Kış mevsimi üşütür insanı. Yüreğine, kemiklerine işler. Yaprak dalından kopar, tohum toprakta büşüşür. Belki kar yağar, belki kalın bir sis kaplar yeryüzünü.
Görüş açısı sıfıra indiğinde, kurtlar çıkar ortaya.
Çünkü kurtlar puslu havayı sever.

Kış mevsimi üşütür insanı. Yüreğine, kemiklerine işler. Yaprak dalından kopar, tohum toprakta büşüşür. Belki kar yağar, belki kalın bir sis kaplar yeryüzünü.
Görüş açısı sıfıra indiğinde, kurtlar çıkar ortaya.
Çünkü kurtlar puslu havayı sever.

Prof.Dr.Klaus Schmidt bir eski çağ uzmanıydı. Almış olduğu eğitim gereği, binlerce yıl öncesi yaşamın izini süren, taş devri toplulukların yaşamlarını araştıran ve arkeolojinin kronolojik sıralamasını daha gerilere götüren, karanlık çağların duvarlarında gedikler açan bir bilim insanıydı, aynı zamanda iyi bir arkeolog ve yer bilimciydi.
Ömrünü toprak kazıyarak, kazınan toprakta uygarlık izi arayarak geçiren Klaus; çiyanların, akrep ve yılanların yuvalarında; kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde, güneş altında, toz duman içinde en ufak bir ayrıntıyı kaçırmayarak, tarihin karanlık tünelinde geriye doğru ilerledi. En az 12 bin yıl geriye giderek, geçmiş çağlar hakkında bilinen bilgilerin yeniden gözden geçirilmesini ve kökten sarsılmasını sağladı.
Klaus Schmidt Mezopotamya ile ilk tanışması 1978-79 yıllarında olur. Kitaplarda okuduğu, üzerinde tartışma yürüttüğü, uzmanlık eğitimi aldığı neolitik çağların ana rahmi Mezopotamya’ya ilk gelişi kayıtlara göre, Keban Baraj suları altında kalan Norşuntepe kurtarma kazılarına katılmasıyla olur.
Henüz üniversitede öğrenciyken değişik arkeolojik alanları görme amacıyla seyahat etme bursu kazanır, Avrupa ve Ortadoğu’daki ülkelerde bulunan tarihi ve arkeolojik alanları inceleme olanağına kavuşur.
Eğitim süreci devam ederken, Norşuntepe kazılarına katılır ve çıkan buluntuları inceleme çalışması yürütür.
Tarih 1978, Klaus henüz genç bir öğrencidir. Bu alandan çıkan kazı malzemelerini inceleyerek, doktora tezini yazar ve bir daha Mezopotamya’dan kopamaz. Hemen ardından Urfa Bozova’da Lidar Höyük’te yürütülen kurtarma kazılarının ekinine katılır.
Bütün ömrü toprak altında olan neolitik dönemleri araştırmak, izlerini bir araya getirerek kazı yapmak ve eski çağlardan kalan buluntuları gün yüzüne çıkarmakla geçer.
Her şey Elazığ’daki çalışmalarıyla değişti demek belki bir abartı ve eksiklik olur.
Klaus bütün Ortadoğu’da yürütülen çalışmaları yakın takibe alır, kimisinde bir fiil bulunur, kimisinde ekiplerle çalışır, devasa bir coğrafyayı adeta zihninde kazı alanına çevirir. Eski çağlara ilgisi olağanüstü artar, bütün enerjisini bu devirlere verir.
Lidar Höyük’teki kurtarma kazılarından sonra yine bir kurtarma kazısı olan ve aynı güzergahta bulunan Urfa Hilvan’da bulunan Newala Çorê kurtarma kazılarına katılır. Tarih 1983’tür.
Belki de o dönem Keban ve Atatürk Baraj Gölü sularının altında kalacak olan alanlarda, yapılan araştırmalarda ortaya çıkan ve kurtarma kazılarını yürüten Prof.Dr. Harald Hauptmann’ın ekibinde yer alması hayatının yönünü değiştirir. Hem hocasının deneyimi, hem de Fırat havzasında yapılan kazılarda edindiği bilgi ve gözlem Klaus’u yeni arayışlara iter.
