



















Tamamına katılmamakla birlikte yazı ilginç ve güncel olduğu için sizinle paylaşma gereği duydum.
Feminist gelenekten gelen bizler “yaşamı merkeze koymaktan” bahsedince birçok kişi kaşını kaldırarak kendinden emin bakışlar atar. Onlara göre yaşam kendi kendini sürdürebilir, “doğal yollarla” kendini yeniden üretmeyi becerir, değeri ve masrafı yoktur, özgürce verilir ve teşekküre gerek duymadan teslim alınır.
Tam da salgın ortasındayken bu fikri değiştirmemiz gerekiyor. Olağandışı bir şeyle karşı karşıyayız: Bizi hayatta tutmak muazzam bir emek gerektiriyor. Hayata tutunmak ilk ihtiyacımız ve ilk hakkımız.
Bunun için hem bu kadar mühim hem de bu kadar önemsiz bir çaba harcayacağımızı söyleseler inanmazdık: kendinizi eve kapatın ve koruyun, her gün 10 dakikalığına balkonlara ya da pencerelere çıkarak yaşananların daha uzun sürmemesi için mücadele edenlere desteğinizi samimi bir şekilde gösterin. Teknisyenlerden, profesyonellerden, komşulardan ve gönüllülerden militarist kelimeler kullanarak yardım isteyin: “Virüse karşı savaş”, “Bu savaşı kazanacağız”… Ben savaşları sevmiyorum. Bu savaşı bile.

Gelin başka bir dil kullanalım: Hakların, müştereğin, karşılıklı önemin dilini. “Kendine bakman gerektiğini” ve böylece herkesin iyiliğinin sağlanacağını öne süren dogmalar paramparça oldu. Klasik liberalizme ve onun güvenilmez yeni zuhuru neoliberalizme artık elveda. Esas 21. yüzyıl bu salgınla başlıyor: Yaşam hakkını savunmanın önceliğimiz haline geleceği bir yüzyıl. Çünkü belki de tarihte ilk kez “zengin azınlık”, diğer herkesi sallantıda bırakarak kendini müdafaa edemiyor. Sadece bu batınca gidilecek başka bir dünya olmadığı için değil, ayrıca zaman olmadığı ve salgın ayrım yapmadığı için de.
En az iki ilkesi olan yeni bir tahayyüle ihtiyacımız var: Ortak zenginliğe kısıtlamalar olmadan erişim hakkını garanti altına almalıyız. “Ortak mülklere” dair güncellenmiş bir hayal bu, 19. yüzyılın geçim maaşına benzeyen, teminat altına alınmış bir temel gelir. O zamanlar ücretli iş hakkı savunuluyordu çünkü nüfusun çoğunluğu bu hakka sahip değildi. İşleri vardı ama ücret almıyorlardı. Şimdiyse gelir hakkını savunmamız gerekiyor. Kimsenin arkada bırakılmaması çok önemli. Bu bir hayır işi değil, bu hayatta kalmak.
İkinci ilke de yeni bir siyaset tarzı. Yaşam tehlikedeyken nasıl itaatkâr olunacağını bildiğimizi kanıtladık. Şimdi kamu kuruluşları, topladıkları ve bizim adımıza uyguladıkları tüm karar verme kapasitesini bu hakkı savunmak için kullanmalı. Yeni bir adalet ilkesi tanımlamalıyız: İnsanların onurlu şekilde yaşamasına olumsuz etkileyen her şey, kemer sıkma politikalarından yolsuzluklara, siyasi güçleri kullanarak şahsi kazançlar kovalamaktan kamusal malların özelleştirilmesine, toplumdan yapılan kesintilerden işin güvencesizleştirilmesine her şey yaşama karşı suç olarak görülmeli. Gelişmeye karşı geçinmek, bu yüzyılın sloganı tam olarak bu. Son yüzyılın her savaşında, her krizinde tekrar tekrar kafamıza kazıdığımız “Zengin ol” sloganı artık hükmünü kaybetti. Paraya geçinmek için ihtiyacımız var, başkalarını tahakküm altına almak için değil. Kamusal gelir de bu hakkı geliştirmek ve savunmak için var. Bu dizginsiz aç gözlülük artık çok ileri gitti. Durmak zorunda. Siyasete bu yüzden ihtiyacımız var.
Nietzsche bir keresinde, büyük değişikliklerin hiç fark ettirmeden parmak ucunda geldiğini söylemişti. Marx da tarihin yanlış yöne doğru hareket ettiğini gayet iyi biliyordu. Çünkü zorluklar, muktedir olduğumuzu fark etmediğimiz hayal ve cesaret için çaba harcamamızı gerektiriyor. Artık başlayalım.
21. yüzyıl daha yeni başladı.
Çeviren: Ata T.
Genç gazeteci Cihat Öztürk Corana Günlerinde düşüncelerimi haberleştirmiş. Paylaşmak istedim.

Okumak isteyenler için yazının linki
https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/07/tuhaf-zamanlar-cinlilere-ait-bir-beddua/
Oyuncu, yönetmen, senarist, öykü yazarı, Adana’da ırgat, İstanbul’ da set işçisi, İmralı’da mahpus Yılmaz Güney, yaşamı boyunca sanatı kadar siyasi kişiliğiyle de kendinden bahsettirdi. Çocukluk yıllarından başlayarak ömrünün son anına kadar fırtınalı bir yaşam süren ve kafasına koyduğu bir çok şeyi yapan biri olarak, milyonların gönlüne taht kurdu, posterleri evlerde aile bireylerinin arasına, iş yerlerinde görünür yerlere asıldı.

Halen Anadolu’nun bir çok kentinde, kasaba ve köylerinde Yılmaz Güney’in posterlerini görmek, bir berber dükkanında gülümseyen yüzüyle karşılaşmak ya da kamyoncuların durduğu dinlenme tesislerinde, cafelerde, çay ocaklarında, eski püskü işçi evlerinde Yılmaz Güney posterlerini görmek mümkün. Özellikle Siverek’te bir çok evde, işyerinde Yılmaz Güney’e rastlamak, onun hayatından bir kesit görmek,yaşadığı yıllar kadar olmasa da yaygınlığını hala sürdürüyor…
Yılmaz Güney’in 1960 yıllarında çevirdiği ve giderek politik bir hat çizmeye başladığı filmleri özellikle yoksul kentlerde müthiş sahiplenilmeye başlanır. Küçük kasabalarda bile sinemalar açılır, Yılmaz Güney’in filmleri kapalı gişe oynatılır.
