Sararmış bir anı, eskimeyen bir fotoğraf…

Sararmış bir anı ve eskimeyen bir fotoğraf…Sararmış bir anı ve eskimeyen bir fotoğraf…

Uzun zaman oldu..
Belki de varlığımı unuttun. Sokakta görsen tanımazsın büyük bir ihtimalle.
Ben de öyle.
Zaman ikimizi de değiştirdi. Sen genç, olgun bir delikanlı, ben kır saçlı,ellisinde birisi oldum.
Yıllar akıp geçti..
Çok öğrenci, çok sınıf gördüm, çok tahta eskittim. Fazla duramadım, durduğum yerde. Bazen ben kaçmak istedim görev yerimden, bazen devlet memnun kalmadı benden. Bu nedenle çok gezdim....Her yıl bir yerde dersem abartı olur, ama hakikaten çok yer değiştirdim. Sürüldüm, sürgüne gittim. Kimi zaman zorunlu, kimi zaman gönüllü...
İyi bir öğretmen miydim? Bilmiyorum. Sonuçta bir yerde dikiş tutturamadığım gerçeği ortadayken, sanırım ben iyi bir öğretmendim dersem öğrencilerime haksızlık etmiş olurum. 
Elbette en iyisini onlar bilir...
Çünkü öğretmenlik apayrı bir meslek. Diğer mesleklere hiç benzemiyor. Malzemen insan. Nasıl yoğurursan öyle şekil alıyor...Yani insanın kişiliğini şekillendiren unsurlardan biridir öğretmen...
Yazımın başında da yazdım. Çok zaman geçti aradan. Adın zihnimde saklı. 
Muzaffer'di sanırım. Hatta kesin sen Muzaffer'din...
Karlı bir gündü...
Sen ve arkadaşlarını bir başına eve göndermek içime sinmemiş, sezinle yürümüştüm...
Köy derin bir vadide, yol ise vadiden yukarıya doğru uzanan zorlu bir yokuştu. Sen ve arkadaşların için tehlikeli de olsa, patika yollardan, inişli çıkışlı kayalardan ve karlı yolu aşarak evinize varmak üzereyken basmıştım deklanşöre. 
O gün öylesine çeksem de, sonra ölümsüz bir anıya dönüşeceğini tahmin ettim o fotoğrafı.
Biraz boynunu bükmüz,yorulmuş, dağılmış ve üşümüş olduğun besbeliydi. Kalay değildi elbet.
Neredeyse 3 km yol kat etmiştin. Hem dağ bayır, kış kıyamet, hem de karlı bir havada.
Dolaysıyla o günü ve o fotoğrafı hiç unutmadım...Yıl 1992 yılı, ocak ayıydı sanırım. Çermik Musayan,yani Türkçe ismiyle Kartaltaşı Köyü.
Sen her gün bir kaç arkadaşınla birlikte Karvan Çivani Mezrasından yürüyerek gelir, akşam çökmeden tekrar dönerdin evine.
Ben de biraz sana benziyordum. Mesai saatleri bitti mi köyden çıkar,sanle biraz yayan yürür, yönü belirlemeden bir yerlerde konaklar; ertesi gün erkenden yine senin gibi derste olurdum...
O zamanlar kar yağardı her kış...Kurak geçmezdi mevsimler.
Ayaklarımız üşürdü okulda, ama içimiz sıcaktı sanırım. Katıksız birbirimize bağlıydık. 
Ben Türkçe konuşurdum, hani öğretmendim ya...Bilirdim Zazaca'yı. Ama Türkçe konuşurdum...
Dinlerdin, dinlerdiniz surgusuz sualsız...
Sonra teneffüslerde kaçamak yapardık, başlardık Zazaca konuşmaya.
Yüzünüz gülerdi, heyecanınız vururdu yanaklarınıza...
"Ma öğretmen sınıfta Zazaki konuşsan ne olur ki?"
Olmaz derdim, sınıfta Türkçe konuşulacak...
Bahçe ev serbest...
Yarım ağızla gülerdin...
Bir fotoğraf makinasina bakarken yüzün sertleşir, her nedense gülmekten kendini alıkoyardın...
Belki fotoğrafı da bir sınıfa benzetirdin...Gülmenin yasak, kasılmanın kural olduğu bir sınıf olarak düşünürdün...
Doğru aslında..Fotoğrafta dikdörtgen, sınıf da.
Bu ne ya bu dikdörtgenlerden çektiğimiz, sınırlıyor her bir şeyimizi.
Muzaffer nerdesin, ne yaparsın bilmiyorum...
Dilerim ki mutlu ve aydınlık bir yaşam sürdürüyorsun. Belki boy boy çocukların olmuştur.
Bu fotoğrafı o zaman sana vermemiştim.
Bu gün sana ulaşabilsem, fotoğrafını teslim edeceğim...Bir emanet misali...
Bende duran, ama bana ait olmayan bir emanet.
Bu nedenle sana ulaşacak mutlaka...