Newala Çorê’de ortaya çıkan kalıntılar, buluntu ve taş eserler, tarihin karanlık tünelinin çok daha gerilerine ulaşma imkanı verir. Mevcut bilinen bilgiler biraz daha geçmişe M.Ö 10 bin yıllarına uzanır, yeni ufuklar ortaya çıkar. Klaus Norşuntepe, Lidar,Newala Çorê kazı alanlarında ortaya çıkan kalıntıları dikkate alarak, erken neolitik dönemlerin izini sürme çabası içine girer.
Newala Çorê’de ortaya çıkan buluntuları dikkatlice inceler, notlar alır, derinlikli okumalar yapar.
Burası 10 bin yıllık geçmişi olan bir alan olduğu anlaşıldığında, öncesi ya da benzerlerine dair işaretler kafasında belirir.
Günlerce hem kazı alanında çalışır, hem de kafasındaki sorulara cevaplar arar.
Newala Çorê’de tarım toplumunun izleri bulunur, yarı yerleşik toplumların belirtileri ortaya çıkmıştır ama aynı zamanda avcı toplayıcı bir toplum olma özelliklerini koruyan bir yerdir.
Keban ve Atatürk Barajı göl havzası altında kalan alanlarda ortaya çıkarılan taş yapılar, buluntular, Klaus için daha eski ve benzer yerler bulmadan fotoğrafın tamamlanmayacağı düşüncesi zihninde öne çıkar, Newala Çorê
kazıları bitince, yola koyulur.
Bölgede bulunan neolitik çağ alanlarını gezmeye, notları incelemeye başlar.
Çok şanslıdır, çünkü alanda çok sayıda höyük, neolitik dönemlerden kalan dere ve kazılmayı bekleyen yerler vardır.
Bu nedenle de bilinmezliğin peşine düşer.
Nihayetinde hedefine çok yaklaştığını görür ve harekete geçer.
Kimsenin ilgilenmediği alanlara yönelir, Newala Çorê çevresini didik didik eder, geçmişte yapılan yüzey araştırmalarını inceler.
Nawala Çorê’den sadece 60 uzaklıkta olan, halk arasında Göbekli ya da Gırê Mıraza yani Dilek Tepesi olarak bilinen, Harran ovasına hakim, Urfa merkezden 20 km kuzey batısına düşen, Karacadağ eteklerini gören bir tepede bulunan buluntular Klaus’u heycanlandırır. Erken neolitik döneme ait taş parçaları, çok sayıda çakmak taşı, yüzeyde bulunan birkaç kireç taşı,buranın Newala Çorê’ye benzediğini gösterir. Çevreye hakim bir tepe ve yek pare kaya üzerinde toprak kütlesi olması, buranın aradığı yer olabileceğine dair fikrini güçlendirir.
Çevre köylüleri dinler, yüzey araştırmalarını derinleştirir. Urfa Müzesine gider, bölge hakkında bilgiler alır.
Sezgileri, Göbekli’nin Newala Çorê’den de eski uygarlık merkezi ya da benzer bir yer olacağına dairdir.
Ve böylelikle çalıştığı Alman Arkeoloji Enstitüsüne ilk raporlarını yazar. Gerekli yazışmalardan sonra Urfa Müzesinin gözetiminde 1995 yılında kazıya başlar. Kazı başladıktan bir yıl sonra o dönem Urfa Müzesi müdürü Adnan Mısır, Şavak Yıldız adlı bir köylünün 1983 yıllarında bölgede bir taş heykeli müzeye getirdiğini söyler, Klaus’tan görmesini ister. Bu ara kazılar da sürmektedir.
Daha ilk kazılarda çıkan taş eserler, buranın eşsiz bir alan olduğuna dair umudunu artırır, çalışmalarını hızlandırır ve Göbeklitepe’nin bütün hayatını kapsayacağını söyler. Kazılar sessiz sedasız yürütülür, kimsenin ilgisini çekmez.
İşte ben de tam olarak 1997 yılında Klaus’un kazısından haberdar oldum. Bir velimin kazı alanında aşçı olarak çalışması, beni kazı alanını ziyaret etmeme neden oldu.
O zamanlar Göbeklitepe’de düzgün yol yoktu, bozuk toprak yoldan bayağı yürüyerek kazı alanına varmıştım. Klaus kazı ekibinin başındaydı.