Siverek’te 1970 yıllarının yaz mevsiminde akşam saatlerinde gösterime giren Yılmaz Güney Filmleri hem çok ilgi toplar, hem de ilginç olayların yaşanmasına neden olur.
En ilginci de Yılmaz Güney’in başrol oynadığı filmlerden (Bir rivayete göre Seyithan ) birinin sahnesinde yaşanır. Yılmaz Güney’in vurulma anı sırasında öfkesine hakim olamayan seyircilerden biri perdeye gerçek mermilerle ateş açarak, Yılmaz Güney’i vuran oyuncuyu durdurmaya çalışır. Perde birkaç kurşun darbesi alsa da perdeye ateş edilmesini kimse tuhaf karşılamaz, filmi izleyen Tenekeci Mahmut lakaplı esnaf en ön sıralardan kalkarak “ Merak etmeyin, merak etmeyin Yılmaz Abi bu kalleşin cezasını da verecek.” der.
O dönem yaşayanlar bu ve buna benzer anılarını anlatırken Yılmaz Güney’in bir Siverekli olduğunu da eklemekten geri kalmazlar. Yılmaz Güney’de zaman zaman Siverekliliğini öne çıkaran çalışmalara imza atar. 1968 yılında İstanbul’da kurulan Yüksek Tahsil Gençlik Derneği tarafından yayınlanan Siverek isimli derginin, 5. sayfasında yer alan yazısında sitemkar bir dille şunları yazıya aktarır:
“
—Bir gün nereli olduğumu sordular?
—Babam Sivereklidir dedim.
Siverek adına şaştılar, hiç duymamıştılar.
—Nerdedir bu Siverek? Dediler.
—Siverek Napoli’nin kazasıdır dedim.
Düşündüler bir süre birbirlerine bakındılar.
—Biz İtalya’yı çok iyi biliriz. Yanlışınız olmasın. Napoli’nin böyle bir kazası yoktur.
Siverek İtalya’da olsa bileceklerdi. Gelelim Siverek Urfa’nın bir kazasıydı. Urfa’da Türkiye’de bir şehirdi.”*
Yılmaz Güney kah sanatıyla, kah siyasi çıkışlarıyla gündemden hiç düşmez, varlığı Türk Sinemasında sarsıcı tartışmalara neden olur, henüz tam anlaşılmadan bir vaka olarak sinema tarihe geçer.
Büyük övgüler yanında çok eleştiri de alır. Sinemaya adımını attığı dönemdeki jönlerin tümü salon beyefendisi rolünde oynayan, al gülüm ver gülüm tarzında filmler yapan tiplere tezat, Yılmaz Güney sokak jargonu ile sinemaya adımını atar ve haksızlığa başkaldıran asi, genç rolleri toplumun önüne serer.
Bu derin uçurum Yılmaz Güney’in fırtınalı hayatına yeni fırtınalar ekler ve daha şöhretin ilk basamaklarında soruşturmalar, hapislik ve sürgünle tanışır.
Peki kimdir bu Yılmaz Güney, bunca tartışmanın odağında olmasına neden nedir?
Asıl Adı Yılmaz Pütün’dür. Annesi Güllü, Vartolu Cibran Aşiretinden, babası Siverekli Dersimi diye adlandırılan Desman köyündendir. Yılmaz Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Yenice’de 1 Nisan 1937 yılında dünyaya gelir. Hem baba tarafı, hem de anne tarafı yoksulluk, kan davası, daha iyi yaşam umuduyla Adana’ya göçmüş olduğundan, o da aynı kaderi paylaşan yüzlerce küçük çocuk gibi erken yaşta ırgatlıkla tanışır. Pamuk toplar; sokaklarda simit, sinemalarda gazoz satar. 9 yaşında davar güder,ailesiyle birlikte uçsuz bucaksız Çukurova topraklarında çapa yapar.
Sinemayla ilk ciddi tanışıklığı lise yıllarına denk gelir. O yıllarda bisikletiyle sinemadan sinemaya 16 mm’lik film bobinlerini taşıyarak hem harçlığını çıkarır, hem de içinde harlanan ateşi besler. Sanatla, edebiyatla arasını sıcak tutmaya, dergilerde yazılar, öyküler yazmaya başlar. Başladığı gibi de ilk yol kazasını da yaşar.
1955 yılında yazdığı “3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı yazısı nedeniyle hakkında soruşturma açılır ve komünizim propagandası yapmaktan dava açılır, uzun süren yargılamadan sonra 18 ay ceza, 6 ay sürgün cezası alır. Ceza aldığında Yılmaz Güney büyük umutlarla okumaya geldiği İstanbul’da üniversite öğrencisidir. Yaşar Kemal vasıtasıyla ünlü yönetmen Atıf Yılmaz’la tanışmış, sinemaya adımını atmıştır. Bu nedenle aldığı ceza hayatının dönüm noktası olur ve kendine bir yön çizer.
O dönemle ilgili kendi kaleminden şunları anlatır: “Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım. Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, baskılar, kahpelikler, yiğitlikler! Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık. Öğretmenlerimden biri ZORDUR.”**
1961 yılında cezaeviyle tanışan Yılmaz Güney 1962 Aralık ayında cezası biter, 6 aylık sürgün cezasını çekmek için Konya’ya gönderilir. Burada her gün polise imza vererek altı ayı doldurur ve İstanbul’a tekrar döner.Kaldığı yerden devam etmek için kolları sıvar. Cezaevinde ve sürgünde yazdıkları senaryoları hayata geçirir,çalışmalarını hızlandırır. Birkaç film çeker, yeni senaryolar yazar.Tam işler yolunda girerken 1968 yılında askere alınır ve iki yıl kısmen de olsa sinemadan uzak kalır.
Yılmaz Güney şöhret basamaklarını tırmanırken, Türkiye ise ideolojik kamplaşmanın tavan yaptığı yıllara evirilir. Sağ sol diye tabir edilen çatışmaların yoğun yaşandığı yıllarda Yılmaz Güney hayallerini gerçekleştirmek için yoğun bir çaba içindedir. Siyasi düşüncesi, yazdığı senaryolar, çıkardığı dergiler sol siyasetin odağına yerleşir.
1971 muhtırasında bir kez daha bir çok aydınla birlikte gözaltına alınır, bir haftalık gözaltından sonra bu kez üç ay Nevşehir’e sürgün yolları görülür.
Boş durmaz, yeni çalışmalara imza atar, yeni senaryolarla İstanbul’a döner..Sürgünde yazdıklarını, düşündüklerini hızlıca hayata geçirir. Filimler çeker, oynar, yönetir.
