https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiye/2019/06/07/sanatcilardan-cagri-hasankeyficingecdegil/
Monthly Archives: Haziran 2019
KÜÇÜCÜK BEBEK PABUÇLARI
Av. Feyzi Çelik yazdı.

Zeynel Zeytinburnu’da deri kürk yapan bir atölyede makinecilik yapıyordu. Karısı Zeynep’le de bu atölyede tanışıp evlenmişti. Zeynep evlendikten sonra işinden ayrıldı. Ancak evde çalışmaya devam etti. Dışarıdan evlere iş veren bir iş yerinden aldığı siparişleri evinden yapıyordu. Bu şekilde evin bütçesine katkıda bulunuyordu. Evliliklerinin üzerinden üç yıl geçmişti. Çok istemelerine rağmen çocukları olmamıştı. İstekleri bir kız çocuklarının olmasıydı. Doktorlar Zeynel’den kaynaklanan nedenlerden dolayı çocuk sahibi olmayacağını söylediklerinde ikisinin aynı anda birini evlatlık almak akıllarına geldi. Çevrelerine haber verdiler. Kimsesiz kalmış bir çocuğu evlatlık almak istediklerini söylediler.
Aradan bir yıla yakın bir süre geçmişti. Soğuk ve yağışlı bir mart ayından sonra, ağaçlar çiçeklerini açmış, her taraf yemyeşil olmuştu. O yıl çok bereketli bir yıl olacaktı. Zeynel Cumartesi günü olduğu için erken işten dönmüştü. Yolu Merkez Efendi Mezarlığına düşmüştü. Namazını Merkez Efendi Camisinde kıldıktan sonra, lahit mezarların arasında dolaşmıştı. Etraf gelincik ve papatyalarla dolmuştu. Zeynel gelincikten bir demet, papatyadan bir demet yapıp evinin yolunu tuttu. Şimdiye kadar elinde çiçeklerle evine gitmemişti. Zeynep kapıyı açar açmaz, Zeynel’in elindeki çiçek demetlerini gördü ama bir anlam veremedi. Zeynel, henüz ayakkabısını çıkarmadan gülümseyerek, elindeki çiçekleri Zeynep’e verdi. Zeynep sevindi. Çiçeklerin kokusunu içine çekti. Erzurum yaylaları aklına geldi. Çocukluğu, çocukluğunda topladığı kır çiçekleri gözünün önüne geldi. Burnu çocukluğundaki kokuyu aradı. Bir de kovaladığı rengarenk kelebekler aktı aklından. Zeynel’in elinde bir poşet de vardı. Poşeti açıp baktığında pembe beyaz renkli bebek kıyafeti vardı. Bir de küçücük bebek pabuçları. Zeynep çiçek demetlerini su doldurduğu cam bir vazoya koydu. Bebek kıyafet ve pabuçlarını ise çocuk odası olarak adlandırdıkları odadaki kanepenin üzerine serdi. Sanki evde bebek varmış gibi kapıyı yarı açık bıraktı. İkisi oturma odasına geçtiler. Oturma odasında, rengarenk nikah şekerlerinin yapımında kullanılan malzemeler vardı. Kutular, boncuklar, küçücük tüller, badem şekerleri…
Zeynel de Zeynep’e yardımcı oldu. O günkü işi bitirdiler. Bir gün sonra bir nikah varmış ona yetişmesi gerekiyordu. Son olarak evli çiftlerin isimlerinin baş harfinin ve evlenme tarihinin olduğu çıkartmayı nikah şekerlerine yapıştırdılar. Nikah şekerlerini sayıp kutusuna koydular. İşi veren dükkan uzakta değildi, götürdü. İşi dükkana teslim edip parasını alıp eve döndü. Kendi aralarında sohbet ettiler. Bebeklerden söz ettiler. Yatak odasına gitmeden önce, bebek odasına baktılar. Bebek kıyafeti ve pabuçları orada duruyordu. Birbirlerine baktılar. Sarıldılar birbirine. Sonra yatak odasına geçip sarılıp uyudular.
