Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’ini Niçin Okumalısınız?

oldman4“Şans değişik biçimlerde çıkar insanın karşısına. Kim tanıyabilir ki onu? Yine de ne biçimde olursa olsun, karşılığında ne isterlerse ödeyip biraz almak isterdim.” – Ernest Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz

Yaşlı Adam ve Deniz, Gulf Stream’de yani tam olarak Küba’da seksen dört gündür tek bir av yakalamayan ihtiyar balıkçı Santiago’nun hikayesidir. Hemingway’in kutsal kitaplardaki çile, yakarış, felaketler ve direnmeye ilişkin hikâyelere metinler arasılık yaparak yazdığı varsayılan romanı Yaşlı Adam ve Deniz, tam olarak ihtiyar ve kör talihli bir balıkçının birkaç günlük av hikayesidir. Bu romana kutsal metinlere gönderme yaptığı atfını yaptıransa hikâyenin insana umudunu kaybetse de direnmeyi öğütleyen yapısından geliyor. Gerçekte ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’na asker ve gazeteci olarak katılmış, kitlesel ölümlerin bizzat ortasında bulunmuş New York’tan Paris’e ve Madrid’den İstanbul’a kadar dünyada yaşamadığı şehir kalmamış Hemingway için, bu tür bir kutsallaştırmanın hiçbir değeri yok. Hemingway, dökme bir Alman çeliği kalitesindeki yazılarıyla sadece anlatmayı seçenler arasında yer alır. Bir başka ve en basit deyişle: Ernest Hemingway, sadece roman ve hikâye yazar. İsteyen de istediğini anlar. O, hiçbir zaman Tolstoy gibi okurun elinden düşsel bir elle tutarak sadece kendisinin istediği yerin, istediği bakış açısıyla ama sanki böyle yapılmamış da oraya okur kendi arzusuyla gelmiş gibi yapan bir yazar olmadı. Tolstoy, kendi düşüncesini kabul ettirmek için yazanların en kalitelisiydi ve bunu öyle ince bir fırça darbesiyle başardı ki Tolstoy’un okuru kendi istediği yere çekişi, tıpkı bir karabatağın ağzında tuttuğu misina ile Titanik’i yüzdürmesindeki ihtişama benzer. Oysaki Hemingway uzmanlarının üzerine kitaplar yazarak savunduğu gibi Yaşlı Adam ve Deniz, yazarın okura umut aşılamak için anlattığı bir mücadele metni değildir. Yaşlı Adam ve Deniz bir roman, daha doğrusu bir Hemingway romanıdır. Hepsi o kadar.

Sadeliğin ihtişamı

Söz konusu Hemingway ile onun Yaşlı Adam ve Deniz romanı olduğunda, hepsinin bundan ibaret olması, mütevazılığın da içini boşaltan bir alçak gönüllülük hatta alçaklık olur. Gerçi Hemingway yaşasaydı, onunla Paris’te bir barda viski içerken kendisinin okurun anlama tercihlerini kontrolünde tutmayan bir yazar olduğunu söylemenin dışında başka bir övgü sözü kullanılabilir miydi bilmem. Ama bildiğim bir şey var ki, tam seksen dört gündür ne büyük ne küçük tek bir balık dahi yakalayamayan Santiago’nun hikayesi, kutsal metinler bu romandan daha önce var olduğu için bir şekilde tüm metinlerin birbiriyle ilişkisinden bir parça daha fazla olarak onlara benzer. Santiago’nun yanında kırk güden fazla miçoluk yapan ama her seferinde eli boş döndüğü için ailesinin başka bir balıkçının yanına verdiği çocuk, Yaşlı Adam ve Deniz romanının anlam kulelerinden biridir. Bu, öyle bir kule ki oraya çıkmaya başarabilen sadelikle edebiyatı altın oranda birleştirebiliyor. Hemingway’in sadeliğin ihtişamı formu, yani on kelimeyi geçmeyen cümleler ve dil oyunlarına boğulmadan yazılan roman tarzıyla oluşturduğu Yaşlı Adam ve Deniz, edebiyat tarihinin sadelikle inşa edilmiş en güçlü ve güzel yapılarıyla doludur. Bu yüzden Hemingway kendinden sonraki yazarları etkileyebilmesi ve onlara bu amacı gütmese de yol göstermesi nedeniyle benim tabirimle Büyük Öğretici Bir Yazar’dır. Adını bilmediğimiz o çocuk da dünya edebiyatının en naif ve güçlü karakteri. Talihsizlik nedeniyle avlardan seksen dört gündür eli boş dönen Santiago’nun ne yiyecek düzgün bir yemeği ne de kalacak ve adına ev denilebilecek bir yeri var. Bu duruma hayli içlenen çocuk, son kez denizde şansını denemekten başka seçeneği olmayan Santiago’yu yalnız bırakmak istemez. Santiago ise talihsizliğini bulaştırmaktan korkarak bu yardım isteğini geri çevirir ve Hemingway’in Küba’nın yoksul insan yaşamları arasında Santiago kadar perişanını ve gururlusunu bulamayacağımızı anlatan bölümlerinin ardından vakit denize açılma vaktidir.