O artık ülke genelinde tanınan ve sinemanın en üst basamaklarında yer alan bir kraldır. Yaşamı, düşüncesi, siyasi duruşu her yerde tartışılan, sinema sahnesinden atılmaya, itilmeye çalışılan birisidir. Mevcut düzene muhalif, yerleşik sanat anlayışına mesafelidir.
Bu nedenle ceza ve soruşturmalardan kurtaramaz. Her adımı takip altına alınır, düşünceleri baskılanır.
1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarına evinde sakladığı iddiasıyla gözaltına alınır ve yargılama sonucu bir kez daha ceza alır ve tekrar cezaevi yol gözükür.
İki yıl gibi bir süre cezaevinde kaldıktan sonra 1974 yılında aftan yararlanarak, serbest kalır.
Bu kez cezaevi onun gerçek okulu olur. Zamanını okumadığı kitapları okumayla, yeni senaryolar yazmayla dolu dolu geçirir.
Bu nedenle, serbest kaldığı gibi sinemaya, kaldığı yerden daha ileri bir noktaya taşıma çalışmalarına devam eder. Projeleri daha bir sınıfsal karakter kazanır. Ezilen yoksulların yanında, Kürt yanı da devreye girer. Bir filmi sansür kuruluna takılır. Kullandığı isimler, oyuncuların giyim kuşamları sansür için yeterli nedendir. Seyithan filminde kullanılan “Kejê” isminden dolayı film sansüre uğrar, gösterime ve uluslararası yarışmalara katılması engellenir. Buna rağmen en küçük bir yılgınlık göstermez, son hızla sinemada var olma mücadelesini yürütür, onlarca filme imza atar.
Ancak, Adana’da yoksul tarım işçilerinin hayatını anlatan “Endişe” adlı filmin çekimi sırasında hayatı tümden değişir.
Aradan yıllar geçmesine rağmen, halen nasıl meydana geldiği tam olarak anlaşılmayan olay, hayatının dönüm noktası olur.
Yılmaz Güney ve Endişe Film ekibi, Yumurtalık beldesinin kır gazinolarının birinde, akşam bir araya gelmiş, filmi değerlendirirken, yan masalarda bulunan Yumurtalık İlçe Hakimi Sefa Mutlu ile bir tartışma yaşanır. Olay kısa sürede kavgaya dönüşünce ortalık karışır ve Sefa Mutlu silahla vurulur.
Yılmaz Güney olayın faali olarak gözaltına alınır, kuzeni olayı üstlense de, Hakim Sefa Mutlu’nun öldürülme olayı Yılmaz Güney’e mal olur. Yargılama sonucu 20 yıl hapis cezasına çarptırılır. Yılmaz Güney için her şey bitti denildiği dönemde, hapisteyken yarım kalmış Endişe filminin bitirilip, gösterime girmesini sağlar. Sürü ve Yol filmlerinin senaryolarını yazar. Yazdığı filimler büyük başarılar kazanır. Cezaevindeyken “Güney” adlı kültür ve sanat dergisini çıkarır. 13 sayı yayınlandıktan sonra 1979 yılında ilan edilen sıkıyönetimce kapatılarak, yayınına son verilir.
Ve 12 Eylül askeri darbesi yaşandığında, Yılmaz Güney Isparta’da cezaevindedir. Darbe sonrası hakkında onlarca dava açılır, hakkında 100 yılı aşkın ceza istenir. 1981 yılında izinli çıktığı cezaevine bir daha dönmeyerek, yönünü Avrupa’ya doğru çevirir. Birkaç ülke dolaştıktan sonra Fransa’ya yerleşir.
1982 yılında senaryosunu yazdığı ve yönettiği Yol Filmi Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alır ve dünyanın en iyi filmleri arasında gösterilir.Başrollerinde Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün ve Meral Orhansoy oynadığı film Türkiye’de yasaklanır. Yılmaz Güney vatandaşlıktan çıkarılır.
Yılmaz Güney ise, Fransa’da yeni bir filmin çekimine başlar. Duvar filminin çekimleri başladığında Yılmaz Güney’in kanser olduğu da ortaya çıkar. Film çekilir ama istediği başarıyı yakalayamaz.
Kısa bir süre sonra da Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984 yılında mide kanserinden Paris’te hayatını noktalar.
Hayatı boyunca ötekileştirilen ve çalışmaları hor görülen ve kendisine “Çirkin Kral” denilen Yılmaz Güney ancak 1993 yılında vatandaşlığa geri alınır.
111 filmin senaryo ve yönetmenliğini yapar, 45 filmde başrol oynar ve 35 önemli ödül alır.
Yani hayatı bir fırtınadan farksız geçer. Bindiği gemi karaya oturur, kayalıklara çarpar ama asla batmaz. Hep bir yerde umutla kendini yüzdürür. Bu nedenle Türk Sinemasına katkısı, adını dünyaya duyurması, Cannes Film Festivalindeki başarısı onun yaşadıklarından sıyrılıp, aramızda yaşamasına nedendir.
O bir Türkiye gerçekliğidir. Varlığı sol ideolojiye, künyesi Kürtlüğe, yaşamı Türklüğün ifadesine, ölümü siyasallaşan Kürdün sürgün yaşamının ifadesidir. Kabul etsek de, etmesek de Yılmaz Güney bir Türkiye gerçekliğidir. Esmer tenli, yoksul, kızgın, asi ama bir o kadar da güzel gülen bir Türkiye gerçekliği…
Kaynakça:
*İstanbul Yüksek Tahsil Derneği Siverek Adlı Dergi
* * Kemal Y./Mazlumların Çirkin Kralı: Yılmaz Güney







Ellerinizi sabun ve su ile yıkadığınızda, cildinizdeki mikroorganizmaları sabun molekülleri ile çevrelersiniz. Serbest yüzen sabun moleküllerinin hidrofobik kuyrukları sudan kaçmaya çalışırken, kendilerini belirli mikropların ve virüslerin lipit yapılarına sıkıştırarak lipit yapıların birbirinden ayılmasını sağlarlar.

Koronovirüsü etkisiz hale getirmede alkol bazlı dezenfektanlar da etkilidir, ancak virüsü cildinizdeyken etkiyi bertaraf etmenin en etkili yolu sabun kullanmaktan geçiyor.
Virüsler vücudun dışında saatlerce, hatta birkaç gün aktif şekilde yaşayabilirler. Dezenfektan sıvılar, mendiller, jeller ve alkol içeren kremlerin hepsi virüslerden kurtulmada etkilidir, ancak normal sabun kadar iyi olan ikinci bir seçenek yok!
