldım, yıllar önce…

Belki de  ben memurluktan uzak, gezgin bir öğretmen olmalıydım, eski çağlarda olduğu gibi.

Neyse çok gezdim, diyemiyorum, yeterince gezmeye çalıştım, öğrenmeye, öğrendiklerimi aktarmaya çalıştım. Bazen uzaklara, bazen yanı başımdaki hayatı fotoğrafladım, hikayelerini dinledim ve zaman zaman kaleme aldım. Yadırgandığım günler oldu, tepki aldığım ve cezalandırıldığım zamanlar oldu.

Ama hoş tarafı ışık peşinde maratonum hiç bitmedi, biteceğine de benzemiyor.

Reklam kokuyor bu kelimeler.

Doğru aslında sözü bir yerde reklama getirmek istiyordum da ondan.

Yoksa ben kim, reklam kim.

Milano, Paris,  Sao Paulo ve daha bilmediğim başka kentler, moda merkezleri…Oradan bütün dünyaya yayılan ve giderek hayatımıza giren stiller…Farkında olmadan ve üstelik devasa bütçeler harcayarak, hayatımıza aldığımız giyim, kuşam ve yaşam tarzları.

Ne kadar direnirsek direnelim, moda her yerde, her koşulda kendine yer açıyor ve kendisini pazarlıyor. Dar gelirli de olsak, bu rüzgardan etkilenmemek mümkün değil. Her şey modanın çizgilerinde gelişiyor, dünyayı avuçlarına alıyor.

Moda denilince, haliyle reklam devreye giriyor. İliklerimize kadar işleyen, günün her saatinde varlığını hissettiren reklam. Her adım başı karşımızda duran, zihnimizi esir alan reklam araçlarıyla moda dünyaya yayılıyor, hayat buluyor.

Çok moda ile işim yok. Ben de rüzgarın yönüne kapılan milyonlardan biriyim. Modayı takip etmem, moda beni talip eder, kendisinin ürettiklerini tüketmeme neden olacak zeminleri hazırlar ve beni kendi tüketim çemberine alır.

Ben hiç farkında bile olmam. Bir bakarsın giydiğim tişörtün rengi değişmiş, kumaşı farklılaşmış ve belki de hiç hoş olmayan bir stille üzerime oturmuş. Moda bu, ürettiklerini iyi pazarlayan bir sistem.

Çuval olsa giymek zorunda kalıyor insan.

Bu aş, Paris’ta pişiyor, Milano’da görücüye çıkıyor, Sao Paulo’da pazarlanıyor ve en küçük yerleşim yerine kadar ışık hızında yayılıyor. Önce reklam araçları, sonra modanın kendisi.

Bu dolaşımın baş döndürücü ve alımlı havasının dışında kalan Köyümüz Miyadun ne Milano’yu bilir, ne de Sao  Paulo’yu. Belki Paris’i ajans haberlerinde duymuş, belki de birkaç kişi oraya yerleşmiş bile olabilir.

Ama moda yönlerini pek bilmez.

Bilmez ama moda rüzgarı dediğim kentlerden, buraya kadar uzanmıştır.

Hem de devasa bir reklam brandasıyla.

Çok reklam aracı bilirdim ama böylesini hiç görmedim. Bazı yerlerde partilerin propaganda afişlerinin yağmurdan korunmak ya da derme çatma gece kondu evlerinin değişik bölmelerinde kullanıldığını gördüm, tanık oldum.  Ama böylesine büyük ve çarpıcı bir reklam brandasının, yine bu kadar çarpıcı bir estetikle samanları örttüğünü hiç görmemiştim…Bana çok uzak değil, doğduğum köyün tam ortasında devasa bir reklam brandasıyla karşılaştığımda şaşırmış, hiç tereddütsüz basmıştım deklanşöre. Köydeki nüfus ve gelen gidenlerin istatistiklerinin hesabını yaptığım zaman reklam sadece gökyüzünden, yeryüzünü izleyenlere yönelik görünüyordu. Muhtemel firma bu yönlü reklamı hiç hesaplamamıştı. Çünkü köyümüz  olan Miyadun, üç beş misafir dışında, oldukça kendince yaşayan bir yer. Hem şehirden uzak,hem de kapitalizmden…

Tahrip edilmiş bir doğanın içinde varlık savaşı veren bir köy. Ne reklamı bilir, ne de reklamın çevresinde dönen dolapları. Henüz peyniri ata tariflerini kullanarak yapar, şalvarı terzide diktirir. Ama İstanbul ve çevresine yoğun göç vermiş, nüfusu azalmış bir köy olarak da kayıtlarda yer alır.

Bu nedenle İstanbul Miyadun arası çok uzak değildir. Yakınlaşan mekanlar değil, zamandır. İstanbul’da yaprak kımıldasa, köyde samanlar uçuşur, ağaçlar uğuldar.

Bu kadar yakın yani.

Başka yakınlıklar da var tabii.

Reklam, Miyadun sokaklarına belki Milano’dan, belki de Paris’ten  gelmiş. Hem de devasa bir branda ile. Ama bu kez, samanlıkları örtmek amacıyla. Sadece yüksek bir tepeden ve uçaktan geçenlerin görebildiği bir reklam.

Nasıl reklam ama…

Mülteci zamanlar

Kimi insanlar için gün çok erken başlar. Henüz Güneş doğmadan, herkes uykudayken, onlar sokakta, dağda, bayırda ekmek derdindedir. Onlar için zaman, ekmek renginde, sıcaklığında ve binlerce yıldır değişmeyen özgün tadındadır. Ekmek yoksa, zaman kül renginde, gri tonda ve kapkaranlık bir örtü gibidir. Ağır, kurşuni ve insanı boğan bir gaz bulutu gibidir.

Yani zamanın zamansızlık halidir, ekmeksiz geçen vakitler.

Bu nedenle korkunç bir yarış içindedir. Kendisi gibi aç, yoksul ve yoksun olanlarla yarışır, erken uyanır, henüz herkes uykudayken, işe koşar. Bilir ki iş beklemeye gelmez. Gittin, gittin, gecikince başkası kapar ekmeği.

Böylesine korkunç, böylesine ağır bir yarıştır hayat.

Bildiğimiz çalışma saatlerini unutun, ihtiyaç  olduğu saatte çalışmak, verilen işi yapmak zorundadır gündelikçiler. Bir tanımları yoktur aslında. En ağır işlerde, en kirli yüklerde onlar akla gelir.

Kavak ağacını bilir misiniz?

Hani yemyeşil yaprakları, göğe uzanan boyu olan ve rüzgarda insanın ruhunu okşayan bir ses çıkaran ağacı bilir misiniz?

Suyu seven, çokça sulak alanlarda yetişen bir ağaç.

Bu mevsim kesim zamanıdır. Hızlı büyüdüğü için, kavaklar bu mevsim kökünden kesilir, gelecek yıl kesilen yerden yeniden filizlenir, boy atmaya başlar.

İşte bu ağacın satışa gelmesi için, birkaç gün güneşte kuruması gereklidir. Bunun için de kabuğu soyulur, güneşte bekletildikten sonra satışa sunulur.

İşte bu işi yapanlar genellikle çok yoksul, işsiz insanlar olur.

Küçüklüğümde böyleydi, şimdi de aynen devam ediyor.