Sabah uyanır uyanmaz Zeynel bir rüya gördüğünü söyledi Zeynep’e. Zeynep “hayırdır inşallah” dedikten sonra Zeynel rüyasını anlatmaya başladı. Anlatırken heyecanlanıyor, gözünden sevinç göz yaşları dökülüyordu. Rüyasında küçücük bir kız bebek görmüştü. Dün aldığı kıyafetler bebeğin üzerinde, pabuçlar ayaklarındaydı. Zeynep de heyecanlandı. Sanki o da aynı rüyayı görmüş gibi oldu. Ağzından Zeylan diye bir ad düştü. Zeynel de Zeylan Bebek dedi. Kahvaltı yaptılar. Saat onbir civarında Zeynel evden çıkıp, hemşeri derneklerinden birinin kahvehane olarak kullanılan lokaline gitti. Kahveden içeri girer girmez, kahvede oturanlardan biri cebinden çıkardığı küçücük bir bebeğin fotoğrafını gösterdi. Bebeğin üzerindeki kıyafetler, evdeki kıyafetlere benziyordu. Rüyada gördüğü bebek oydu. Bebeği bulmuştu. Fotoğrafı gösteren adam, bebeğin Erzurum İspir’de olduğunu söyledi.
Kimsesi yokmuş bebeğin. Henüz kimliği bile yok. Zeynel “Olmaz olur mu?” dedi. O benim bebeğim Zeylan’ımız…
Zeynel fotoğrafı alıp eve geldi. Zeynep’e gösterdi. Zeynep fotoğrafı kıyafet ve pabuçların yanına koydu.
Sabah olur olmaz. Zeynel nüfus müdürlüğünün yolunu tuttu. Bir bebeğinin olduğunu, adının Zeylan olduğunu söyledi. Nüfus şefi onun beyanına itibar etti. Kütüğü açtı. Kütüğe Zeylan’ın adını ve doğum tarihini yazdı. Sonrasında pembe bir nüfus cüzdanı düzenleyip Zeynel’e verdi. Zeynel, kalbinin üstüne gelen ceket cebine yerleştirdi nüfus cüzdanını. Sadece Zeynep’e söyledi.
Patronuna telefon açtı. Yıllık izninden 5 gün kullanmak istediğini söyledi. Zaten işler de çok azdı o aralar. Kahvedeki adamı yanına alarak İspir’e yola çıktılar. 20 saat süren yolculuktan sonra İspir’e geldiler. Bebek, İspir’den 15 km uzaklıkta bir köydeymiş. Bir taksi ile köye gittiler. Bebeğin bulunduğu eve gittiklerinde bebek orada yoktu. Meğer bebeği Trabzonlu bir aileye vermişler. Zeynel, elini cebine atıp Zeylan’ın nüfus cüzdanına baktı. Nüfus cüzdanını çıkarıp evde bulunan kadına verdi. “Ben ismini Zeylan koydum, nüfus cüzdanı da bu, bunu verirsiniz Trabzonlu aileye, o benim evladım artık, benim neyim varsa ona kalsın.” dedi. Ağladı, göz yaşlarını gizlemeye çalıştı, gizleyemedi.
İstanbul’a döndü. Aradan üç ay geçmişti. Bir erkek ve bir kadın geldi. Kapıyı çaldılar. Konuşmadan bebeği kapıdan içeri bıraktılar. Üzerinde Zeylan yazılı pembe nüfus cüzdanını bırakıp gittiler. Zeylan bebek, Zeynel ile Zeynep’e bir de kanepe üzerindeki pembe beyaz kıyafetine ve pabuçlarına kavuşmuştu.
Dünyanın en ‘tasarım’ sınır duvarı
Antik çağların kutsal kuşu : Keleynak
Keleynak Kuşlarını (Geronticus eremita) ilk defa 20-25 yıl önce duymuş ve görmüştüm. Çok yakından olmasa da birkaç metre mesafeden gözlemlemiş, hikayesinin peşine düşmüştüm.
Birecik’in insanı kavuran sıcağında, Fırat Kıyılarında kanat çırpan kelaynakları incelemek, geçmişlerini öğrenmek için yaşlıları dinlemiş, söylenceleri araştırmıştım.
Ben ne kuş bilimci, ne de bir coğrafyacıydım. Tek amacım belgesel tadında birkaç fotoğraf çekmek ve tabii ki hikayesini not almaktı.
