Sosyosiyaset hali: Behice Boran

Yetmiş Altı yaşında “Bu işlere girerken, her şeyi düşünmüştüm. Hapis yatmayı, baskıları, şunu bunu, ama bu yaşta bir yabancı ülkede sürgün yaşamak hiç aklıma gelmemişti.” diyordu bir röportajında Behice Boran. Doğup büyüdüğü Türkiye’yi terk ettiğinde yaşı bayağı ilerlemişti.  Ya ülkede kalıp 12 Eylül sonrası cehennemden farksız olan cezaevini boylayacak ya da bir kaçak olarak Avrupa’ya gidecekti. Boran, ilerlemiş yaşına rağmen bir kaçak olarak Avrupa’ya gitmeyi yeğledi, politik sığınmacı olarak Avrupa’da yaşamaya başladı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten günümüze kadar birçok aydın, gazeteci, bilim insanı ve siyasetçi sürgünle tanıştı, düşüncelerinden dolayı sürgüne gönderildi ya da kendisi gitmek zorunda kaldı. Namık Kemal’den Nazım Hikmet’e, Ziya Gökalp’ten Behice Boran’a kadar bir çok kalem, düşünce ve bilim insanı,  bu şerbeti içti, içmek zorunda kaldı.

İşte, bunlardan biri de Behice Boran’dı. Sürgüne gitmek zorunda kaldığında 69 yaşındaydı. Ve yaşadığı ilk sürgün de değildi. Dedeleri 18. yüzyılın sonuna doğru yaşanan Büyük Çerkez Sürgününde Çarlık Rusya’dan Anadolu’ya sürülmüşlerdi. Kendisi Tatar olup, 1 Mayıs 1910 yılında Bursa’da doğdu. Dünyada büyük krizlerin kapıda olduğu, alt üstlerin yaşanacağı bir tarihte dünyaya gelmek ve 1 Mayıs’ta doğmak sanırım kişiliğinin şekillenmesine neden oldu. Sosyalist bir öğretiyi savunmasının 1 Mayıs’ta doğmasıyla bir ilgisi olduğunu söylemek gülünç gelebilir ama sol sosyalist düşünce bir ömür kendisiyle yaşadı ve 1 Mayıslara hep kendi doğum gününden öte bir anlam yükledi.

Türkiye’de bir çok ilke imzasını atan sosyal bilimci, sosyolog, akademisyen ve kadın siyasetçi olarak tarihe mal oldu. Düşüncesini benimseyen, benimsemeyen herkes Boran’ın direngen kişiliğinden bahsetmek durumunda kaldılar. Bunun yanında taşıdığı düşüncelerin bedelini de en ağır ödeyenler arasında yer aldı. Çok  önemli bir sosyal bilimci olmasına rağmen, siyasetçi kimliği hep öne çıktığı görüldü. Oysa Boran, Türkiye’de toplumsal alan çalışması yapan, sonuçlar üzerinde kafa yoran  ilk bilim insanları arasında kadın olarak yer aldı. Kadın olması, ilk defa karşılaştırmalı bir bilimsel yöntem izlemesi önemlidir sosyolji alanında o tarihlerde bir ilkti. 1945’lerde Manisa’nın dağ ve ova köylerinde yaptığı alan çalışması uygulamalı sosyoloji açısından oldukça önemlidir. Boran’a göre, toplumsal yapı sınıfsaldır. Birçok gelişme-sonuç sınıfsal ilişkilere göre şekillenir. Sınıfın yanında üretim ve üretilen malların dağıtılması, dağıtımının kontrol edilmesi de toplumsal yapıyı etkileyen unsurlar arasındadır.

Bu açıdan Behice Boran, toplumsal katmanları inceleme metodunu Türkiye’de ilk defa uygulayan bilim insanı olmuş, çalışmasında toplumsal yapı kavramına açıklık getirmiş, bu alanda kuram geliştirmiştir. Köy, kasaba ve şehir hayatının toplumsal yapı üzerinde etkilerini kendi bakış açısıyla ortaya koydu. 1945 yılında yayımlanan ve Manisa Bölgesi Toplumsal Yapı Araştırmaları çalışması saha verilerine dayalı bir toplumsal yapı analizidir. Uygulamalı sosyolojiyi savunan Boran, teorik çerçeveyi de ihmal etmemiş, ‘toplumsal yapı’ kavramını hareket noktası olarak ele almıştır.

Sosyolog, akademisyen, siyasetçi ve Türkiye İşçi Partisi’nin son genel başkanı olan Behice Boran  ilk okulu okumadığı, kendi çabasıyla okuma yazma öğrendiği ve  ailesinin desteğiyle ilkokul düzeyinde bir eğitim aldığı bazı kaynaklarca belirtilir. Yunanlıların Bursa ve yöresini işgal etmesinden dolayı, ailesi İstanbul’a taşınır ve Boran burada  ortaöğrenimini  Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okumaya başlar. Dokuz yıllık eğitimden sonra, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne kayıt yapar. Ancak  felsefe  eğitimini yarıda bırakarak Amerikan Kız Koleji ile Manisa’da İngilizce öğretmenliği yapmaya başlar.Boran öğretmenlik yaparken, Kolejden tarih öğretmeninin referansıyla ayarlanan bursla yükseköğrenimini Amerika’da yapar. Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorasını tamamladıktan sonra 1939 yılında Türkiye’ye döner ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) sosyoloji bölümüne doçent olarak atanır. Behice Boran doçent olarak göreve başladığında, aynı zamanda ABD’den doktora alan ilk Türk kadın öğrenci olma unvanını da kazanmış olur.