Eskiden her kentin direkhaneleri olurdu. Çünkü evler toprak damla örtüldüğü için, kurutulmuş, kabukları soyulmuş kavak direkleri çatılarda kullanılırdı.

Biz mağ derdik, kitaplarda direk yazılırdı…

Çocukluğumun direkhaneleri yok artık. Sayıları giderek azalıyor ama hala bazı il ve ilçelerde kavak direkler yani mağ satışı yapan yerler var.

Bu yerlerden birisi de Adıyaman Gölbaşı ilçesi. Göl kenarında kurulan şirin bir kasaba. Sakin, gözden uzak ve oldukça da sulak.

Ortadoğu’nu kanlı sokaklarından, Adıyaman Gölbaşı’na gelen Suriyeli aileler kadın, çocuk, yetişkin hep birlikte Gölbaşı’nda, hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Suriye’de kendi halinde bir yaşam sürdürürken ve iç savaşın patlak verdiği 2011 yıllından bu yana hayatları paramparça bir şekilde devam ediyor. Yakınlarını savaşta kaybeden, uzak ülkelere sığınmak zorunda kalan, sınırdan can havliyle en yakın yerleşim yerine kendilerini atan aileler, şimdilik kendilerini güvende görüyorlar. En azından uykularımızı parçalayan bomba sesleri yok diyorlar.

Bir gelecekleri olmasa da, onlarda Türkiye’deki yoksulların yanında toplumun bir parçası haline gelmişler. Kenar semtlerde yaşıyorlar, bir göz odada ömür geçirmeye çalışıyorlar. Çoğu en ucuz kiraların olduğu yerlerde kalmak ve ucuz işlerde çalışmak durumundalar.Kısacası işsizler ve Türkiye’nin ucuz iş gücüler. Çoğu bulabildiği işlerde çalışıyorlar, tıpkı komşuları gibi.

Gündelik işler, küçük tamiratlar ve kentin en ağır işlerine koşuyorlar. Sigortalı bir işte çalıştıklarını hiç duymadım, çalışan var mıdır bilmiyorum. Benim karşılaştıklarımın tümü gündelik işlerde çalışıyorlar. Tıpkı dar gelirli Türkiye vatandaşları gibi. Dolayısıyla en büyük sorunları, ülkenin temel sorunu olan işsizlik.

İşsizlik meselesini aşmak için bütün yöntemleri deniyorlar, en ağır işlerde çalışıyorlar, en kirli işlere bulaşıyorlar ve giderek karanlık tünellerde ışık arama durumuna geliyorlar.

Tıpkı bütün yoksulların yaşadıkları gibi…

Haşim Abdullah geçinmek, hayatta kalmak için her sabah erkenden, henüz kimselerin olmadığı saatlerde, Gölbaşı Direkhanesi olarak bilinen, genelde yörede sıkça yetişen kavak ağaçlarının satışının yapıldığı alana geliyor.

Burada yıllardır bu mevsimde kavak ağaçları kesilir, toprak damlı evlerde, ahır ve barakalarda kullanılmak üzere kabukları soyulur ve kurumaya bırakılarak, satışa sunulur. Bu kabuk soyma işi eskiden beri insan emeğiyle yapılır ve halen öyle de devam eder. Her direkhanede kavak ağaçlarını soyan işçilere rastlamak mümkündür. Özellikle de bu mevsimde.

Çocukluğumdan bilirim ki, kabuk soyma işi özellikle dar gelirli, yoksul insanlar için bir umut kapısıdır. Hem cüzzi bir miktar para kazanılır, hem de yakacak için soyulan kabuklar eve getirilir. Bu günlerde halen soyulan kabuklar eve götürülüyor sanırım. Kabuklar hem çabuk yanar, hem de ateşinde sac ekmeği harika pişer, ısınmak için çok işe yaramaz.

Henüz yeni kesilen kavak ağaçları güneşte iyice kuruması için kabuklarından ayrılmaları gerekir. Bu nedenle dokusu  yumuşakken,  dahre denilen kesici bir aletle kabukları soyulur. Ağaç su ile beslendiği  için kabuk kolaylıkla ayrılır ve sarımtırak ağaç gövdesi ortaya çıkar. Kağıt yapımında da kullanılan kavak ağacı yörede ise barınma amaçlı yapılan meskenlerin üstünün örtülmesi için kullanılır. Hem ucuz, hem de kolay yetişmesinden dolayı kavak tercih ediliyor.

Haşim Abdulah ve kendisi gibi sığınmacı onlarca insan, kavak ağaçlarının kabuklarını soyarak, hayata tutunuyor, tutunmaya çalışıyor.

Tıpkı yoksul Türkiye vatandaşları gibi. Mesaileri güneş doğar doğmaz başlıyor, akşam karanlığına kadar devam ediyor. Her ağaç başına 80 kuruş alınıyor. Bu ağaçların uzunlukları 5 metreyi , kalınlığı 5-10 cm buluyor.

Ne kadar ağaç, o kadar 80 kuruş ücret. Her şey soyulan ağaç sayısına bağlı.Şimdilik işler yolunda, günde 50 ağaç soyanda var, 100 soyanda. İşçiler arasında çok sayıda çocuğun olduğunu özellikle belirtmek gerekiyor. Onlar oyun alanları yerine, yetişkinlerle birlikte ağaç kabuğu yememek için çalışıyorlar. Aldıkları ücret yetişkinlere göre daha az.

Gün batımına yakın bir zaman diliminde fotoğraf karesine sığdırdığım sığınmacı işçiler yarı Arapça, yarı Türkçe “ Ne kadar ağaç, o kadar 80 kuruş. Ve soyduğumuz kabuklar.”  diye ekliyorlar.

Akşam yorgun bedenler, fotoğraf çektirmek istemeyen kadınlar ve hala tedirginlikleri yüzlerinde okunan Suriyeli savaş mağdurları günün son deminde bir iki ağaç daha fazla soyma gayretindeler.

Birazdan gün bitecek, herkes evine dağılacak.

Zaman her şeyin üzerini kara bir örtü gibi örterken, işsizlik binlerce insanın kaderine dönecek…

Kemal Siyahhan: Hepimiz biraz mülteciyiz.

Fotoğraf: İrfan Gazetesi

Şeyhmus Çakırtaş yazdı.

Bir süredir yazar Kemal Siyahhan’ı takip etmeye, yazılarını okumaya, kitaplarını tanımaya çalışıyorum. Sağ olsun İnternet üzerinden kendisiyle röportaj önerimi kabul etti. Çok yoğun günler yaşamasına rağmen, sorularıma yazılı cevap verdi. Kendisine müteşekkirim. Kalemi her daim var olsun. Bir yazar olarak yazın hayatına ciddi katkıları olduğunu düşünüyorum. Sadece yerel değil, evrensel düzeyde çalışmalara imza atan birisi olarak, okunması gereken bir yazar olduğunu belirtmem gerekiyor. Adını daha önce duymuştum ama son iki yıldır yakından takip etmeye çalışıyorum. İmkan ve fırsat oluşursa, yüz yüze Kemal Siyahhan romanlarını konuşmak isterim. Röportajı hiç değiştirmeden, noktasına bile dokunmadan sizinle paylaşmayı doğru buldum…

Kemal Siyahhan - Sel Yayıncılık
  1. Adettendir röportaj yapıldığında kısa bir tanıtım istenir. Ben de okuyucuların sizi yakından tanımanız için edebi yönünüzü kısa yazabilir misin?