O büyük av

Yeni bir kıta keşfetmek isteyen 15. yüzyıldaki meslektaşları gibi olabildiğince uzağa gitmek için küreklere asılan Santiago, sonunda bildiği sulardan epeyce uzaklaştığında kör talihini de geride bıraktığını düşünür. Onu haklı çıkaran da yetmiş yılını geçirdiği denizde o güne dek en hayalperest denizcilerin palavralarında bile karşılaşmadığı büyüklük ve güzellikteki kılıçbalığının zokayı yutması olur. Santiago, sanki seksen yıllık ömründeki bütün talihsizlikleri yüzgecinin, omurgasının, derisinin, gözlerinin ve kuyruğunun bir kısmını oluşturup şans olarak geri dönmüş gibi bu eşsiz kılıçbalığını gördüğünde bir seçim yapar. Tecrübelerine dayanarak bu balığı tek başına zıpkınlar, zaten balık beş metrelik kayığından daha büyük olduğu için onu bordasına bağlayarak kürekle çok uzaklaştığı kıyıya kadar götürmesinin mümkün olmadığını bilir. Ama o güne dek hak ettiği şeyleri öylesine elde edememiş ve başarıya, rahata ve paraya öylesine susamıştır ki, zaten onu bu açık denize sürükleyen bütün bileşenlerin yapmasını istediği şey, bir an önce hiç kolay olmayacağı gözüken bu uğraşa girerek, balığı alt etmesidir.

Hemingway’in büyüklüğü burada görülüyor: Hem bu kılıçbalığını yakalamaya muhtaç hem de bunu tek başına, eğer bir peygamber olduğunu kanıtlamak için gereken türden bir mucizesi yoksa asla başaramayacak çaresizlikteki Santiago üzerinden okura sorular soruyor. Hayatınızda hak ettiğiniz halde elde edemedikleriniz bir büyük ikramiye gibi ama en kötü şartlar altında karşınıza çıksa ve bu sizin son şansınız olsa, ne yaparsınız? İnsanoğlunun hem ihtiyaçtan hem de açgözlülükten fırsat peşindeki bir av köpeği olduğunu anlatırcasına edebiyat tarihinin bu en büyük sorusunu bize yönelten Hemingway, ihtiyar balıkçı Santiago’nun hırs ve kibirden arınmış, ancak ne tecrübesine ne de doğaya duyduğu sevgiye yakışmayan cevabını bizimle paylaşır. Çocuğun yardımını kabul etmediğine hayıflanarak kılıçbalığını zapt etme mücadelesine girişen Santiago’nun zihninden o anda Hemingway’in bu ahret sorusu geçmez. Yapmak istediği tek şey, yapmak için yola çıktığı şeyi başarmaktır. İnsanın kararlarını çok da düşünmeden aldığını Hemingway’in kaleminden öğrenerek Santiago’nun beş yüz kiloluk, kılıcından kuyruğuna kadar yedi metreden uzun ve Santiago gibi yaşlı bir insan için güzelliğiyle deniz masallarının yaratıklarından, gücü ve karşı koyma hırsıyla aynı deniz canavarlarından birine benzeyen balıkla mücadelesi başlar.