Bir yandan akademik çalışmasına devam eden Boran, ABD’de tanıştığı Marksist düşüncelere paralel yazılar yazar, sol sosyalist dergilerle ilişkiler geliştirir. Bu durum üniversite yönetimin dikkatinden kaçmaz ve hakkında soruşturmalar açılır ve sakıncalı düşünceler taşıdığı gerekçesiyle aktif öğretim üyeliğine son verilir 15 Aralık 1945 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığının emrine verilir. Bunun üzerine Behice Boran Danıştay’a başvurarak, dava açar. Danıştay tasfiye kararını oybirliğiyle iptal eder. Boran ve arkadaşları üniversiteye geri dönmeleri üzerine DTCF’ de olaylar yaşanır. Özellikle milliyetçi düşüncelere sahip bazı öğretim üyeleri üniversiteye dönenlere tepkiler gösterir, olaylar yaşanır. Bunun üzerine üniversite yönetimi Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif Başoğlu hakkında soruşturma açar ve yargılanmaları için suç duyurusu yapılır. Adı geçen öğretim üyeleri bir kez daha yargılanırlar. Boran ve Berkes “görevi kötüye kullanmaktan ceza alırlar, ancak bu ceza kararı Yargıtay tarafından bozulur. Buna karşın 5 Temmuz 1948 tarihinde TBMM’de görüşülen tasarı gereği bu öğretim üyelerinin kadrolarının kaldırılması üzerine Behice Boran öğretim üyeliğinden ayrılmak zorunda kalır.

     Boran, daha sonra Niyazi Berkes, Adnan Cemgil ve Pertev Naili Boratav’la birlikte “Yurt ve Dünya” dergisini çıkarmaya başlar. Kısa bir süre sonra buradan ayrılarak Muzaffer Şerif Başoğlu ile “Adımlar” dergisini çıkarmaya karar verir.

Üniversitedeki görevinden ayrılan Boran  çevirmen Nevzat Hatko ile evlenir.. İki yıl sonra, Türkiye Barışseverler Cemiyeti’ni kurarak siyaset arenasında iyice belirginleşmeye başlar. Bu tarihte Adnan Menderes Başbakandır. Ve Kore’ye asker gönderme hazırlıkları yapılmaktadır. Tam da bu dönemde genel başkanı bulunduğu Türkiye Barışseverler Cemiyeti adına

Kore’ye asker gönderilmesine karşı bizzat dağıtıp, yayımladığı bir bildiriden dolayı gözaltına alınır ve yargılama sonucu 15 ay hapis cezasına çarptırılır. Hükümlülüğü olduğu 1951 tarihinde oğlu Dursun’u  cezaevinde dünyaya getirir..Boran, 1953 yılında TKP ile ilgili davadan da üç ay tutuklu kalır, cezasını çektikten sonra serbest kalır.

               Behice Boran siyasete ilgisini sürdürür, sol sosyalist partilerle temasa geçer. Tam da bu tarihlerde 27 Mayıs darbesi yaşanır. Düşündükleri, planladıkları bir nevi yine sekteye uğrar. Kendini yeni döneme hazırlamaya başlayarak, 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP)’ne üye olur. Kısa sürede parti içinde önemli konumlara gelir, yoğun bir çalışma dönemine girer.

27 Mayıs darbesinden sonra 1961 Anayasası kabul edilir ve birçok alanda değişiklik hayata geçirilir. Bunlardan biri de seçim kanunudur.  1965 yılında yapılan genel seçimlerde Türkiye’de ilk defa daha önce kullanılmayan Milli Bakiye Seçim Sistemi ile seçim gidilir.

Bu seçim sistemine “Millî bakiye” veya “Ulusal artık” seçim sistemi de denilir. Bu sisteme göre, seçim bölgelerindeki milletvekili sayıları nispi temsil sistemine göre bulunur. Partilerin seçim çevrelerinde aldığı bütün artık oylar toplanır. Açıkta kalan milletvekili sayısına bölünerek milli seçim kotası bulunur. Her partinin elindeki toplam artık oy milli seçim kotasına bölünerek, bununla orantılı bir şekilde milletvekilleri dağıtılır*”

1965 genel seçimlerinde seçime giren TİP, birçok bölgede adaylar gösterir ve Türkiye genelinde % 3’den fazla oy alır cumhuriyet tarihi boyunca  önemli bir başarıya imza atar, böylelikle meclise 12 milletvekili gönderdiği açıklanır. Ancak Behice Boran aday olduğu halde milletvekili seçilmediği anlaşılır. Seçim sonuçlarına göre Milli Bakiye sistemine göre alınan oyların milletvekili sayısına yansımasında, bir yanlışlık yapıldığı savıyla YSK’ya  itiraz edilir. İtiraz yerinde görülerek artık oylardan dört milletvekili daha eklenir. İlk seçim sonuçlarına göre Urfa’dan TİP adına seçilen Hüseyin Kiraz’ın milletvekiliği düşer, artık oylardan TİP genel merkez adayı Behice Boran Urfa’nın ilk kadın Milletvekili olarak parlamentoya girer. Bu karar tabanda bazı rahatsızlıklara neden olsa da Behice Boran’ın ismi kabul görür.Birkaç dönem Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’yi temsil ederek  çalışmasını sürdürür.

1969  yılında yapılan genel seçimlerde ise Milli Bakiye Seçim Sisteminden vazgeçilerek, bir tür baraj sitemi getirilir ve TİP  meclise sadece 2 milletvekili gönderir.