Cevap. Urfa Siverek doğumluyum. Yakın akrabamız olan Prf. Abdülkadir Karahan, Edebiyat Fakültesi Eski Türk Dili Bülümü’nün başındaydı. Babam Edebiyat öğretmeniydi. Bizim ailede üniversite bitirmek önemli olsa da benim öyle bir gayretim olmadı, okumayı sadece üniversite sürecine sığdırmak yerine bir ömre sığdırmayı yeğledim. Ticaret hayatıyla pekiştirerek iki faaliyeti paralel götürmeyi uygun gördüm. Çok uzun yıllar Türkiye’nin önemli mizah ve edebiyat dergilerine resimli öyküler çizdim ta ki bu benim için tatminkar olmaktan çıkana kadar. Sonraki süreç yazım süreci başladı, alışkanlık olsa gerek romanlarımı çizgilerimle beslemeyi de ihmal etmedim. Birçok yazarın yapmak istediklerini metni çizgilerimle beslemeyi çok yıllar önce başarmıştım.

  1. Neden roman? Ne zaman romana karar kıldınız?
Siverekli yazar Kemal Siyahhan'ın acı günü
Fotoğraf: Siverek İrfan Gazetesi

Uzun yıllar resimli roman yazıp çizmiş biri için kurgu tecrübesi kendiliğinden oluşur. Kısa öyküleri çizgilerle anlatmakla birikenleri ortaya dökemeyeceğimi anlamıştım, ancak ondan sonra roman yazmaya başlayabildim. Tabi bu kolay olmadı, kısa soluklu çalışmaları bırakıp uzun soluklu ve sorumluluğu ağır bir işe soyunmak gerçekten kolay değildi üstelik önceden oluşturduğum imajı da böyle bir teşebbüs zarara uğratabilirdi. Lakin birikimim o denli fazlaydı ki bunu hesaplayacak durumda değildim, dolayısıyla ardı ardına romanları yazabildim.

  1. Roman konularınızı, kahramanlarınızı seçmenizde hangi mekan ve zamanlar etkili olur? Yer, zaman, mekan açısından?

Kurguyu besleyen, oluşmasını sağlayan yer, mekan ve zamandır. Her yazar, gözlemleriyle biriktirdiği tiplemeleri ve karakterleri farklı mekan ve zamanlarda kullanabilir; kaldı ki ben de onu yapmaktan çekinmem muhakkak romanın kurgusundaki kahramanlarının bir kısmını bu birikimlerle oluşturabilirim. Romanın gerçekçilik hissine çok katkıları da olur. Mekanlar konuyla muhakkak örtüşmelidir. Yer ve mekan romanın kurgusuna bazen yön verebilir, demoğojik yapılar ya da sosyal konular işlenirken yer ve mekandan çokça söz edilebilir. Ben yer ve mekanı az kullansam da muhakkak detaylı araştırmayı ve oralarda yaşanmışlığı irdeleyip deşmek isterim.Bermal, Kemal Siyahhan, Sel Yayıncılık, 9789755705323, dukakitap.com

  1. Kendinize örnek aldığınız bir yazar var mı?

Bu soru çok konuşulacak ve okuyucuya göre değişebilecek bir konudur. Bir yazar olarak emek verilen her metni okumak isterim lakin bu kolay değil. Her ay yerli çok kitap çıkıyor, tümüne ulaşmak zaten mümkün değil. Klasikler dışında Irvın D. Yalom’u kendime yakın bulmuşumdur, nedeni insanı yazıyor oluşundan. Benim romanlarımda karakterlerin psikolojisine derinlemesine inmek istememden belki de ondandır, sevdiğim içindir.

5. Güncel olan sorunla ilgili olan Mülteci Romanından bahsedebilir misiniz? Neden Mülteci?

İlginç bir soru, bu soruya tebessüm ederken acı acı gülmekten kendimi alamıyorum çünkü biz İstanbul’da yaşayanlar da kısmen mülteci sayılmaz mıyız? Herkes yokluktan açlıktan, daha iyi yaşam koşullarına erişmek için köyünü memleketini bırakıp İstanbul’a gelmedi mi? Yaz aylarında köyüne memleketine özlem duyarak giden insanların sayıları azımsanamayacak kadar çok ve o insanlar nedense çoğu zaman hep geçmişiyle yaşarlar. Afganlara dair Mülteci konusunu yazmamda bu bakış açısı kolaylıklar sağladı bana. Ahmet Kaya bile şarkılarında çokça kullanmaz mıydı mülteciyi? Türkiye Cumhuriyeti geçmişin mirasını sırtlamış bir ülkedir, çevresindeki ülkelerde yaşayan bir çok insanın bu topraklara aidiyet duygularıyla bağlı olmalarını getirmiştir bu durum.”Yalnız Mor “romanımda Bulgaristan’dan gelen mültecileri işlemiştim. Bulgaristan’dan gelen soydaşlar, Saddam’dan kaçan Kürtler, Amerika ve Rusya’dan kaçan Afganlar, Pakistan’dan gelen yoksullar, Suriye’den gelen milyonlar daha niceleri. Hatta Libya ve Filistinlileri demiyorum bile… Mülteci Romanı Afgan Mültecileri anlatsa da tüm mültecilerin acılarının ortak yanlarını açığa çıkarmıştır.

Mülteci

Mülteci Romanı

“Beni unut! Oturma iznin olmadığı için biz yokuz derdin hep; sana kızardım. Şimdi hak veriyorum, biz yokuz; ömrümüz, kelebekler kadar. Geriye bakmadan kendine yeni bir hayat kur ve beni unut, bol şans sana.”

Vedaları, kayıpları, kimliksizleştirilmeyi, yok sayılmayı, açlığı, işsizliği, aşkı ve tutunma çabasını Türkiye’ye kaçmış Afgan bir mültecinin ağzından anlatan Kemal Siyahhan, Taliban’ın, Afgan kadınların yaşadıklarının, savaşın ve muhalifliğin etrafında uluslararası bir yarayı kanatıyor. Hikâyesi İstanbul’da kesişmiş, birbirinden farklı düşünceleri, beklentileri olan insanların çaresizlik içinde birbirlerine sarılmalarını ustalıkla resmederken mülteciler için umudun her şeye rağmen var olduğunu kanıtlıyor.

Kemal Siyahhan Kimdir?

1963’te Siverek’de doğdu. Erken yaşta iş hayatına atıldı ve tekstil (perde) sektöründe önemli başarılara imza attı. 1979 yılından itibaren Atmaca, Deli, Öküz, Hayvan, Esmer ve Deve gibi bazı mizah ve edebiyat dergilerine sayısız karikatür ve resimli öyküler çizdi.

Çizgi Roman, Edebiyat, Mizah kategorilerinde eserler yazmış popüler bir yazar olmasına rağmen, son yıllarda peş peşe romanlar

Başlıca kitapları alfabetik sırayla; Bermal, Hamal, Kenger, Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına, Mülteci, Roza’nın Gözleri, Yalnız Mor, Öylesine Yaşadı,Sanrı ve Gerçek, Sandıkta ki Babam olarak sayılabilir.

