Gökyüzüne yakın bir: SÜMELE

Kolaj: Independent Türkçe

Eski dini mekanlara; tapınak ve antik alanlara hep ilgim oldu. Bu ilginin nedeni, bir dine mensup olmam ya da olmamam değil; en görkemli mekanların din adına benzersiz inşa edilmesi.  

Bu tür mekanlar çoğunlukla hem çok fotografik öğe taşır, hem de inancın insana neler yaptırabileceğini bizlere gösterir.
 

IMG_20220829_160541.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Gözlerden uzak, ulaşılması güç ve biraz da gizli kalabilecek yerlerde inşa edilmeleri insan için hep gizemlidir.

Bu yapılardan biri de Sümela Manastırı. Sanırım adını duymayan yok. Hakkında binlerce yazı, yüzlerce kitap yayımlanan ve belgesel çekilen manastırı her yıl, her dinden yerli yabancı binlerce kişi ziyaret ediyor.
 

IMG_9878.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kimisi meraktan, kimisi bu olağanüstülüğe tanıklık etmek için zahmetli yoluna katlanarak, manastırı görmeye geliyor.

Ben de Karadeniz‘e gelmişken ışığın rotasını izleyerek Sümela Manastırı’nı görmek için yönümü Trabzon‘a, oradan da daha iç kısımlarda bulunan Maçka İlçesi’ne çevirdim.
 

IMG_20220829_160530.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Uzun ve zahmetli bir yoldan sonra Maçka‘nın ormanla kaplı dolambaçlı yollarından geçerek manastırın bulunduğu Altındere’ye ulaştığımda kendimi yemyeşil bir vadinin içinde, bambaşka bir dünyada hissettim. 
 

IMG_9861.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buradan sonra yol Kültür Bakanlığı’nın tasarrufunda minibüslerle sürüyor. Birinci etap birkaç kilometrelik bir yol, kaşla göz arasında son buluyor. Burada yolcular bir süre bekletiliyor.

Meryem Ana Deresi olarak da bilinen alanda dinlenme yerleri yapılmış. Yaz mevsimi olmasına rağmen Altın Dere müthiş bir hızla akıyor, kıvrılarak orman içinden kendine derin yollar açarak Karadeniz’e dökülüyor.  
 

IMG_20220829_152748.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Anlaşılan Kültür Bakanlığı burada ticari bir alan yaratmak, gelenleri bir süre daha tutmak için böyle bir yol bulmuş.

Buradan tekrar aynı nitelikte ama farklı minibüse binerek yol alınıyor. Yollar dere boyunca ve dağın dik yamacını yara yara kıvrılarak ilerliyor.
 

IMG_20220829_140024.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yol boyunca orman daha sığ ve gökyüzüne doğru uzayan çamlar dikkatleri çekiyor. Bu yolda yeşilin bütün tonlarını ve derenin süt gibi köpüren suyunu görmek mümkün.

Bu güzel doğaya yaya olarak tanıklık etmek henüz mümkün değil. Yaya yolu için belli belirsiz bir çalışma göze çarpıyor.
 

IMG_20220829_134105.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir hareketlilik olmasa da dere boyunca bazı alanlarda dağa doğru uzanan yaya yolları için demirden iskeletler yerleştirilmiş.

Araba ile alınan yol manastıra 300 metre kala son buluyor. Buradan sonra daha dik bir yaya yolu ziyaretçileri bekliyor.  
 

IMG_9835.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Hayatımda gördüğüm en doğal, en görkemli ağaçlarla kaplı yolun farklı bir heyecan verdiğini, kendimi Yüzüklerin Efendisi filminin setinde hissettiğimi söyleyebilirim.

Yol boyunca yüzlerce yıldır köklerini toprağa salan yaşlı ağaçların bulunduğuna tanıklık ederek yokuş yukarı ilerleniyor.
 

IMG_20220829_144959.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yer yer eski kayalara oyulan merdivenlerden, yer yer Kültür Bakanlığı’nın inşa ettiği ahşap zeminden ilerleyen yol bana antik çağları çağrıştırıyor. 

Yol merdivenlerden dolayı birazcık yorucu olsa da çevredeki dağların, dere ve vadilerin manzarası insanı diri tutuyor, bol oksijenli nefes alarak ilerlemesini sağlıyor.
 

IMG_20220829_134940.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tırmanma basamakları bitip, manastırın giriş kapısına gelindiğinde bütün vadi gözler önüne seriliyor. Manastırın yapıldığı yükseltiye Karadağ deniliyor.

Kapkara kayalar ve iç içe geçmiş çamlarla kaplı devasa kayalar oldukça etkileyici. Ayrıca Altındere’nin iki yakasında bulunan yemyeşil dağlar sisli tepeleriyle insanı kendine çekiyor.

Manastırın kalın duvarlarından içeri girildiğinde bu kez iniş için bir taş merdivenden ilerleyerek Sümela Manastırı’na varıyorsunuz.
 

IMG_9858.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buradan sonra zaman geriye, birkaç asır öncesine dönüyor. Ortaçağ hatta ötesi bir atmosfer karşılıyor sizi. 

Manastırın insan eliyle yapılan binalarından çok, kayanın içine doğru oyulan, duvarlarına frenksler yapılan kilise, görkemini hala kaybetmemiş.
 

IMG_9845.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Burasının muhtemelen doğal bir mağara olduğu, burayı inşa edenlerin bu içe doğru olan derinliği biraz daha kazarak bir mekan oluşturulduğu anlaşılıyor.

Vadiye bakan kısımlarda sosyal donatlar inşa edilirken, içerde ise kilise ve rahip evleri inşa edilmiş. 
 

IMG_9850.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İçeriden dağların görkemini, karşı tepelerden ise yapılan manastırın dış cephesini kaplayan sosyal donatların ihtişamını görmek mümkün.
 

IMG_9883.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İnsan burayı ve buraya benzer yerleri gördüğünde ister istemez oturup, düşünüyor;

Neden bu kadar zahmetli yerlerde mabetler yapılmış?
 

IMG_9849.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buna benzer yapılar Kapadokya ve Ihlara Vadisi‘nin derinliklerinde de var. Özellikle Ihlara Vadisi’nde kayalara oyulmuş onlarca kilise ve mabet var.

Keza aynı durum Hatay Saint Pierre Kilisesi’nde de görülüyor.

Kayalara oyulan ve gözlerden uzak, ulaşılması güç yerlerde inşa edilen manastır ve kiliseler. 
 

IMG_20220829_140412.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sümela Manastırı’nda Ihlara Vadisi’nin tersine dağın dik yamacında doğal bir mağara önce merkez seçilmiş ve süreç içinde manastır inşa edilmiş.

Bugünkü şartlarda bile ulaşımın güç olduğu, yer yer imkansız hale geldiği düşünülürse, 1600 yıl önce insanların ne tür zorluklara katlanarak burayı manastıra çevirdiği anlaşılıyor.
 

IMG_9854.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buranın gizemli yapısı insanda müthiş bir merak uyandırırken, şu soru gündeme geliyor: 

Burayı inşa edenler kimden, neden kaçtı bunca çetin yere?

Ya da bu kadar ulaşılması güç bir yerde neden manastır yapıldı?

Daha kolay bir yerde inşa etmek, insanları daha kolay çekmek varken, neden dağların içine doğru bir yönelim oldu?

Birilerinden mi kaçtılar, yoksa inançları gereği çetin yerler mi seçtiler?
 

IMG_20220829_154746.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kafamda yanıtlanması gereken onlarca deli soruyla kalabalık ziyaretçi grup arasında dolanıp durdum.  

Manastırın ziyarete açık bütün bölümlerini gezerken, inancın insana neler yaptırdığına da tanık oluyordum.

1600 yıl önce inşa edilen manastırın duvarlarında Hiristiyanlık ile ilgili bütün rivayetler resmedilmiş.
 

IMG_20220829_141559.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu resimler bile tek başına Hristiyanlık için paha biçilmez bir zenginlik.

Gerçi çoğu tahrip edilmiş, kazılmış, yer yer bilerek zarar verilmiş. Adlarını yazan, inancının sembolünü kazıyanların bini bir para.
 

IMG_20220829_141353.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ama buna rağmen Sümela Manastırı hala bütün ihtişamını koruyarak çağlar öncesinden insanlara sesleniyor. 

1923 yılına kadar oldukça popüler olan manastır, bu tarihten sonra kaderine terk edilmiş olsa da çevrede zaman zaman ziyaret edilen bir yer olur.
 

IMG_20220829_141013.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

1972 yılında Kültür Bakanlığı’na geçen manastır restorasyonu yıllarca sürer ve 2010 yılında nihayet ziyarete açılır ve artık müze olarak varlığını sürdürür.  

Restorasyonun halen sürdüğünü belirtmek gerekiyor. Kapalı olan bölümlerde ne var bilmiyorum ama sanırım asıl ünü ziyarete açık olan mağaradan manastıra dönüştürülen kısımdan alıyor. 
 

IMG_9907.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sümela Manastırı kartal yuvası gibi dağların eteğinde, oyulan devasa kayaların içinde bulunuyor. Manastırın önemi de sanırım buradan ileri geliyor.