Bu nedenle Birecik ilçesine birkaç kez gidip, kelaynakları gözlemlemeye çalıştım.
Yarım asır önce dünyanın bir çok bölgesinde yaşayan kelaynakların, bu gün sadece Nil ve Fırat nehirleri kıyısında yaşıyor olmaları üzücü ama bir gerçeklik.
Kelaynaklara ev sahipliği yapan Nil ve Fırat, iki asi nehir.
İnsanlık kadar eski ve kadim olan bu nehirler, tarihe yön vermiş, uygarlıkların yaratılmasında esas kaynak ve tarih boyunca toplumsal göçlerin pusulası olmuştur.
Bu iki nehir birbirine pek benzemez ama bir çok ortak özellikleri olduğunu söylemek mümkün.
Fırat, Yukarı Mezopotamya’nın yüksek dağlarından bir çok irili, ufaklı doğal su kaynak ve ırmaktan beslenerek, hırçın bir nehir olarak ovaya, oradan da Basra Körfezine dökülür. 2800 km yol boyunca bir çok topluluğa derman olur, susuzluklarını giderir, sulu tarım yapılmasına ortam açar.
Nil ise Orta Afrika’da bulunan Uğanda’da bulunan Viktorya Gölünden beslenir ve yeryüzünün en uzun nehiri olarak, çöllerden kıvrılarak, Akdeniz’e dökülür. 6600 km yol boyunca çöle adeta hayat öpücü verir, insan yaşamı için uygun ortamı hazırlar.
Her iki nehir de geçtiği topraklara, binlerce canlıya adeta hayat verir ve özellikle kuşlar için olağanüstü zenginlikte yaşam alanları yaratır.
Bu nedenle bir çok kuş türü göç ederken Fırat ve Nil’i kendine hem yurt, hem de ara durak olarak seçer.
Mezopotamya’da kelaynakların yaşadığı tek yer olan Birecik yerleşimi ovanın başlangıcı, kelaynaklar için doğal yuvalanma ve beslenme alanıdır.
Alüvyonlu tarım alanları ve yuva yapmaya uygun yumuşak kayalıklar, kelaynaklar için uygun yaşam alanlarıdır. Nil Vadisinde de aynı koşullardan bahsetmek mümkündür.
Fırat ve Nil nehirleri arasında ki uzaklığa rağmen, nehirler arasında ki benzerlik kelaynakların buraları yurt edinmesine neden olabileceği düsünülmektedir.
İklim, yeryüzü şekilleri ve sulak alanlar belki de kelaynakların buraları tercih etmelerine neden olmuş.
Hz Nuh, tufan sırasında gemisine bolluk ve bereket timsali olara kelaynaklardan bir çift aldığı rivayet edilir.
Kendi varlığı bolluk ve bereketi temsil etse de, soyları tükenme tehlikesi altında olan kelaynaklar, daha çok böcekle beslenir ve doğada bir denge unsuru olarak bulunur.
Yörede Kürtçe Keçelhenok denilen kelaynaklar, 1950 yıllarına kadar Fırat Kıyılarında koloni şeklinde yaşarken,o yillarda yaşanan çekirge ıstilasına karşı kullanılan zirai ilaçlardan büyük zarar görmüşlerdir. Özellikle DDT denilen zehirli ilaç, kelaynakların sayılarının tehlikeli bir şekilde azalmasına neden olmuş, o yıl çoğu çoğalmamiş, zaman içinde soylarının tükenme eşiğine getirildiği düşünülmektedir.