Kemal Siyahhan kitapları; Leman Kitapları, Öteki Yayınevi, Sel Yayıncılık aracılığıyla kitapseverlerle buluşmuştur.

Amele Pazarlarında kayıt dışı dünyalar.

İstanbul’da  Küçüksu, Çağlayan, Aksaray, Sirkeci, Sultan Gazi, Esenyurt, Bağcılar Meydanı ve daha bir çok alan. Karaman’da Aktekke, Siverek’te Kanlıkuyu ya da Sulu Cami, Kayseri’de Kaleiçi, İzmir’de Basmane Çankaya, Kadifekale,  Urfa’da Su Meydanı,  Ankara’da Dış Kapı, Diyarbakır’da  Sur Balıkçılar, Bağlar Dörtyol, Antep’te Urfalılar Kahvesi,Tuzla’da İçmeler, Samsun’da Saathane, Adana’da Taş Köprü, Adıyaman’da Ulucami… Liste uzayıp gidiyor. İşsiz insanların sabah güneş doğmadan yolunu tuttuğu ve çoğunlukla gün boyu işe götürecek birilerini beklediği yerler Amele Meydanı olarak anılır.

Kentler, meydanlar, mekanlar farklı olsa da hikayeler aynı.Yoksun olmanın somut ifadesi ve zorunluluğun  hayattaki yansımasıdır amele meydanları.

Independent Türkçe

Çoğu birbirine benzer. Ya bir duvar dibidir, ya da bir köprü altı, cami avlusu ve son yıllarda işçi kahvesidir. Yoksulluğun değişmeyen yazgısı ve işçi bilincinin kırılma noktası olan amelelik asırlardır değişen mekanlarda, değişmez yazgısıyla varlığını benzer şekilde sürdürüyor, alanlara,meydanlara, mekanlara zaman zaman da tarihin kavşaklarına adını veriyor.

Günümüzde en yaygın çalışma şekli olarak görülen ve  kölelik tortusu olan Amelelik, yani gündelik işlerde çalışma zorunluluğu her kentin en orta yerinde kendine yer açıyor, varlığını sürdürüyor.

Amelelik, kölelikle birlikte ortaya çıkan, giderek daha fazla görülen ve zaman zaman köleliğin yumuşatılmış hali olarak da kabul edilen bir çalışma modeli. Düzenli bir işi olmayan, daha çok inşaat ve benzer ağır işlerde çalışanların yaptığı işler amelelik olarak kabul ediliyor. Yani geleceği olmayan, sosyal güvenceden yoksun ve gündelik işlerde çalışan insanların yaptığı işlerin genel adıdır.

DSC_3866.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Ameleliğin geçmişi asırlar öncesine dayanır. Kölelik düzeniyle, kucak kucağa varlığı sürmüş ve giderek daha çok insanın başvurmak zorunda kaldığı bir çalışma şekli olmuştur. Bu gün dünya metropolleri bile binlerce, on binlerce kaçak işçi yani amele çalıştırmaktadır. Her ülkenin, hatta her metropolün birden çok Amele Pazarı vardır demek abartı olmayacaktır. Ameleliğin istatistiğini tespit eden bir kurum ve kuruluş olmadığı için  sayıları konusunda net bilgi elimizde yoktur. Hem ucuz iş gücü olan, hem de sigorta ve sosyal güvencesiz çalışan amele sayısı toplam kayıtlı işçi sayısı kadardır desem size abartılı gelebilir. Ama sanırım rakam bundan bile fazladır. Her gün binlerce insan  değişik kentlerin meydanlarından amele olarak, birilerinin işini yapmaktadır.

Çağlar öncesine dayanan amelelik zamanla, devlet aygıtının zorunlu çalıştırma yasalarıyla hayatımıza girmiştir. “Yol yapımında zorunlu çalıştırma, eski çağlarda Mısır, Mezopotamya, Roma ve Çin’de, sonrasında Aztek ve İnka toplumlarında, Ortaçağdan itibaren Avrupa devletleriyle bu devletlerin Asya, Amerika ve Afrika’daki sömürgelerinde ve modern dönemde Kuzey Amerika’da uygulanmıştır. Uygulamanın Osmanlı’daki biçimi olan ve sivil halkın yollarda zorunlu olarak çalıştırılması anlamına gelen Amele-i Mükellefe uygulaması ise 1862 yılında başlamış ve 1952 yılında son bulmuştur.”* Kadir Yıldırım.

Fotoğraf: Ara Güler…

Öte yandan rahmetli babam bu konuda anısını zaman zaman bizimle paylaşır, o günleri hatırlatırdı. Urfa Diyarbakır karayolu her köyden, her aileden gençlerin zorunlu katılımıyla kazma kürekle yapıldığını söylerdi. Yani Amele-i Mükellef kanunuyla.

kayserilikhaber.jpg
Fotoğraf: Kayserilik Haber

Bu gün dünyada zorunlu çalışma yasaları var mı bilmiyorum. Bildiğim şu ki ,hem korkunç bir işsizlik , hem de insanı köle gibi çalışmak zorunda bırakan bir iktisadi sistem var. Her ikisi iç içe gelişiyor. İnsanlar bütün gücüyle koşuşturuyor ama çoğunlukla da düzenli bir gelire, işe sahip olmadığı için, ameleliği sürdürmek zorunda kalıyor. Bu nedenle issizlik amelelikten çok daha zordur.  Artık çoğu insan en küçük bir iş için bütün varlığını ortaya koyuyor.  Amele Pazarları, işçi kahvesi… İş Kur ve özel istihdam bürolarına rağmen, meydanlar amele çekmeye devam ediyor. Bu meydanlar ve başka mekanlar, yoksul ve yoksun olmanın ne anlama geldiğini en iyi şekilde anlatıyor,  tarihe dip not olarak düşüyor.

konyaamelepazarı1900yıllar.jpg
Konya Amele Pazarı 19 yy
evrensel 1.jpg
Fotoğraf: Evrensel

Hepsinin de ortak noktası, sabah henüz Güneş doğmadan insanlar iş bulma umuduyla meydanlara doluşuyor, akşam karanlık çökünce sessizliğe gömülüyor olması.  Umut gün boyu bekleyişle sürürken, akşam bir gün daha işsiz kalmanın hüznü yürekleri yakıyor.Amele yani  Gündelikçi olarak çalışanların, işverenleri çoğunlukla kayıt dışı. Bazen kendi evimin bir bölümü yapan sıradan yurttaş, bazen devasa bir holding. Ama sonuçta başı sonu belli, kısa süreliğine yapılan,en zor ve kirli işleri Amale Pazarlarında bekleyenler yapar. Çünkü çalışmak zorundadır, çalışmadığı gün ailesiyle birlikte açtır.