Santiago iki gün boyunca insanoğlunun direncinin kırıldığı tüm sınırları aşar. Bütün gücünü, beklentisini ve dirayetini tüketir, ama sonunda kayığının kıçına o sülün gibi, gelin gibi, hayal gibi gelen kılıçbalığını bağlamayı başarır. Öte yandan bu doğa âşığı insan, kılıçbalığından ve Tanrı’dan bu av için af diler. Bir yandan avının ne eşsiz bir kılıçbalığı olduğu ile denizdeyken âdet edindiği üzere kendisiyle yüksek sesle konuşarak bizi de bu durumdan haberdar eder. Sonuçta Hemingway o her şeye kadir, karakterlerinin zihninden geçenleri en küçük ayrıntısına kadar bilen Tanrı yazarlardan biri değil. Böyle olmadığı için de Santiago’nun yüksek sesle konuşma gibi garip ama bir o kadar da faydalı alışkanlığı olmasa, onun mücadelesini bir anlatıcı sesine boğularak ve neler düşündüğünü dinleyerek öğrenecektik. Muhtemel ki Yaşlı Adam ve Deniz romanı da yazıldığı 1952 yılından kısa bir süre sonra, unutulmuş kitaplar rafındaki yerini almış olurdu. Santiago’nun neler düşündüğünü bize kendi ağzından anlattıracak o yüksek sesle konuşma gibi ince düşünülmüş, ama Hemingway’e de Nobel’i getirmiş özellik bir edebiyat dersidir. Ve bu tür bir başlığı edebiyat atölyelerinin modern romanlar bölümünde bulmak (yolum oralara hiç düşmese de sanırım) pek mümkün sayılmaz.

Kılıçbalığını avlamak için her şeyini tüketen Santiago’nun böylesi bir hikâyenin kahramanı olduğunu anlatabilmek ve parasını cebine koymak için çok uzaklaştığı kasabaya geri dönmek gibi küçük bir sorunu olduğunu fark ederiz. Tabii Santiago kılıçbalığını alt etmek için zıpkın kullanarak kan akan bir yara açmamış olsaydı, hikâyeye kan kokusunu kilometrelerce uzaktan alabilen köpekbalıklarının dahil olması zor görünüyor. Av mücadelesinde zıpkın Atlas Okyanusu’nun dibini boyladığı için kürek ve küçük bir kama dışında kılıçbalığını parçalamak için sürüler halinde gelen köpekbalıklarına karşı koyamayan Santiago’nun durumu, o balığı avlamayla ilgili şartlar gereği mecburi ama bir o kadar da yanlış kararının esirliğine dönüşür. Santiago, dönüş yolunda köpekbalıklarının pek çok saldırısını kahramanca püskürtmesine karşın, insanın azmini parçalayan bu deniz yırtıcılarının avını parçalamasını çaresizle izlemesiyle sonuçlanır. Daha köpekbalıklarının avın en değerli yerinden sanki Santiago’nun eline daha az para geçsin ve dahası böyle yaparak Santiago’nun direnci kırılsın diye aldıkları ısırık, o kılıçbalığını yaşlı balıkçının gözünde kutsal bir armağandan artık bir an evvel kurtulması gereken bir varlığa dönüştürür. Santiago’nun köpekbalıkları kılıçbalığının bir bölümünü parçaladıktan sonra, artık ne avladığı için özür dilemek ne de o güne değin böylesi bir güzellik gördüğü için şahit olmak amacıyla dönüp dönüp baktığı avına bir daha bakmayışı, Hemingway’in insanın hevesine yaptığı bir sorgulamayı oluşturuyor. Hemingway, hevesi alınana kadar her şeyin güzel olabileceğini ama başa gelen ilk felakette bu düşünsel değerin bir anda yerini öfke ve yılgınlığa bıraktığını, bu nedenle de insanların bir varlığa atfettiği değerin hiçbir zaman aynı kalmadığını tüm o değerin aynı kalacağına dair verilen sözlerin yalan olduğunu söylüyor. Bir köpekbalığı bir kılıçbalığından parça koparır ve Santiago, sanki yüz bin yıllık insanlık tarihindeki deniz avcılığının en büyük direnç destanını yazmamış gibi nasıl süklüm püklüm ve ruhsuz oluverir. İnsanlar anlam yükledikleri varlıkların yine bizzat anlamı yükleyen kendileri dışında herhangi bir başka nedenle zarar görmesine tahammül edemeyecek kadar zayıf karakterlilerdir. Ve anlam yükledikleri varlıkların, kendileri artık bu anlamı yüklemek istemedikleri zaman ancak yok olmasını talep edecek kadar da bencillerdir.

