Kar Sedat’la geldi evimize.

Soğuk memleketlerde kış haberli gelirmiş. Önce yüksek yerlere kar ince bir örtüyle kendini belli eder, sonra biraz daha yakın yere yağar ve bir gün gece yarısı her tarafı bembeyaz örtüsünü bırakıp, dağın başına oturur. Kış gelmiştir artık. İster inan, ister inanma.

Karacadağ’da da kar yağmış. Dosttum Belgesel Fotoğrafçı Sedat Kıran soğuk, kar boran demeden çekmiş bu gün. Yüreğine, objektifine sağlık. 78741066_2940968192594649_499095536465346560_n

Fotoğraflara yansıyan bölge Karacadağ Kayak Merkezi. Henüz kayak için kimsecikler yok. Benim gibi meraklılar da uzaktan izlemeyi seçtiği için, iş Sedat’a düşmüş. Biraz daha kar yağsa, kaymaya hazır hale gelecek sanırım. Belki bu yıl, Karacadağ’da kışın izini sürer, Sedat’la bambaşka fotoğraflar çekeriz. Umut ederek fotoğrafları kullanmama açan Sedat’a teşekkürü borç biliyorum. Selam olsun.

Gün batarken, yarını düşlemek…

Her akşam biraz ömür yitimidir. Renk armonisi de olsa insan içinde bir hüzün berikimidir. Her akşam bir yorgunluk, biraz içe çekilmedir.

Ama aynı zamanda umudun depreştiği zamandır.

Kızım Berivan artık bir mühendis. Yüksek lisans yarı da kalsa da, o artık kendi mesleğinin emekçisi. Hem de uzakta, deniz kıyısında. Gün bitimini ölümsüzleştirdiği anı babasına göndermiş. Paylaşmak istedim…

Işık umudun ta kendisidir. Güneş gibi kal kızım.

WhatsApp Image 2019-12-03 at 20.02.30

16 yaşında ama herkesten daha yaşlı.

 

İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg, Madrid’deki İklim Zirvesi’ne katılmak için yelkenliyle Portekiz’in başkenti Lizbon’a geldi. Çevreyi kirlettiği için uçak kullanmayı reddeden 16 yaşındaki aktivist Atlas Okyanusu’nu yelkenliyle aştı. Yaklaşık üç haftalık yolculuğun ardından Portekiz’e ulaşan Thunberg’i Lizbon limanında coşkulu bir kalabalık karşıladı.

Thunberg’in Lizbon’dan, COP 25 İklim Zirvcesi’nin düzenlendiği Madrid’e trenle geçmesi bekleniyor.Atlantik'i yelkenliyle aşan Greta Thunberg Lizbon'a ulaştı

Birleşmiş Milletler (BM) İklim Konferansı (COP 25) dünya liderlerinin katılımıyla İspanya’nın başkentinde başladı. 13 Aralık tarihlerine kadar devam edecek olan zirvede 2015 Paris Antlaşması’nda alınan “karbondioksit salımının düşürülmesi kararının” eylem planı masaya yatırılacak.

Kuralları BM tarafından belirlenen 156 sayfalık anlaşmanın eylem planının öncelikli hedefi, küresel karbon salınımında sera etkisinin 2 dereceden 1.5 dereceye düşürülmesi.

COP 25 zirvesinin Şili’nin başkenti Santiago’da düzenlenmesi düşünülüyordu ancak ülkede baş gösteren protesto gösterileri nedeniyle konferansların Madrid’de yapılması kararlaştırılmıştı. Bir önceki iklim zirvesi COP 24 ise 2018 Aralık’ında Polonya’nın Katowice şehrinde gerçekleşti.

Kaynak: euronews

 

 

Kara Yazgı “Berdel”

Berdel kız kardeşlerin erkek kardeşler arasında takası olduğu için gelin almaya ya da vermeye değil, gelinleri değiştirmeye gidiyorduk. Bu yüzden iki köyden birinde değil, köylerin tam ortasında buluşulması ve oraya aynı sayıda arabayla gelinmesi gerekiyordu.