“Ulus’tayız bir sabah. Sabah dediysek de güneş henüz doğmuş. İşçiler amele pazarı olarak anılan o yolun üzerindeler. Güneş doğmadan çıkmışlar evden. Yol uzun, cepte para yok ki bir otobüse atlayıp Ulus’a gelebilsinler.”
Arş. Gör. Berna Öztürk, Upton Sinclair’in daha iyi bir yaşam için Litvanya’dan Şikago’ya göç eden bir ailenin hikayesini, Amerika’daki emekçilerin sefalete nasıl mahkum edildiklerini anlattığı eseri “Şikago Mezbahaları”nın geçtiği 1900’lü yıllardan 2017’nin Ankara’sına getiriyor sözü…
“Günlükleri 90-100 TL civarı. Genelde bir kamyonetle gelen işverenin ise tek bir derdi var, en ucuzunu bulmak. Bu da işçiler arasındaki rekabeti arttırıyor. Aralarında Jurgis gibi yurtlarını terk edip gelenler de var. Göçmen işçiler bunlar.”

Güncel Hukuk Kasım 2017, S.167”

DSC_3872.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

“Tuzla’da İçmeler Köprüsünün yakınında, bir kebap salonunun önündeki “amele pazarı” hem işsizliğin çarpıcı boyutlarını, hem de çalışma koşullarını gözler önüne seriyor. Büyük çoğunluğu 15-20 yaşlarında olan gençler, çantaları yolun kenarında, çalışmak için ‘iş’ bekliyor. İşten her gün eve dönerken geçtiğim bir köşe var, tam o saatte; kiloları, mantoları ve başörtüleriyle mesleği hanesine yıllardır ‘ev hanımı’ yazdıkları her halinden belli olan teyzeler bekleşeduruyor oluyorlar. Bu kalabalık da her geçen gün artıyor. İçlerinden süslü olan bir iki tanesini görünce evimin yakınlarındaki televizyon kanallarından birinin sabah şekerleri, (akşam akşam ne şekeriyse 😛 ) kuşum aydınla çılgın atmak, Esra Ceyhanla çemkirişme programlarından biri için beklediklerini düşündüm önce. Minibüsün kapısına, kapının yarısını kapatacak şekilde dikilerek “sen gel, sen gel” diye seçen amcaya da denk gelince bir gün, ‘ne çetrefilli katılma prosedürü varmış bu işin, kuşum aydınla her canı isteyen göbek atamıyor demek ki…” şeklinde düşünmüştüm. Lakin işin aslının öyle olmadığını çok geçmeden öğrendim. Bu tombul, herbiri en az üç çocuk sahibi teyzeler meğer, tekstil firmalarının günlük çalıştırdığı işler için bekleşiyorlarmış. Paketleme, istif gibi işi olduğu zaman işçi lazım olan firmaların da işine geliyordur demek ki, ne SSK yatırıyorsun, ne vergi… Teyzemler de artık kocaları işsiz kaldığı için mi, yoksa çoluk çocuk büyüdü biraz da para kazanayım diye düşündüğü için mi bu işlerin peşinde koşuyor bilemeyeceğim.” Yerel Basından…

amalepazarıcemberlitas.jpg
Çemberlitaş, amele pazarı

İşçiler bu bölgeyi “insan marketine” benzetirken, “Aradığınız her türlü insanı burada bulabiliyorsunuz, istediğinizi seçebiliyorsunuz” diyor. Zaman zaman para alamadıklarından şikâyet eden işçiler, gittikleri işten dönerken de kendi başlarının çaresine baktıklarını söylüyor.” * Medyascope.tv

evrensel.jpg
Fotoğraf: Evrensel
aragüleristanbul.jpg
Ara Güler.

“Amele pazarı” olarak da bilinen Eski Garaj’a gün doğmadan gelen işçiler, çalışmak için iş bekliyor. Günün doğmasının ardından Eski Garaj’da ekmek mücadelesi başlıyor. Yoldan geçen araçları gözleyen işçiler, kendilerine doğru yanaşan araçlara “iş var” umuduyla koşuyor. İş alan ameleler sevinirken, geride kalan işçiler ise bir başka aracın yolunu gözlüyor. Yıllardır süren bu ekmek mücadelesinde ise birçok işçinin sigortası dahi bulunmuyor.”*Anadolu’da Bugün.

Amele Pazarları binlerce yıllık kölelik tortusunu üzerinde taşırken, özellikle Ortadoğu’da savaş koşulları Amele Pazarlarını sürekli besliyor. Birinci Dünya savaşıyla başlayan süreç, son olarak Suriye’da yaşanan savaşın bir sonucu olarak yüzbinlerce insan ucuz iş gücü olarak Amele Pazarlarına dağılmış durumda. Bu Pazarlarda en çok Suriyeli, Afgan ve Afrikalı siyahileri bulmak mümkün. Hatta bazı kentlerde Amele Pazarları yetmiyor, kentin kendisi bir pazara dönüşmüş durumda.

mezopotamyaajansi.JPG
Fotoğraf:Mezopotamya Haber Ajansı

Urfa bunların başında geliyor. Zaten işsizliğin yüksek olduğu kent, Suriyeli Sığınmacıların gelmesiyle tam anlamıyla bir işsizlik faciası yaşıyor.  Bu nedenle gün boyu, kentin her yerinde iş arayan insanlara rastlamak mümkün.

Sığınmacı ameleler ucuza çalışıyor, her türlü ağır işe gitmek zorunda kalıyor. Bazen çalıştıklarının karşılığını almadıkları da oluyor. Şikayet merci yok, başvuru mekanizması yok.

Her şey vahşi iktisadi sistemin dişleri arasında ezilip, un ufak oluyor.

Amele Pazarında Amele Yanığı her halktan insanlar, evde ekmek bekleyen çocuklar…

Başka söze gerek var mı?

Ara Güler

Tahta kalemin, kömür karası ucu…

Gece bitip, Güneş doğduğunda, hayat yeniden başlıyor sanki. Her şey yeniden kendini var ediyor, yeni zamana hazırlanıyor.  Kuşlar, ağaçlar, küçük ya da büyük canlılar güneşin doğumuna göre konumlanıyor…Uyanıyor her şey.

İstesin, istemesin Güneş belirleyici oluyor.

Sabahın köründe elimde eskimiş, yarım kalmış bir kurşun kalem, buruşmuş bir kağıt, gözlerimde dünden kalma bir uyku güneşin ilk ışıklarıyla ayaktayım. Homurtusu kentin, abartmanın boşluğunda bir çoban ezgisi, kaval melodisi ve zamanın yeniden doğum anı.

Her şey eskinin aynısı ve tekrarı gibi olsa da, zaman denilen kavram kendini yeniden üretiyor. An, şimdiki zamana, şimdiki zaman geçmiş zamana akıyor, ışıkla birlikte.

Yeniden, bir baştan bir başa.

Işık kalemin siyah ucunda kağıda düşüyor, bir başlangıç melodisi dile geliyor. Belki de Rodrigez Konçertosuna dalıp, bilmediğim bir dünyaya uzanmalıyım ya da bir ney ustasından dinlemeliyim ve hissetmeliyim aşkın sonsuz ateşini.

Sessizlik…

Uzunca bir süre sessizlik.

Belki  tam da bu vakit, duyulur zamanın sesi. Ama duyulmuyor makinelerin homurtusundan, insanın gürültüsünden. Şehirler boğuyor bütün sesleri ve zamanı.