Sağlık yetkilileri bize iki uyarıda bulunuyor: virüsü aldıktan sonra onu etkisiz hale getirebilecek veya ondan kurtulmanıza yardımcı olacak hiçbir ilaç yok. Ama aynı zamanda virüsün yayılmasını durdurmak için ellerinizi yıkamanız en büyük çözüm.
Koronavirüs için henüz bir ilaç yok, ancak büyükannenizin sabunu virüsü etkisiz hale getiriyor.

Kısa öykü: Virüs, en zayıf bağın lipit (yağlı) iki tabakalı olduğu kendi kendine birleştirilmiş bir nanoparçacıktır. Sabun molekülleri, virüsün yağ zarının katmanlarının arasına girer ve virüsü derme çatma bir evin yıkılması gibi parçalar.
Uzun hikayeye bakarsak; virüslerin çoğu üç temel yapı taşından oluşur: ribonükleik asit (RNA), proteinler ve lipitler. Virüs bulaşmış bir hücre, daha sonra virüsü oluşturmak için kendiliğinden bir araya gelen bu yapı taşlarının çoğunu yapar.
Kritik olarak, bu birimleri bir arada tutan güçlü kovalent bağlar yoktur, yani bu birimleri birbirinden ayırmak için sert kimyasallara ihtiyacınız yoktur.
Enfekte bir hücre öldüğünde, tüm bu yeni virüsler kaçar ve diğer hücrelere bulaşmaya devam eder. Bazıları da akciğerlerin solunum yollarında hayatlarını kaybeder.
Öksürdüğünüzde veya özellikle hapşırdığınızda, hava yollarından gelen küçük damlacıklar 10 metreye kadar sıçrayabilir. Daha büyük olanların ana koronavirüs taşıyıcıları olduğu düşünülmekte ve bunlar en az 2 metre saçılabilmektedirler.
Bu küçük damlacıklar yüzeylerde toplanırlar ve genellikle çabucak kururlar. Ancak virüsler aktif kalır. İnsan cildi bir virüs için ideal bir yaşam alanıdır. Cilt organiktir ve yüzeydeki ölü hücrelerdeki proteinler ve yağ asitleri virüsle etkileşime girer.
Diyelim ki, üzerinde virüs parçacığı olan çelik bir yüzeye dokunduğunuzda, yüzeydeki virüsler cildinize yapışacak ve böylece ellerinize aktarılacaktır. Daha sonra yüzünüze, özellikle gözlerinize, burun deliklerine veya ağzınıza dokunduğunuz takdirde enfekte olabilirsiniz. (Çoğu insan her 2-5 dakikada bir yüzüne dokunduğu bilimsel bir araştırma ile kanıtlanmıştır.)
Virüsün sadece su ile yıkanması da işe yarayabilir. Ancak su, cilt ve virüs arasındaki güçlü, tutkal benzeri etkileşimlerle rekabet etmede iyi değildir. Yani tek başına su yeterli olamayabilir.
Sabunlu su tamamen farklıdır. Sabun, bazıları virüs zarındaki lipitlere yapısal olarak çok benzeyen amfifil olarak bilinen yağ benzeri maddeler içerir. Sabun molekülleri virüs zarındaki lipitlerle rekabet eder.
Sabun sadece virüs ve cilt arasındaki “yapıştırıcı” yı değil, aynı zamanda virüs içindeki proteinleri, lipitleri ve RNA’yı bir arada tutan etkileşimleri de gevşetir.
Hemen hemen tüm “dezenfektan” ürünleri içeren alkol bazlı ürünler, yüksek oranda alkol çözeltisi (tipik olarak% 60-80 etanol) içerir ve virüsleri benzer bir şekilde öldürür.
Ancak sabun daha iyidir, çünkü sürtünme ile tüm elinizi kolayca kaplayan oldukça az miktarda sabunlu su ile gerekli dezenfeksiyonu sağlayabilirsiniz.
Sabun en iyisidir. Ancak sabuna erişememe durumunda alkol bazlı dezenfektanlar tercih edilebilir.
Konuyla ilgili kısa bir video izlemek isterseniz…
Okumaya devam edelim: El Yıkama Alışkanlığınızı Gözden Geçirme Zamanı
Kaynak
Matematiksel


Dünya Sağlık Örgütü yeni tip corona virüsü salgınını; “pandemi” olarak nitelendirdi. Böylece Covid-19’un dünya çapında geniş bir ölçekte etkili olduğu resmiyet kazandı. Elbette bu, insanlığın karşılaştığı ilk “pandemi” değil, ve muhtemelen son da olmayacak. Dünya Sağlık Örgütü daha önce AIDS dahil birçok hastalığı pandemi olarak ilan etmişti. Peki tarih boyunca insanlığı etkilediği bilinen pandemiler hangileri? İşte yüzyıllar öncesinden bugüne “salgınların tarihi”…

Gezegenimizin her köşesini diğer canlılarla paylaşıyoruz. Bunların arasında mikroskobik ölçekte olan bakteriler, mikroplar ve virüsler de var. Aralarında yediklerimizin oluşmasını sağlayanlar ve bize yardımcı olanlar da bulunuyor ancak sonumuzu getirebilecek olanlar da.
Şu anda bile vücudunuzun üzerinde, ellerinizde ve ağzınızın içerisinde kötü huylu bakteriler ve mikroplar var. Örneğin ölümcül stafilokok bakterisi taşıyor olma ihtimaliniz yüzde 25. Bu bakteri size zarar vermeyebilir fakat bir başkasından alırsanız hayatınızı kaybedebilirsiniz.
Bağışıklık sistemimiz ve günümüz tıbbının imkanları çoğu zaman bizi korumaya yeterli oluyor ancak bu mikro organizmalar bizden çok daha uzun süredir dünyada yaşıyor ve dayanıklı olup soylarını devam ettirmek konusunda bizden daha kararlı ve istikrarlı görünüyorlar.
Elbette insanoğlunun hayatta kalma azmi de küçümsenemez. Büyük kayıplar verilse de insanlık bugüne kadar başına gelen en korkunç salgınları atlatmayı ve türünü devam ettirmeyi başardı.
İşte insanlık tarihini şekillendiren en ölümcül salgın hastalıklar:
MS 165-180 yılları arasında Roma İmparatorluğu’nda yaşanmış olan ve doğu seferlerinden dönen askerler tarafından getirilmiş salgın bir hastalık olan Antoninus vebası günde 2 bin kişinin ölümüne neden olmuş bilinen ilk büyük veba salgınlarından biri.
