Hayatın içinden çeşitlemeler…

Baharı çağrıştıran bir günde, güzel cümleler kurmak, şiir tadında bir günaydın demek isterdim. Ama mevcut fotoğraf ne günaydın demeyi, ne de baharı çağrıştıran günü görmeyi mümkün kılıyor. Kahvaltı bile zor geliyor artık.

Neye üzüleyim, neyi kafama takayım,bilemiyorum. Gelen ölüm haberlerine mi üzüleyim, yoksa binlerce insanın bilinmezliğe sürüklenmesine mi?

Yoksa buna sebep olan zavallılara mı üzüleyim?

Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum.

Tam bir umutsuzluk vakası benimkisi.

Bu sabah  mutfakta akşamdan kalma elmayı ısırdığımda ağzıma beyaz kısmının altında çürüyen kısmı gelince, hemen olduğu gibi çıkardım.

Uzun uzun elmaya baktım, inceledim, dış kabuğunun canlılığına baktım. Ne kadar yanılmışım. Dışı müthiş iyi görünüyor ama içi çekirdekten başlayarak çürümüş bir halde dışa doğru ilerliyormuş.

Way limi nê!

Demek ki insan dışa aldanmayacak. Çünkü iç çürüdü mü, dışının bir önemi ve tadı kalmıyor. Önemli olan içten çürümeme.

Bu nedenle elma alırken hep tetikte olurum. Acaba dıştan içe doğru bir iz var mı diye bakar, bakar dururum. Ama hiçbir zaman da izi yakalayamam, içten çürümeyi göremem.

Neyse mesele açık ve net. Bir elma içten çürümüşse, yenilecek hal kalmamıştır. Tek yapılması gereken çöpe atmaktır. Doğada çürüyüp, yeşermesi de mümkün değildir. Çünkü önce tohumu çürümüştür. Yani geri dönüşü olmayan bir yoldadır.

Çürüme bütün benliğini saracak, bütün hücreleri ölecektir. Kurtulma imkansızdır.

Oysa dış kabukta başlayan bir çürümenin atılıp, geri kalanla idare etme, tohumunu yeşertme imkanı vardır.

Ama içten çürümeyle idare etme yolu yoktur.

İnsan da öyle değil midir?

İçi habisli olanın, kurtulma umudu ne kadardır, düşünün artık.

Dün uzuktan gelen bir dostla tanıştım. Birbirimizi hiç görmemiştik, tanımıyorduk. Biraz geciktim, bildiğim yolları şaşırdım ve metro inşaatı nedeniyle olmam gereken saatte, denilen mekana ulaşamadım. Özür dilesem bile nafile. Zamanından çaldım, kısa bir zaman dilimi de olsa güvensiz bir izlenim verdim.

Bu atmosferde merhabalaştık, iki tanıdık gibi oturduk.

Zaman kıttı, vakit gece yarısıydı.

Bu nedenle sözcüklerde tasarruf ettik sanırım.  İki müthiş kavram beni kendime getirdi. Biri uzaktan gelen dost ‘Kentler İstif merkezi’ diye bir cümle kurdu. Müthiş bir tespit dedim kendi kendime. Bir an düşündüm, son dört yılı. İstiflenen hayatlar gözlerimde canlandı. Kendimi bir çuval gibi gördüm, istiflenen bir yük misali kentlerin varoşlarında, eskimiş köşelerinde buldum kendimi.

Sonuç savrulmuş dört yıl, istiflenmiş dokuz ay, preslenmiş bir yaşam kesiti.  

“İnsanın çıldırma hakkı” bile yok diyor sevgili dost. Evet gerçekten öyle, insan bazen tıkanıyor, bağırmak istiyor, isyan edesi geliyor.

Ama bu bile mümkün değil.

Her şey sus pus. Preslenmiş, istiflenmiş bir halde.

….

Dört yıldır bize küsen, hayatın olumsuz enerjisinden etkilenen ve toprakta mahsur kalan çiçeğimiz nihayetinde bir döl vermeye başladı.

Tam dört yıldır bekliyorduk. Ama çiçeğimiz inadına bekledi, olanları görüyormuşçasına dölünü gün ışığına ulaştırmadı.

Oysa yılda birkaç kez filizlenirdi çiçeğimiz. Hatta onlarca kişiye filiz verdik, döllerini başka saksılarda yeşerttik.

Ama dört yıl önce hayatımızın alabora olması sanırım, en çok çiçeği vurdu.