Yazı ve Fotoğraflar: Fatih Pınar/www.postseyyah.com

Sene 1999. Ezidi Halkı konusu çalışmak üzere Urfa, Mardin, Diyarbakır ve Batman’ın Ezidi köylerini dolaşıyorum. Viranşehir’in Burç köyünde üç gün kaldıktan sonra Ceylanpınar’ın Gavurga köyüne geçtim. Burada da Ezidilerin yaşadığını, fakat Müslümanlarla aynı köyde kaldıkları için asimile olduklarını duymuştum. Asimilasyonun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu köye varır varmaz bir kez daha kavradım. Günlerdir gittiğim Ezidi köylerinde el üstünde tutulurken, Gavurga köyünde ‘gazeteci’, ‘Ezidi’ dememle köyden kovulmam bir oldu. Bunu kabul etmek ağır bir hakaret gibiydi. Uğradığım şey kişisel bir hakaretten ziyade, tarihleri boyunca Ezidilere edilen hakaretlerin bir devamı gibiydi. Kimseye bulaşmadan, köyün etrafında, tepesinde, yamacında dolaşarak akşamı ettim.

Güneş batarken ben hala köyün mezarlığında bir Ezidi mezarı arıyordum. Hava karardı ve bir kişi bile koluma girip “Gel, misafirim ol” demedi. Viranşehir’e dönüp otelde kalmak istemiyordum. Yorgun olduğum için değildi bu. Her zaman, gittiğim köyde insanlarla birlikte yaşayarak fotoğraf çektiğim, ancak o zaman insanların samimiyetini kazanıp gerçek fotoğraflar çekebileceğimi bildiğim için. Ama bu kez çaresizdim. Çorak, topraktan ağaç yerine kayaların çıktığı bir bozkırın ortasında, mezarlığın olduğu höyükte kalakalmıştım. Arabaya binip Viranşehir’e dönecek olmanın ruhumda yarattığı çaresizlik duygusunu üzerimden atamıyordum. Bu, tarihi yenilginin devamıydı, “Evet, Ezidiler asimile edildi ve onlardan geriye hiçbir iz kalmadı” demekti.

Akşam ezanı okunmaya başlayınca caminin önüne gittim (şimdi o halimi hayal edince, dilenmek için cami önünde bekleyen insanlara ne çok benzediğimi görebiliyorum). Namaz bitip insanlar dağılırken hala caminin önünde bekliyordum. Sonunda biri yanıma gelip meramımı sordu. Hikâyemi dinleyince koluma girdi, birlikte evine gittik. Üzerimdeki ağırlıktan, derin bir nefes ve tebessümle birdenbire sıyrıldığımı hatırlıyorum. Hasan’ın dört karısı ve on bir çocuğu vardı. Dikdörtgen bir avluda, köyde elektrik olmadığı için ışıktan çok kocaman gölgeler yayan gaz lambalarının altında yemeğimizi yedik. Şimdi aklımda o günden geriye, yediğim yemeğin tadından çok, ellerinde gaz lambalarıyla dolaşan küçük çocukların, fotoğrafını çekemediğim kocaman gölgelerinin kaldığını görüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yemeğin sonunda bir hazırlık telaşı başladı. Bu akşam yarın yapılacak bir düğünün gece eğlencesi olduğunu, birazdan oraya gidileceğini öğrendim. Hemen arkasından Hasan,“Ama berdel düğünü” dedi. “Allah!” diye yerimden fırladım. İşte o an verdim “Ben neredeyim ya!” sorusunun cevabını.