Sümela tam bir inziva yeri, hem göğe yakın, hem de karanlık ormanların içinde.

Sanırım bu yönü, asırlar boyu özelliğini korumuş…

Fındık Güncesi

Kolaj: Independent Türkçe

Karadeniz Bölgesi’ni çok bilmem. Önceki yıllarda gitmişliğim olsa da derinlikli gezme, görme fırsatım hiç olmadı.

Karadeniz’e komşu bazı illeri dolaşmış, kısmen de olsa havasını teneffüs etmiş olmama rağmen Karadeniz’in kentlerini görmemiştim.

Zümrüt yeşilini, denize paralel dağlarını, dalgalı denizini, fındık ve çayını lise yıllarımdaki bilgilerden biliyorum.
 

IMG_9618.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir de bizim buralardan Karadeniz’e fındık toplamaya giden mevsimlik tarım işçilerinin anlatımlarından zihnimde oluşan, kitabi bilgilerden öte yaşanmışlıklardan damıtılan, zihin heybemi dolduran, merakımı harlayan reel bir Karadeniz’i biliyorum.

Ne yazık ki uzun yıllar Karadeniz hem uzak, hem yakın bir coğrafya olarak kaldı hayatımda.

Bir türlü dokunamadığım, gezip görmeyi denk getiremediğim için hayıflandığım bir yer olarak varlığını sürdürdü.

Oysa fotografik albenisi ve yeşilin bütün tonlarını barındıran bir coğrafya olduşundan dolayı, hep gitmem gereken yerler arasındaydı.
 

IMG_20220826_195117.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Karadeniz’e gitme hayalimin nihayet bir kısmını bu yaz gerçekleştirme fırsatım oldu.

Belki enine boyuna bir gezi olmadı ama olanaklarım ölçüsünde zihnimde oluşan Karadeniz’in bir bölümünü gezip, görme şansını yakaladım.

Rotam, bir turizm şirketinin belirlemiş olduğu güzergah değildi. Tarım işçilerinin izlemiş olduğu yollardan Karadeniz’e varmaya çalıştım.

Urfa’dan Adıyaman’a, Malatya ve Sivas’a, oradan da Ordu‘ya uzanan bir rota izledim.

Yıllardır iç içe olduğum, yan yana yaşadığım yüzlerce mevsimlik tarım işçisinin kullanmış olduğu yollardan geçerek Karadeniz’e ulaştım.

İşçilerin durduğu tesislerde, çeşme başlarında, ağaç gölgelerinde, derin vadilerde ya da görkemli bir dağ başında mola verdim.

Zaman zaman işçilerle karşılaşmak, aynı güzergâhlarda yolculuk yapmak hatta sohbet etmek mümkün oldu.

Mardin, Batman, Şırnak, Van’ ve Urfa’dan geliyor, çoluk çocuk çalışmaya Karadeniz’e gidiyorlardı.
 

IMG_20220827_164720.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Mezopotamya’nın sarı sıcak iklimi, Sivas’ın kuzeyiyle birlikte yavaş yavaş değişmeye, dağlarda daha fazla yeşil bitki örtüsü görünmeye başlıyor.

Sivas‘tan sonra ise artık bambaşka bir coğrafyaya dönüşüyordu.  

Yol, Orta Karadeniz’e vardıkça yeşil bitki örtüsü daha çok belirginleşiyor, daha sığ ormana dönüşüyordu.

Yıllardır adını duyduğum Gürgentepe’nin dik yokuşları ve dolambaçlı bozuk yolları anlatıldığı kadar yeşil ve keskin virajlıydı.

Gürgentepe’de bir türlü bitmeyen yol inşaatı nedeniyle kendimi tehlikeli yollar belgeselindeymiş gibi hissediyor; her virajda dişlerimi sıkıyor, rallide yarışıyor gibi oluyordum.

Yer yer derin uçurumlar ve göğe yükselen kayalar insanı ürkütmeye yetiyor artıyordu bile.

Orman, yüksek dağlar ve alabildiğince yeşil tepeler Karadeniz’in eşsiz coğrafyasını işaret ederken, heyelan tehlikesi de her yerde varlığını hissettiriyordu.

Arada bir yola dökülen kayalar, yer yer çöken yol, Karadeniz’de heyelanın ciddi bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
 

IMG_0058.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Gürgentepe’nin yüksek rakımlı noktasında durduğumda denizi görmesem de iç içe geçmiş çam, köknar, gürgen ve menşeini bilmediğim bin bir çeşit bitkinin dik yamaçlardan daha yükseklere doğru genişlediğini gördüğümde, kendi kendime “Artık Karadeniz’deyim” diyerek, hayranlıkla ormanları izlemeye koyuldum.

Yıllardır belgesellerden bildiğim, gidip gelenlerden dinlediğim Karadeniz illerine ayak basmıştım.

Nemli, serin havası, sığ ormanları ve uçurum dolu yollarıyla karşımda duruyordu.
 

DSCF5331.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Dolambaçlı yollardan daha aşağılara, Ordu’ya doğru yol aldığımda dağ, taş ağaçtı ve ağaçların çoğunluğu fındık bahçelerinden oluşuyordu.

Oldukça dik yamaçlarda yetiştirilen fındık bahçeleri Karadeniz’in saklı hazinesi gibi duruyordu yüksek rakımlı yamaçlarda. 

Artık yol boyunca, dere kenarlarında, uçurum başlarında fındık bahçelerini görmek mümkündü.

Bizim oralardan gelen işçilerin buralarda, dik yamaçlarda çalıştıklarını, fındık topladıklarını zihnimde beliren anlatımlardan biliyor, hissediyordum. 

Zihnimde var olan Karadeniz’i, reel olanıyla karşılaştırıp, anı yaşamak ve ortamın oksijenini teneffüs ederek, deniz kıyısına doğru ilerliyordum.

Gerçekten de müthiş bir doğa ve dik yamaçlarda biten harika bitki örtüsü insanı kendine hayran bırakıyor.

Dolayısıyla yolun tehlikesi, insanın stresi dağılıyor, yolların ölüm saçan virajlarını yeşil bütün tonlarıyla örtüyordu.
 

IMG_0057.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Gürgentepe’ye çıkmak için önce uzun bir tırmanma, sonra güneş görmeyen inişli virajlarından, bozuk yollardan deniz kıyısında imar edilen Ordu’ya ulaştığımda terden sırılsıklam olmuştum.

İlk şaşkınlığım iklimine dairdi. Ben Ordu’yu daha serin bir yer olarak biliyordum. Sanırım biraz yanılmışım.

Kaldığım birkaç gün boyunca kent merkezi epey sıcak ve nemliydi. Bu belki de benim şansımdı. Kendimle Mezopotamya‘nın sarı sıcağını da taşımıştım buralara. 
 

IMG_0115.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ordu, deniz kıyısına sıfır batı ve doğu yönünde inşa edilen ve dik yamaçlara doğru genişleyen bir kent.

Biraz Çukurova’yı, Mersin’i andırıyor olsa da kendine özgü bir iklimi var.

En kurak zamanlarda bile yağmur alan bir yer olmasından kaynaklı bitki örtüsü de düşünemediğim kadar canlı ve zümrüt yeşiliydi. 

İtiraf etmeliyim ki, ilk defa yeşilin bütün tonlarını bahar dışında bu mevsimde bir arada görüyordum.

Bu da beni fazlasıyla mutlu ederken, nemi ise biraz can sıkıyordu.

Sanırım denizden gelen nem dik yamaçlara çarparak Ordu üzerine çöküyor ve bir iki hafta boyunca sıcaklığın daha fazla hissedilmesine neden oluyordu. 
 

IMG_0169.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ordu’nun ılıman iklim avantajını; Karadeniz iklimi ile birleştirmiş olduğu yetişen meyve ve sebze çeşitliliğinden belli oluyordu.

Yetişen meyve, sebze ve tahıllar arasında fındık bütün hayatın merkezine oturmuş, zenginlik katmış bir ürün olduğu açıkça belli oluyor.

Fındık tartışmasız Karadeniz için müthiş bir zenginlik kaynağıdır.

Kentin fındıkla ilişkisi o kadar belirgindi ki, şehir girişinden başlayarak ve yol boyunca güneşe serilen kabuklu fındık sergilerinden anlaşılıyordu. 
 

IMG_20220827_175420.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin ana girişinde bulunan ve sanırım tek düzlük alan olan eski botanik parkın yeri fındık harman yerine dönüşmüş.   

Buranın da ayrı bir hikayesi var. Bir süre önce şehir hastanesi yapılmak üzere parktaki ağaçlar sökülmüş ama kısa zamanda karardan dönülerek alan kaderine terk edilmiş.

Anlatılanlara göre, daha önce güzel bir botanik parkmış. Şimdi ise fındık harman yerine dönmüş. 
 

IMG_20220827_175717.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Buradaki fındık hasadı, kurutma sergileri, bana geçmişte Mezopotamya kentlerinin kıyılarında kurulan buğday, arpa ve mercimek harman yerini hatırlattı.

Artık makineleşme ile harman yerleri tarih olsa da benzerlik o günleri hatırlamama neden oldu.