“ DDT ikinci dünya savaşı yıllarındaki bitten gelen hastalıkları önlemede kullanıldı ve o günün koşullarında harika ilaç olarak bilinirdi. Ancak zamanla DDT’nin vücutta biriktirdiği ve kalıcı hasarlara neden olduğu ortaya çıktı ve faydalarına göre zararları ağır basmaya başladı; 1980’li yıllarda yasaklandı. Mücidine Nobel ödülü kazandıran bir zamanların mucize ilacı DDT doğada çözündüğünde DDE adı verilen ölümcül bir kimyasala dönüşüyor. “Sessiz Bahar” adlı kitabın yazarı Rachel Carson, 1962 yılında DDT gibi kalıcı organik klorlu kirleticilerin biyolojik birikim yoluyla nasıl bitkilerden hayvanlara ve insana, anne sütünden çocuğa geçen ne denli güçlü bir zehir olduğunu ortaya koymuştu. Ancak DDT’nin ABD ve Avrupa’da yasaklanması için sekiz yıl, Türkiye’de yasaklanması için ise 23 yıl geçmesi gerekti.”*
Bu gün kullanımı yasak olan DDT aslında tam bir kimyasal silah. Ama maalesef İkinci Dünya savaşında haşare ve böceklere karşı kullanılmasında bir sakınca görülmedi ve özellikle 1950 yıllarında çekirgelerle baş etmek için kullanılması çok ciddi sonuçlar ortaya çıkardı. Hatta o yıllarda özellikle Urfa, Mardin ve Diyarbakır yöresinde çıkan hastalıkların kaynağında DDT olduğu söylenilir. Toprağa, suya ve tahıl ürünlerinin yapısına yerleşen zehirin , etkisi yıllarca sürdüğü ortaya çıktığında binlerce insan, hayvan ve bitki DDT’nin ölümcül etkisinden kaçamadı.
Bu gün eski popülasyonunu kaybeden kuşlar artık koruma altında, kafeslerde tutuluyor. Her yıl kontrollü bırakılan kuşların bazıları göç etmeyi bırakmış oldukları görülürken, bazıları da göç yollarından geri dönmedikleri anlaşılıyor.
1990 yılından bu yana, Birecik’teki yarı-yabani kuşlar üreme dönemine hazırlık için Şubat-Mart aylarında kafeslerden çıkarılıyorlar ve göç zamanına doğru Temmuz-Ağustos aylarında tekrar kafeslere alınıyorlar. Bu dönem içerisinde kuşlar doğal ortamlarında serbestçe uçabiliyorlar ve ürüyorlar. Üretme istasyonunun içindeki kayalıklar ve tahta yuvalarda üreyen kelaynaklara günde iki kere yem veriliyor. Kuşlar aynı zamanda Fırat’ın kenarındaki alanlara da gidip besleniyorlar.
Birecik’te 110 adet, Fas’ta iki koloni halinde 350 adet ve Avrupa ile Amerika’daki hayvanat bahçelerinde Fas orijinli 1000 adet Kelaynak kuşu bulunmaktadır. Sürücül bir türdür. Yeri gagayla eşeleyerek veya delik ve çatlakları karıştırarak beslenirler. Beslemelerini gündüz vakti yaparlar. Uçuşu çeltikçiden farklıdır. Kuyruğun arkasında ayaklar görünmez ve kanat parmakları daha belirgindir. Kanat çırpışları yumuşak ama güçlü ve etkilidir. Uzun uçuşlarda kanat çırpmadan süzülebilirler ve V formu oluştururlar. Tek eşli olan bu kuşlar eşlerine çok sadıktırlar. Eşlerini kaybedenlerin yemeden içmeden kesildiği veya kayalıklardan kendini bırakıp hayatına son verdiği sıkça gözlenmiştir.”
Keleynak eski yazıtlara da konu olduğu da anlaşılıyor. Göbeklitepe ve Mısır yazıtlarında kelaynaklara bire bir benzeyen hayvan tasvirlerinin bulunması, bu kuşların 12 bin yıldan daha fazla bir serüvenine sahip oldukları söylemek çok abartı olmaz. Göbeklitepe Stellerin birinde kelaynaklara benzeyen bir tasvirin bulunması, o çağlarda avlanılan ya da kutsal sayılan hayvanlar arasında kelaynakların olduğunu söylemek mümkün olabilir. Keza aynı durum Mısır yazıtlarında da var. Bereket ve bolluk sembolü olarak, Mısır Pramitlerinin duvarlarını süsleyen keleynak günümüze ulaşma başarısı gösterse de, baraj yapımları, zirai ilaçlar ve bilinçsizçe avlanma soylarını tükenme tehlikesi yarattı. Oysa kelaynak tam bir doğa dostudur. Toprağı eşeler, böçekleri yer, belki de tohum zincirinin doğru bir şekilde geleceğe aktarımını sağlar.