Dün geçmiş zaman, içinde bulunduğumuz an şimdiki zaman. Dilbilim öğretesi edasıyla zaman akıyor, zamanın derinliğine. Zaman aktıkça her şey eskiyor ve bazı kavramlar, eşyalar, değerler elden kayıp gidiyor. Kimisi çürüyor, buharlaşıyor ve yok oluyor. Yok oluyor, ama aynı zamanda, zaman yeniden doğuyor, yok oluşta var oluyor, zaman zamanı doğuruyor.

İnsan , insanı!

Her şey doğumda gizli sanki.

Bu doğanın kanunu. Zaman akıp, yeni olan her şeyi eskitecek ve insanlar yeni için hep geçmişi kurcalayacak, geçmişin peşinde koşacak ve yeniye ulaşmak için korkunç bir enerji harcayacak.

Denilir ki ‘gelecek, geçmişte saklıdır.’

Ne derece doğru bilemem. Bilinen odur ki zaman sarmalı, bir zincir halkaları gibi birbirine bağlı ve en önemlisi bir sıvı gibi akışkan. Bu nedenle geride kalan her şey, daha bir değerli olur. Sevinçler, fotoğraflar, acılar, hatıralar, mekânlar, taşlar ve insan emeği ile nakış nakış işlenen kitabeler.

Geçmişe varmak en azından şimdi mümkün gibi görünmüyor, yaşam geleceğe akıyor durmadan. Geçmişe yolculuk ütopyası olsa da, henüz geçmişe akmak mümkün olmadı. Kalem çizdi geçmişi, anlattı bütün ihtişamıyla, devasa taş eserler kaldı geçmişten geleceğe. Kalem kağıda silinmez izler bırakınca,  gelecek belirdi sisler içinde…

Yani her şeyin başlangıcı, kalemin kağıda düşen lekesine bağlı. Küçük bir nokta ama bir adım gibi, bir yaydan fırlayan ok gibi devamı gelir. Kâğıda düşünce düşünce, zaman içinde yol almaya, etrafına ışık saçmaya başlar…

Bu nedenle kalemin ve kâğıdın gücüne inanıyorum.  Bütün zamanlarda bunu görüyorum, gücünü tahta kalemde hissediyorum. Elimdeki eskimiş, pörsümüş kalemde…

Kesinlikle insan duyguları kalpten parmaklara, parmaktan kaleme, kalemden kağıda akar.  Kimi zaman belki taşa yazılır, kitabelere kazınır, sonsuzluğa karışır.

Tıpkı zaman gibi.

Ne engel tanır, ne de sınır.

Akar durmadan.

Sınırlamak, durmak gerekse bile kağıda akar.

Kimi zaman ise sadece zihinlere akar, daha büyük kalkışmalara hazırlanmak için. Zihinlerde demlenir ve yeniden kendini üretir.

İlginçtir ki bu üretim, kendisinin de sonunu hazırlar. Kalem makineyi çizdi, ama artık makine kalemi üretiyor. Yani makineler yaşam ortağımız artık. Ne düşünsek, ne yapsak, bütün ince hesaplarıyla kayıttalar. İstesek, istemesek. Teknoloji kalbimizin, beynimizin bütün kıvrımlarında geziniyor kontrolsüz.

Ama şu da var ki, duygudan yoksun makineler bir şeyleri eksik bırakır, akan ırmağa  setler yerleştirir,

soğuk ve duygusuz davranır.Eksik kalan nedir diye sormuyorum, teknolojinin akıllı araçları bir şeyleri eksik bırakıyor, kalbi duyguları azaltıyor zamanla.

Kalem öyle değil, kesinlikle öyle değil. Belki de tahta oluşundandır. Ne de olsa canlılık özeliğini hiçbir zaman kaybetmez tahta. Bir damla su bulsun, canlanmaya başlar.

Bir ruha ve derin duygulara sahip olur, zamana can katar.

Kalem kağıtta gezinirken, sözcükler dans eder.  Ne kuytu kalır, ne de mahrem. Her şey dile gelir. Gizli sadece sözde kalır, bilinen zamana akar. Tahta kalem, kömürün karasında ak ve pak düşünceler yazar ve karanlıkta bir kıvılcım çakar. İşte o kıvılcım koca karanlığı an içinde aydınlatır, çevreyi seçmeye yarar.

Yani hiçbir şey kalemin yerini alamaz. İlk tabletten bu yana değişmez kuraldır. Kalem kılıçtan keskin, sözden öte, taşlara kazınacak kadar kalıcıdır.

Bu nedenle kalemle kağıdın izdivacında bütün kelimeler iç içe erir, yek vücut olur, zamana karışır ve sonra yeniden ayrılır.

Olağanüstü bir dans gösterisi gibi.

Şimdi yeryüzü ezgilerinde, bütün sözcükler, bütün diller dansa durmakta zaman denilen sonsuz tünelde.

Bir çobanın kavalında, bir dervişin çaldığı neyde, ya da bir devrimcinin dokunduğu gitarın tellerinde zaman, zamanı doğurmakta.

Nokta…

Bu yazım Independent Türkçe’de yayınlanmıştır.

Virê mi benê talazik.

Germê Welatê Mezopotamya zahf veşîyo. Roj beno adir, kewno gandê kesî. Amnanî germey  roj bi roj bena wêşi û derece wijêno 45, belki ju fin  beno 50.

Laberê ewro dîrê rojyo, germey tay şikyaya. Ayam bîyo honik, dem dem vayêro nerb û  zek honik wijêno. Hele şew, wera şewra honikey xue bellî kenna, zarra kena honik.

Dişmişîbê, adirî miyandi, honikey! Çi çiyêro ecêb, çi çiyêro weş.

 Merdim na honikeyra beno şa, xue veradano virarda honikey.

Honikti Rakewtayiş beno kesirê şîrin û weş.

Labrê ez rakevtayişira tay dûrya…

Ez xue zana nêzana rakevtayişê mi, rakewtayişê luwano. Taynekê rojnayey û reqi bobi, ez payraya.

 Germdi xuera hewn çinya kesîrê, honıkeydi zî, ez nê rakevna. Ez qayila honıkê amnanê aya ravêrna.

Qandê coy ez ewro tijya bîya aya. Wengê mirîcika, wengê makîna kewto pê mîyan.

Çayo ki mayê roşenê, apartmano, apartmanêno kehano. Belki 40, belki 50 ser rawey virazyayo,  çoşmeycizi wunî.

Apartumanê na sûk, bahçeyci dar û bero.  Qandê coy teyr û miricıkê kemi nê benê darandêcira.

Weri key ma herinrabi, dêsî siyara viraştebî û serê dêsa mağara girotebi. Serê mağazi herribi. Werê ney 30 ser. Ma banandi herinandi jiyanêro taybet ravêrnayê.

Ez hergı roj rew biyê aya û mi çımê xue akardı, nê  akerdi mağê amordı.

Hırgı roj, mi rojê nêva ez mağa nê amora!

Qandê çıçi mi winî kerdê ezî nêzana?

Xuera ez, zahf çî nêzana, nêzanayeya.

Serrê rawerdi, ez biya gird, por bi sipe, sukî mi virnay, ez welatra kewta durî, banê herini rijyay, betonra apartamani kewti jiyandı ma

Apartmanê çiyêrê ecêbi. Hergi cayci beton, lepê herr çinya zerrandi.

Herrı, hewşandı apartmanandi belki tay esta. Bereket apartmano ki mayê roşenê, hewşê û bahçeyci  herra û dari kariteyê.