Sadece burası da değil, deniz kıyısında, boş yerlere hatta ana yol kenarlarında bile fındık kurumaya bırakılıyor.

Ara sokaklarda, balkon ve bahçelerde her yerde güneşe serilen fındık sergilerini görmek mümkün. 
 

IMG_20220827_145418.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Fındığın geçmişi M.Ö 10 bininci yıllara dayanıyor olsa da, Ordu fındık ekimi ile yaklaşık 140-150 yıl önce tanışmış.1

Öncesi olsa da Ordu için ekonomik bir değer olması yazılı kaynaklarda 1890 yıllarını gösteriyor.

Kentte önceleri pirinç yetiştiriliyormuş. Çeltik ekimi sivrisinek ve sıtmaya neden olunca pirinç ekimi yasaklanarak, fındığa yönelme başlamış.

O gün, bu gün Ordu fındık üretiminde önemli bir ağırlığa sahip olmuş.
 

IMG_20220827_175452.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Dik yamaçlarda yapılan fındık yetiştiriciliğinde büyük oranda insan emeğine ihtiyaç duyuluyor ve kentte de bunun için yeterli işçi bulunmayınca, işçiler uzaklardan, Kürt illerinden getirilmeye başlanılmış.

Bugün fındık hasadının yapıldığı ağustos ayında binlerce işçi Karadeniz’e akın ederek, zor koşullarda çalışarak fındık üretimine önemli bir destek sunuyor.
 

DSCF5334.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Her yıl kentin belli bölgelerinde Kürt illerinden gelen işçiler için kamp kurma yerleri belirlenir.

Gelenler orada ya çadır açar ya da işveren olan bahçe sahipleri tarafından sağlanan barınma merkezlerinde ve çok az da olsa evde kalınır.
 

IMG_20220826_182922.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Bu işçilerin zor şartlarda çalıştıkları biliniyor. Sabah yedide iş başı yapıyorlar, akşam yedisinde paydos ediyorlar.

12 saatlik sürede dik yamaçlarda, bazen ağaçtan tek tek fındıkları topluyorlar, bazen ağaçları silkeleyerek yerden topluyorlar.

Çuvallara doldurulan ürün işlenmek üzere yer yer insan sırtında yollara indiriliyor.
 

IMG_20220826_183221.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Bütün bu zor işleri mevsimlik işçi denilen aslında yarı köle şeklinde çalışan insanlar yapıyor.

Kimi aile çoluk çocuk gelerek çalışıyor, kimisi bir başına ekmek peşinden buralara kadar geliyor.

Zor iş velakin fındık toplama. Karadeniz’in dik yamaçlarının yanında nemi de çalışma sistematiğini olumsuz etkiliyor.

DAHA FAZLA OKU

Mevsimlik tarım işçileri meselesi yıllardır gündemde olsa da ciddi bir sorun olarak görülmüyor Türkiye’de.  

Çalışma mevsimlerinde gündeme gelip, sonra unutuluyor. Oysa bu sorun bir asırdan fazla süredir devam ediyor.

Binlerce insan zor koşullarda yollara düşüp, Karadeniz’in dik yamaçlarında fındık toplayarak Türkiye ekonomisine ciddi katkı sunuyor.

Yani üretici kadar, işçi de bu üretimin önemli bir parçası.
 

IMG_9600.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Bir yıl Kürt illerinden işçi gelmese fındık bahçede kalır ve üretim zinciri kesintiye uğrar.  Biliniyor bilinmesine de bir çözüm üretilmiyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin iş güvenliği ve sigortaları yok. Bahçe sahibinin vicdanına kalan bir çalışma yaşamı içindeler.

Kimi bahçe sahibi gelen işçileri için insani çalışma koşulları yaratırken, kimisi de gelenlere köle muamelesi yaparak çalışma koşullarını ağırlaştırıyor.
 

IMG_20220827_170207.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Sonuçta bununla ilgili bir yasal düzenleme yok. Her bahçe sahibi farklı farklı davranmada serbest.

Mesela bazı işçi grupları çadırlarda kalırken, bazıları evlerde kalıyor. Doğal olarak çadırlarda kalanların insani yaşam standartları çok kötü.

Bürokrasi, güvenlik gibi bağlayıcı kararlar da hayatı bazen çekilmez kılıyor.

Hatta bazı illerde gelen işçileri ötekileştirme politikaları devreye sokuluyor. 
 

IMG_20220828_140144.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Ordu’da olduğum sürede iki üç belgede çadırlarda kalan işçilere rastladım. Kent merkezinde olan kampı ise görme fırsatım olmadı.

Kamp kelimesi bana çok itici geliyor ama maalesef herkes kamp kavramını kullanıyor. Sanki işçiler için bir mültecileştirme, yabancılaştırma süreci işliyor.
 

IMG_9615.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yine de temkinli olmakta fayda var. İşçilerin yaşam koşulları bahçe sahiplerinin insafına bırakılmamalı, gerekirse devlet birçok üretim sürecine destek sunduğu gibi mevsimlik tarım işçilerine de destek sunmalıdır.

Bu mesele ancak bu yöntemlerle çözülür. Her yıl onlarca tarım işçisinin trafik ve iş kazalarında öldüğü ya da sakat kaldığı gerçekliği varken, meseleye kayıtsız kalmak, kayıt dışı bir istidam sürecinin sürmesini sağlamak ne çalışma yasalarına uygundur, ne de uluslararası normlara. 

Bu nedenle bu insanların çalışma süreleri mutlaka kayıt altına alınıp, sigortaya sayılmalı diye düşünüyorum.

Herkes biliyor ki alanda çalışmak, fındığı tek tek toplamak öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Börtü böceği, yılanı, çıyanı da cabası. 
 

IMG_0158.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Benim karşılaştığım gruplar içinde Batman’dan gelen gençler vardı. Çoğu üniversite öğrencisiydi ve bahçe sahipleri onlara ev tutmuştu. 

Bir başka grup ise yol kenarında çadır açmışlardı. Onlarda Mardin’den gelen çocuklu ailelerdi.

Ne fotoğraf çekmeme müsaade ettiler, ne de sohbet etme teklifimi kabul ettiler.

Ben Ordu’dan ayrılıp, Trabzon yoluna düştüğümde hava bulutlanmış yağmur döktürmeye başlamıştı.

Biliyorum ki yağmur da olsa işçiler fındık topluyor.

1. Wikipedia 

PİRÎN GÜNCESİ

Kolaj: Independent Türkçe

Yıllardır, halkın günlük hayatta Semsur dediği Adıyaman‘a gidip gelirim. Çok fotoğraf, çok hikaye biriktirmişliğim söz konusu.

Adıyaman’ın benim için sihirli bir havası, dikkatimi çeken tarihi geçmişi var. Mezopotamya genelinde var olan dağ, ova ve nehir kültürünün en canlı yaşandığı yerlerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Bu özelliğini Fırat Nehri’ne ve Orta Toros sıra dağlarına borçlu olan kentte müthiş bir tarihi doku günümüze ulaşmış.

Bölgede “Hititler, Hurriler, Kummuh, Asur, Medler, Persler, Kommagene, Roma, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Zengîler, Eyyûbîler, Moğollar, Memlûkler, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar hüküm sürmüş.” 1
 

IMG-20220821-WA0046.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün Adıyaman denilince akla her şeyden önce dünyanın yedi harikaları arasında gösterilen Nemrut Dağı‘nda bulunan anıtsal kalıntılar geliyor olsa da, Adıyaman genelinde başka antik alanlar da var ve farklı uygarlık katmanlarına ev sahipliği yapmış.

İşte bunlardan biri de asırlardır sessizce varlığını sürdüren Pirin Antik Kenti‘dir.
 

IMG_20220821_191245.jpg

Bilinen tarihi 2000 yıl öncesine kadar gidiyor. Bilinmeyen kısmı ise, belki daha eski olması kuvvetle muhtemel.

Bugün artık Adıyaman merkezle birleşen Pirin/Perre Antik Kenti, son bir iki yılda giderek daha fazla dikkat çekmeye başlamış.

Yıllardır eski kaya mezarları ve taş ocağı olarak bilinen alan binlerce yıllık derin uykusundan son zamanlarda uyanır gibi olmuş.
 

IMG_20220821_191143.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yapılan arkeolojik kazılarda buranın oldukça geniş bir alana yayıldığı görülüyor.

Alan sadece kaya mezarlarından ibaret değil. Zindan, su sarnıçları, tarımsal üretim sahaları, tören alanları, saray kalıntıları günümüze kadar ulaşmış.
 

IMG_20220821_192453.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Değişik zamanlarda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, yıllardır toprak altında ve bir kısmı açıkta olan kaya mezarlarının bilinenden daha önemli antik bir yer olduğunu gösteriyor.
 

IMG-20220821-WA0028.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kayalara oyulmuş yapıların geneli göz önüne alındığında, buranın oldukça planlı, dönemine göre ileri bir imar planıyla inşa edildiği anlaşılıyor.

Kayaların müthiş bir işçilikle oyulmasıyla oluşturulan mekanlar kentin antik yapısını oldukça canlı bir şekilde yansıtıyor.
 