Bu gün gelinen noktada tarım politikaları, kullanılan zirai ilaçlar, barajlar sistemi ve hibrit tohum bir çok canlının yaşam alanlarını daraltıyor. Bu gerçekliğe rağmen, her gün biraz daha canlı yitimi devam ediyor.
Birkaç yıl önce bildiğimiz otlar, kuş ve canlılar biz farkına varmadan sessizce ortalıktan kalkıyor.Çünkü kullanılan zirai ilaçlar, bir yandan bazı zararlı böcek ve haşereleri yok ederken, yararlı olanları da ortadan kaldırıyor. Herkes bunu bilmesine rağmen, faydacı davranarak canlı yitimini görmezlikten geliyor.
Çeşitlilik azalıyor, ama ürün artıyor. İşte insanın gözünü karartan da bu oluyor. Ürün artsın da ne olursa olsun yaklaşımı doğanın yitimine neden oluyor.
İnsanlar yasak filan dinlemiyor. DDT ve benzeri ilaçlar yasak olsa da, daha fazla kâr için kullanımında bir sakınca görmüyor.
Devletlerin yeterince meseleyi ciddiye almaması, kâr ve rantabal mekanizmayı kollaması canlı yitiminin giderek artacağını gösteriyor.
Neyse ki kelaynaklar halen varlıklarını sürdürüyor.
Tek dileğim bu şakacı kuşların soylarının tükenmemesi ve canlı yitimine karşı ciddi tedbirlerin alınması…
Kaynakça:
* http://gidatopluluklari.org/?p=428
**https://www.trakus.org/kods_bird/uye/?fsx=2fsdl17@d&tur=kelaynak s





Hayal ötesi…Umut
Uzun yazmayacağım. İnsanlarin hapitatlarindan kopmasina neden olan politikaların sonucu olarak binlerce,onbinlerce insan yerinden,yurdundan kopmak zorunda kalıyor. Bu durum utanç verici olsa da gerçek bu.
Bu gün dünyanın bir numaralı gündemi savaş ve savaşın bir sonucu olarak zorunlu göç. Hem de ölümüne.
Öyle ellerini, kollarını sallayararak,valizlerini alarak bir araçla uzaklaşma aklınıza gelmesin. Her şey çok daha korkunç ve yakıcı.
Her şeyi geride bırakmak zorunda kalıyor insan. Hiç bir şeyini alamamak,bütün sevdiklerini bırakıp yollara düşmek. Îste ölüme eşdeğer,bırakıp gitmek zorunda kalmak.
Yol da tekin değildir. Mayın,sınır, asker,ınsan tacirleri,rüsvet,ırkçılık ve açlık…
Liste uzayıp gider. Multecilik ölümden bir tık aşağıdadır,bazen eşitlendiği de olur. Yani ölüm mülteciliğin gölgesi gibidir.
Însanin utanci devlet aygitinda olmayınca, insan sinirda,deniz ve metropollerde ölüverir kimsesiz, kayıtsız. Ne üzerinde belge doğrudur,ne de bedeninin sahibini araştıracak bir irade vardır ortada.
Yani kocaman bir kaostur multecilik.
Yaşarsa kocaman yüklenir yaşama. Bütün gücüyle yürür, umuda ve hayale doğru.
Mesele yaşayabilmektir.
Bir multecini firçasından çıkan bu resim de olduğu gibi…

Evi sokak olanlara dair.
Av Feyzi Çelik yazdı

Biz imkanı olanlar,biraz okumuş, cebi parasız kaldığı günleri olmayanlar bizler. Çaresiz insanlara yardım etmek aşkıyla yanıp tutuşuruz.
Bunu bilenler yoksul, çaresiz birini görünce içinden acı dolu duygular çekerek harekete geçer. Oysa o çaresiz sokak insanları bizden daha çok çözüm üretme becerisine sahiptirler. O çözüm isteğidir ki, onları sokağa çıkaran, dilendiren, mendil sattıran o iradedir.
Düşünüyorum ki, bizler onların yerinde olsaydık satıcı gibi davranabilir miydik? Dilenebilir miydik? Sokakta yatabilir miydik?