Sustu, büyümesini durdurdu, yeşilliğini korudu  ama beklemeye başladı.

Bekledi.

Bekledi.

Ta ki bu gune kadar.

Bu gün toprağı delen filizi belirginleşti artık.  Güneşle buluşan yeni filiz, boy vermek için büyüme moduna geçmiş durumda.

İnsan bunca ateş ve ölüm dalgası altında, bu filizlenmeyi önemsiyor, umut bağlıyor.  Bir an unutmak, her şeyi silmek istiyor.

Ama silmenin, unutmanın mümkün olmadığını da biliyor.

Acıları hissediyorum, çünkü insanım. Acıları bastırmak da çözüm değil, mesele acılara sebep olan habisleri temizlemek, iyileştirmek.

Hepsi bu,

Lütfen içinizde ki insanı uyandırın…

Bahar, Kenger ve Karacadağ…

Karacadağ’ın yüksek yaylalarında karlar erimeye başladığında, havada bir ıslaklık ve nem baş gösterir. Soğuk kısmen de olsa etkisini kaybeder, ortam daha sıcak bir sürece evrilir.

Bahar gelmiş, kenger topraktaki uykusundan uyanmıştır.

Mezopotamya’nın yüksek platolarında kenger baharın habercisi, toprağın bereketidir. Bahar kendini hissettirmeye başladığında, kenger de toprağı delip, filizlenmeye başlar, baharı muştular.

Kışı sert geçen yüksek rakımlı dağlar, platolar kenger için uygun yetişme alanlarıdır. Kar ve yağmur suları kengeri daha bir besler, daha kolay bir şekilde toprakta kök salmasına neden olur. Özellikle de kıraç bölgelerde yabani bir şekilde kendiliğinden yetişen dikensi bir bitki olup,  Karacadağ, Ağrı, Malatya, Van ve çevresinde oldukça geniş alanlarda rastlamak mümkündür. Kengerin  toprak yüzeyinde  dikensi birkaç küçük yaprağı görülürken, asıl gövdesi toprakta saklıdır. Kengerin en makulü işaret parmağı kadar ince ve biraz daha uzun olanıdır.

Kenger, Karacadağ  ve çevresinde apayrı bir öneme sahiptir. Çünkü toprak hem kıraç, hem de tarıma elverişsizdir.  Geniş platolar yabani bitkiye uygun bir ortam sunar. Yani kenger için en uygun ortam Karacadağ’dadır. Kış sert ve yağışlı, bahar ise kısmen ılıman geçtiği için kenger kolaylıkla yaşam alanı bulur.

Bu nedenle Karacadağ denilince akla ilk kenger gelir. Bir taş denizini andıran koca dağda kenger her yerde, taşlar arasında yetişir. Köylerin yanı başında, dere kenerlarında ve yüksek yaylalarda kenger kaynar. Mezopotamya’nın değişik bölgelerde yetişse de, en lezzetli olanı Karacadağ’ın yüksek yaylalarında yetişenidir. Buradaki kengerler, kar gibi beyaz, sulu, kendine has bir tadı ve dolgun gövdesiyle kendini belli eder.Gövdesini toprakta korusa da, bahar geldiğinde kenger toplayan kadınların gözlerinden kaçamaz. 

Kenger ya da Kereng   adı verilen bu dikensi bitkinin tam mevsimindeyiz. Bu mevsimde kenger topraktan fışkırır, dağ taş kengere kesilir.Kar eridikçe, yağmur yağdıkça bollaşır, insanları kendine çeker. Özellikle dar gelirli, yoksul kadınlar, çoban ve çocuklar kengerin izinde dağ, bayır dolaşır; sevinir, topraktan söker, evlerine, pazarlara taşır.

Karacadağ ve çevresinden bu mevsimde toprak ısınmaya, üzerinde ki kar kütlesini atmaya hazırlanır. Kenger de aynı düzeyde kar ve yağmur suyunu bünyesine çekerek, toprakta kök bağlar ve filizlenmeye başlar. Yani toprak ısınmaya, mevsim bahara evirilmeye başladığında kenger de birkaç santimetrelik dikenli yeşil yaprağıyla toprak yüzeyine çıkar.

Karacağ yöresinde kenger sadece bir bitki değil, aynı zamanda onlarca aile için bir geçim kaynağıdır.  Hakkında stranlar* söylenen,söylenceler dile getirilen bir eski çağ bitkisidir. Kıraç topraklarda varlığını sürdüren, natürel kalan; ne ilaca, ne de ekstra suya ihtiyaç duyan endemik bir bitki türüdür.