Umudunu kaybetmek

Santiago’nun bu denli habis özellikleri olmasa da standart donanımlara sahip bir insan olduğunu akıldan çıkarmamamız gerektiğini bize öğreten Hemingway, sanki büyük öğretici kendi değilmiş gibi perde arkasındaki gizlediği yeri sağlamlaştırır. Santiago’nun dönüş yolunda gittikçe ateşi sönen bir inatçılıkla köpekbalıklarından kılıçbalığını kurtarmaya çalışması, ama bunu bir türlü başaramamasını her ısırışta takip eden hikâye sonunda Küba’ya varır. Elinde kocaman bir hiç ile gittiği avdan kayığının ardına bağlı ve sadece iskeleti kalmış kocaman bir balık ile dönen Santiago’nun aslında başardığı tüm balıkçıların şahitliğinde kayda geçer. Yine de Santiago’nun eline bu iskeletten maddi olarak hiçbir şey geçmez ve yüz üstü yuvarlandığı yoksulluğu ile talihsizliğine gerisin geri döner. Çocuk da bu duruma şahit olur ve yaşlı balıkçının kursağından bir şeyler geçsin diye çabalar. Santiago da bir vakitler Afrika’da gördüğü beyaz aslanlarla dolu rüyasına dalarak, edebiyat tarihinin en güçlü karakterlerinden biri olmayı başarır. Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz romanında sabretmek, mucize beklemek, başarmak, azmetmek, af dilemek, elde etmek gibi kavramlarla dolu kutsal metinlere göndermeler yok. Hemingway bir roman yazmış ve hayatı anlatmış. Hayat bunlarla doluysa o da Hemingway’in suçu değil. Olsa olsa Hemingway, Tanrı’nın kişisel mucizeler yaratabileceğini ama her mucizenin insanı mucizeyi dilerken varmak istediği sona eriştirmeyebileceğini, bu kadarcık şey söylemeye hakkı olan büyük bir yazarın ihtişamıyla söylüyor. Neresinden bakarsanız bakın, Santiago kaybettiği umudunu açık denizde arayan ve bulduğu zaman daha çok kaybeden bir kahraman. Eğer Yaşlı Adam ve Deniz olmasaydı, 1952’den sonra büyük romanlar asla yazılamazdı. Ve eğer umudunuzu yeniden bulabilecek kadar güçlü değilseniz, kaybetmeyin. Ya da kaybedin, Santiago ile aramaya çıkın, mutlaka bulursunuz.

 

Kaynak: Ogitto

Siyah deri eldivenlerin sırrı

 

200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca dünya genelinde hümanist çevrelerin hayal dünyasını ve oda duvarlarını süsledi. methode_times_prod_web_bin_d985b776-deee-11e9-9f61-dcefea5f5359

Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana sadece ne yapmam gerektiğini söyleyin…

Geçmişi antik çağlara dayanan ve günümüzde dünyanın en kapsamlı spor organizasyonu olarak kabul edilen Olimpiyat Oyunları’nın tarihinde başarı hikayeleri, dünya rekorları, doping skandalları ve tabii ki hayal kırıklıkları vardır. Ancak olimpiyat oyunları hiçbir zaman sadece spor müsabakalarından ibaret olmamıştır. Olimpiyat organizasyonun gerçekleştirildiği şehir ve zamana bağlı olarak gerçekleşen çeşitli toplumsal olaylar da çok defa olimpiyatların gündemine oturmuş, bunlardan bazılarıysa hafızalarımıza kazınmıştır.

1960’lı yıllar Dünya genelinde büyük devrimci ayaklanmalara, kitlesel grevlere, boykotlara ve sokak eylemlerine sahne olmuştur.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Bu yıllar aynı zamanda Amerika’da siyahi vatandaşların baskıya, ırkçılığa ve sömürüye karşı verdikleri mücadelenin en ateşli zamanlarıdır. Önce 1965 yılında siyahi lider Malcolm X, New York’ta bir toplantı salonunda öldürülmüştür. Bu saldırıdan 3 yıl sonra 1968’de siyahilerin hak mücadelelerinin bir başka lideri Martin Luther King, uğradığı suikast sonucunda öldürülmüştür. Cinayete kurban gitmeyen veya hapse atılmayan Afro-Amerikalıların büyük çoğunluğu da zaten yoksul mahallelerde, kötü koşullar altında bir hayat sürmektedir.