IMG_20220821_185806.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin antik dünyasında gezinirken insan bir anda geçmişe dalıyor, kendini antik dünyanın ortasında hissediyor.

Eski çağların melodileri taş yapılardan yankılanıyor, cenaze törenleri, matem havası beliriyor.
 

IMG-20220821-WA0036.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buralardaki mağaralar, taşın insan eliyle nasıl dönüştürebileceğine tanıklık ediyor.

Pirin Antik Nekrepolü’nde insanların mezarlarıyla iç içe yaşayıp, yaşamadığı konusu net olmasa da kayalara oyulan mezar odalarının bir ev konseptinde dizayn edilmesi, buranın da çok daha eski bir yerleşim yeri olma ihtimalini akla getiriyor.
 

IMG-20220821-WA0040.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kommagene‘nin beş büyük kentlerinden biri olan Pirin, yani resmi ismi ile Perre, M.S 325 yılında inşa edildiği düşünülüyor olsa da daha eskilere dayanan bir tarihi geçmişi olabilir.

Kentin bir geçiş güzergahı olduğu, kutsiyet bahşedilen bir yer olduğu yazılı kaynaklarda yer almış.

Malatya, Urfa ve başkent Samsato’a giden yolların kesiştiği yer olması nedeniyle önemli bir jeopolitik konuma sahip olduğu da anlaşılıyor.
 

IMG-20220821-WA0035.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Önemli su kaynaklarına sahip olan kentin, aynı zamanda kervan ve savaşçı orduların geçiş yolları üzerinde olması da buranın önemini tarih boyunca artırmış.

Pirin Antik Kenti’nin yapıları incelendiğinde erken Helenistik özellikler gösterdiği anlaşılıyor.
 

IMG-20220821-WA0028.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin denilince nekrapol, yani kaya mezarları akla gelse de aslında toprak altında eski bir kent olduğu artık kesin olarak biliniyor. 
 

IMG_20220821_181035.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İlginçtir ama buranın üç ismi var. Halk Pirin derken, arkeologlar nedense Perre demişler. Resmi ismi ise Örenli.

Şu an Büyük Pirin olarak bilinen yerleşim yerinin, antik kentin kalıntılar üzerinde inşa edildiği biliniyor.
 

IMG_20220821_180836.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yapılan son kazılarda Kommagene dönemini yansıtan bir saray kalıntısının ortaya çıkarılması, köyün tümden kazılma kararının alınmasına neden olmuş.

Köyde konuşulanlara göre, köy yakın bir zamanda boşaltılacak ve yeni yapılacak yerine taşınacak. 
 

IMG-20220821-WA0047.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mezopotamya’nın en sıcak günlerinin yaşandığı ağustos ayında akşamın son ışıklarında ziyaret ettiğim antik Pirin kentinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntıların hikayesini 80 yaşındaki Abuzer Demir’den dinlediğimde, geçmişle gelecek arasında gidip geldim.
 

IMG_20220821_192107.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin’de doğup, büyüyen Abuzer Demir, kalıntıların başında geçmişi özetlerken, şunlar zihnimde kalıyordu:

Ben kendimi bildim bileli köyün altında bir kentin olduğu söylenirdi. Bu nedenle köyün boşaltılacağı konuşulurdu. Yakın bir zamana kadar biz de söylenenleri dinler, yarım ağızla gülüp geçerdik. Ama sanırım bu kez iş ciddi. Yakın bir zamanda yeni bir köy inşa edilecek ve köy yeni yerine taşınacak. Birkaç ev satın alınıp, kazı yapıldı. Yapılan kazılardan sonra evlerin altında saray kalıntısı çıktı. Sarayın devamı ise içinde yaşadığımız evlerin altında.
 

IMG_20220821_191518.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Büyük Pirin adıyla inşa edilen köyün geçmişi 300 yıl öncesine dayanıyor. Eski antik kentin üzerinde inşa edilen köyde bazı evlerin kesme lahit taşlardan yapıldığı görülürken, bu evlerin antik kentin taşlarından inşa edilme olasılığı var.
 

IMG-20220821-WA0041.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

2000 yıllık geçmişin izlerini taşıyan Pirin/Roma Çeşmesi ise halen ilk günkü gibi akıyor. Buz gibi kaynak suyunun nereden, nasıl geldiği ise tam olarak bir sır.

Köyde yaşlıların anlatımına göre köyün altında üstü kapatılan devasa bir sarnıç ya da antik bir havuz var. 

Köyde nereye kazma vursan geçmişin izleri çıkıyor. Hani insanlar bazı yerler için topraktan tarih fışkırıyor derler ya, ha işte Pirin o yerlerden biri.

Kaynaklar:

1. Demirkent, 1977: 232
2. Wikipedia
3. Kültür Portal

OHAL SÜRECİ VE SONUÇLARI

Elli üç yaşında birisi olarak ömrümün geçtiği kentlerin hemen hemen tümü, çok uzun süreler sıkıyönetim ve olağanüstü halle idare edildi.

Sıkıyönetim, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce ve sonraki yıllarda varlığını sürdürdü.  
 

CsJJM69WYAATbUZ - Kopya.jpg

Batılı devletlerden gelen yoğun sıkıyönetim ve askeri darbe eleştirisi üzerine, darbe mimarları tarafından, 1983 yılında olağanüstü hal yasaları hazırlandı.

Ancak yürürlüğe girmesi için birkaç yıl daha beklenildi. 1987 yılına kadar sıkıyönetim yürürlükte kalarak çatışma potansiyeli olan illerde varlığını sürdürdü.  
 

1_org_zoom - Kopya.jpg

1987 tarihinde Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurularak süreç başka bir boyutta sürdürüldü.

Artık, OHAL süreçleri sivil ama çoklu yetkiyle donatılan atanmışlarla hayata geçirilecek, sıkıyönetimi aratmayacak düzeyde etkiye sahip olacaktı.  

Gerek sıkıyönetim, gerekse de olağanüstü hal birçok acıya, drama ve anti demokratik uygulamaya neden olacaktı.  
 

MİLLİYET - Kopya.jpg

Yıllarca sürecek olan Olağanüstü Hal, 19 Kasım 2002 tarihinde yürürlükten kaldırıldığında binlerce şikayet, yüzlerce hakları ihlali dosyası mahkemelerde görüşülme sırasını bekleyecek, bazı dosyalar ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde karara bağlanacaktı.

AHİM yüzlerce dosyada kişi hak ve özgürlükler ihlali kararı vererek, süreç mahkum edilecekti.

Adı, kapsamı ne olursa olsun bu süreçlerde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlama, sınırlama, askıya alma söz konusu oldu ve toplumu belli bir çerçeveye sokma, zapt u rapt altına alma süreci yaşandı. 

2002 yılında Olağanüstü Hal Yasası kaldırıldığında çoğumuz bir daha böylesi süreçlerin yaşanmayacağını umut ettik ve inandık.

Çünkü bütün siyasi partiler OHAL uygulamalarından rahatsızdı ve kaldırılmasını istiyordu.
 

IMG_20220722_182907.jpg

Oluşan toplumsal mutabakat yasanın yürürlükten kaldırılmasını sağladı.

Ama her şey 15 Temmuz 2016 yılında yaşanan darbe girişimiyle yerle bir oldu.

Darbe girişimi nedeniyle Olağanüstü Hal yeniden hayatımıza girecek, bütün Türkiye iki yıl boyunca Olağanüstü Hal’le yönetilecekti.  

19 Ağustos 2018 yılında yasa kaldırılmış olsa da, OHAL fiili olarak varlığını sürdürecek ve darbe sonrası oluşan ruh hali devletin bütün kurumlarına sirayet edecekti.

Bu nedenle geçmiş yıllarda olduğu gibi OHAL sürecinde oldukça ciddi hak ihlalleri gündeme gelecek, yürürlükten kaldırılmasından sonra bile hak ihlalleri iddiaları son bulmayacaktı.

İktidara göre OHAL gayet normal ve meşru bir gereklilikti. Gelişmeler karşısında rejimin devamı ve iktidarın işlemesi buna bağlıydı.

Oysa hayat sadece iktidar eksenli yaşanmıyor. Toplumda değişik düşünceler, farklı siyasi hareketler, inanç ve kültürlerin varlığı söz konusu.

Türkiye toplumu homojen bir yapı değil ki her karar toplumu rahatlatsın.
 

IMG_20220722_182953.jpg

Demokrasi farklılıkların bir arada, bir orkestra disiplini altında yaşamasına olanak verme rejimi olduğuna göre hakları elinden alınan, özgürlükleri kısıtlanan, işlerini kaybedenler için OHAL hayatlarının cehenneme dönme sürecidir.

Nitekim KHK ile 150 bini aşkın kamu çalışanı işinden edilmiş, binlerce insan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınmış, yüzlercesi tutuklanmıştır.

Verilen cezalar, yığınca hak ihlali iddiası mahkemelere yansımıştır.  