Çünkü kenger kışın kar sularıyla beslenir,  güneşin az ısısıyla yeşerir, bahar yağmurlarında kök salar, mevsim sonunda boy atan bir dikene, kurumadan da kökünde salgılanan süte benzer sıvısı doğal bir sakıza, kavurucu sıcaklar da ise kuruyan bir odunsu bitkiye dönüşür. Hem dikendir, hem de yenilen leziz bir sebzedir. Kürt Mutfağının en eski, en kadim besin öğesidir. Hem çiğ yenilir, hem de çeşit çeşit pişirilerek, leziz yemekler yapılır.

Kîzik**denilen demir çubuklarla topraktan sökülen kenger kuruduğunda  kökünden ayrılır. Talazok*** ve rüzgarla savrulur, savruldukça  geniş bir alana yayılır, tohumunu toprağa bırakır, böylelikle ertesi yıl filizlenmek için pusuya yatar.

Önemsiz gibi görülen ama aslında yüzlerce ailenin hayatında önemli bir yer kaplayan kenger,modern hayatın dışındadır. Uzak ve kuytu köşelerde yetişen yabani bir sebzedir. Yağmurda, serin havalarda, yakıcı rüzgarlarda kenger sökmek, bir bir toplamak zor ve zahmetli bir iştir.

Ekim alanları var mıdır bilmiyorum. Şimdiye kadar duymadım, bir yerde okumadım. Çünkü kenger kendine has bir bitkidir. Neslini kendisi devam ettirir, insan eliyle tohumunun ekimine fırsat vermez.

Bundandır ki şimdiye kadar kenger ekimi yapan kimse çıkmamıştır. Ya da kenger ekonomik bir bitki olarak görülmedi için tarımsal alanlara taşınmamış, modern ziraatta varlığı söz konusu olmamıştır. Dağda, bayırda kendiliğinden yetişen, kültürü zerre değişmeyerek, varlığını sürdürmektedir.

Ama dağ, bayır giderek daralmakta, insan eliyle doğal alanlar yok edilmektedir.  İlaçlama ve kimyevi gübreler kenger için  olumsuzluk yaratsa da, yetişme alanları hala çoktur.

Kenger tamamıyla endemik bir bitki, kendine has bir dikendir. Ne ekebilirsin, ne de yeşermesini engelleyebilirsin. Yeter ki ilaç görmesin, toprak sürülüp, kazınmasın. Kıraç toprakların doğal ve organik üründür. Kendiliğinden yeşerir, herhangi bir işleme gerek duymaz. Verimi tamamıyla yağmur, güneş ve toprağa bağlıdır. Topraktan sökmenin dışında insan emeğine de ihtiyaç duymaz.

Çocukluğumdan beri bilirim. Bilirim ki kenger kad û beladan kalma bir bitkidir. Eski çağlardan kalan, avcı ve toplayıcı toplumların günümüze mirasıdır. Yeryüzünde ki yaşı hakkında bilgim olmasa da, en eski bitkilerden olduğu kesindir.

Yetişme alanları Mezopotamya coğrafyasını aşan bu bitkinin bir çok dağlık bölgede yetiştiği bilinmektedir. Özellikle Asya kıtasının kıraç platolarında, dağların kuytularında yetiştiği görülse de, her yörenin kengere bakışı farklıdır. Kimi bölge kengeri aş olarak görürken, kimisi sıradan bir diken olarak bilir. Belki de kengerin toplumdaki değeri, yine toplumun iktisadi yapısıyla alakalıdır. Yokluk, yoksulluk kengeri sofraya taşımış olabilir. Ama nedeni ne olursa olsun, kenger gerçekten harika bir sebzedir.

Öte yandan kenger hakkında söylenen söylenceler her yörede farklı olsa da özü aynıdır. Bütün söylencelerde yüksek yerlerde yetişen kenger  baharın başlangıcı, yoksulun aşı, rüzgarın yoldaşıdır. Bu nedenle kengere sormuşlar “yurdun neresi?”

“Ben bilmem, rüzgar bilir.” demiş.

Bahar mevsiminde Karacadağ ve çevresinde onlarca kadın kenger toplamaya, kengeri topraktan sökmeye yaylalara çıkar.  Aynı zamanda Karacadağ köylüleri, çoban ve çocukları sabah erkenden kengerin izini sürmeye, topraktan sökerek, çarşıya, pazara ulaştırmaya telaşına girer. Kimisi ihtiyacı kadar toplar, kimisi ise sökebildiği kadar toplayarak, işi ticari bir faaliyete dönüştürür. Müşterisi yöre insanıdır. En uzak diyarla taşınsa de, kengerin yılda bir de olsa sofrasına gelmesini ister. Bu nedenle son yıllarda toplanan kengerler uzak illere, sınır ötesi coğrafyalara gönderildiği de görülmektedir. 