Tam da bu dönemde 1970 yılında TİP’in 4. Kongresinde Behice Boran ilk kadın genel başkanı sıfatıyla partisinin başına geçer. Kısa süre sonra da  12 Mart 1971’de yaşanan askeri muhtıradan  hemen sonra  TİP kapatılır ve Behice Boran tutuklanır. Kısa sürede 25 yıl ağır cezaya çarptırılır. 1974 yılında aftan dolayı serbest bırakıldıktan sonra TİP yeniden kurulur. 1 Mayıs 1979’da sokağa çıkma yasağını protesto eden TİP’in başına geçen Behice Boran 25 gün tutuklu kalır. 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatılan tüm partilerin üyeleriyle birlikte Behice Boran da bir süre evinde göz hapsinde tutulur.  Partisi ve kendisi hakkında soruşturma açılır ve bunun üzerine ilerlemiş yaşına ve bozulan sağlığına rağmen yurtdışına çıkar. Bir süre sonra  1981 yılında“Yurda dön” çağrısına uymaması nedeniyle vatandaşlıktan da çıkarılır ve Belçika’ya yerleşir. Yedi yıl gibi uzun bir süre yurt dışında siyasi mülteci olarak yaşar ve 1987 yılında hayatını kaybeder. Cenazesi Türkiye’ye getirilir  ve TBMM’de tören düzenlikten sonra İstanbul’da toprağa verilir.

Behice Boran, köy araştırmaları ile Türkiye’de ilk saha araştırmalarından yapan bir bilim insanı olmasına rağmen, siyasi kimliği hep önde olur. Oysa eserleri incelendiğinde dönemine göre öngörülü bir sosyolog olduğu görülecektir. Ama siyasi görüşü ve düşünceleri bu yönünü örtmüş, sol çevrelerde ancak görünür olmuştur. Ölümünden sonra bazı mektupları, cezaevinden yazdığı günlükler, aile fotoğrafları ve özel eşyaları çöplükten çıktığı iddia edilmiş,bir antikacının eline geçmiştir. Osmanlıca, Türkçe ve İngilizce yazılan mektup ve yazılar henüz basıldığına dair bir iz yoktur. Bir dönemin sıra dışı aktörü ve bilim kadını hala bir çok ilkin sahibi olarak tarih sayfalarında yer alıyor.

Kaynakça:

Bianet Fliz Koçali yazısı

Biyografi.com

Toplumsal Yapı Alan Analizi Behice Boran

*Vikipedi

Sebeno bana?!!!

Bu gün kelimeler sereymıdı kavga kenê, ju şına, biri yeno.

Sebeno bana, sebeno söyleyin? No ço hal u durumo?

Mı nêşa neyrê anlamı vereyim? Her şey mejidımıdı olmuş herp meydanı.

Serey mı ağrıyor, gözlerim kamaşıyor. Hewrî geziyor azmindı, azmin sesleniyor corra.

Beni çağırıyor tewer, durmadan sesleniyor mırê.

No çı hal u durumo.

Şıma ne fam ettiniz?

Sebeno bana?

Bu  xıntey, bu pırên yırteya…

De wajê bana, sebeno mı?

Dikkat gözünü kırpma, kıpraşma çekiyorum.

Bir dönemin tanığı: Hasan Usta…

Henüz yedi ya da sekiz yaşlarındayken, babam aile olarak hepimizin vesikalık fotoğraflarını çekmek için eve fotoğrafçı getirdi. İtiraf etmeliyim ki, o zamana kadar fotoğraf makinesi görmemiştim.  Annem, ablalarım ve ben şaşkın şaşkın gelen fotoğrafçının elindeki ahşap kutuya bakakalmıştık. Bir fotoğraf makinesinin nasıl bir araç olduğunu bilmediğimiz için fotoğrafçının elindeki ahşap sandık, tam anlamıyla bir giz metaforu olarak karşımızda duruyordu.

 İşinin ehli olan fotoğrafçı, önce üç  ahşap ayaktan oluşan düzeneği taş duvara 1-2 metre uzaklığa düz bir yere yerleştirerek işine başladı. Ahşap kutuyu üç ayak üzerine koyarak çekime hazır hale getirdi. Sonra duvara siyah bir perde astı, perdenin önüne de bir tahta tabura yerleştirdi. Artık fotoğraf çekim için her şey tamamdı. 

Fotoğraf deyince aklınıza dijital ya da analog fotoğraf makineleri gelmesin. Orta boy bir koli büyüklüğünde bir ahşap sandık, sandığın perdeye bakan kısmının tam ortasında belirgin bir objektif, objektifin tam tersi yönde ise kutunun bir yüzeyini kapatacak kol uzunluğunda siyah bir örtü ve görüntünün ters olarak yansıdı buzlu cam bulunan mekanizma fotoğraf makinesini oluşturuyordu.

Heyecandan nutkum kesilmişti desem yalan olmaz.  Karşımda tanımadığım birisi, sandığın içinden bana bakıyor, kafasını siyah bez kolun içine sokuyor, sonra öndeki objektifle oynadıktan sonra  sert ve ciddi bir ses tonunda “dikkat, buraya bak, gözünü kırpa” dedikten sonra, objektifin önünde bulunan bir koruma kapağını hızlıca yana çekerek, birkaç saniye içinden saydıktan sonra tekrar metal korumayı objektifin üzerine kapatarak çekim işinin birinci bölümünü tamamlamış oluyordu. Hiç konuşmadan bu kez, sandığın arka kısmında kol uzunluğunda siyah bezin içinden elini geçirerek, sandığın içinde bir takım işlemler yapmaya başlıyor ve birkaç dakika içinde ıslak fotoğraf kağıdını sandıktan çıkararak  kuruması için ipe asıyordu.