Araştırmacılar yaşanan hastalığın çiçek ya da kızamık olduğundan şüphelenmiş olsa da gerçek sebebi hala belirsizliğini koruyor. Salgın, Roma İmparatorları Lucius Verus ve Marcus Aurelius Antoninus’un da hayatını kaybetmesine sebep olurken imparatorluk toplam nüfusunun yüzde 30’unu yitirmişti.
541 yılında Konstantinopol’de İmparator Jüstinyen tahtta otururken Avrupa’da başlayan bir salgın önce Mısır’a oradan Filistin’e, Suriyeye ve oradan da Anadolu’ya ulaştı. Jüstinyen Konstantinapol’a tüm giriş çıkışları kapattıysa da salgın hastalık askeri birliklerin şehre getirdiği malzemeler arasında yer alan fareler yoluyla girdi.
Farelerin tüyleri arasına gizlenen ve bir milimetreden küçük ‘Xenopsylla’ isimli uçucu bir böcek, midesinde ‘Pasteurella pestie’ denen ölümcül veba bakterisi taşıyordu. Bu böcekler uçarak çevrede bulunan diğer farelerin tüyleri arasına yerleşip hızla üredi.
İnsan vücudunun herhangi bir noktasına konup ısırarak veba mikrobunu aktaran böcekler hastalığı bulaştırdıkları kişilerin birkaç gün içerisinde ölmesine neden oldu.
Bir hafta içinde veba şehirde hızla yayıldı ve ölümler başladı. Sarayın çevresi askeri birliklerce karantinaya alındı. Başlangıçta günde birkaç yüz olan ölü sayısı, kısa süre sonra binlere ulaştı. Mezar yerleri dolunca, ölüler denize atılmaya başlandı.
Hastalık normal seyrini sürdürdü ve zamanla kendiliğinden yok oldu ancak o zamana kadar dönemin en kalabalık şehirlerinden olan Konstantinopol nüfusunun yüzde 40’ını kaybetti. Salgın iş gücü ve asker sayısını kaybeden Bizans’ın zayıflamasına ve saldırılara açık hale gelmesine neden oldu ki bu durum Avrupa tarihini kökten değiştiren gelişmelerin yaşanmasına vesile oldu.
1346 – 1353 yılları arasında meydana gelen Kara Veba salgınının 75 ila 200 milyon arasında insanı öldürdüğü düşünülüyor. Tam sayıları bilmek mümkün olmasa da özellikle Avrupa nüfusunun bu yıllarda yüzde 30 ila yüzde 60 oranda azaldığı belirtiliyor.
Yaşanan kıyım sonrası toplumda tanrının ve kilisenin sorgulanmasına sebep olan Kara Veba salgınının dinde reformun ve hayatın pek çok alanında rönesansın başlamasının başlıca nedenlerinden biri olduğu biliniyor.
15. yüzyılda Avrupalılar yeni dünyayı keşfetti. Amerika kıtasındaki yerliler ile temas eden Avrupalı kaşifler beraberlerinde getirdikleri virüs ve bakterileri buradaki insanlara bulaştırdılar.
Suçiçeği hali hazırda Avrupa’nın üçte birini öldürmüştü ancak bağışıklık sistemleri Avrupalılar gibi gelişmemiş olan ve ilaçları da yetersiz kalan Amerikan yerlilerinin hiçbir şansı yoktu. Milyonlarca insan öldü ve o dönem yerli nüfusun yüzde 90’ı yok oldu. Bu durum Amerika kıtasının Avrupalılarca kolonileştirilmesini son derece kolaylaştırdı.
19. yüzyılın başına kadar toplamda her iki Amerikan yerlisinden biri Avrupa’dan gelen hastalıklar nedeniyle öldü.
16. Yüzyılda ‘Yeni İspanya’ adı verilen bugünkü adıyla Meksika olan bölgede görülen birkaç farklı hastalığın aynı dönemde oluşmasıyla yaşanmış salgın felaketi ‘cocoliztli salgınları’ olarak anılıyor.
Bugün yapılan incelemeler sonucunda balıklarda bulunan salmonella bakterisi kaynaklı olduğu düşünülen salgınların 1520 – 1576 yılları arasında toplamda 15 milyona yakın insanı öldürdüğü, Maya uygarlığı için sonun başlangıcı olduğu ve yıllar içerisinde günümüz Venezuela’sından Kanada’ya kadar yayıldığı sanılıyor.
Uygarlık tarihimizde yedi büyük kolera salgını yaşandı ancak bunlardan en ölümcül olanı üçüncüsü olan ve 1852 – 1860 tarihleri arasında meydana gelen salgındı. Koleranın başlıca sebebi içme sularının kirlenmesi ancak sebebin bu olduğu üçüncü salgına kadar anlaşılamadı.
Uzun dönemler boyunca insan dışkıları ve atıkları aynı zamanda içme ve pişirme için kullanılan su kaynaklarına döküldü. Bunun büyük bir felaket haline geldiği yer ise o tarihlerde Hindistan oldu.
Bugün bile dünyanın en kirli nehirlerinden biri olan Ganj nehri 2011’de yapılan bir çalışmaya göre 100 mililitresinde 1,1 milyar dışkı bakterisi barındırıyor. Bu oran içerisinde yıkanabileceğiniz en kötü suda olması kabul edilebilecek oranın 500 bin katı. Hindular bu nehirde yıkanmanın kutsal olduğuna inanıyor ve günlük işlerinde nehir suyundan azami şekilde istifade ediyorlar. Bu nedele kolera bu bölgede sıklıkla karşılaşılan bir hastalık türü.
Ne var ki, 19.yy’da yaşanan büyük salgın ile kolera tüm Hindistan’a oradan Afganistan’a ve Rusya’ya yayıldı. Resmi kayıtlara göre sadece Rusya’da bile 1 milyon insanın ölümüne neden olan salgın oradan Avrupa’ya ve Afrika’ya son olarak da Amerika’ya ulaştı.
Kolera bulaşan her 5 kişiden 1’inde tehlikeli derecede ishal görülüyor. Hızla tedavi edilmezse bu kişilerden yarısı hayatını kaybediyor. Yedi kolera salgınında toplamda ölen insan sayısı tam olarak bilinmese de bunu milyonlarla ifade etmek mümkün.
Üçüncü salgın ile doktorlar koleranın nedenini buldu ve o tarihten sonra içme suyunun arıtılması ve kaynatılması gerektiği bilgisi dünyada yaygınlaştı.