Baharın habercisi, yoksulun aşı, rüzgarın yoldaşı, çobanın dostu kenger belki de dünyada naturel kalan tek ya da az sayıda ki sebzelerden biridir.

Olur ya, yolunuz baharda Karacadağ’a düşerse, kengerden yapılmış yemeklerden tadmadan, yemeden ayrılmayın.

Kengerin iyi bir diyet besini olduğunu görecek, çok seveceksiniz.

*Halk türküsü

**Kengeri topraktan sökmek için kullanılan demir çubuk…

***Küçük hortum

Mecidiye Han ve olmayan çınar

Mecidıye Han bir süre ônce restore edilerek Sahaflar Çarşısı olarak hizmete girdı. Gerçi halen iş yerlerinin çoğu boş. Yakın zamanda dolacaklarını dūşūnūyorum. Bu tarihi yapıyı restore edenlere tesekkur ediyorum. Harika bir yapı. Tarihi ve mimari dokusu tek kelimeyle mükemmel. Ama iki konuda eksiklik yaşandığını düşünüyorum. Birincisi Antep yazın oldukça sıcak oluyor. Bu nedenle en dogal serinlik veten ağaca ihtiyaç duyuluyor. Ama nedense bu hanın devasa avlusunda tek agaç yok. Deneyim ve gözlemlerime dayanarak söylüyorum. Hanın eski halinde mutlaka ekili bir çınar vardır. Çünkü sıcakla bas etmenin en doğal ve ucuz yolu agacın gölgesinden yararlanmadır. Bu es geçilmiş. Henüz geç sayılmaz. Belediye mutlaka sedir,çınar ya da ıhlamur ağacı dikmeliki özüne uygun olsun.

İkinci eleştirim de sahaf çarşısının tek tip yayın evleriyle doldurulması. Bu hanım cazibesini azaltır. Bu nedenle degişik yayınevleri ve kitapçılar için zemin oluşturulmalı. İnsanlar hana girdiklerinde kitap ihtiyacını kolaylıkla karşılayarak, ayrılmalı…

Urfa Amele Pazarı

Urfa’da mezarlık davarlarına yakın bir noktada her sabah onlarca insan iş için yaz kış erkenden beklemeye başlar. Bu bekleyenlerin hiç birisinin düzenli bir işi ve sigortası yoktur. İş bulabildikçe çalışırlar, bulamadıklarında elde avuçta ne varsa harcayıp, iş beklerler.

Bazen iş hiç olmaz. Çay paraları bile kalmaz, bu durumda mezarlık duvarlarının altında beklemek, işi umud etmekten başka bir çare yoktur. Bu günlerde pazar aslında kentin geneline yayılmış. İşsizlik o kadar yakıcı bir hal almış ki, çarşı sığınmacılar dahil koca bir amele pazarına dönmüş…

Fotoğraflar eski, yazı güncel…

Bir ömür yetmez…

Bahtı teninden yanık bir serencamdı
Bir ömrün bana giydirdikleri
Kaçamadım şerrinden şamarından feleğin
Daha tüysüz bir çocukken dilim dağlandı
Yasaklarla korumaya alındı bütün düşlerim

Ardımsıra kurallar devriyeler gezerdi
Başım üç numara traş trahomlu gözlerim
Babamın ters-yüz ceketi gibiydi hayat
Acısı bol bir ağıt gibi dururdu bedenimde
Ya da sokaklarıma dar gelirdi.

Parçalanmış bir aynada büyüttüm kendi kendimi
Kurşun eritilirdi başımda okunmuş sular içerdim
Boynumdaki muskaya havaleydi bütün hâllerim

Hem takdir hem tekdirlik bir mektepliydim on beşimde
Yağmurlar ve şarkılar kardeş gibiydi
Şarapla tanıştığım rüzgâra bulaştığım bir takvimdi
Hepsi bir şiirin eskizleriydi belki
Sonraki yaralarıma sargı bezleri

Ten çıra olmamıştı yazgım henüz bakirdi
Giz yüzle tanıştı sonra boynunu sıktı muska
Bir tren yolculuğunda bozdum bekâretini