Uzun zaman oldu..
Belki de varlığımı unuttun. Sokakta görsen tanımazsın büyük bir ihtimalle.
Ben de öyle.
Zaman ikimizi de değiştirdi. Sen genç, olgun bir delikanlı, ben kır saçlı,ellisinde birisi oldum.
Yıllar akıp geçti..
Çok öğrenci, çok sınıf gördüm, çok tahta eskittim. Fazla duramadım, durduğum yerde. Bazen ben kaçmak istedim görev yerimden, bazen devlet memnun kalmadı benden. Bu nedenle çok gezdim….Her yıl bir yerde dersem abartı olur, ama hakikaten çok yer değiştirdim. Sürüldüm, sürgüne gittim. Kimi zaman zorunlu, kimi zaman gönüllü…
İyi bir öğretmen miydim? Bilmiyorum. Sonuçta bir yerde dikiş tutturamadığım gerçeği ortadayken, sanırım ben iyi bir öğretmendim dersem öğrencilerime haksızlık etmiş olurum.

Elbette en iyisini onlar bilir…

Çünkü öğretmenlik apayrı bir meslek. Diğer mesleklere hiç benzemiyor. Malzemen insan. Nasıl yoğurursan öyle şekil alıyor…Yani insanın kişiliğini şekillendiren unsurlardan biridir öğretmen…

Yazımın başında da yazdım. Çok zaman geçti aradan. Adın zihnimde saklı.

Muzaffer’di sanırım. Hatta kesin sen Muzaffer’din…
Karlı bir gündü…

Sen ve arkadaşlarını bir başına eve göndermek içime sinmemiş, sezinle yürümüştüm…

Köy derin bir vadide, yol ise vadiden yukarıya doğru uzanan zorlu bir yokuştu. Sen ve arkadaşların için tehlikeli de olsa, patika yollardan, inişli çıkışlı kayalardan ve karlı yolu aşarak evinize varmak üzereyken basmıştım deklanşöre.

O gün öylesine çeksem de, sonra ölümsüz bir anıya dönüşeceğini tahmin ettim o fotoğrafı.

Biraz boynunu bükmüz,yorulmuş, dağılmış ve üşümüş olduğun besbeliydi. Kalay değildi elbet.

Neredeyse 3 km yol kat etmiştin. Hem dağ bayır, kış kıyamet, hem de karlı bir havada.

Dolaysıyla o günü ve o fotoğrafı hiç unutmadım…Yıl 1992 yılı, ocak ayıydı sanırım. Çermik Musayan,yani Türkçe ismiyle Kartaltaşı Köyü.
Sen her gün bir kaç arkadaşınla birlikte Karvan Çivani Mezrasından yürüyerek gelir, akşam çökmeden tekrar dönerdin evine.
Ben de biraz sana benziyordum. Mesai saatleri bitti mi köyden çıkar,sanle biraz yayan yürür, yönü belirlemeden bir yerlerde konaklar; ertesi gün erkenden yine senin gibi derste olurdum…
O zamanlar kar yağardı her kış…Kurak geçmezdi mevsimler.
Ayaklarımız üşürdü okulda, ama içimiz sıcaktı sanırım. Katıksız birbirimize bağlıydık. 
Ben Türkçe konuşurdum, hani öğretmendim ya…Bilirdim Zazaca’yı. Ama Türkçe konuşurdum…
Dinlerdin, dinlerdiniz surgusuz sualsız…
Sonra teneffüslerde kaçamak yapardık, başlardık Zazaca konuşmaya.
Yüzünüz gülerdi, heyecanınız vururdu yanaklarınıza…
“Ma öğretmen sınıfta Zazaki konuşsan ne olur ki?”
Olmaz derdim, sınıfta Türkçe konuşulacak…

Bahçe ev serbest…
Yarım ağızla gülerdin…
Bir fotoğraf makinasina bakarken yüzün sertleşir, her nedense gülmekten kendini alıkoyardın…
Belki fotoğrafı da bir sınıfa benzetirdin…Gülmenin yasak, kasılmanın kural olduğu bir sınıf olarak düşünürdün…
Doğru aslında..Fotoğrafta dikdörtgen, sınıf da.
Bu ne ya bu dikdörtgenlerden çektiğimiz, sınırlıyor her bir şeyimizi.
Muzaffer nerdesin, ne yaparsın bilmiyorum…
Dilerim ki mutlu ve aydınlık bir yaşam sürdürüyorsun. Belki boy boy çocukların olmuştur.
Bu fotoğrafı o zaman sana vermemiştim.
Bu gün sana ulaşabilsem, fotoğrafını teslim edeceğim…Bir emanet misali…
Bende duran, ama bana ait olmayan bir emanet.
Bu nedenle sana ulaşacak mutlaka…

Şeyhmus Çakırtaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s