Hasan’ın ‘Reno Toros’una ben de sıkıştım. Zifiri karanlıkta uzun bir yolculuğun sonunda önce sesler, sonra solgun bir ışık göründü. Bir traktörün far ışığında debçi halayı çeken, rengârenk kiraz fistanlarıyla allı pullu Arap kızları gördüm. Müzik ise traktörün aküsünden çekilen bir kablonun ucundaki müzik setinden geliyordu. Traktörün farında bir belirip bir kaybolan yüzlerin ve söylenen Arapça türkülerin, atılan zılgıtların arasında kendimi birden bu dünyaya ait olmayan bir yerde hissettim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burası Türkiye haritasında gördüğünüz o kocaman ve bembeyaz boşluğun, Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nin tam orta yeri. Bu, yüzlerini tam seçemediğim insanlar ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında Suriye’den kaçak gelen ve o zamandan beri bu taştan bozkırın ortasında mağaralarda ve alçak damlı toprak evlerde kaçak olarak yaşayan bir Arap aşireti. Elektrik olmaması bu yüzden, hatta sıralayacak olursak; okul, yol, devlet ve Türkçe de yok. Yani Türkiye’de olunabilecek en ‘başka’ yerdeyiz.

Ertesi günkü heyecanımı, coşkumu, şaşkınlığımı anlatabileceğimi sanmıyorum. ‘Takas’ın yapılacağı yere doğru giderken arabanın direksiyonunu Hasan’ın oğluna bırakıp fotoğraf makinemle birlikte camdan dışarı sarktım. Uçsuz bucaksız ve kupkuru bozkırın ortasında, gide gele yola dönüşmüş tozdan bir izin üzerinde korna ve havaya sıkılan silah sesleriyle son sürat gidiyorduk. Arabaların çıkardığı toz yüzünden göz gözü görmüyordu. Filmin en can alıcı sahnesinin en alakasız figüranını oynuyordum: Düğün fotoğrafçısı!

Berdel kız kardeşlerin erkek kardeşler arasında takası olduğu için gelin almaya ya da vermeye değil, gelinleri değiştirmeye gidiyorduk. Bu yüzden iki köyden birinde değil, köylerin tam ortasında buluşulması ve oraya aynı sayıda arabayla gelinmesi gerekiyordu. Çünkü taraflardan birinin diğerinden daha fazla arabayla gelmesi veya birinin diğerinden daha çok havaya ateş etmesi berdelden vazgeçilme sebebi olabilirdi. Bu ihtimallerin yüksekliğinden dolayı ortam bir savaş meydanı gibi gergindi. Öyle ki, o kadar hazırlıklı olduğum halde gelinlerin değiştirildiği anı fotoğraflayamadım. İki araba, arka kapıları yan yana gelecek şekilde duruyor, yüzleri kahverengi bir örtüyle tamamen kapalı olan gelinler birkaç saniye içinde yer değiştiriyor ve aynı süratle geri dönülüyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yol boyunca, benim gibi arabanın camından dışarı sarkanların havaya sıktıkları mermilerin sesleri içinde, tozdan adamlara dönüşmüş olarak gelin evine vardık. Bizim gelinin adı Feride’ydi. “Hadi canım, bir de gelinin adının Feride olması eksikti!” dediğinizi duyar gibiyim ama gerçekten öyleydi.

Damat, biraz önce giden kız kardeşinin yerine gelen karısını dışarıda bekliyordu. Aynı anda Feride’nin abisi de aynı şeyi yaşıyor olmalıydı. Feride’nin ilk kez girdiği bu evde doğup büyüyen kız, artık görümcesiydi. Kocası da abisinin kayını olacaktı artık.

Berdel düğünü burada bitiyor. Ama berdel hukuku tam da şimdi başlıyor. İlk kural şu: Taraflardan biri mutsuz olur ve boşanmak isterse diğer taraf da boşanmak zorunda

 

 

Eğitim düşünmeyi öğrenmektir.