Sonrası âhir zaman kahır mevsimi
Yenildiğim yıllardı kapılar kilitliydi
Rüzgârsız kaldım dilim paslandı otuzumda
Tezgahlarda boylu boyunca ertelendim yarına
Gözlerinin düsturuyla kırdım gecenin çemberini
Kaç arkadaş daha silindi kütüğünden
Notalara söz oldular şiirlerle kutsandı isimleri

Kırk kere bozmuştum tövbemi kırkıma geldiğimde
Sığınacak bir dergâhım da yoktu üstelik
Biraz daha büyütmüştüm yaramı
Bende gözlerin kaldı o şarkının sözleri
Bu biraz da kendimi seninle tanımlamak gibidir
Orda saklıdır dünyanın bütün hazineleri
Kutlu bir mirastır elbet
Bir ömür yetmez anladım
Yazmak için bütün sen’leri

A. Hicri İzgören
Kayıt Tarihi : 26.9.2001 12:56:00

Fotoğraf: @Şeyhmus Çakırtaş

Kalem ve kağıdın gücü

Güneş doğduğunda, hayat yeniden başlıyor sanki. Her şey eskinin aynısı ve tekrarı olsa da, zaman denilen kavram kendini yeniden üretiyor.

Yeniden, bir baştan bir başa.

 Dün geçmiş zaman, içinde bulunduğumuz an şimdi ki zaman. Zaman aktıkça her şey eskiyor ve bazı kavramlar, eşyalar, değerler  daha bir değer kazanıyor. Bazıları ise çürüyor, buharlaşıyor ve yok oluyor.

Her şey ama.

Geride kalan her şey, daha bir değerli.

Acı bile olsa.

Çünkü geçmişe varmak mümkün olmaz, yaşam geleceğe akar.

Her zaman…

Nokta…

Kalemin ve kâğıdın gücüne inanıyorum.

Kesinlikle insan duyguları kalpten parmaklara, parmaktan kaleme, kalemden kağıda akar.

Ne engel tanır, ne de sınır.

Akar durmadan.

Sınırlamak, durmak gerekse bile kağıda akar.

Oysa bilgisayar bir şeyleri eksik bırakır, akan ırmağa  setler yerleştirir.

Soğuk ve duygusuzdur.

Eksik kalan nedir bilmiyorum ama teknolojinin akıllı araçları bir şeyleri eksik bırakır.

Kalem öyle değil, kesinlikle öyle değil.

Bir ruha ve derin duygulara sahip. Tıpkı canlılar gibi.

Kalem kağıtta gezinirken, sözcükler dans eder.  Ne kuytu kalır, ne de mahrem. Her şey dile gelir.

Hiçbir şey kalemim yerini alamaz. İlk tabletten bu yana değişmez kuraldır. Kalem kılıçtan keskin, duygudan kalıcıdır.

Bu nedenle kalemle kağıdın izdivacında bütün kelimeler iç içe erir, yek vücut olur sonra yeniden ayrılır.

Olağanüstü bir dans gösterisi gibi.

Şimdi yeryüzü ezgilerinde, bütün sözcükler, bütün diller dansa durmakta yüreğimde.

Nokta…

Gizemli taş yapılar:Dolmenler

“Dolmen, toprakta yan yana aralıklı olarak dizilmiş birkaç büyük yassı taşla bunların üstüne yatay olarak yerleştirilmiş yine büyük yassı taşlardan oluşan ve genellikle mezar olarak kullanılmış olan tarih öncesi yapılardır.”diye tanımlıor Vikipedia.

Antep Yavuzeli karayolu üzerinde bulunan ve Karadağ eteklerinde halen gün yüzünde olan Dolmenler, ilginç yapılarıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Doğal yassı taşların yan yana ve oluşan korunaklı alanın üzerinin yassı büyük taşlarla kapatılması sonucu oluşan eski çağ yapılardır. Öteden beri insanların ilgisi çeken Dolmenler antik çağlardan bu yana varlıklarını koruyor…

Tarihsel Kriz

21 YY tarihin en sancılı yüzyılı olarak kayıtlara geçeceğine benziyor. Çünkü dünya genelinde bir tıkınma, çözülme ve yozlaşma yaşanıyor. Buna kapitalizmin bunalımı da , solun krizi da demek mümkün.

Her iki durumda da bir krizden bahsetmek yerinde olur.