Her birimiz için ayrı  ayrı  aynı işlemleri yaparak, kısa zamanda  ıslak siyah beyaz fotoğraf kağıdını bir bezle silerek ve kuruttuktan sonra bize uzatıyordu.

Hepimiz şaşkındık. Bu gerçek olamazdı, sandıktan siyah beyaz suretimiz çıkmıştı…

Bir babam tepkisizdi. Sanırım babam da askerde fotoğraf çektiği için biliyor olmalıydı.

O gün fotoğraf kavramı zihnimde bir hayli yer almış olacak ki, yıllar sonra fotoğraf merakım hayatımın en önemli uğraşlardan biri oldu. Evimize kadar gelip fotoğraflarımızı çeken Hasan Usta  gibi bir ticari faaliyetim olmadı ama yıllarca insanların sosyal hayatlarını fotoğraflamaya çalıştım.

O tarihte duvar dibinde, siyah eskimiş bir perdenin önünde çektiğim ve hayatımın ilk fotoğrafı olarak anılarımda saklı kalan fotoğrafa bizde sulu, bazı bölgelerde şip şak ya da alaminüt  adı veriliyordu. Hayatımın ilk fotoğrafı olmasına rağmen, kısa süre sonra kayboldu. Oysa o fotoğraf benim için bir başlangıçtı, yıllar sonra da olsa elimin altında olmalıydı. Ama olmadı, çok kısa sürede kaybettim. Belki ablalarımdan birinin saklamış  olma ihtimalini hala içimde küçük bir umut olarak yaşatıyorum.

 Sulu fotoğraf çekmemizin üzerinden yedi sekiz yıl sonra merakım sonucu Rus Malı  Lubiter 2 marka bir fotoğraf makine edindim.  Kısa sürede fotoğraf sanatına tav oldum merakım daha bir  gelişerek fotoğrafçılığa adım attım. Bu nedenle de ben yaz tatillerinde, okul dışındaki bütün zamanlarımı fotoğraf  çekmeye ayırmaya başladım. Biraz da okul harçlığımı çıkarmak için Siverek’te Şeytan Küçesi olarak bilinen, dar ve dolambaçlı eski çarşının içinde Foto Hayat’ta çırak olarak çalışmaya başladım. Ama yanlış giden bir şeyler vardı,  stüdyo fotoğrafçılık  beni sarmamış olacak ki, spotlar altında fotoğraf çekmeyi pek öğrenemedim. Ama insanların doğal halleri, sosyal hayatları ilgimi çektiği için, gözüm hep sokak fotoğrafçılığında oldu. Kısa sürede boynumda Rus Malı 12’lik filmli makinem sokak sokak gezmeye başladım, önüme gelen her şeyi fotoğrafladım. Babam  buna kızsa da ben tarzımı değiştirmedim ve sokakların fotoğraflarını çekmeye devam ettim.

O yıllarda fotoğraf giderek gelişmeye başlamasına rağmen, halen sokakta sulu yani şip şak fotoğraf çekenler kısmen de olsa varlığını sürdürüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, o dönem iki kişi sulu fotoğraf çekmeye devam ediyordu. Bunlardan biri de, bizim vesikalık fotoğrafları çeken Hasan Ustaydı. Aradan yıllar geçmesine rağmen, fotoğrafımın akıbetini ve belki negatifini bulma umuduyla kendisine sordum. O zaman her nedense negatife “arap”diyorlardı. İlerki zamanlarda bu “arap” kavramının ötekileştirici ve ırkçı bir yaklaşım olduğuna kanaat getiriyordum.

Hasan Usta soruma karşı yüzüme baktı, uzun bir süre hiçbir şey söylemedi ve biraz da sert bir şekilde

“Aradan on yıl geçmiş yeğen. Bende çektiğin fotoğrafın arabı yok. Ne yapacaksın ki zaten, istiyorsan seni yeniden çekeyim” demişti.

Sonra hiç bahsini açmadım.  Yıllarca içimde kaybettiğim fotoğraf ukde olarak kaldı.

O günden sonra alaminüt fotoğraf nasıl çekildiğini merak ettiğim için zaman zaman kendisini çalışırken izlemeye giderdim.  Küçük bir ahşap sandığı andıran fotoğraf düzeneğinin nasıl bir gizem taşıdığını çözmeye çalışırdım. Kocaman bir stüdyo, küçük bir kutunun içine sığdırılmıştı.

Hasan Usta belki de rakip bir iş yerinde çalıştığımdan dolayı olacak ki,  meselenin püf noktalarını sormama rağmen pek anlatmadı. Bu nedenle sulu fotoğrafçılığı hep merak ettim ve  bir türlü  de öğrenemedim. Hasan Usta ahşap sandığını kullanırken, ben analog fotoğraf makinesini kullanmaya devam ettim. Oysa bana sulu fotoğrafçılık  çok  ilginç geliyordu. O ahşap sandık, hem stüdyo, hem de karanlık oda. Fotoğraf kağıdının banyo edildiği yerde sandığın içindeydi. Bu nedenle bana olağanüstü bir olay gibi geliyordu. Ben de fotoğraf çekiyordum ama ne banyosunu ben yapıyordum, ne de baskı işini. Oysa Hasan Usta fotoğrafla ilgili bütün işlemleri ahşap sandığa sığdırıyordu.