1855 – 1859 yılları arasında Çin’de başlayarak dünyaya yayılan ve sadece Çin’de ve Hindistan’da bile 12 milyon insanın ölümüne neden olan bu salgına Jüstinyen Vebası ve Avrupa’nın Kara Vebası ardından ‘Üçüncü Veba’ denildi.
Etkileri bir asır kadar süren salgın Amerika kıtasına uzak doğudan gelen farelerle taşındı. Daha önceki vebalardan farklı olarak ilerlemiş olan tıp bilimi bu hastalığın incelenmesine ve tedavi edici ilaçlar oluşturulmasına imkan sağladı. Bunların başında da antibiyotikler geldi.
1914 – 1918 yılları arasında Tifüs bakterisini taşıyan bitlerin neden olduğu salgın savaşın beraberinde getirdiği bir olguydu. Avrupa ve Asya’da 25 milyon kişi hastalandı ve özellikle Sovyetler Birliği ülkelerinde 3 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Batılı ülkeler salgına neyin neden olduğunu daha hızlı anladı ve bitlerden kurtulmak üzere önlemler alındı. Doğu ülkeleri ise daha geç önlem aldı ve bu nedenle dünyanın bu kısmında çok daha fazla sayıda insan hayatını kaybetti.
Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda 500 milyon insana bulaşan H1N1 influenza virüsü neden olduğu yüksek ateş ile dünya genelinde 50 ila 100 milyon arasında sağlıklı insanın ölümüne neden oldu. Bu sayı birinci ve ikinci dünya savaşlarında ölen insan sayısının toplamından kat kat daha fazladır.
Bu virüsü diğerlerinden ayıran şey saldırdığı bünyenin bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse ateşin de o kadar yüksek meydana gelmesiydi. İspanyol Gribi tarihteki en büyük felaketlerden biri olarak kayıtlara geçti.
Çin’de başlayan Influenza-A virüsünün ördeklerde mutasyona uğrayarak insana geçen bir hastalık olduğu düünülüyor. Asya Gribi olarak adlandırılan hastalık 4 milyona yakın insanın canına mal oldu. Aynı bulunan bir aşı ile salgının önüne geçildi. Bir yıl içerisinde 40 milyon kişi aşılandı.
Asya Gribi kitlesel aşılanmanın önemini ve etkisini gösteren en önemli örneklerden biri haline geldi.
20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV virüsünün saptanabilen ilk örneği 1959’da Kongo’da görüldü. Ne var ki, teşhisi ve adı ancak 1980’lerde konuldu. Son 30 yılda 36 milyon insanın hayatına mal olan virüsü kesin tedavi edebilecek bir çözüm hala bulunmuyor. Sadece önlem almak ve hastalığa yakalandıktan sonra ömür boyu ilaç tedavisi kullanmak gerekiyor.
Corana Virüs Covit 19 Salgını.
Hayvanlardan insana geçen virüs şimdiye kadar bilinen Corana Virüs ailesinden. Bilim bu virüse Covit 19 adını veriyor. Virüs gribal enfeksiyon belirtileriyle başlayıp, akciğeri kaplayan bir öldürücü bir hastalığa dönüyor.Bu gün 182 ülkede salgın son hızla devam ediyor. Vaka sayısı 1 milyonu aştı, ölenlerin sayısı 37 bini aştı. Salgının ne zaman, nasıl duracağı ise mechul. Bu nedenle dünya genelinde Evdekal kampanyaları düzenleniyor. Bazı ülkeler ise sokağa çıkma yasağı ilan ediyor.

Ewronews.
Çocukluk yıllarımda hayatımızın büyük kısmı sokakta geçtiği için çoğunlukla evde yemek yemez, elimizde bir parça ekmek, belki biraz peynirle dışarı fırlardık. Biz oyun oynamak için dışarı fırlarken, annemiz arkamızdan
“Sakın ekmeği tek başına yeme. Yanındaki arkadaşınla paylaş. Paylaşmasan akşam rüyalarına yılanlar gelir, unutma.”diye bağırırdı.
Gerçekten de bu öğüdü çocukluk aklımıza kazır,bir parça ekmek de olsa, paylaşmayı esas alırdık. Hayat bize oyun gibi gelirdi. Arkadaşlarımızdan ekmeğini saklayanlar, tek başına yemeğini yiyenler de vardı elbet.Onlarla da oynar, ekmeğimizi bölüşürdük yine de.
Ama genel olarak bu öğüde uyduğumuzu söyleyebilirim. Hatta uymadığımız zamanlarda rüyalarımıza yılanların girdiğini, uykularımızın bölündüğünü hatırlıyorum.
Sonra “Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.*”
Giderek her şey değişti, bırakın ekmek bölüşmeyi, sokakta oyun oynama giderek azaldı, bireysel yaşama kültürü hayatımıza girdi. İletişim araçları gelişti, teknoloji hayatımızın bütün damarlarına girdi.
İlk olarak Alman usulü olarak bildiğimiz ve herkesin kendi hesabını ödeme esperisine dayanan yaşam biçimi bizi sarıp sarmaladığında istemesek de tüketim toplumu oluvermiştik zaten.
Kimisi buna gelişme diyordu, kimisi medeniyet.
Neyse sonuçta Alman usulü yaşam dünya genelinde yayılarak, hepimizi iyi birer müşteri haline getirdi.
Ne ekmeği bölüşme aklımızda kaldı,ne de zor günlerde insanlarla dayanışma duygusu. Daha bir bencil olduk, bütün hayatın sadece “ben” den ibaret olduğunu düşündük.
Koca kentlerde yalnızlaştık,bireysel yaşamı benimsedik ve içimize gömüldük. Kendi dünyamızda, kendi kendimizi yaşatmayı belledik. Her şey öyle kişisizleşti ki, ortada “ben” bile kalmadı. Kişisel hijyenimiz gelişti ama kentlerimiz çöp deposuna döndü. Her şey çoğaldı ama parası olmayan bir bardak su bile içemez hale geldi. Dünya küresel bir köy haline geldi, ama açlıktan ölen çocuklar tarih sahnesinden silinmedi.
İşte tam da bu süreçte corana virüs bizi bu yalnızlığa iten yaşamımıza dahil oldu. Bencil ve bireysel hayatımız küçük bir virüs darbesiyle korkunç bir yara aldı. Bir anda korkularımızın esiri olduk ve kendimizi kurtarma eğilimine girdik.
Virüs kabusu öylesine büyüdü ki, zaten bencil bir yaşamı yürüten milyonlar, daha da bencilleşerek, kendilerini karantinaya almaya, ölümden kaçmaya başladılar.