Öğretmen olduğumu,zaman zaman da fotoğraf çektiğimi, kendisiyle tanışmak istediğimi belirtmiştim. Bir öğretmen, bir fotoğrafçı olmam bir avantaj yaratmış, ziyaretimi kabul etmişti.
Daha yeni tanışmıştım, kazı alanı hakkında yeterince bilgim yoktu. Bildiklerim de kulaktan dolma, sıradan tarih bilgileriydi.
Alanı gezmek istediğimde, biraz düşündü ve buyurun birlikte gezelim diyerek, bana eşlik etti.
O dönem kazı alanına gelen giden pek yoktu, hatta hiç yoktu. Kimsenin ilgisini çekmiyordu. Kazılar halen yeniydi ama T şeklinde ki bir iki taşın belirginleştiği görünüyordu.
Etrafı Klaus’la kazı alanında belirlenen alanları gezerken, hiç unutamadığım bir uyarıyla karşılaştım. Eski çağ aşığı Klaus yarım Türkçe’siyle “Lütfen bastığın yerlere dikkat et. Her katman bir devri ifade ediyor.” dediğinde duraklamıştım, toprağa dikkatlice baktığımda, gerçekten de toprak katman katmandı ve her katmanın rengi farklıydı.
Her katmanı bir çağı yansıtan, alan kazıldıkça, 12 bin yıllık tarihin döl yatağı gün yüzeyine çıkacaktı.
12 bin yıl, dile kolay. İnsanlığın en eski izleri, ritüelleri ve tapınak düşüncesi ve belki de ilk hiyerarşik toplulukların kalıntıları.
Burası eşsiz, olağanüstü bir yerdi.
Göbeklitepe kazıları ilerledikçe ve ortaya çıkan buluntuların yaşları tespit edildikçe, buranın bilinenlerden çok daha eski bir alan olduğu ortaya çıktı. Belki de en eski bir tapınak, ya da bir olimpik bir buluşma yeri olabilir diyordu Klaus.
Eski taş devri, erken neolitik dönemlerden kalan, bu günün turizm objesi Göbeklitepe’yi keşf eden Klaus buranın bilinen tarih anlayışını değiştirdiğini söylediğinde, arkeoloji dünyası bir anda karışacak, dünya Klaus’un kazılarında çıkan kalıntıları konuşmaya başlayacaktı. Göbeklitepe Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5.000 yıl, İngiltere’deki Stonehenge’den 7.000 yıl, Mısır Piramitleri’nden 7.500 yıl, Malta Adası’nda bulunan tapınaklardan da 6.500 yıl daha eski bir arkeolojik keşife imza atmıştı. Arkeoloji ve tarih açısından çok ama çok büyük bir keşifti.
Klaus’la tanıştıktan sonra zaman zaman kazı alanını ziyaret ettim. Bazen fotoğraf çektin, bazen yemeklerine ortak oldum, çaylarını içtim.Ben bir arkeolog ya da eski çağ uzmanı,bu taş yapıları yorumlayacak bilgiye sahip değildim.
Kazı alanını ilk dönemden başlayarak görmek, benim için bir avantaj olsa da,biraz fotoğraf ve anı biriktirmekten başka üzerinde bir çalışma yürütmedim.
Oysa Göbeklitepe bir anda arkeoloji dünyasının gündemine oturmuş ve o gün bu gün, gündemdeki yeri hiç değişmeyecekti.
Klaus çok titiz bir bilim insanıydı.
Her arkeolog gibi sabırlı ama sezgilerini harekete geçiren birisiydi.
Sanki çok konuşmaz, konuştuğunda ise olayın bütün boyutlarını ortaya koyardı.
Çok farklı olduğu taş ve toprak içinde bir ömrü geçirmesinden belliydi. O Göbeklitepe ile özdeşleşir. Hayatının bütün planlarını kazı alanı üzerine yapar.
Çıkan her taşın, en küçük ayrıntısını bile kayıt altına alır ve 12 bin yıllık bir tarihi kült alanını ortaya çıkarır.