Bu nedenle sulu fotoğrafçılığı ve Hasan Usta’yı hiç unutmadım.

Hasan usta ömrünü fotoğrafçılıkla kazandı, yıllarca hükümet konağına, adliye binasına giden yolun üzerinde, bir duvar dibinde fotoğrafçılığa devam etti, ekmeğini çıkardı, ev geçindirdi. Ben ise ömrümde fotoğraftan hiç para kazanmadım. Paramın büyük kısmını makine ekipmanlarına, çektiğim fotoğraflarının baskılarına harcadım.

Fotoğraf hayatımda yığınca sorun ve sıkıntı  anlamına geliyordu, yine de vazgeçmedim. Merakımın peşinden gittim, Çalıştığım dükkanın birkaç dükkan ötesinde, bir duvar dibinde sulu fotoğrafçılığa devam eden Hasan Usta’nın en eski fotoğrafçılardan birisi olduğunu öğrendiğimde, ben artık Üniversite eğitimi için Siverek’ten ayrılmış oluyordum.

Hasan Usta ise sulu fotoğrafçılığına devam etmeyi sürdürdü. Her gün ahşap kutunun içinde, el çabukluğuyla siyah beyaz  fotoğraflarını tab ederek işini yürüttü. Özelikle köylerden gelenlerin fotoğraflarını çekiyor, okuma yazma bilmeyenler için imza yerine geçen tunçtan mühürler kazıyordu.

Yıllar böyle geçti. Hasan Usta sulu fotoğrafçılığını sürdürürken, oğlu hemen yanı başında stüdyo dükkânı açarak fotoğrafçılığı bir adım ileriye taşıdı. Oğlu stüdyoda fotoğraf çekerken, o eski yerinde, duvar dibinde yoksul ve dar gelirli insanların sulu fotoğrafçılığına devam etti.

Köprüden çok su akmaya , fotoğraf sektörü olağanüstü bir değişim evresine girmeye başlamıştı… Sulu fotoğrafçılık yerini stüdyo, stüdyo yerine renkli laboratuarlar alarak, en ücra köşeye kadar yayılmaya başlamıştı.

Bu ara Hasan Usta  1986 yılında sulu fotoğrafçılığı bırakarak, oğluyla çalışmaya devam etse de,  ahşap ekmek teknesini uzun süre muhafaza etti, hatta anında fotoğraf isteyen olduğunda kullanmayı sürdürdü.

Hayatının son anına kadar fotoğrafla meşgul oldu ve hayatını 1994 yılında noktaladı.

Ben yıllar içerisinde çok makine eskittim ve belgesel tarzda fotoğraf çekmeye devam ettim. Zamam zaman Siverek’te bulunan Şeytan Küçesi’nde eski günleri yad etmek amacıyla çalıştığım yerlere gittim. Her şey değişmiş, dükkanlar yıkılmış, çalıştığım Foto Hayat  ve  Hasan Usta’nın oğlunun açtığı Foto Umut  yoktu artık.

Hasan Usta bir dönemin tanığıydı, bu nedenle hikayesi de bana ilginç geliyordu. Bu nedenle her şeyden önce Hasan Usta’nın ahşap kutudan ibaret  fotoğraf makinesiyle çekilen bir kaç fotoğrafa ulaşmak için izini sürmeye başladım. Oğlu fotoğrafçılığa devam etmek için İzmir’e yerleşmiş, foto Umut’u bu kez Foto Önder olarak orada yaşatmaya devam ediyordu.

Kendisiyle iletişime geçtiğimde ilk hayal kırıklığını babasının fotoğrafıyla ilgili yaşadım. Yıllarca fotoğraf çeken, Siverek’teki  eski nüfüs cüzdanlarının çoğunun  fotoğraflarını çeken  Hasan Usta’nın makine başında hiçbir fotoğrafı yoktu. Terzi söküğünü dikemez lafı bir kez daha doğrulanıyordu.

Buna rağmen hikayesini yazmak, kıyıda köşede kalan fotoğraflarına ulaşmak istedim. Bunu yaparken kendimi aramaya, geçmişte kesişen noktalarımızı bulmaya çalıştım.

Hasan Usta 1927 Siverek doğumluydu.  Siverek’e bağlı Hop köyünden göç ederek ilçeye yerleştikleri söylenir.Amcası  o dönemin en ünlü terzilerinden biri olan Reşat Ustaydı.  Malum o dönem şehirde yaşayanlar çocuklarını daha küçükken meslek öğrensin diye bir sanatkarın yanına gönderirlerdi.

Hasan Karcı da amcasının yanında terzilik mesleğini öğrenmek için her gün sabah erkenden dükkanına gidiyor, amcasının dediği işleri yaparak, mesleği öğrenmeye çalışıyordu. Kısa sürede işi kavramaya, iğne ile iplikle arasında ki ilişkisini düzeltmeye gayret ediyordu.

Hayali belliydi, biraz öğrenip, kendi işini kurmak. 

Yıllar böyle geçerken, amcasını İstanbul’a kumaş getirmeye gitmesiyle hayatının değişeceğinden habersiz o dükkandaki işini sürdürmeye, sökükleri dikmeye, arada bir dikiş için makinenin başına geçerek, hayaline kavuşmayı düşünüyordu.

Amcası birkaç gün İstanbul’da kaldığı sırada, kumaş aldığı tüccar, Siverek’te bir fotoğrafçının olup, olmadığını soruyor. Terzi Reşat  Usta önce soruya bir anlam vermese de, yok diye cevap veriyor.