Kaçarken de erzakını, ilacını, parasını uzun süre dayanabilecek şekilde istifleyerek kendi dünyalarına gömüldüler.
Yani virüs içimizde birazcık var olan dayanışma ruhunu da öldürdü. Bu nedenledir ki, bir yıl yetecek erzakı alıp, kileri bile olmayan lüks apartman dairelerine depoladı insanlar. Raflar boşaldığında birilerinin aç kalabileceğini düşünmeyerek, kendimizi kurtarma derdine düştük. Doktorlar bazı yerlerde maske bulamazken, bazılarımızın evinde kutu kutu maske, eldiven ve dezenfektan depolandı.
Evet bu virüs insandan insana geçiyor. Bu nedenle insanların kendilerini korumaya alması normal. Normal olmayan şu, kendini korurken, başkalarının ölmesine kapı aralamak. Mesele burada düğümleniyor. Kendini kurtarma histerisi, başkalarının ölümü üzerine gelişiyor maalesef.
Bu süreçte insanlar arası temasın en aza indirilmesi çok önemli. Bu nedenle dünya genelinde insanlar devletlerin çağrılarına gerek kalmadan evine kapanıyor.
Bunun doğru olduğuna ben de inanıyorum. Hasta olma ihtimalini düşünerek, başkasına bulaştırmamak çok ama çok önemli ve ahlaki bir davranış. Alınabilecek en ucuz ve kolay önlem bu zaten.
Ama şunu unutuyoruz sanırım. Bazılarımız evde kalabilecek gücü kendimizde bulabiliyoruz. Kıyıda köşede belki bir miktar paramız var, maaşımız ve akarımız var.
Peki bulamayanlar ne yapacak?
Mesela işçiler, çalışmak zorunda kalan emekçiler ne yapacak?
İşe gitmeyecek mi?
Gitmese maaş alamayacak ve dolayısıyla aç kalacak. Bir tır şoförü kendi sosyal hesabından şunları söylüyor. “Çalışırsam virüs kapacağım, çalışmasam açlıktan düşeceğim. Sizce ben ne yapmalıyım?”
Virüse rağmen hayat devam ediyor, devam etmeli de. Ama ben evde kalıp, işçi çalışıyorsa bu işte bir sakatlık var.
Fırınlarda insanlar çalışıyor, kargolarınızı insanlar getiriyor ve en önemlisi çok sayıda insanın hiçbir işi ve geliri yok.
Yani hayat bir yönüyle devam ediyor, bir yönüyle de virüs bulaşmadan duruyor.
Biz kendimizi eve kapatırken, birileri mecburen ölümü göze alıp, üretmeye devam ediyor.
Peki bu işten ne anladık?
Virüs çalışanlara bulaşmıyor mu?
Neyse diyemiyorum, bu tarafı ele alıp, bir çözüm üzerine kafa yormak gerektiğini söylüyorum.
Virüs hızla yayılıyor, bu gerçeklik ortada.
Bu nedenle evde kalacağız, kalmalıyız da.
Ama bu zor günlerde en önemli ahlaki değer olan dayanışma fikrini de unutmamalıyız, dayanışma ruhunun ölmesine de müsaade etmemeliyiz. Hiçbir geliri olmayanların durumunu göz önüne almalıyız.
Çünkü insandan dayanışma ruhunu alırsan, geriye et yığını dışında bir şey kalmaz. Elindeki ekmeği bölüşmeyi bilmeyen, daha büyük fedakarlıklar yapmayı hiç bilmez.
Toplum dayanışma ile ayakta kalır, dayanışma duygularıyla yaşar.
Basına yansıdı, bir çoğumuz okudu, izledi.
Evde corana testi yapma meselesi.
Düşünün milyonlarca insan panik halde, hastanelerde kit sıkıntısı var ama bazıları içinde bulunduğu konumun avantajlarıyla, evinde corana testi yapıyor ve bunu sosyal medyaya servis ediyor. Bu görüntülerin yayınlanmasında bir sakınca görmüyor, hatta bir övünç meselesi haline getiriyor.
Şimdi buna ne demeli, nasıl bir izahat yapmalı?
Bu toplumla alay etmek değil de, nedir?
Bu virüsten kaçmak pek kolay olmayacak. Ama sonuçta bir yerde virüs hızını kaybedip, dünya eski haline dönecek. Belki değişerek, belki büyük alt üst oluşlar yaşarak bir yere oturacak. Sonuç ne olursa olsun, insani değerler korunmalı ki, gelecekte birbirimizin yüzüne bakabilelim. Zor günlerde insanları yalnızlaştırıp, kendinizi kurtarmaya çalışırsanız, gelecek kimse için iyi bir fotoğraf ortaya çıkartmaz.
Dolayısıyla “evdekal” sloganını sonuna kadar destekliyorum ama bireysel kurtuluşa da inanmıyorum.
Bu salgını insanlar, toplumlar, ülkeler, cinsler,kültürler,inançlar,sınıflar,ötekiler, berikiler bir dayanışma içinde yenebilir.
Çünkü kurallara uymayan tek birimiz olsak bile, bu virüs kendine yayılma alanı bulur. Nihayetinde vakalar bunu gösteriyor.
Mesela sınırların delik deşik olduğu bir ülkelerde salgını nasıl durdurabilirsiniz ki?
İnsanlar ölümüne sınırlara akın ediyordu birkaç hafta önce, unuttuk mu?
Sınırlara dayanan milyonlar buharlaştı mı? Onların kaldıkları yerler, barınaklar,kamplar ne durumda bilen,duyan var mı?
Hepimiz biliyoruz ki sorunların kaynağında tek başına virüs yok. Bizim dünyayı yönetememe beceriksizliğimiz sonucu bu noktadayız. Kaynakları kişisel egolarımıza ayırıp, toplumu unuttuğumuz ortada.
Virüs, var olan bir gerçekliği hepimizin gözüne soktu.
Mesela, en gelişmiş radarlar virüsü durdurmuyor, uzay araçları, gelişmiş silahlar virüsü korkutamıyor, patriotlar virüsü havada yakalayıp, yok edemiyor. Siyasal argümanlar, ideolojik kurumlar virüsü yok edemiyor.
Neyse fazla uzatmaya gerek yok.
Evde kalalım ve kesinlikle içimizdeki toplumsallığı öldürmeyelim. Bilelim ki bu salgın bir gün bitecek. Tekimiz kalsak bile toplumsallık bize her zaman lazım olacak.
Çünkü dünya bencillikle, bireysellikle güzelleşmiyor.