Görevden alınan kamu çalışanları açısından durum biraz daha karışıktır. Haklarında herhangi bir soruşturma, adli ceza kararı olmadığı halde ya da yürütülen soruşturmalarda beraat almalarına rağmen görevlerine iade edilmemeleri hak ihlallerinin ne kadar yakıcı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 

Sonuç olarak geçmişten günümüze olağanüstü hal süreçleri geride yığınca hak ihlali dosyası bırakmıştır. Bunların görüşülmesi bile yıllar alacak, sonuçları toplumun vicdanını sızlatacaktır.

Tıpkı 12 Eylül,  tıpkı 28 Şubat süreçleri gibi…

Osmanlıda Aşiret Mektebi ve Hanedanlık.

Osmanlı Beyliği kurulduğu günden sonra sınırlarını genişletme amacıyla yayılmacı bir politika izleyerek, zaman içinde topraklarını genişletti. Yükselme döneminde  Avrupa, Asya  ve Afrika kıtalarında önemli bir coğrafik alana hükmederek kendi döneminin önemli devletleri arasında girdi. Yönetim biçimi ortalama her yurttaşın bildiği gibi hanedanlığa dayanıyordu. Dolayısıyla Osmanlı Padişahının aldığı kararlar, yürüttüğü politikalar hanedanlık mantığına uygundu. Devletin devamı hanedanlığın varlığını sürdürmesine bağlı görünüyordu.

Osmanlının ilk dönemlerinde homojen bir toplumsal yapı olsa da, yükselme döneminde daha karmaşık bir topluluğa döndü.  Halkın büyük kısmı Müslüman olmakla birlikte gayrimüslim  olan, farklı kültür ve dillere sahip topluluklar da varlığını sürdürdü. Dolaysıyla halkın tek bir dili, dini; tek bir kültürü yoku. Değişik halkların bir arada yaşadığı bir devlete dönmüştü. Buna rağmen devlet yönetimi hanedanlık esasına dayanmayı sürdürdü. İslam ve Türklük birlikte yürüdü ve zaman zaman iki kavram birbirinin önüne geçti.

Osmanlı Devleti yayılmacı bir politika izlediği için değişik kültür ve inançlara bakış açısı zaman zaman farklılık gösterdi.  Kimi zaman kılıç salladı, kimi zaman varlıklarını kabul eder göründü. Yükselme dönemlerinde Osmanlı için farklı din ve kültürlerin, etnik yapıların varlığı bir sakınca yaratmıyordu. Güçlü olmasından kaynaklı hem sınırları genişliyor, hem de ele geçirdiği topraklarda yaşayanların biat etmesi sağlanıyordu.

Yükselme dönemi sona erdiğinde Osmanlı açısından bir duraklama dönemi başladı.  Zaman aynı hızla ilerlemedi. Bir durdu, bir hızlandı ve Osmanlının yükselme dönemi yerinde saymaya, işler değişmeye, farklı sesler çıkmaya  başladı. Bir de işin içine Fransız İhtilali girince değişik halk ve kültürleri idare etmek iyice zorlaştı. Yönetim biçimi hanedanlığa dayandığı için homojen, tebaa dediği halklar ise heterojendi. Yani hem sosyolojik yapıları, hem de yönetimsel mekanizmaları arızalanmaya her zaman müsaitti.

Bu durumu gören,  ele geçirdiği topraklarda ki egemenliğinin tehlikeye gireceğini kaygısı taşıyan  Osmanlı kendi içinde bazı reformlara girişti, uzun ve kısa vadede  bazı adımlar attı.

Bu adımlardan biri de Aşiret Mektepleridir.

Aşiret Mekteplerinin önemli bir amacı vardı. Aşiret reislerinin çocuklarını eğitilerek ,gelecekte aşiretlerinin başına geçip, Osmanlı Hanedanlığını çıkarlarına uygun konumlamak, Osmanlıya bağlı kalmayı sağlamaktı. Bunun için  1892 yılında Aşiret Mektebi kuruldu.  Önceleri iki yıllık bir eğitim süreci düşünülmüş, sonra yetersiz gelebileceği düşünülerek beş yıllık bir sürece çıkartılır. Kürt, Arap ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları İstanbul’da açılan okulda beş yıllık eğitim gördükten sonra, biraz büyüyüp evlerine döndüklerinde aşiret yönetiminde ağırlık kazanacak ve  Osmanlı Hanedanının çıkarları koruyacaktı.

“Aşiret Mektebi (özgün adıyla Mekteb-i Aşiret-i Hümayun), Osmanlı Devleti‘nde önde gelen aşiret liderlerinin çocuklarının Osmanlı eğitim sistemi içerisinde yetiştirilerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla  Sultan II. Abdülhamid tarafından İstanbul’da 21 Eylül 1892 tarihinde açılan okul. 12-16 yaş arasında erkek çocukların öğrenim gördüğü orta dereceli parasız yatılı bir okul idi. 

Aşiret Mektebine ilk olarak HalepBağdatSuriyeMusulBasraDiyarbakırTrablusgarp 

vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, 12 ile 16 yaş arasındaki çocukları okula alınır.”

Önce eğitim süreci 2 yıl olarak düşünülen okul, kısa bir zaman içinde  beş yıllık bir okula dönüştürülür. Özellikle Arap, Kürt ve Arnavut  Aşiretlerinin önde gelen ailelerin çocukları  Sultan Abdulhamid’e ve Osmanlı Hanedanına bağlı birer birey  olmaları doğrultusunda eğitilmeleri amaçlandı.

Aşiret Mektebinde hem dini eğitim, hem de matematik, fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler veriliyordu. Okulun eğitim dili haliyle Osmanlıca olup, aşiretlerin kültür ve dilleri dikkate alınmamış, yok sayılmıştı.

Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları bu okula alınırken, sonraki yıllarda, Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece okul, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine devam ederek devlet kademesinde görevler almaya başladılar.

Ancak bu durum 1906  yılına kadar sürdü.

“1906 yılına gelindiğinde  okulun öğrenci sayısı ve masrafı arttığı bizzat dönemin eğitim bakanlığı tarafından açıklandı. Ayrıca okulda özellikle Kürt ve Arap öğrenciler  arasında sık sık kavgalar yaşandığı ve kavgaları önlemek, güvenliği sağlamak amacıyla okul bahçesine bir karakol binası yapılır. Buna rağmen sükûnet sağlanmaz, huzursuzluk devam edilir. Yine aynı yıl okulda  çıkan yemeklerle ilgili isyan nedeniyle okulun kapatıldığını yazılmasına rağmen  politik bir ayaklanma sonucu kapatıldığı düşünülmektedir.”**

Aşiret mekteplerinde eğitim alan öğrencilerin aşiretlerini yönetip yönetmediği tarihi vesikalarda yer almıyor. Kim, bu okullardan ne aldı, ne öğrendi belli değil. Kapatıldığına göre başarılı bir proje olmadığı anlaşılıyor.

Aşiret Mektebinde yaşanan sorunlar, toplumsal problemlerden  ayrı değildi.  Toplum neyi yaşadıysa okulda okuyan Kürt, Arap, Arnavut öğrenciler de aynı sorunları yaşadılar, aynı kavgalara giriştiler.  Padişah yetiştirdikleri öğrenciler vasıtasıyla gelecekte aşiretleri yanına almayı düşünürken, sarayın yanı başında toplumsal ayrışmanın nüveleri beliriyor, çelişkiler daha da derinleşiyordu. Politik bir çekişme var mıydı, yok muydu belli değildi ama çelişkiler giderek derinleşiyordu.

Osmanlı bu okul vasıtasıyla belli başlı aşiretleri dönüştürüp, devlete bağlı hale getirmeyi  düşünmüş, çocuklarına verdiği eğitim yoluyla devletin çıkarlarını her türlü koşulda savunabileceklerini hesaplamıştı. Böylelikle Osmanlı Devleti daha  güçlü olunacağı hesaplanırken, okul devlet için tehlike arz eder hale gelmiş ve  ani bir kararla kapatılmıştı.

O gün, bu gün aşiretlerden yararlanma, devletin yanında yer almalarını sağlama serüveni sürdü, sürüyor. 

Neyse ki artık aşiret mektepleri yok, aşiretler ise 100 yıl öncesine göre daha farklı. Çoğu kentli ama içlerinde var olan ruh halen yüz yıl öncesinin farklı bir varyantı…

Kaynakça:

*Wikipedia

**Wikipedia

Güneş’ten bir parça düştü, Urfa üzerine

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaz sıcakları denildi mi, önce akla Urfa gelir. Çevresinde bulunan yeryüzü şekilleri yüksek sıcaklıklar için uygundur.

Ortadoğu çöllerine uzanan ovalardan gelen sıcak hava akımları yaz aylarında insanı canından bezdirir.

Urfa’da sıcaklar erken gelir, geç gider. Bahar ise pek uğramaz ya da şöyle bir göz kırpar, hemen kaçar. 1


Yaz beş ay sürer. Bir ay bahardan yazdır, bir ay da sonbahardan. Kimi yıllar ekim bile sıcak geçer ve yaz altı aya çıkar.
 

IMG_20200628_202419-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sıcaklığın pik yaptığı temmuz ve ağustos aylarında hava 45 dereceye ulaşır.

Bu aylarda sıcaklık o kadar yükselir ki hayat adeta durma noktasına gelir.