Kumaş tüccarı hemen ayak dibine koyduğu ahşap kutuyu göstererek,

“Bu bir fotoğraf makinesi. Bir alacaklımdan aldım. Sen bunu al, Siverek’e götür. Dükkânın önüne kur, gelen gidenin fotoğrafını çeker, kiranı çıkartırsın. İşine de engel olmaz. Hatta çok para kazanabilirsin. Devlet her işte fotoğrafı zorunlu kılıyor.“ der.

Terzi Reşat kumaş aldığı tüccarın önerisi karşısında şaşırıyor, kendi mesleğiyle fotoğrafçılık arasında bir bağ kuramasa da, tüccarın ısrarı üzerine kabul ediyor. Basit bir parayla kutuyu ve birkaç top kumaşla geri döndüğünde takvim yaprakları 1946 yıllarını gösteriyordu.

Terzi Reşat Usta bir iki gün içinde fotoğraf makinesinin düzeneğini anlatıldığı gibi kuruyor, bu işin sorumluluğunu da yeğeni  Hasan’a veriyor. Bu işi kendisine verdiği için kırılıyor, içten içe de kızıyor ama  sessiz kalarak işi öğrenmeye çalışıyor ve kısa zamanda öğreniyor da.

Her gün biraz daha fazla müşteri gelmeye başladığında, amcasının kendisine verdiği paranın az olduğunu düşünerek işi bırakıp, başka işlere yöneliyor. O yıllarda okuma yazma bildiği için devlette tahsilat memuru oluyor, köylere vergi toplamaya, hayvan pazarında makbuz kesme işine bakıyor.

Ama aklının bir köşesinde fotoğrafçılıkta kazancın daha fazla olduğu gerçekliği kendisini dürtüyor. Çünkü fotoğraftan daha fazla para geleceğinin inanıyor. Amcasından makineyi satın alarak, kendi işini kurma konusunda adımını atıyor ve tahsildarlıktan da istifa ediyor. Yer alarak da amcasının dükkânın önünü kullanıyor, sonra Şeytan Küçesi’nde bulunan Yeni Meydana taşınıyor.

Çünkü Yeni Meydan hem kalabalık, hem de bütün köylülerin uğrak yeri. Hayvan tüccarları, Siverek’in eşraflarının oturup sohbet ettiği, çay içtiği merkezi bir yer. Adı meydan ama dört etrafı çayhanelerle kaplı, ağaçlık, serin bir alan. Bu nedenle müşterisi çok, gelen gidenin uğrak yeri.

Hasan Usta burada işine devam ediyor. Yıllarca hiç bıkmadan, yaz kış işine devam ediyor. Ahşap kutunun içinde kimyasallarla her gün temas ettiğinden dolayı parmakları yara bere içinde kalıyor ama o hiçbir zaman işinden vazgeçmiyor. Kışın buz gibi havada, yazın kavurucu sıcakta ahşap kutusunun başında işini sürdürüyor.

Kazandığı parayla ev alıyor, çocuklarını okula gönderiyor, onlara sermaye biriktiriyor.

Ta ki oğlu Ömer baba mesleğini 1986 yılında devir alıp, analog sisteme geçene  kadar. Oğlu işe başladığında Hasan Usta köşeye çekilmiyor ama artık eski günlerdeki gibi sulu fotoğrafın öneminin kalmadığını  görüyor. Ama buna rağmen eli emektar mesleğini bırakmaya gitmiyor.

Yıllarca bir ahşap kutunun vizöründen insanların vesikalık fotoğrafını çeken, onların dertlerini arzuhale döken ve mühürler kazıyan Hasan Usta1994 yılında hayatını Siverek’te noktalıyor.

 Şimdi ise torunları aldıkları mirası çağın son teknolojilerini kullanarak  devam ettiriyorlar…

Hasan Karcı sulu fotoğrafçılığı bırakmaya yakın bir dönemde stüdyoda çekilen fotoğrafı.

Eski bir fotoğraf ve yiten bir alan…

Henüz Dicle üzerinde  Kral Kızı barajı yapılmamış, Eğil ve Piran arasında bulunan asma köprüden gidip gelmeler gerçekleşiyor. Dicle incecik ama çok derin bir vadide akıyor.Bostankars diye isimlendirilen mevki. O dönem Eğil”in Piran tarafına düşen Matmur’da öğretmenim. Dicle ilçesine bağlı olması gereken bir iki köy nedense Eğil’e bağlanmış. Dolayısla yol Eğil’den bu köprüden sağlanıyordu. Burayı kullanmak istememek demek, Diyarbakır,Ergani ve Dicle ilçesinden dolanmak anlamına geliyordu. Ben de çoğunlukla bu yolu kullanıyordum. Zor ama kısa bir yoldu. Zor demek eksik kalır bence. Devasa bir kayalara çakılan demir kancalara tutunarak aşıyorduk.Gerçekten yol çok ama çok çetin bir dağ patikasıydı. O dönemden kalan nadir fotoğraflarımdan biri. Yıl 1991 Şimdi ise artık suyun derinliklerinde. Arkada kalan eski yapılar yerinde mi doğrusu bilmiyorum. Yakın bir zamanda, Corona tehlikesi geçince ziyaret etmeyi umuyorum.

Anê Kurban.

Kadri Gönüllü yazdı.