 

Eğitim insanlara kuram yahut kanunları öğretip onları değiştirerek birer uzman teknisyen yapmak değildir.Onun gayesi, insanların dimağlarını açmak, ufuklarını genişletmek, zekâlarını ateşlemek, mümkünse doğru düşünmesini, fakat hiç olmazsa herşeye rağmen, düşünmesini öğretmektir.
Kaynak: Aforizmalar&Felsefe Facebook sayfası

Kaban görünümlü araba…

Bu gün kara cuma, indirim haberlerine inanarak internette kaban baktım. Vay bakmaz olaydım. Karşıma bir askari ücretlinin bir yıl boyunca kazanacağı paraya denk gelecek kaban çıktı. Önce şaka olduğunu düşündüm. Rakamı bir kaç kez kontrol ettim. Doğruymuş. 24950 tl. Hem de indirimli hali.

Allah aşkına biri bunun kötü bir şaka olduğunu söylesin.

Kim bunu giyiyor?

Çok merak ediyorum. Bu günlerde askari ücret tartışması var. Hiç görüşmeleri uzatmasınlar. Bir kaban fiyatı istiyoruz desinler yeter, artar bile.

Allah’ım aklımı koru.

24.950 kaban mı olur?

Acaba kaban görünümlü araba mı?

Valla kafayı sıyırdım…

Düşünebiliyor musunuz?

24.950 tl cik…WhatsApp Image 2019-12-06 at 00.43.55

Zaman, soğuk zamanı.

Dışarıda müthiş bir soğuk var. Soğuk deyince aklınıza kar boran gelmesin. Bizim için soğuk havanın kapalı, yağmurun serin, rüzgârın dondurucu olmasına eş değer.Bu gün bunların hepsi var.Ağaçlarda ki sararmış yapraklar, hızlıca dökülüyor. Sokaklar sapsarı yaprakla dolu. Yağmur kuzeyden esen rüzgarla birlikte yeryüzüne düşerken, insanın içini üşütüyor.İnsan ne kadar farklı. Bize tıpa tıp benzeyenler bile çok ama çok farklı. Beyninin içinde ne geçiyor anlamak çok güç. Her kes bir açıdan bakıyor dünyaya.Farklı yorumluyor, değişik yaşıyor.Biz bunun farkından bile değiliz. Herkesi aynı biliyor, aynı görüyoruz.Oysa toplum atomlarına kadar farklılaşmış. Parçalanmış demek doğru olmaz. Zaten bir bölünmüşlük var. İnsan inancıyla, diliyle, kültürüyle farklılığı yaşıyor. Ama yan yana, iç içe, bir arada.İşe gidiyor, aynı aracı kullanıyor, sokaklarda sırt sırta yürüyor. Ama herkes kendi dünyasında yaşıyor.Biraz içine gömülmüş, biraz bencilleşmiş ve kısmen de seyretmeyi tercih etmiş.21 yy insanı hem çok yalnız, hem de değil. Ulaşım, iletişim çok gelişmiş ama bazen bir sokak sonrası acıdan, sevinçten bir haber yaşıyor. Kentler kalabalıklaşıyor, insan kendine yabancılaşıyor.Para öylesine insan yaşamına sirayet ediyor ki, sohbetlerin para dışında olanı kısık ve sessiz konuşuluyor.Neden böyle oluyor diye sorarsanız, cevap çok. Parayı herkes konuşuyor, peşinden koşuyor ama herkes ulaşamıyor. Göz önünde ama yok. İşte kısık sesle konuşulan kısım burada başlıyor. Neden bazılarında çok var, neden bazılarında hiç yok?İnsanı çıldırtan bir sorun. Aş var ama siz hep açsınız ve bir kaşık bile alamıyorsunuz.Neyse zamana dönelim.Bu binalar, bu sokaklar, yağmur yüklü bulutlar ve insanlar bütün günü doldurmaya yetiyor. Bu nedenle şehirde insanlar zamandan muzdarip. Her şey programlanmış, her şeyin zamanı ve anı var.Şimdi soğuk zamanı.Toprak üşüyecek, ağaçlar içe kapanacak ve yağmur yüklü bulutlar yeryüzünü ıslatacak ve belki de kar yağacak.Para ise hiç üşümeyecek. O hep üşütecek.