ABD’de yaşanan bu olayların elbette 1968 Meksika olimpiyatlarına katılacak atletizm takımında da bir yansıması olacaktır…

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Çünkü ABD hükümetinin bu olimpiyatlarda atletizm dalında madalya beklediği en önemli sporcular da siyahidir. O siyahi vatandaşlar ki ABD’de yokluk ve sefalet içinde yaşıyor, hak arama mücadeleleri şiddetle ve zorla bastırılıyor, cinayetlerin ve mahkumiyetlerin gölgesinde var olma mücadelesi veriyorlardı.

1968 Mexico City Olimpiyat oyunları tüm dünyada yaşanan böylesine sarsıcı olayların gölgesinde gerçekleştirilirken 200 metre finali koşuldu.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Amerikalı siyahi atletler Tommie Smith ile John Carlos birinciliği ve üçüncülüğü alırken, ikinci sırayı Avustralyalı atlet Peter Norman kazandı.

200 metre yarışının birincisi Tommie Smith ve üçüncüsü John Carlos’a göre dünyanın dikkatini Amerika’da ikinci sınıf insan muamelesi gören siyahilerin sorunlarına çekmek için tüm dünyanın izlediği olimpiyat oyunlarından daha uygun bir fırsat olamazdı. Ama nasıl?

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sorar:
– İnsan haklarına inanıyor musun?
– Evet, inanıyorum.
– Peki ya Tanrı’ya?
– Bütün kalbimle…
Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını Norman’a açıklamışlar, Norman tereddütsüz:
– Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin! Cevabını vermişti.

Planlarını ödül töreninde isimleri anons edildiğinde uygulamaya karar verdiler.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
John Carlos siyah eldivenlerini Olimpiyat köyünde unuttuğu için Norman onlara protestoda kullanacakları eldivenlerden birini Smith’in diğerini Carlos’un giymesi gerektiğini söyler, yani tek bir çift eldiven iki atlet arasında paylaşılacaktır.

İsimleri anons edildiğinde Smith ve Carlos ayakkabılarını çıkarır, kürsüye doğru yalın ayak yürürler…

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Amerikan Milli Marşı çalmaya başladığında ikisi de kafalarını öne eğer, gözlerini yere diker ve siyah eldiven taktıkları ellerini yumruk yapıp göğe doğru kaldırarak; gururlu, cesur ve devleşmiş birer sütun gibi öylece dururlar.

Bu sırada ikincilik kürsüsünde bulunan Peter Norman da göğsüne “İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi” kokardını takmış ve bu protestoya destek vermiştir.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
O yıllarda bir beyaz için böylesine bir protestoya destek olmak inanılmaz cesaret gerektiren bir iştir. Çünkü aynı dönemde Avustralya da tıpkı ABD’nin siyahi vatandaşlarına yaptığı gibi Aborjinlere karşı ikinci sınıf insan muamelesi yapmaktadır. Bu nedenle Avustralya Norman’ın bu protestoya destek vermiş olmasına karşıdır.

Marş boyunca Smith ve Carlos’un yoksullu sembolize eden çıplak ayakları, siyahilerin başkaldırısını anlatan siyah eldivenleri, mutsuzluğu anlatan yere dikilmiş bakışları ve yanlarındaki dostluğu ve eşitliği sembolize eden beyaz arkadaşlarıyla 68 yılının unutulmaz görüntülerinden biri olarak hafızalara kazınırlar.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Bu protesto eylemi olimpiyatları bile gölgede bırakır, dünya genelindeki tüm gazeteler yumrukları havada siyah atletlerin unutulmaz fotoğrafını birinci sayfadan verir…

Milyonlarca insanın gözleri önünde yapılan bu eylem bir hayli ses getirir.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Seslerini tüm dünyaya en etkili şekilde duyurmuşlardır ama bunun acısını hemen çekmeye başlarlar. O günden itibaren bu üç büyük sporcunun hayatları men edilmelerle, cezalarla, olimpiyat köyünden kovulmalarla geçecektir. Carlos ve Smith ertesi gün olimpiyat köyünden uzaklaştırılır. Ülkelerinde bir kesimin coşkusu bir kesimin nefretiyle karşılanırlar. Norman içinse hayat çok daha zor olmuştur. Her üçü de tehditler almışlar, her üçünün evlilikleri de bu sıkıntıları aşamamış ve boşanmayla sonuçlanmış, her üçünün de spor hayatları dolaylı olarak sona ermiştir. Ancak yaşadıkları süre boyunca sporculardan hiçbiri yaptıkları protesto eyleminden pişmanlık duymaz ve arkasında durmaktan vazgeçmez.