Harman yerinde, sevkide uyurduk geceleri,
Üstümüzde yıldızlardan bir örtü.
Dünyanın en parlak göğü,
Yedi kardeşlerden hüzünlü bir öykü.
Samanyolu delik bir çuval,
Ya da bir kardeş salacası😪

Eyvanda sofraya otururdu babam iftar vakti,
Elde kaşık,
Sebatkâr bir bekleyiş.
“Diyarbakır’da iftar vakti” ni duyunca radyoda,
Damlara çıkardık,
Birazdan kalede patlayacak top sesi.
İlk haberi vermenin mutluluğu…
Bir “Bismillah” sonra,
Bir yudum su,
Bir yudum mutluluk,
Biten oruç,
Ve biten gün…

Upuzun küçelerinde kaybolurduk Siverek’in sonra.
Siverek kocaman bir kent,
Derya deniz, uçsuz bucaksız…
Ama hiç korkmazdık nedense.
Bir dayzê bağrına basardı bizi nasılsa,
Tarif ederdi yolu “dayê qurban”
Ve mutlak köyümüze çıkardı bütün yollar…

Kaynak: Herdem Siverek

Mevsimlik hayatların göç seremonisi

Bu yıl mevsimlik tarım işçilerinin göç takvimi, coronavirüs pandemisine denk geldi. Herkes eve kapanırken, onlar uzak diyarlara gitme hazırlığına girdiler. Tarım il müdürlüklerinin önünde uzun kuyruklar oluşturarak sosyal mesafe meselesini aştılar, adeta salgına meydan okuyarak, çalışma izni  için ölümüne bir çaba gösterdiler.

Özellikle Urfa’dan basına düşen haber, fotoğraf ve görüntüler meselenin dramatik  ve yakıcı yönünü bir kez daha ortaya koydu. Türkiye’nin en büyük hidroelektrik ve sulama barajını barındıran, 12 milyon  hektarlık alanda özellikle tahıl ve pamuk ekim yapan Urfa, aynı zamanda en az 30 bin ailesini her yıl mevsimlik işlerde çalışmak üzere uzak illere gönderiyor. Başta Akdeniz, İç Anadolu, Ege ve Karadeniz’e işçi gönderen Urfa, GAP’ın merkezi olma özelliğini de koruyor. Pamuk, buğday, arpa, mısır, mercimek, fıstık ve biber ekiminin Türkiye Tarımsal faaliyetleri arasında oldukça önemli bir orana sahip olması, dışarıya işçi göndermesinde bir etki yaratmıyor.

Hem buğday, pamuk, mercimek gibi  tarımsal ürünlerinde ciddi miktarda rekolte artışı görülüyor, hem de 30-40 bin aileyi dışarıya işçi olarak gönderme süreci işliyor.

Süreci yönetenleri alkışlamak lazım.

Bu tezatlığı nasıl sürdürebiliyorlar, merak ediyorum doğrusu?

Türkiye’nin en önemli gerçekleşmiş projelerine ev sahipliği yapacaksın, hem de her yıl uzak illere ırgat olarak binlerce işçi göndereceksin?

Bravo  doğrusu.

Meselenin buraya kadar olan kısmı buz dağının görünen tarafı. Asıl fotoğraf meselenin yakıcılığını daha dramatik bir şekilde ortaya koyuyor.

Başta Urfa olmak üzere çevre illerden batıya çalışmaya giden binlerle ifade edilen ailenin varlığı, içinde bulundukları koşullar içler acısı olmasına rağmen süreç işliyor. Corana tehdidi olmasa bile sorunları oldukça ciddi boyutta ve bunu herkes bildiği halde, her yıl aynı sıkıntılar tekrar ediliyor.

Her şeyden önce bu insanların bir kaydı, kuydu yok. Düzensiz mülteciler gibi Türkiye’nin her tarafına dağılıyorlar. Çalıştıkları işler düzensiz, ücretleri az ve yevmiye usulü. Aldıkları ücret havanın, ürünün, arazinin durumuna göre değişiklik gösteriyor. Yağmur yağsa, fırtına çıksa, ürün hasadının zamanı gecikse iş başında olmalarına rağmen, ücret alamıyorlar. Bir sigorta girişleri yok, dolayısıyla sosyal güvenceden de mahrumlar. Göçmen kuş misali iş neredeyse,  oraya göç etmek zorundalar. Hijyen ortamlarda yaşamak ve temiz içme suyuna ulaşmaları neredeyse imkansız. Barınma problemleri genellikle arazi başında çadırlarla çözülüyor. Bir koruyucu sağlık şemsiyeleri yok. Sağlıkları gittikleri ilin sağlık müdürlüklerinin insafına bırakılmış durumda. Tarımsal üretimin yapıldığı arazilerde yani sahada oldukları için her türlü zirai ilaçlamanın zararlarıyla karşı karşıyalar. Yollarda balık istifi doluştukları araçların kaza yapması da işin katma değer vergisi gibi.

 Mevsimlik tarım işçilerinin içinde bulundukları koşulları daha da sıralamak mümkün. Bir kere işçi bile değiller. Kölelikten bir tık aşağı, belki amele ya da ırgat demek daha doğru.

Onlarca hayatı sorunları var. Çocuklarının eğitimi zaten yıllardır kangren olmuş durumda. Hiçbir hükümet bu konuda bir çözüm üretemedi. Aldıkları ücret ve içinde yaşadıkları koşulların ağırlığı konusunda bir iyileşme olmadığı gibi, bu insanların arasına son yıllarda sığınmacıların da dahil olması emeklerini daha bir ucuz hale getirmiş durumda.