Bu nedenle bu zor günlerde dayanışma duygunuzun ölmesine izin vermeyelim. Alabildiğince kendimizi koruyalım ama kendimizin dışında da korunmayı hak eden milyonları unutmayalım.
Artık aynı gemideyiz. Birimizin hatası, herkesin ödemesi gereken bir hesap çıkaracak. Dayanışma ile bunu atlatabilir, ekmeğimizi paylaşabiliriz.
Dipnot: MuratHan Mungan’ın Telli Telli adlı şiirinden alıntıdır.








Bu gün sizinle farklı bir konuda yazışmak, konuşmak istiyorum. Biliyorum, insan kendi açmazları çevresinde dönüp, durur. İnsan hayalleri kadar genişler ve içinde ki hislere göre hareket eder.
Bir gerçek var ortada.
Hepimizin morale ve biraz da güzel bir hayallere ihtiyacı var.
Çünkü minnacık bir virüs bütün dünyayı adeta eve kapattı. Şimdiye kadar olmayan bir şey oldu. Virüs bir anda, hem de inanılmaz bir hızla insanların arasından dünyaya yayıldı.
En korkunç olanı ise virüsün kimin bedeninde olduğunun bilinmemesi.
Oranların dili ürkütücü.
Onları yazmayacağım. Zaten an be an, insanlar rakamları takip ediyor.
Tekrar edip, moral bozmaya gerek yok.
Bu gün dünya genelinde eve kapanma yöntemi öne çıkmış durumda.
Dolayısıyla eve kapanma üzerinden bir beyin jimnastiği geliştirmek gerekiyor.
Bilim virüse karşı en önemli mücadelenin temizlik ve hijyen meselesi olduğunu açıkça vurgu yapıyor.
Yani yüksek güvenlikli siteler, pahalı parfümler, bir yığın güzellik kozmeği virüsü durdurmuyor.
Sadece suya sabuna dokunmak ve elleri sık sık yıkamak hızını kesiyormuş. Kasis gibi, son hızla yol alıp, kasise çarpan araç misali.
Bir yerden duymuştum. El yüz yıkamak strese de iyi geliyormuş.
Neyse biz konumumuza dönelim.
Evde hapisiz. Artık 65 yaş üzeri olanlara sokak da yasak.
Bu önlemlerin işe yarayıp, yaramadığını iki üç hafta sonra göreceğiz.
Dikkat ederseniz ne yaparsam, yapayım mesele coranavirüs eksenine dönüyor.
Oysa bu sabah müthiş bir bahar güneşi vardı dışarıda. Evin oturma odasında güneşi görüyorum. Abartmanlar arasından odama kadar geliyor.
Hoş bir durum. Bahar güneşi ne yakıcıdır, ne de kış güneşi gibi yalancıdır.
Kararında ve harika bir ışık seremonisidir.
Bu seremoni kelimesinin ne anlama geldiğini de tam anlamıyla bilmiyorum. Hangi dildedir onu da bilmiyorum. Kulağıma hoş geliyor, bu nedenle üzerimde ki sihri bozmadan kullanmaya devam edeceğim. Umarım anlamı olumsuzluk çağrıştırmaz.
Böyle bir şey varsa da affedin, ben ışığın içimize aktığı o güzel anları vurgulamak için yazıyorum
Bahar demişken, buraya not düşeyim. Ben her bahar romantik bir şair olurum. Kağıtlara, kitap aralarına kısa şiirler, yürekten gelen duygu dolu sözcükler yazar, dururum.Kaskatı siyasal ortamlarda bile bahar kokan şiirler yazardım.
Sonra yaza doğru yazdıklarım orda burda kendiliğinden kaybolur, elde hiçbir şiir kalmazdı. Çünkü ben şair değilim. Şiir okumuşluğum bile azdır.
Şiir yüreğime işlemesine rağmen, düz yazı hep tercihim olmuştur.
Şiir yazdığım dönemler ise bahar tadında olan zamanlardır. Ağaçların çiçeklendiği, toprağın uyandığı, yeryüzünün yeşillendiği dönemdir.
Bu baharı dört gözle bekliyordum.
Neler neler tasarlamıştım oysa.
Ama şimdi durum biraz farklı. Dışarıda deli dolu bir bahar, biz ise dört duvar arasında mahpusa dönen hayattayız.
İyi tarafı da var.
Kitap okuma alışkanlığımız gelişti.
Ciddiyim, üç beş gün içinde bayağı alışkanlığımız değişti.
Korku insana neler yaptırıyor, neler?
Bahar gelmiş neyime.
Şaka yav. Hemen pes etmek yok.
Bahar deli dolu, deli dolu yaşamak lazım. İçeriye çekmek, içeriyi bahara dönüştürmek lazım.
Tadımız bahar tadında değil, biliyorum. Elde değil, insan içerde zoraki kalınca hayal kuramıyor,şiir yazası gelmiyor.
Ama bahar, bahardır.
Mutlaka bir etkisi vardır.
Niye olmasın?
Baharın mest edici havasına girmek iyidir.
Bahar aydınlığında bir yaşamı düşlemek, hayallerinin sınırlarını genişletmek için paha biçilmez bir zaman dilimi.
Hem de herkesin kendi içine düştüğü bir zamanda bunu yapmak belki de daha bir önemli.
Herkes güneşe dönmeli bence. Penceresinden güneşi kucaklamalı.
Göremiyorsa, görebileceği bir pencereye çıkmalı, güneşi hayal etmeli.
O da yoksa, içinde bir güneş çizmeli.
İçini ısıtan, ışığıyla aydınlatan bir güneş çizmeli elleriyle, yüreğiyle de büyütmeli.
Bu güneş meselesini küçümsemeyin.
Güneş kararırsa, her şey biter. Her şeyin bitmediği zamanlardayız.
Sonuç olarak bu gün kalem ve kağıda dokunun, tıpkı sabun ve suya dokunduğunuz gibi.
İçinizden ne geliyorsa yazın, içinizden bağırın, bağırdıklarınızı kağıda aktarın.
İsyanda mısınız?
İsyanınızı yazın.
Bu bilgisayar da olabilir ama bilgisayarın duygudan yoksun bir alet olduğunu unutmayın. Kağıt öyle olmaz, duygusu vardır.
Çünkü o her zaman canlılığını korur, hiçbir zaman ölmez, canlılık belirtisi gösterir.
Bu nedenle kâğıdı tercih edin bence.
Göreceksiniz baharın güzel renkleri kendiliğinden kağıdınıza akacak, güneş içinizi ısıtacak.
Ve belki bir şiir kendiliğinden dile gelecek ve tarihe not olarak düşecek.