Kazılar ilerledikçe yeni bilgiler ortaya çıkar. Yeni bilgilere paralel olarak da, başta Klaus ve ekibine karşı bir takım kesimler harekete geçer, ön yargılar oluşur, çok tartışılır, zaman zaman karalanır, hatta kazıları bakanlık düzeyinde engellenme tehlikesi baş gösterir.Kazı ilerler ama sorunlar da giderek artar.
Bütün bunlar olurken Klaus Göbeklitepe’yi kazmaktan asla vazgeçmez. Eski çağların karanlık perdesini yırtmaya çalışır ve işini büyük bir azimle yürütür.
Ama ne yazık ki 20 Temmuz 2014 tarihinde zamansız bir kalp krizi ile hayata veda eder.
Geride 12 bin yıllık bir kazı alanı, binlerce makale, roportaj, yayınlanmış bilimsel çalışma, Göbeklitepe Kazılarını anlatan kitap ve yüzlerce el yazma çizimler ve yazılar kalır.
Bütün dünya basını ölüm haberini verir, Göbeklitepe’yi yüz yıllın arkeolojik kazısı olduğunu yazar. Dünyanın em eski kült yapıların bulunduğu Göbeklitepe, Klaus’un ölümünden sonra dört yıl yani 2018 yılında UNESCO dünya mirası kalıcı listeye alınır ve aynı yıl Türkiye 2019 yılını Göbeklitepe yılı ilan eder. Göbeklitepe artık bir turizm objesi olur, araştırma ve kazılar geri plana düşer.
Oysa Klaus Schmidt alanın büyüklüğü nedeniyle kazının en az bir asır sürebileceğini söylerdi.
Belki başka bir yazıda Klaus Schmidt’in ağzından Göbeklitepe’yi, Çalışma arkadaşı ve aynı zamanda eşi arkeolog Çiğdem Köksal Schmidt’in öyküsünü yazarak, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilirim.
Kısa özgeçmişi
1953 yılında Almanya‘ da Feuchtwangen şehrinde doğan Klaus Schmidt, Friedrich-Alexander Erlangen-Nürnberg ve Ruprecht-Karls-Heidelberg Üniversiteleri` nde prehistorya, klasik arkeoloji ve jeoloji-paleontoloji eğitimi aldı.
1983 yılında Heidelberg Üniversite’sinde Prof.Dr. Harald Hauptmann danışmanlığında yaptığı ‚”Die lithischen Kleinfunde vom Norşuntepe” başlıklı doktora tezini bitirdi.
1984-1986 yıllarında Alman Arkeoloji Enstitüsü(DAI) seyahat bursunu kazandı.
1986 -1995 yılları arasında Alman Araştırma Vakfı(DFG) araştırma bursunu kazandı ve Heidelberg Üniversitesi‘ nde Prehistorya anabilimdalında araştırmacı olarak çalıştı.
1996-1998 yıllarında Alman Araştırma Vakfı(DFG) doçentlik bursunu kazandı.
1999 yılında “Funktionsanalyse der frühneolithischen Siedlung von Nevalı Çori”konulu doçentlik tezini Erlangen-Nürnberg Üniversitesi‘ nde bitirdi ve 2007 yılında aynı Üniversite‘ de Profesor ünvanını aldı.
1998 ve 1999 yıllarında Prof.Dr.Wolfram Schier adına Bamberg Üniversitesi Arkeoloji Bölüm başkanlığı temsilciliği yaptı.
2001 ve 2002 yıllarında Prof.Dr. Hans J. Nissen adına FU Berlin Üniversitesi Arkeoloji Bölüm başkanlığı temsilciliği yaptı.
Klaus Schmidt 2001 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü‘ nün Berlin‘ de bulunan merkezinde Orient Bölümünde araştırmacı ve Erlangen-Nürnberg Üniversite‘ sinde öğretim görevlisi olarak çalıştı..
Öğrencilik yıllarından itibaren Almanya, Yunanistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün‘ de çeşitli arkeoloji projelerinde yer alan Klaus Schmidt, Türkiye‘ deki çalışmalarına 1978 ve 1979 yılında Elazığ Müzesi‘ nde Norşuntepe kazısı malzemesi üzerinde yaptığı ve daha sonra doktora tezi olarak yayınladığı buluntu çalışmaları ile başlamıştır. 1980 yılında Lidar Höyük kazısına, 1983-1991 yılları arasında Nevalı Cori kazısına katılmış, 1992-1994 yıllarında Nevalı Cori buluntuları üzerine çalışmalarını Urfa‘ da gerçekleştirdi.