Parası, yazlığı, bağı, bahçesi olanlar, kenti geçici süreyle terk eder; serin yerlere doğru gizli bir göç başlar.

İmkanı olmayanlar ise sıcaklığın gölgede 45 derecelere ulaştığı kentin havasında, gökten yağan ateşle baş başa yaşamak zorunda kalır.  
 

DSC06594-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İşte bu zalım aylarda Urfa’da kalanlar fellik fellik gölge yer arar. Gölgenin altın değerinde olduğu kentte öyle sığınabilecek serin ve gölge yer bulmak da kolay olmadığı için evin içinde, sokak ve kapı aralığında oturur. 

Az çok belli bir geliri olanlar klimasını çalıştırır; ya evinde, ya da çalıştığı ofislerinde serin serin oturur.

Klima evin içerisini serinletirken, dışarıya ise bayağı bir sıcak hava üfler. Sıcak, biraz daha sıcakla beslenir ve kentin rakımı düşük semtleri cehenneme döner.
 

IMG_20211027_070726.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne hafif bir yel eser, ne de gölge verecek bir bulut görünür. Güneş bütün gökyüzünü kaplamışçasına Urfa’yı aydınlatır, ısıtır, ateşini salar.

Mitolojik anlatımlarda olduğu gibi yer gök ateş olur; beton bloklar dört yönden ısınır.

İzolasyonu olmayan, eksik malzeme kullanılan dairelerin duvarları bir ısındı mı artık yaz boyunca sıcak kalır.  

Asfalta yumurta kırsan qığane2, güneş mangalına ciğer bıraksan kısa sürede kebap olur.

Urfa’da hal ve vaziyet yazın bundan ibaret olup, bütün yollar güneşe, yüksek sıcaklara çıkar. 
 

IMG_20220412_152327.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Biliyorum ki abarttığımı düşünüyorsunuz. Keşke anlattıklarım abartı olsaydı.

Urfa’da sıcaklık makul rakamlarda olsaydı da, ben de düşündüğünüz gibi birkaç söz fazla yazsaydım. 

Maalesef Urfa çok sıcak. Öyle bir sıcak ki sanki ateşin çukurunda inşa edilmiş.
 

IMG_20210921_153046.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaz boyunca sıcaklığın mevsim normallerinin üzerde olması, birkaç derece yükselmesi düşünülmediği kadar yaşam kalitesini düşürüyor, hastalıklı ortamlar oluşturuyor. 

Böylelikle sıcaklık kentin tek gündemi hale geliyor. Bu durumda önce elektronik cihazlar aşırı ısınır, ağaçlar kurumaya karşı büzüşür, nem artarak solunumla ilgili rahatsızlıkları artırır, ulaşım araçları bozulur, insanların ruh sağlığını tehlikeye girecek düzeye gelir.

Sıcaklık yaz mevsiminin gereğidir ama giderek yüksek seyreden sıcaklık bambaşka bir sonuçtur.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta, normal yaz sıcakları değil… Bizim sıcaklık karşısında nasıl bir tutum içinde olduğumuzdur.
 

FB_IMG_1647538783990.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ben iklim bilimci değilim, meteoroloji mühendisi hiç değilim. Ama şunu biliyorum, sıcaklık her yıl biraz daha artıyor.

Artmasına paralel tarımda sulama alanları genişlediği için, nem de o ölçüde yükseliyor.

Sıcaklık artıkça nem artıyor, nem artıkça sıcaklık yükseliyor. Birbirini besleyen ve içi içe geçen çemberler gibi artık sıcak nemle anılıyor.

Yani Urfa giderek Çukurova’nın nemli ve rutubet kokan havasına dönüyor.

‘Ne yapalım’ dediğinizi duyar gibi oldum.

Ben tam da bunun tartışılmasını istiyorum.

Bizim doğal dengeyi bozup, Urfa’ya deniz ya da kutup havası getirecek halimiz yok.

Gökyüzüne devasa bir tavan vantilatörü takmak ya da her köşe başına en büyüğünden salon tipi klima yerleştirmeye gücümüz yok. 

Daha mütevazı ve ekonomik önlemler üzerinde kafa yormak hem kolay, hem de mantıklı olacaktır. 
 

IMG_20220129_135535_889.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mesela “Sıcaklığın bu kadar yüksek seyrettiği kentin yeşil alanları neden az” diye sorabilir, daha fazla park ve bahçe talebimizi yükseltebiliriz.  

Bu, hem kent hukukuna uygun hem de en temel yaşam standartlına denk gelen bir talep.

Biliyoruz ki kuraklık ve yoksullukla mücadele ciddi oranda ağaçlandırmayla mümkün.

Doğal serinleme ortamları oluşturmak, suyu doğru kullanmak, vahşi sulama sistemlerinden vazgeçmek ve mümkün oldukça temiz enerji kullanmak.

Yazdıklarımı kenti yönetenler bilmiyorlar mı?

Biliyorlar, benden çok ama çok daha iyi biliyorlar. Ama nedense Urfa gibi bir kentte yeşil alanların çoğaltılması bir türlü temel politika haline gelmiyor.

Fırat, kanallarla Harran’a, Akçakale’ye, Ceylanpınar’a oradan Kızıltepe Ovası’na ulaştırılıyor ama halkın yararlanabileceği kent ormanları için pek bir şey yapılmıyor, var olan yeşil alanlarla yetiniliyor.

Bunun da yeterli olmadığı, kentin nüfusunun Suriyeliler dahil 3 milyon civarına dayandığı da biliniyor.

Bu nüfusa üç beş park ve bir iki küçük koruluklar yetmez.
 

Bu sıcaklığın önüne geçmenin yolu yöneticilerin kenti daha sosyal ve serin bir kent haline getirme ufkuna ve hepimizin duyarlılığına bağlıdır.

Biliyoruz ki Urfa’nın çok daha geniş yeşil alanlara, halkın kullanabileceği serin yerlere ihtiyacı var. 

Bir dostum şöyle yazmıştı:

Güneş’ten bir parça düştü Urfa’ya;

Nemrut bile vazgeçti Hz İbrahim’i ateşe atmaktan… 2


Evet, gerçekten Güneş’ten parçalar düşüyor her gün Urfa’ya…

Güneş ulaştığı her yeri yakıyor, kurutuyor.

Bu nedenle söyleyecek sözümüz olmalı.

Bizler ya bu sıcakların aşırı artmasında insan faktörünü kabul edecek, daha vahim sonuçlar doğurmadan önlemler almaya çalışacak ya da giderek daha fazla ısınan bir Urfa ile karşı karşıya kalacağız.

Ya da “Dışardaki sıcaktan bana ne” deyip, klimamızı açıp keyfimize bakacağız.

Çünkü yaşam her koşulda sürüyor. Ateş yağsa da, sıcaklık çıldırsa da sürüyor.

Sürüyor ama nasıl sürüyor?

İşte yaz mevsiminin fotoğrafı Urfa’da havuz kenarında değil, sıcaklığın 45’dereceyi bulduğu toprakta, ekmek fırınlarında, kozada olan pamuk tarlalarında çekiliyor.

Kent büyüyor, bir yandan da büyümeden kaynaklı sorunlar yaşıyor.
 

IMG_20200606_200817-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Her yerde mantar gibi binalar yükseliyor ama kent ormanı, park ve bahçe aynı hızla çoğalmıyor. Tam tersi fıstık, zeytin ve bağ, bahçe alanları yok ediliyor. 3

Oysa 16’ncı yüzyıl sonlarında Urfa’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, kentin mevsimleri için “Yazı yaz, kışı kıştır. Ilıman, güzel bir iklime sahiptir” diye not düşer.

Peki, ne oldu da bu kadar sıcaklık arttı?

Bunu küresel ısınmayla anlatmak yeterli midir?

Acaba kesilen her ağaç, imara açılan her tarım arazisi sıcaklığı bir nebze artırmış olmasın?

Ya da başka bir anlatımla, insan eliyle inşa edilen kentlerin imar planlarından kaynaklı sıcaklığın yükselmesi olası dâhilinde midir?

Mesela beton bloklar, asfalt yol, egzoz gazları ve hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alan klimalar ne kadar ortam sıcaklığını artırıyor?

Bilmek ve öğrenmek istiyorum.

Biri anlatsın ve artık bir zahmet önlem alsın.

Çünkü Urfa yanıyor.

1. Esin Kurt Karaca 
2. Qığane: omlet
3. Abdullah R. Elçi
4. Yerel basından: https://www.urfanatik.com/haber/3488437

Çarşiya Şewitî ve Zamana Direnen Söylence

Hakikat her zaman tarih sayfalarında saklı olmayabilir. Bazen bir kelime, bir isimlendirme hakikati ortaya koyar, geçmişle ilgili yaşanılanları açığa çıkarır ve bilinen tarihi alaşağı eder.

Çarşıya Şewiti de bunlardan biridir. Diyarbakır’ın hafızasında yer edinen,  beş  altı asırdır varlığını sürdüren bu çarşı, Diyarbakır’da yaşayanların hayatına şu ya da bu şekilde dokunmuş, insanlara umut olmuş, seyyahların ilgisini çekmiş eski zaman çarşılarından biridir.