Hayat teoriden ibaret değil. Binlerce yıllık deneyim ve gözlem gösteriyor ki, söylenen sözler hep eksik kalmış. Biri çerçeveyi çizmiş, diğeri taşırmış, bir başkası renkleri karıştırmış, tümden çerçeveyi boşaltmak isteyenler de çıkmış.

Sonuçta 2020 yıllarında küresel bir krizin yaşandığı, insanlığın yerlerde süründüğü aşikâr.

Bu gün internet sayesinde dünya genelinde yaşanılanları çok hızlı öğreniyoruz.  Deprem anını canlı izliyoruz, gökyüzünde hedefine giden füzeleri çayımızı yudumlayarak seyrediyoruz.

Daha neler, neler…

Ama bu hızlı değime denk bir dönüşümün yaşandığını söylemek çok mümkün görünmüyor.

İnsanlık binlerce yıllık deneyime rağmen, ilk çağların ilkelliğiyle yol almaya çalışıyor.

Savaşlar bütün hızıyla sürüyor, göç ve göçertme insanlığın en büyük dramı olarak ortada duruyor. Açlık, yoksulluk, hak mahrumiyeti, sağlıksız yaşam koşulları…

Sanki hiçbir uygarlık katmanı geçirmemiş bir zihniyetle karşı karşıyayız. Teknoloji alabildiğince gelişiyor ama insanca bir yaşam standartları çağın gerisinde seyrediyor, insanlık buharlaşıyor.

Çağlar ötesi ilkler, ne devrimlerin anası değişiklikler, ne de yazılı hakların bir önemi yok. Bir çırpıda en uygar toplumlar, birden bire en ilkel yöntemlere dönebiliyor.

Zihniyet tarih sayfaları kadar eski, araçlar yepyeni ve daha bir öldürücü.

Bu gün yeryüzünde ki silahların miktarı, tahrip gücü, parasal değeri ölçülemiyor bile.

O kadar ki insanlık kendinden geçmiş durumda. Her türlü imkân kullanılıyor ama huzur için, insanca bir yaşam için kafa yoran insanların sayısı o kadar az ki…

Ortalığı daha doğrusu Çin’i kasıp kavuran Koranavirus’in insanlığı düşürdüğü azizliğe bakar mısınız?

Sanki basit bir salgınla karşı karşıyayız. Çin’de kentler karantina altına alınırken, başka coğrafyalar kendi havalarındalar.

Hani gelişmiştik, hani teknoloji her şeye kadirdi?

Demek yanlış giden bir şeyler var.

Bunca dini kitap, bunca filozof ve bunca devlete rağmen insan hala üşüyor, açlık çekiyor, virüsten ölüyor, işkence görüyor, hakları için bedel ödüyor.

Bunca gelişmişliğe rağmen insanların söz hakkı buharlaşıyor,  düşünce dünyası çoraklaşıyor.

Uzun lafın kısası geçmişten ders alınmıyor, iktidar ve hegemonya için her şey mubah sayılıyor.

Dünya genelinde bir tartışma, bir karmaşa.

Süren çatışmalar neyin, nesi?

Paylaşılmayan nedir?

Birkaç km toprak mı, yoksa iktidarların nimetleri mi?

Ya da bilmediğimiz bambaşka nedenler mi?

Görünen o ki, eski imparatorluk hayranlığı, kral ve hükümdar olma sevdası bir doktrin olmuş durumda.

Yaşanan kriz bu şekilde aşılmaya çalışılıyor.

Yani daha fazla baskı, daha fazla savaş, daha fazla hükümdarlık.

Oysa hepimiz biliyoruz ki, insan için doğru olan savaşlardan uzak durmak, toplumsal kaynakları tüketmemek, doğaya sahip çıkmak ve her kesin rengiyle yaşamasını sağlamaktır.

Beylik laflar gibi oldu ama başka da bir yol yok. Gidilen yol, yol değil. İnsan haklarıyla, varlığı ve benliğiyle var olmalıdır.

Ne sınır, ne yasa, ne da iktidar buna engel olmamalı.

Çünkü insan doğada yaşayan en kırılgan canlıdır. Çok baskı çarkı tümden kırabilir. Herkesin bu kırılma sürecinde payı var, onarmada da payı olmalıdır.

Ben var olmalıyım, beninle birlikte başkaları da var olmalıdır. Başkaları diye bir şey de yok aslında. İnsanlık var ve kocaman bir aile. Bu ailenin kurtuluşu da herkesin çabasına bağlı.

Var olunacaksa, hep birlikte var olmak en doğal ve doğru olanı…

Bunun için şimdi düşünme zamanı.