Klaus Schmidt 1995 yılından beri Göbekli Tepe kazı ve araştırma projesinin başkanlığını sürdürdü. 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü ortak projesi olarak başlayan proje 2007 yılında Bakanlar Kurulu Kararlı kazı statüsünde sürdürüldü.
Klaus Schmidt, Göbekli Tepe kazı başkanlığı yanında Ürdün‘ de bulunan Aqaba projesinde Ricardo Eichmann ve Lutfi Halil ile birlikte proje başkanlığını yürütmekteydi.
Zeugma Mozaik Müzesi Gaziantep’e bağlı Şehitkâmil ilçesinin Mithatpaşa Mahallesi’nde yer alır. Türkiye ve dünya için çok önemli bir yeri olan müze 9 Eylül 2011 yılında hizmete açılmıştır. İsmini bölgedeki Zeugma Antik Kenti’nden almıştır. Müzede antik kentteki yaşayışın ve mimarinin yansıtıldığı sokak yapıları ziyaretçileri yıllara götürür.

Antik kente dair pek çok eser bu alanda sergilenir. Zeugma Ören Yeri ve burada inşa edilen Korugan Müzesi de diğer eserlerin sergilendiği alanlardır. Zeugma Mozaik Müzesi’nde Roma döneminde ve geç antik döneme ait birçok eser ve mozaik sergilenir.
Zeugma Antik Kenti Gaziantep’in Nizip ilçesine kurulmuş önemli bir kenttir. Kentin diğer kalıntıları bu alandaki Zeugma Ören Yeri’nde bulunur. Kenti milattan önce 300 yılında Büyük İskender kurmuştur. Kurulduğu tarihteki ismi Selevkia Euphrates’tir. Roma İmparatorluğu döneminde komutan Pompeius, kendisine birçok yardımda bulunan I. Antiachos’a kenti vermiştir. Bu olay milattan önce 64 yılında yaşanmıştır.

Zeugma Kenti zamanında bölgeye hakim olan Kommagene Krallığı’nın dört önemli şehrinden biridir. Milattan önce 31 yılında ise Roma sınırlarına dahil olmuştur. Bu dönemde adı Zeugma olarak değiştirilmiştir. Zeugma, “köprü, geçit” gibi anlamlara gelir ve zamanın doğu sınırında bulunur. Roma imparatorluğu bölgede hüküm sürerken de Zeugma kenti önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde oldukça görkemli bir kenttir. Fakat milattan sonra 256 yılında Sasani Devleti’nin saldırısına uğramıştır. Sasani kralı I. Şapur’un önderliğinde yıkıma uğratılmış ve yakılmıştır.
Zeugma Mozaik Müzesi yapısının ve içindeki mozaiklerin kapladığı alan bakımından dünyadaki en geniş mozaik müzesidir. Giriş katında Poseidon ve Euphrates villalarından çıkarılan görkemli mozaikler sergilenir. Villaların tüm duvarları ve tabanları mozaik ve fresklerle süslü şekilde keşfedilmiştir. Müzede yer alan mozaikler ustaca yapılmış ihtişamlı eserler olma özelliğine sahip. Bazı mozaikler beş yüz bin parça bir araya getirilerek oluşturulmuştur. Mozaikler o dönemdeki dini inanışlar ve günlük yaşam gibi birçok konuda bilgi verir.
Müze’nin her katından görülebilen Mars Heykeli önemli eserlerden biridir. Mars Heykeli savaş ve baharın tanrısı olarak geçer. Müzede 2448 metrekare mozaik, 140 metrekare duvar resmi, dört tane roma çeşmesi, yirmi sütun, dört tane kireç taşı malzemeli heykel, mezar stelleri, lahitler, mimari parçalar ve tunçtan yapılmış bir Mars heykeli sergilenir.