 “Diyarbekir Çarşıları ile ilgili kayda değer bilgilerden biri 1655 tarihli ve büyük gezgin Evliya Çelebi’ye aittir. Evliya Çelebi kendi gözlemlerine dayanarak o yıllarda Diyarbekir’e ait 66 esnaf çarşısından söz eder. Ünlü gezginlerden J.S.Buckingam ise tarihi 1815’e endeksleyerek; ‘Pazarların üzeri gayet iyi örtülmüş, dükkânlar ahşap raflarla döşeli olup, mallar bütün özellikleriyle sergilenir. İmalatçıların başlıca hammaddesi ipek ve pamuktur. Şehrin çarşı esnafı; şal, el yapımı aletleri, her renkten pipolar, altın ve gümüş tabakalar yaparlar. 1500 tezgâh şal üretimi, 500 tezgâh pamuk baskıcısı, 300 deri imalatçısı, 100 demirci ve 50 pipo(ağızlık) yapımcısı vardır. Diyarbekir’de ilaç dışında bütün ihtiyaçlar kendi kaynaklarından sağlanır.’*

Bu çarşılardan biri olan Çarşıya Şewitî’nin asıl adını çok kimse bilmez, hatta neredeyse hiç bilinmez. Halk daha çok,  geçirdiği büyük yangından sonra çarşının adının Çarşîya Şewitî olduğunu bilir. Bu da 127 yıllık bir hikayedir. Çarşıya Şewitî, Kürtçe’de yanmış, küle dönmüş çarşı anlamına gelir. Bu gün hala varlığını sürdüren çarşının geçmişi Diyarbakır tarihinin de bir anlamıyla özetidir.

 “1895 yılında kadim Diyarbekir’in yüzyıllar süren ticari ve sanayi varlığı üç gün içinde adeta yok olur. Bu yok oluşun mekânsal adı kentin o tarihe kadar, tarihi sur içindeki ruhu olan çarşısıdır. O tarihe kadar her meslek mensubunun örneğin; Muhacirler, Helvacılar, Çilingirler, Demirciler, Neccarlar, Mutaflar, Aşçılar ve Eskiciler gibi kendi adlarıyla anıldığı mesleksel icraatlarını yürüttükleri toplu mekânsal varoluşun adı artık o büyük felaketle birlikte anılarak Kürtçe “Çarşîya Şewitî” (yanık çarşı) olmuştur.

O büyük yangında şehrin bütün hububat ihtiyacının pazarlandığı Saman Pazarı, Kazancılar, Kürkçüler, Saraçlar ve Uzun Pazar ya da Uzun Çarşı içindeki bütün hanlar, dükkânlar ve işyerleri üç gün boyunca için için yanmış ve herhangi bir müdahaleye de yeltenilmemiştir!”**

Kentin kalbi sayılan bu çarşıda yangının nasıl çıktığı, neden çıktığı tam olarak bilinmese de söylentiler ilginç tesadüflere işaret etmektedir.Yangın bir tesadüf sonucu çıkmamış, bütün söylentiler kundaklama ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Yüzlerce yıldır iç içe yaşayan farklı etnisite ve inanç gruplarına mensup esnafın birbirine karşı bu denli yakıcı bir eylemde bulunması, kendi aralarında bir husumet sonucu yangının çıkması olası çok ama çok zayıftır. Bu yangının arkasında çok daha organizeli planların olması kuvvetle muhtemeldir. Yaşanan siyasal süreç karanlık olaylar için müsait bir dönemdir. İttihatçıların azınlıklara, gayrimüslimlere hatta Kürtlere bakış açısı, politik yaklaşımları az çok biliniyor.

İşin ilginç tarafı 1895 yılına gelindiğinde halkla iyi geçinen o dönemin Diyarbakır Valisi Sırrı Paşa’nın İttihatçılar tarafından görevinden alınması sağlanıp, yerine zaman zaman yönettiği eyaletlerde halka karşı suç işleyen, mallarına el koyan, gayrimüslimlere kötü davranan, padişaha sık sık şikayet edilen, soruşturmalar geçiren ama her nedense sürekli kritik görevler verilen Halep Valisi Selanikli Enis Paşa atanır. Enis Paşa göreve oturur oturmaz, ne ilginçtir ki, Diyarbakır’da yaşayan bazı ailelerin, Ermeni ve Süryanilerin, Osmanlı karşıtlığı çerçevesinde bağımsız bir oluşum içinde oldukları ileri sürülerek çok sayıda şikayet telgrafı yazılmış, İstanbul hükümetinin dikkati çekilir.  Onlarca yıldır birlikte yaşayan, ticarette ortak olan, aynı sokağı paylaşanlar arasında bir kargaşa ve güvensizlik oluşturulma zemini oluşur.  İstanbul Hükümeti de azınlıklar, gayrimüslimler için bazı kısıtlayıcı önlemler almaya hazırlanır.

Diyarbakırlı Sarı Pişo arşivi.

Tam da bu tartışma ve karmaşa ortamında Diyarbakır Ulu Cami’nin dibinde inşa edilmiş eski çarşıda dükkanların birinde yangın çıkmış, yeterli müdahale edilmeyince kısa sürede yayılan alevler üç gün içinde çarşıyı kül etmiştir. O tarihte çarşı esnafının büyük çoğunluğunun  gayrimüslim olması da başka bir paradokstur. Çarşı uzunca bir süre kullanılmaz halde kalır, sonra vali değişikliğinden sonra yeniden  inşa edilir ve o tarihten sonra  adı Çarşiya Şewiti olarak söylenmeye başlanır.

Diyarbakır’da kullanılan iki tekerlekli yük arabaları.

Keza aynı çarşı, 20 yıl sonra yine benzer bir yangınla karşı karşıya kalır. “ Dr. Reşid 18 Ağustos 1914 tarihinde Diyarbekir Vilayeti’ne Vali olarak atanır. Vali Dr. Reşit göreve geldiğinin ikinci günü 19 Ağustos gece yarısı çarşının kuzeyinde yer alan zahire pazarında yangın başlar. Çok sayıda iş yeri kül olur, 1895 yılının tekrarı olan yangın bu kez sarsıcı sonuçlara neden olur. Çarşı esnafından gayrimüslimler göçertilir. Çarşı enkazı 3 yıl süreyle öylece yerinde kalır, sonra yeniden inşa süreci başlar.”***

Böylelikle bu gün Çarşiya Şewitî olarak bilinen alış veriş yeri karanlık hesapların görüldüğü, tarihsel süreç içerisinde iki kez tasfiyelerin yaşandığı siyasal bir argüman olarak varlığını sürdürür.1895  ve 1914 yıllarında yaşanan yangın ile ilgili ne etkin bir soruşturma yürütülür, ne de fail olarak birileri yargı önüne çıkarılır. Yangın mülk sahiplerine dert, kentte yoksulluk olup tarihe mal olur.  Adı da o günlerden sonra halk arasında Çarşıyê Şewitî olarak kalır.  Halk asırları bir cümleye, zamanı yanık bir çarşıya, medeniyeti taşlara, savaşın vahşetini bir dizeye sığdırır. Öylesine yalın, öylesine yakıcı dile gelir ki etkisi asırlar boyu sürer, zihinlere kazınır, efsane haline gelir. Kim gelirse gelsin, kim yönetirse yönetsin halk arasında konuşulanı silemez.

Bu nedenle tarih Diyarbakır’da kimi zaman kayıp bir ezgi , kimi zaman karanlığı parçalayan bir dize, kuçelerinde yankı bulan bir ses ve isyan dolu bir strandır.

“Olancası bir tutam can
Kadasına belasına sunduğum
Ben öleydim loy
Elim boş
Ayağım pusu”****

Gerek Çarşiya Şewitî ya da başka mekanlar kentin hafızasını oluştururken, bu gün sokaklar zamana ve büyük yangınlara direnerek varlıklarını sürdürüyor. Zaman zaman sokaklarında kaybolduğum, daracık yollardan geçtiğim Diyarbakır’da yaşanan deli dolu bir bahar gününün son saatlerinde kendimi Çarşiya Şewitî’ye bırakıyorum. Zihnimde halk arasında konuşulanlar uçuşup duruyor. Geçmiş  zamanın karmaşası içinde büyük yangından yükselen çığlıkları duyar gibi oluyorum.

Çarşının kalabalığında önce yön duygumu yitiriyor, çarşıda rastgele yürüyorum. Ben daracık sokaklarında ilerlerken, deli bir bahar, çıldırasıya yağan bir yağmur ve gürleyen gökyüzü geçmişle gelecek arasında beliren zamanı tamamlıyor.

Çarşı hala eski özelliğini korumaya çalışsa da, haliyle zamana karşı çok direnememiş, bazı meslekler çarşıdan silinmiş. İkinci el giyim satanlar, kilimciler, bakırcılar, ayakkabıcılar, şire dükkanları, hazır giyim satanlar yan yana, iç içe varlığını sürdürüyor. Eski demirci ustalardan eser yok. Ne dericiler var, ne de eski bakırcılar. Mistik yapısının giderek daha modern bir hal aldığı görülüyor. Eski çay ocakları, ciğer tezgahları artık  yerini cafe ve ciğer salonlarına bırakmış. Eskiden beri çarşının müdavimleri olan terzilerin sayısı da sanki azalmış gibi. Keza aynı şey, kumaşçılar içinde geçerli. Bunların yerini hazır giyim dükkânları almış.