İşte bunlardan hiçbirisini yapamadığımız için bu duruma düşmekten hep korkarız. Ve bu korkumuzu, iyiki bu durumda olmadığımıza şükür ederek onlara acımaya başlarız. Onlar bizim bu özelliğimizi bildikleri için bize avuç açarlar. Bir şeyler satmaya çalışırlar. Suç işlerler. İnanınız ki, çok zorunlu olsa bile en basit bir suçu işleyecek mecalimiz yoktur. O yüzden bütün çabamız, çaresiz duruma düşmemek mücadelesinden öte bir anlama gelmiyor.
Peki bizden birinin düşüşünü gördünüz mü?
Gördük, ne kadar çaresiz olduklarını da gördük.
Onların çoğu için gece yarısından sonra hayat başlar. Kesif bir et kokusu kaplar Şirinevler meydanını. Ataköy’e bir üst geçit uzaklığında bir yerde. Kokoreççi, köfteci, mısırcısı, nohutlu tavuklu pilavcısı hazır bekliyorlar.
Siz gündüz yoktunuz. Neden şimdi ortaya çıktınız? Denildiğinde “zabıta bırakmaz bu nedenle biz gece geliririz buraya” derler. Ne güzel çözüm değil mi? Devletten kaçanlar, devletin olmadığı saati ne de iyi biliyor.
Orada siyahi bir Afrikalı var, uzun boylu, üşüyor, belli. Bataniyeye bir çarşafa sarılır gibi dolaşıyor ordan buraya. Dileniyor mu? Bir şeyler mi satıyor pek belli değil. Belli olan bir şey varsa o da sokakta yatabilmeyi becermesi.
Sonsuzluğun sınırında yalnız bir adam:Cantor
“je le vois, mais je ne le crois pas”
Cantor, sonsuzların karşılaştırılmasıyla ilgili deprem yaratan ispatını yaptığında, dostu Dedekind’e tam olarak böyle yazmıştı.
“Görüyorum ama inanamıyorum!”
Dünyanın geri kalanını inandırması daha da güç olacaktı. Zira Cantor gerçekten de tehlikeli bir gerçekle uğraşıyordu. Sonsuzlukla!
Peki bu noktaya nasıl gelmişti?
1845 yılında St. Petersburg’da doğan bu mütevazı adam Zürih Politekniğini iyi bir dereceyle bitirdi ve ardından dönemin en saygın matematikçilerinin çalıştığı Berlin Üniversitesi’nde Matematik öğrenimini yine dereceyle tamamladı.
Üzerinde Gauss’un da çalışma yapıp yarım bıraktığı bir trigonometrik dizi açılımının ispatını başarıyla yaparak matematik dünyasında adını duyurdu.
1871 ve 1872 yıllarında Sayı teorisiyle ilgili iki makalesi daha en saygın matematik dergilerinden Crelle’s Journal’de yayımlandı.
Her şey yolunda gidiyordu. Ve artık zamanı gelmişti…
Çocukluğundan beri ruhunu kemiren sonsuzluk mefhumunu masaya yatıracak ve onu ayakları üzerine oturtacaktı.
Yaptığı iş hiç şüphesiz bu kavramı ayakları üzerine oturtmak olacaktı, nitekim içinde yaşadığımız sonsuz zaman boşluğunda sonsuzluk kavramını ilk keşfeden kişinin Cantor olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta denilebilir ki matematikle biraz olsun derinlemesine ilgilenen herkes bu kavramı sezinlemiştir.
Zenon, ünlü Akhileus paradoksu ile bize bu sonsuzluğun kapılarını açmıştı.
Yunan matematikçilerinin en büyüğü Arşimet geometrik bir yaklaşımla sonsuzluğu sezinleyenlerdendi, tüketme ilkesiyle bir çemberin içine bir kare çizmiş sonra bunu ikiye katlayarak bir sekizgen elde etmiş sonra bu katlama işini tekrar tekrar devam ettirmişti, bu tekrarların neticesinde tüm köşelerin belirginsizleşip çemberi oluşturacağını düşünüyordu.