Çingene Kızı Mozaiği ise en dikkat çekici mozaiklerden biridir. Diğer büyük boyutlu panoların aksine bu mozaik oldukça beğenilmiş ve müzenin sembolü haline gelmiştir. Mozaik milattan sonra 2’nci yüzyılda yapılmıştır. Arkeolojik kazılar sırasında Maenad Villası’nda bulunmuştur. Yapının yemek odası kısmında taban mozaiğinin günümüze ulaşan küçük bir parçasıdır. Zeugma’nın Mona Lisa’sı olarak anılan eserdeki figürün mahzun bakışı oldukça etkileyicidir. Figürdeki kızın örgü saçları ve çıkık elmacık kemiklerinden dolayı ismi Çingene Kızı olarak anılmaya başlanmıştır.
Mezopotamya’da sebze ve meyve yetiştirmek, kurutmak bir gelenektir. Çoğu aile ihtiyacından fazla sebze ve meyve kurutur, eşe dostta satarak, aile bütçesine katkı sunar. Kurutmalık, kışa hazırlık genellikle kadınların işidir. Nadir de olsa, bazı erkeklerin kurutma işini yaptığını söylenebilinir.
Özellikle yöreden yöreye değişse de biber, domates, kabak, acur, bamya ve patlıcan kurutulurken; kaysı, erik, armut, dut, üzüm ve daha bir çok meyve kızgın güneş altında kurumaya bırakılır, meyveler tam kurumadan toplanırken, sebze ise tamamıyla kurutulur.
İş sanıldığı kadar kolay değildir. Bir kere sebze ve meyve kurumaya bırakıldığında küflenmeyecek, renk değiştirmeyecek ve farklı bir tada dönüşmeyecek.
Genellikle sebze ve meyveler bazen bütün, bazen dilimlere ayrılır ya da ipe geçirilerek güneşte kurutulmaya bırakılır. Bu bazen biber, bazen domates ya da kaysıdır.Bir çok yörede, mevsim sonbahara evrildiğinde, tarlalar, evlerin üstü hatta yol kenarları kıpkırmı ve sarıya kesilir. Biber genç kadınların ellerinde kurutulurken, kaysı ve başka meyvede güneşte tam kurumadan toplanıp, yemeye hazır hale getirilir.
Dolmalık Kırmızı biber kurutan genç kadınlar. Suruç /Müşrit Pınar 2014

Dünyanın en iyi fotoğrafçıları arasında gösterilen Steve McCurry, ABD’li fotoğraf muhabiri’dir. National Geographic Dergisi’nin 1985 Haziran sayısında “Afghan Girl” başlığıyla yayımladığı fotoğrafla tanındı. Hayatın içinde insan duygularını çok iyi yakalayan fotoğrafçı tüm hayatı boyunca çektiği fotoğraflarda bunu göstermeyi başarmıştır.
1950 doğumlu olan fotoğrafçının hayatıyla ilgili bildiğimiz gerçeklerden bir tanesi ilk çektiği fotoğraflardan biri olan pahalı mobilya ürünlerinin satıldığı bir dükkan önünde yatan evsiz adam olmasının kariyerinin şekillendiren önemli fotoğraflardan biri olduğudur.
Zorla irmakların yönünü değiştirmek, imparatorluk kurmak mümkün. Ama zorla dostluk inşa etmek mümkün değil. Bu da hayatın bambaşka bir gerçekliği. Bilin istedim.
Ekonomik krizin derinleştiği Lübnan’da hükümet, WhatsApp aramalarını vergilendirme planlarını ülke genelinde gösterilen tepkiler nedeniyle geri çekti.
Saad Hariri hükümeti, Facebook’un sahibi olduğu WhatsApp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamalara günlük 0,20 dolar (20 sent) vergi getirmeyi planlıyordu.
Ama kararı protesto edenler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalardan sonra, hükümet internet aramalarını vergilendirme planlarını durdurdu.
Gösteriler, Lübnan’da son yıllarda yaşanan en geniş çaplı eylemler oldu.
Bazı göstericilerin lastik yaktığı olaylara güvenlik güçleri göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Çıkan olaylarda bazı göstericilerin yaralandığı bildirildi.
Kaynak:BBC
Foto: REUTERS
Gerçeği fısıltıyla da söylesen, gürültü kaçınılmazdır. Kimse mevcut durumun gerçek olmasını istemez. Yanılsama her zaman tercih edilendir.
Çünkü gerçek sarsıcıdır ve bazen de yakıcıdır.
Tıpkı aşk şarhoşluğunda, ayrılığın da var olması gibi.