Neyse ki çarşı hala varlığını sürdürüyor. Bütün yangınlara rağmen buranın esnafına, işçisine, müşterisine umut olmaya devam ediyor, daha çok dar gelirli ailelerin alışveriş yaptığı bir merkez olarak varlığını sürdürüyor…

Kaynaklar: 

*

**

 Şeyhmus Diken’ın  

“Ahım var Diyarbakır” Aras yy. Sayfa 24

Ve ŞehrAmed adlı kitaplarından…

***Yılmaz Kaya

Çarşiya Şewitî

Yeni Özgür Politika.

Wikipedia

****Ahmed Arif

Kuçe /Sokak

Stran /Halk ozanları tarafından okunan parça

Ortadoğu’nun mistik havasında bir Kuş Bazarı…

Urfa merkezde yaşayan çok sayıda insanın kuş merakından bahsetmek her zaman mümkün. Onlarca yıldır bu merak canlılığını koruyor ve kentle bütünleşmiş halde varlığını sürdürüyor.

Urfalıların kuş dediği aslında güvercin. Güvercinler vurgulanmadan, niye genel olarak kuş denilmiş bilmiyorum, sanırım diğer kuşlardan sayıca daha fazla oldukları için kuş demek daha mantıklı gelmiş olmalı diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu kuş sevdası Urfa’nın sivil mimarisine de yansımış. Eski Urfa evlerinin hemen hemen hepsinde “teka” denilen kuş yuvalarını görmek mümkün…

Yani binlerce, on binlerce kuş hiçbir engelle karşılaşmadan eski Urfa Evlerinin tekalarında yuva yapma özgürlüğüne sahip.

Bu nedenle özellikle güvercin popülasyonu birçok kentte nazaran Urfa’da daha fazla. Bütün evlerin çatıları, ibadet merkezleri, buğday pazarları, su kanalları, okul çatıları güvercinler için doğal yaşam alanları olarak görülüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu güvercinlerin çoğu yabani, cins güvercinler ise daha çok eski Urfa Evlerinin çatılarında yapılan daha büyük yuvalarda besleniyor. 

Durum böyle olunca Eski Urfa çarşılarında yıllar, belki asırlar önce kuş alışverişi yapan dükkânlar açılmış.
 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün hala varlıklarını sürdüren dükkanlarda çeşit çeşit güvercinler alıcısını beklerken, bazı kahvelerde kuş mezatı da yapılıyor.

Haftanın belli günlerinde Kuşçular Kahvesi olarak bilinen mekanlarda mezat kuruluyor. Kuş meraklıları akşam kahveye gelip mezatı izliyor. Kuş satmak isteyen, almayı düşünen ya da merak eden herkes mezatta katılabiliyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kahvenin orta yerine yerleştirilen masa çevresinde oturan kuş severler çayını yudumlarken mezat başlıyor ve çığırtkan satılacak güvercini eline alarak fiyatını yüksek sesle söylüyor.

Alıcılar fiyat vererek açık artırma ile kuşu satın alabiliyor. Kuşların fiyatları niteliklerine göre değişiyor. 20 TL’ye de kuş var, 5 bin TL’ye de. Yani kuşun özelliği, cinsi, fiyatını belirliyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ayrıca, Kuşçular Kahvesi’nin çevresinde, Cinciklı Hamam denilen bölgede daha önceleri haftada bir pazar günleri yerel kuş bazarı kurulur, sokak çeşit çeşit kuşun sergilendi bir alana dönerdi.

Koronavirüs salgını nedeniyle 2019 yılının ortalarında bazar kurulması sağlık nedeniyle kaldırılırken, korona yasakları birazcık hafiflediğinde kuş bazarı için Harran Kapı civarında yer gösterildi.
 

1rudaw (1).jpg

Fotoğraf: Rudaw 

Bir süre Harran Kapı çevresinde kurulan semt pazarında kurulan kuş bazarı, burada da tutunamayarak daha uzak bir noktaya, şehir dışına itildi.

Şimdilerde Urfa’nın en güneyinde, şehrin bittiği Eyyubi’ye Toplu Konut Bölgesi’nin bitiminde öylesine bir yerde, toz ve toprak içinde varlığını sürdürüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Onlarca kuş sever, her pazar burada bir araya gelerek, kuş alış verişinde bulunuyor. Günün erken saatlerinde hareketlenen pazarda çeşit çeşit kanarya, bülbül ve değişik değişik güvercinler sahipleri tarafından satışa sunuluyor.
 

rudaw.jpg

Fotoğraf: Rudaw

Sadece kuş da değil, kümes hayvanları, döğüş horozları, tavşan da bulmak mümkün.

Uzak semtlerden, ilçe ve çevre illerden gelenlerin ilgi gösterdiği bazar bir itilmişliğin, kenara konulmuşluğun ifadesi olarak varlığını sürdürüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bazar yeri seçimini kim, nasıl yapmış bilmiyorum. Bazar olduğuna dair herhangi bir levha bile yok. Öylesine ve atıl bir boş arazi kendiliğinden kuruluyor.

Sosyal donat açısından herhangi bir hizmet söz konusu değil. Her şey kuş severlerin kendi imkanlarıyla oluşturulmuş. Ne bir gölge, ne de bir WC var.
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Zemin toprak olduğu için toz kaçınılmaz bir sonuç. Güneş hem insanları, hem de satışa sunulan hayvanları fazlasıyla yakıyor.  

Sanırım kuş bazarı ekonomik değeri önemli görülmediği için gözlerden uzak bir yere sıkıştırılmış. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Suriyeli sığınmacılardan da ilgi gösterdiği bazar tipik bir eski zaman kesitini hatırlatıyor. Buraya gelenlerin arasında üç yaşlarında çocuklardan tutalım yetmiş yaşına kadar insanlar var.  

Babalarıyla bazara gelen çocuklar en çok renkli kuşlara ilgi gösteriyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bazarda dolaştığım sürece hiç kadın görmedim. Ne satıcılar arasında, ne de alıcılar arasında kadın gözüme ilişmedi.

Pazarın uzak ve tenha olmasından kaynaklı mıdır, yoksa kuşlara merak salanların çoğunun erkek olmasından kaynaklı mıdır, bilemem ama kuş pazarında kadın hiç görmedim. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (12).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Burası tipik bir Ortadoğu bazarı. Kürdü, Türkü, Arapı bir arada, herkes kendi dilinde alış verişini yapıyor, birbirini yeterli düzeyde anlıyor, siyasetlerin ötesinde ticaretin ortak dilinde buluşuyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (14).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne ilginçtir ki Ortadoğu’nun deri koltuklu meclisleri bu bazar kadar bile birbirine tahammül edemiyor, sorunlarını tartışamıyor, bir arada yaşama becerisi gösteremiyor.

Bu nedenle sanırım her meclise barışın sembolü beyaz güvercinlerden gerek. Güvercin kanat çırptıkça sükûneti ve barışı hatırlatsın ki meclisler de bir bazar gibi renkli olsun.

Güneş tepeden yakıcılığını artığında bazar yavaş yavaş dağılma eğilimi göstererek toplanma sürecine giriyor.

Seyyar satıcılar, kuş esnafı ve kuş severler dağılmadan bir sonraki hafta tekrar buluşmayı örgütleyerek, asırlardır süren merakı canlı tutmaya devam ediyor.

Zorunlu bir açıklama

Sevgili dostlar bir süredir www.3uncugoz.com adlı sitemiz yayında değil. Yaklaşık 20 gün önce sanal bir saldırı sonucu çalıştığımız firmanın bilgisayarları yandı, bu nedenle başta bizim site ve daha başka siteler tamamıyla çöktü. Ne yedekler kaldı, ne de kullanabilecek bir demo. Bu nedenle 20 gündür yayında değiliz. Şimdiye kadar geri getiririz diye umut ediyordum ama maalesef şu ana kadar geri alamadık. Sİte tümden buharlaştı. Yeni bir site için de araştırmalar yapıyoruz. Eğer işin bütçe kısmı bizi çok aşmasa yeni bir site için çalışıyoruz. Bir süre daha www.3uncugoz.com kapalı olacak. Bu bizim tercihimiz değil. Maalesef kötü bir sonuç. Şimdilik gelen yazıları bekletiyoruz. Kendi yazılarımı ise www.seyhmuscakirtas.com adlı kişisel blogdan yayınlıyorum. Zaman zaman farklı arkadaşlarını kişisel blogdan yayınlamayı düşünsem bile bu çok amacına hizmet etmez. Bu nedenle şimdilik zorunlu bir ara veriyoruz. Umarım bu durum çok uzun sürmez ve yeniden sizlerle www.3uncugoz.com ‘da vasıtasıyla haberleşiriz.

Selamlar, saygılar.

3.Göz

Genel Yayın Koordinatörü Şeyhmus Çakırtaş.