İnsan boya dar u beri tay gêno.

Apartmanê, zey hepso akardeyê. İnsan şeno kêberi xue sero akero u bivijyo tever. Pêsoro, pesêro desê û odey .

Nê saatandı zaf çi yeno mı virê.

May u pi mı yeno mi virê.

Dew u welat kewnê mi vîrî…

Mi va ya, nê saatandi hirgi çi yeno mi virî.

Virêmi serredê midi benê talazik, benê vayêro pêt…Hirgı çi genê xue ver, benê durî…

Mitolojiden jeopolitik konuma:,Fırat

Bir nehirden öte, jeopolitik bir imge. Dağlardan doğan, ovalardan dolanan ve Basra’da denizle buluşan bir ırmak.

Şeyhmus Çakırtaş yazdı.  

Fiziki harita.
Fransızların Fırat ile ilgili haritası 19 yy

Küçük yaşlarda köyümüzün hem yanı başında akan Mezopotamya’nın şah damarı olan Fırat’ın, nehir yatağının büyük dedelerimiz tarafından kazma kürekle kazındığını ve kazınan yerlere suyun dolduğunu düşünürdüm.  Ve suyun bembeyaz bulutlardan aktığını hayal ederdim.

Çocukluk aklım işte.

Kendimce bir sahiplenme duygusu geliştirmiştim.

Fırat gün sonu

Dağlar arasında, vadilerden kıvrılarak, kendine yol açan Fırat, benim gibi binlerce çocuk için müthiş bir imgeydi aslında.

Hem katıksızca sevilen, hem de birazcık korkulan, kutsiyeti olan bir imge.  Hayatımıza yön veren, kültürel bir damar yaratan, en eski uygarlık katmanlarını besleyen ve ilk harca can suyu olan bir imge.

Bu nedenle Fırat bizim için harika bir sığınaktı, yazın sıcaktan bunaldığında koşulan, baharda seyrine doyum olmayan ve karşı kıyıya salla geçilen deli dolu bir nehirdi. Çocukluğumuza, hayal dünyamıza akan, harikulade bir suydu. Ak, pak ve içilen bir kaynaktı.

Tıpkı Murathan Mungan’ın “Telli telli” şiirinde olduğu gibi.

“Telli telli telli, şu telli turna
Sanmaki yaralı uçmaz bir daha
Takılmış kanadı göçmen buluta
Anlatır eski beni, şimdiki bana

Sakın çıkma patika yollara

O dağlara, kırlara
O karlı ovaya
Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya”

Birecik 19 yy sonu. Fırat kıyısında halay çeken insanlar. Özel bir gün olduğu belli oluyor.
Birecik. Fırat Kıyısında kendir ipi üretimi. 19 yy sonu.
Birecik 19 yy sonu

Biz büyüdük ve Fırat, bütün imgelerini bir bir kaybetti, özellikleri değişti, yeni bir hal aldı. Dağlar arasında kıvrılan bir nehirken, giderek genişledi, akıntısı yavaşladı. Yepyeni bir çehre ile adeta bir göle dönüştü.

Fırat Kıyısında salla yolculuk 19 yy

Oysa, Fırat deli dolu bir nehirdi…

Palo 19 yy sonu

Fırat Nehri, kaynağını AğrıDiyadin’den ve yüksek rakımlı yükseltilerden alan Murat Nehri ve Erzurum Dağlarında kaynayan Karasu’dan alır. Bu iki nehir çok sayıda dere ve çayla beslendikten sonra, Elazığ sınırlarında birleşerek Fırat Nehri’ni oluşturur. Tohma, Peri, Çaltı ve Munzur Suyu Fırat’ı besler ve Erzincan, Tunceli, ElazığMalatyaDiyarbakırAdıyaman, Urfa ve Antep sınırlarını belirledikten sonra Suriye, daha sonra Irak topraklarına akar. Irak’ta denize uzak olmayan bir noktada yine kendisinden kopan ve farklı bir yol izleyen Dicle Nehri ile tekrar birleşerek Basra Körfezi‘ne dökülür.  Dökülen bölgeye Araplar  Şatt’ül-Arab  adını verir.

Çok sayıda barajın inşa edildiği en eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını da bizimle paylaşır. Fırat olmamış olsaydı, büyük bir ihtimalle bu gün arkeoloji ve tarihin gündeminde olan bir çok arkeolojik kazı alanı belki de olmayacaktı.

Fırat Havzası Siverek 2015

Çünkü avcı toplayıcı toplumlar, aslında bir nehir kültürü yaratarak, ilk uygarlıkların temellerini attılar. İnsan hayatı için gerekli olan su, toprak ve besin için Fırat bulunmaz bir hazineydi.Belki de bu nedenle ilk uygarlıklar buralarda oluştu. İklim ve doğa koşulları da önemli etkenler arasında olsa da, belirleyici olan sudur kanımca.

“Mezopotamya ve Ön Asya’nın en uzun akarsuyunu oluşturan, toplam uzunluğu 2.800 km olan Fırat Nehri’nin,  Türkiye sınırları içinde kalan bölümünün uzunluğu ise 1263 km’dir. 720.000 km² su toplama havzasına sahiptir. Türkiye’nin en geniş havzasına sahip olan Fırat Nehri yılda ortalama 30 milyar m³ su taşımaktadır. Bu suyun %80’i Keban barajının yukarısında toplanır. Kış yağışların kar şeklinde olmasından dolayı debi 200 m³/sn’dir. Yağmurlar ve kar erimeleri sebebiyle ilkbaharda hızla yükselerek 2000 m³/sn’ye ulaşır. Fırat Nehri’nin rejimi Türkiye’deki diğer akarsulara göre daha düzenlidir. Mart ile Haziran ayları arasında yavaş yavaş kabarır, Temmuz ile Ocak ayları arasında çekilmiş olmasına rağmen yine de bol su akışı olur.” *

Murat Nehri

Sümerlerin yaradılış mitolojisine göre  Enki, Fırat ve Dicle’yi yarattı. Bu nehirler dolsun diye yağmur  yağdırdı ve bolluk ve bereket versin diye Fırat’ı coşkun bir suyla doldurdu.

Gerçekten de, yüzlerce yıldır, insanlık serüvenine tanıklık eden Fırat aynı zamanda Mezopotamya tarihinin can suyu oldu. Gırê Mıraza ya da bilinen ismiyle Göbeklitepe ve Newala Çori, Fırat’ın kıyısında hayat buldu, ilk tarım uygulamaları buralarda gerçekleşti ve Sümerler ilk uygarlıklarını Fırat ve Dicle arasında şekillendirdiler ve yazıyı burada kil tabletlere kazıdılar.

Kuşkusuz bu sarsıcı devrimlerde Fırat’ın payı büyüktür.

Yine ilk kentler, Fırat kıyılarında inşa edildi ve devlet denilen aygıtın temelleri burada atıldı.

Gıra Mıraza, Nevala Çori, Samsat, Zeugma, Komagene ve daha gün yüzüne çıkmayan birçok uygarlık katmanının Fırat havzasında yer alması bir tesadüf olmasa gerek. Med, Urartu, Asur, Hitit, Sümer ve birçok kavimin kurduğu medeniyetler, Fırat’ın kutsal suyunda yeşerdi, günümüze ulaştı.