Üretici kayıtsız, ucuz ve gerektiğinde hakkına çizgi çekebilecek grupları çalıştırmayı kendi menfaati için uygun bulması başka bir sorun olarak meseledeki ağırlığını koruyor.

Çalışma süreleri, aldıkları ücret gerçekten bir standartta tabi değil. Tek avantajları ailece çalışma yaşamlarının içindeler. Çoluk, çocuk tarladalar. Tarla çocuklar için oyun alanı, büyükler için de hava alma, soluklanma alanı değil elbet. Bahardan kışa kadar süren, zahmetli ve sıkıntılı bir süreç. Eğer dönüş yolunda, ya da çalışma esnasında başlarına bir şey gelmezse üç beş ay evlerinde geçirmeleri tek umutları. Kazandıkları para kışı çıkarmaya yetmeye bile az.

Aslında yazdıklarımın çoğu yazılıp, çiziliyor. Hükümet, valilikler bu sorunları benden daha iyi görüyor, raporlaştırıyor.

Ama mevsimlik işçilerin sorunlarının çözülmesi için herhangi bir adım atılamıyor. Çünkü Türkiye’nin tarımsal faaliyetleri emek sömürüsü üzerine oturtulmuş.Gelenekselleşmiş tarım yöntemleri, plansız modernleşme iki tarafı keskin bıçak gibi varlığını sürdürüyor. Bir taraftan insan gücünün en üst seviyede kullanılması esas alınıyor, bir yandan da makineleşerek çalışan insan sayısı azaltılıyor. Mesela, fındık toplamak için insan gücüne ihtiyaç duyulduğu için her yıl binlerce aile Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Mardin’den, Adıyaman’dan Karadeniz bölgesine gidiyor. Ama Urfa’da yetişen pamuk için bir biçerdöver onlarca ailenin işini bir çırpıda son verebiliyor. Ne GAP mastır planı, ne de insani gelişmişlik hedefleri ortada kalıyor.

Böylesi açmazlarda işin kaotik tarafını gösteriyor.

Osmanlıdan günümüze süren mevsimlik göç meselesi sorunlarıyla kendini tekrar etse de, görmezlikten gelmeye devam ediyoruz. Oysa bu göç tarımsal faaliyetlerin olmazsa, olmazları arasında. Ne kadar makineleşirsek, makineleşelim insan gücüne ihtiyaç duyulan alanlar halen varlığını sürdürüyor. Bu nedenle varlıkları tarımsal faaliyetlere, tarımsal faaliyetlerinin sürdürülebilirliğinin de mevsimlik tarım işçilerine bağlı olduğu gerçekliğinden yola çıkarak, sorunları ele alma, çözme konusunda adım atmak bir zorunluluk oluyor.

Özellikle bu yıl coronavirüs salgınının gündemde olduğu bir dönemde bunca insanı ölümün kucağında yaşamaya itmek bir çılgınlık olur. Önlem almak, çalışma koşullarını düzeltmek ve en önemlisi bu kesime bir sosyal güvence şemsiyesi getirmenin zamanıdır. Bu vahşi çalışma yönteminin sürmesi ne insani değerlerle örtüşüyor, ne de çalışma yaşamının kurullarıyla.

200 yıllık bir geçmişe sahip olan mevsimlik tarım işçilerinin serüvenleri her yıl tekrar ede dursun, iş ve ürün nerdeyse, işçiler de oradadır. Çukurova’da, narenciye ve çapa, İç Anadolu’da soğan, pancar, Akdeniz ve Ege’de sera, Karadeniz’de fındık ve daha birçok tarımsal faaliyet gelecek işçilere bağlıdır.

Bu işçilerin herhangi bir nedenle iş başı yapmaması, ya da yaptığı halde çalışamaması ekilen tarım ürünlerinin tarlada, ağaçta çürümesi anlamına gelir.

Bu nedenle aslında 200 yıl öncesi koşullarda çalıştırdığımız binlerce tarım işçisinin varlığı, ülkenin geleceği anlamına da geliyor.

Ama ne yazık ki,

Mevsimlik tarım işçileri birçok haktan mahrum ve insanca bir çalışma koşullarına sahip değiller. Düzenli bir gelirleri yok ve gittikleri illerde zaman zaman ırkçı saldırılara da maruz kaldıkları görülüyor. Ötekileştirilen, kentlere sokulmayan bu insanların ülke ekonomisine katkısı görünmeyerek, aslında tarımsal faaliyetler riske ediliyor. Hem emeklerinin karşılıkları ödenmiyor, hem de tarımsal faaliyetler sekteye uğratılıyor.

Özellikle de bu yıl coronavirüs salgını nedeniyle önceki yıllar kadar rahat bir süreç olmayacak.

Ek tedbirler, hijyen ortamlar ve virüsten korunma mekanizmaları oluşturulmak zorunda. Bu hem bahsedilen grup açısından, hem de genel toplumsal sağlığı açısından çok ama çok önemli.

Salgının şakası yok, tarımsal faaliyetlerin de aksama gibi bir lüksü yok. 

O zaman  köklü bir politika değişikliğine gidilmesi bir zorunluluk kendini dayatıyor. Fotoğrafın genelini görmek, sorunları akılcı ele almak tarımsal sürdürebilinirliği için bir gereklilik.

Mevsimlik tarım işçileri çoktan iş başı yaptı,  yaşam ve çalışma koşulları ise insani olmaktan çok uzakta. Coronavirüs salgını da işin cabası.

Evet var mı bir planınız?