Sonra çemberin dışına bir kare çizmiş ve bu kareyi de tekrar tekrar ikiye katladığında aynı çemberi dışarıdan elde etmesi gerektiğini fark etmişti.
Ama olmuyordu. Katlamalar çembere hem içeriden hem dışarıdan çok yaklaşıyor fakat asla ulaşamıyordu. Arşimet bu tekrar tekrar katlama işini sonsuz kez yapmamız gerekir diye düşündü ama bunun bile çemberi oluşturabileceğine inancını kaybetmişti.
“Evet sonsuzluk var. Ama bu bizim zihnimizin ulaşabileceği sınırlarda değil.”
Bilim ve tehlike kelimeleri söylendiğinde akla ilk gelen bilim insanı şüphesiz Galileo’dur. Ve o da sonsuzluk kavramına uzak kalabilmiş değildir. “Yeni Bilim” adlı kitabında her tam sayının bir tam karesi olduğuna ve her tam karenin neticede bir tam sayının karesi olduğuna işaret etmiştir.
Yani bir bakıma ne kadar tam sayı varsa o kadar tam kare sayı vardı. Bunu açıklamak o günün matematiğinde gerçekten çok zordu.Ve Galileo tam bu noktada durdu: “Elbette böyle birşey mümkün değil.”
Dünyanın yuvarlak olması fikri de yeterince tehlikeliyken sonsuzluk kavramının peşine düşmek belki de zamansız olacaktı.
Büyük Matematikçi Gauss bile “gerçek sonsuzluk” fikrini matematiğe bütünüyle katma fikrinin kendisini dehşete düşürdüğünü söylüyordu.
Sonsuzluk Cantor’a kadar olan matematikçiler için varlığı açıkça sezilen ama uğraşılması, en azından matematiğin içine yerleştirilmesi pek de mümkün olmayan bir yerdeydi. Sonsuzluk bize en uzak yıldızın uzaklığındaydı, bilinmezliğin sınırında yaşıyordu.
Evet bilinmezlik.
Belki sonsuzluk için yapılan en güzel tanımlardan biri buydu: “Üçe kadar sayabilen toplumlar için dört sonsuzdur.”
Sonsuzluk böyle tanımlanabilir ve ona bilinmezlik denilip uzakta tutulabilirdi. Cantor gelene kadar…
Cantor, sonsuzu en uzak yıldızdan alıp kapımızın önüne getirdi. Bunu matematikçiler sonsuzluğu çırılçıplak görmeye hazır değilken yaptı!
Sonluötesi Sayılar (Alef Sayılar)
Sonluötesi sayılar makalesinin başlangıcında İncil’den bir alıntı yapmıştı: “Sizden gizlenenler nihayetinde gün ışığına çıkarılacaktır.”
Kendisini ortaya koyduğu ve yıllarca ruhunu kemirmiş olan bu gerçeğin havarisi gibi görüyordu.
0-1 arasında da tüm sayı doğrusunda da sonsuz tane sayı vardı ve bu sonsuzlar birbirine eşitti.
William Blake’in o meşhur şiirindeki gibi yani:
“Bir sonsuzluğun ötesinde ondan daha büyük başka bir sonsuz vardır.”
Kızına, tanrısal bir sesin kendisine sürekli “Bulmalısın!” diye fısıldadığını söyleyecekti.
Zaman onun haklılığını ortaya koyduğunda, o çoktan bir “tımarhane”de yalnız başına ölmüş olacaktı…
İnsanlık onun kapısını açtığı sonsuzluğu, ünlü matematikçi Hilbert’in şu sözleriyle hatırlayacaktı:
“Hiç kimse bizi Cantor’un kapısını açtığı cennetten kovamayacaktır.”
Kaynakça
1) Makers of Mathematics – Stuart Hollingdale
2) Matematik : Kesinliğin Kaybı – Morris Klein
3) Matematik Dünyası – 2006 – Sayı 3
4) Ali Nesin – Sezgisel Sayılar Kuramı
5) http://ulusaltezmerkezi.com/orinyasyenlerden-gottlob-fregeye-kardinal-sayilar-ve-aritmetigin-kume-kavramiyla-temellendirilmesi-from-aurignacians-to/8/