Fırat Havzası 2013 Siverek


Mezopotamya’nın mitolojik ırmağı Fırat,Elazığ sınırları içinde hem genişler, hem de başka bir nehre dönüşerek,  Dicle’yi oluşturur. Fırat deli dolu akar, Dicle nazlı mı nazlı, incecik bir ip gibi serilir ovalara. Her ikisi de tarih boyunca büyük devrimlere kaynaklık eder, uygarlık katmanlarına can suyu olur ve  doğan çocuklara isim olarak yansır.  Fırat erkek, Dicle genellikle kadın ismidir. Nedendir bilinmez ama böylesi bir cinsiyetçi yaklaşım ortaya çıkmıştır zamanla.

Çocukluk yıllarımın en can alıcı anılarını süsleyen Fırat Nehri, aynı zamanda bir göç ve savrulma vadisidir. O  kadar çok kavim ve halk gelip, geçmiştir ki, havza tam bir kültür mozaiği ve tarih yatağıdır. Ama en önemlisi bin yıllardır insanlara, toplumlara hayat veren su, geçtiği her yere hayat veriyor, insanların susuzluğunu gidermesidir.

2004 yılında Fırat Kıyısında koyunlarını otlatan Birecikli  Ali Demir
“Bu su kutsaldır, Allah’ın suyudur. şifalıdır. Bu suyu içen hastalanmaz. Yaşam suyudur. İnsana direnç verir. Dedelerimizin dedesi bu suyu içti. Şimdi biz içiyoruz. Bizden sonrada çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları içecek. Çünkü bu su Mezopotamya’nın kutsal suyudur. Ne kadar baraj yapılırsa yapılsın, bir ayda doldurur.  Bu Ferat’tır. Nehirlerin sultanı. Bolluk ve bereketin adı. Hiç biter mi? İnattır, hırçın ve deli doludur. Bak nasıl hızlı ve serin akıyor” diyordu bir bilge edasıyla.

77 yaşında, bir Fırat çobanı. Dört-beş yaşlarında başladığı çobanlığı bir ömür yürüten ve Fırat’a sevdayla bağlanan bir insan.

“Her sabah gün doğmadan Ferat kıyısına inerim. Binbir çeşit ot ve bin bir çeşit çiçeğin kokusunu ciğerlerime çekerim. Ve Ferat’ın akışına kendimi kaptırır, uzaklara dalar, giderim. Hiç yorulmam. Bazen gece de kalırım. Ferat’ın ışıltısı geceleri çevreyi aydınlatır. Bir çıra gibi, bir lamba gibi yoluma ışık olur. Gece gündüz buradayım. Ve Ferat’a sevdalıyım. Bu serinlikten ve ışıltıdan vazgeçmem. Çünkü kurtla kuzu bu kıyılarda birlikte yaşadılar” diyordu.


Mısır uygarlığı için Nil ne kadar önemli ise Mezopotamya için de Fırat o kadar önemlidir. Anlatılır ki, çok eskiden Fırat kıyısında doğum yapan kadınlar çocuklarını Fırat’ın suyuyla üç kez yıkarlarmış. Kötülüklerden ve hastalıklardan korunacağına inanılır ve bu çocukların birer kahraman olacağına kanaat getirilirmiş.

Bugün doğan çocuklar Fırat suyunda yıkanmıyor ama Fırat hâlâ insanlarda bir kutsallık çağrışımı yapıyor.

Fırat’a Sümerce Bu-ra-nu-nu,  Âsur dilindeki Purattu, İbrânîce’deki Perath, Arapça Furât denilir. Güneybatı Asya’nın en büyük nehri olan bu akarsuyun adı Eski Farsça’da Ufrâtu, Orta Farsça’da ise Frât biçiminde geçer. Batılı kaynaklar  bu kelimeyi Euphrate veya Eufrate şeklinde kullanırlar. Kürtler ise Fırat’a geniş akan su anlamında Ferat  der. Kimi yerlerde Ferat yerine  Ro   da kullanıldığı görülür. Ro, Zazaca güneş, ışık  anlamına geldiğini de belirtmek gerekir.

Türkiye, Suriye ve Irak topraklarına can veren Fırat Havzası tarih boyunca değişik kavim ve kültürlere ev sahipliği yaptı. Hem ilgi odağı oldu, hem de paylaşılmayan bir alan.Bu nedenle jeopolitik konumu savaşlara, kavgalara neden oldu. Ticaretin merkezine oturdu, nehir taşımacılığı ile öne çıktı. Sallarla, ilkel kayıklarla ticaret Basra’ya kadar uzanırdı, oradan da Asya içlerine…

19  yy sonuna kadar, Birecik ilçesinde küçük kayık ve sal yapan tersanelerin varlığından bahseder tarihi belgeler. Köprü olmadığı için Urfa ve ötesinden gelen kervanlar, sallarla karşıyı geçirildi. 1950 yıllarında Fırat üzerinde inşa edilen köprü bittiğinde onlarca sal bir anda önemsiz oldu ve  nehir taşımacılığını gerileyerek,  küçük tekne ve sal yapımı unutulmuş oluyordu.

Fırat üzerinde kurulan çok sayıda baraj ve hidroelektrik santral ile bir nehir olmaktan öte, jeopolitik bir araca dönem Fırat, Ortadağu’nun siyasetinde  de odak noktası olmuştur. Geçmişin bütün izleri tek tek kararsa da, Fırat üç ülkenin en hassas jeopolitik alanıdır artık.

Üzerinde devasa barajlar inşa edilen nehir, bu gün uluslar arası ilişkilerin de odağında bulunmaya devam ediyor. Yapılan barajlar ilişkileri gerginleştiriyor, ülkeler arasında bir gerilim durumunu ortaya çıkarıyor.Türkiye sınırları içinde bulunan Keban,Karakaya, Atatürk, Birecik, Karkamış barajlarından hem  elektirik, hem de tarımsal alanların sulanması sağlanmaktadır. Binlerce dönüm arazi Fırat suyu ile sulanmaktadır. Öte yandan Suriye sınırları içinde bulunan  Tabka, Bash barajları da hayatı önem taşımakta, kentlerin su ihtiyacını karşılamaktadır.

Suriye iç savaşının barajlar çevresinde yoğunlaşması, Fırat Nehirinin ne kadar komplike bir su olduğunu da ortaya çıkarmış oluyordu.

Tarih, mitoloji ve uluslararası siyasetin odağına oturan Fırat havzasını kirliliğe bırakırken, hala ışıltısını sürdürüyor.

Korkulan ise kirliliğin giderek artması, baraj gövdelerinin zamanla çamurla dolması.

Bu gün Suriye’de petrol sızıntısından,  sulama kanallarından akan çamurlardan ciddi boyutta kirlilik söz konusu.Keza ülkemizde de Fırat havzası sulama sularının, lağım akıntılarının oluşturduğu kirlilikle karşı karşıya.

Belki de barajlar bölgesini tekrar gözden geçirmek, çevresinde bir türlü oluşmayan orman dokusunu canlandırmak gerekir diye düşünüyorum.

Çünkü çocukluğum Fırat’ı köpük köpük ak ve pak su akardı…