İki Amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürer.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar ve görüşmeye devam etmişlerdir.

Üçlü son olarak 9 Ekim 2006 tarihinde 64 yaşında kalp krizinden ölen Peter Norman’ın cenazesinde bir araya gelir.

1968 Olimpiyat Oyunlarında Havaya Kalkan İki Siyah Yumruğun Hikayesi
Peter Norman’ın tabutunu en önde omuzlayan iki isim Tommie Smith ve John Carlos’tur. Cenaze töreninde Tommie Smith, Norman’ın ailesine dönerek şunları söyler: “Peter Norman, doğru olanın hiçbir zaman yanlış olmayacağına inanan bir adamdı. Her zaman benim dostum olarak kalacaktır. Bu ruh hiç ölmeyecek. Siz de bu kaya gibi sağlam miras ile yaşayacaksınız

2006-peter-norman-coffin

Melbourne’de yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında.

Alıntı:https://biacaip.com/1968-olimpiyat-oyunlarinda-havaya-kalkan-iki-siyah-yumrugun-hikayesi/

İlk yağmur ve mevsimsiz kentler.

Mevsimin ilk yağmuru beni hep heyecanlandırır. Sıcak, çok sıcak yaz mevsiminden sonra yağmur toprakla buluşunca, ortam bir anda kaosa döner. Kentler bu açıdan mevsimsiz kamplara benzer. Yaz havasında olanlar, sonbaharın serin rüzgarlarının farkına vardıklarında artık kış kapıdadır.

Bu nedenle yağmur yağmaya başladığında ” Aaa, sonbahar gelmiş.” demeler, “Bu yıl güneşin tadını çıkaramadık.” serzenişler…

Oysa termometreler 45 dereceyi göstermiş, toprak sıcaktan kavrulmuştur.

Her kentli böyledir denilmez ama kentlerin mevsimleri unuttuğu da bir gerçek. Sıcağı ve soğuğu hissetmeyen, yağmursuzluğu bilmeyen ve hayatı dört duvar arasında, para denilen ucube varlığın peşinde koşturanlar ne bilsin mevsimleri?

Sıcakta serin, soğukta sıcaktır odaları. Ne bilsinler unsuzluğu, ekmeksizliği.

Bu devirde ekmek bulmayan mı var demelere getirenler?

Ne bilsin mevsimleri.

Onlar için romantizmin demleri.

Neyse ki

yağmur ıslattı toprağı, ağaçlar serin rüzgarların öfkesinde yapraklarını teslim edecek kısa bir zamanda. Sonra kış, bütün soğukluğuyla sokakları, yolları, köy ve kasabaları etkisi altına alıp, döngüyü devam ettirecek.

Ağaçlar belki çıplak kalacak, besinsiz ve çelimsiz kalacak. Üşüyecek ama direnmenin türküsünü bahar geldiğinde, tomurcuklanarak ve bütün dallarında yapraklar yeşerterek söyleyecek.

Bahar gelecek,

bahar diyorum. Hani doğanın yeniden kendini var ettiği mevsim.

En nazlı mevsim yani.

Bir zula fotoğrafın izinde

Albert Einstein atomu parçaladıktan sonra anılarında yazdığına göre; bir gün Einstein’e keşfettiği atomun bomba olup Hiroşima ve Nagazaki tepesinde patladıktan sonra neler hissettiği sorulur.

Einstein ise şöyle cevaplar bu soruyu: ”Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka daha ekler. Ben atomu insanlığın yararı için keşfettim. Ancak insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar. Böyle olacağını bilseydim ayakkabı tamircisi olurdum”

İşte o ayakkabı tamircilerden birisiyle yıllar önce tanıştım. Mazlum, mahzun ve bir başına olan, yıllarca ayakkabı tamirciliği yapan usta, Adıyaman Tuz Han’ın dış duvarının önünde, iki sandık ve birkaç eski ayakkabıdan oluşan tezgahında , Demirciler Çarşısında yıllarca hayata tutundu.

Her Adıyaman’a gittiğimde kendisini ziyaret eder, fotoğraflarını çekerdim. Kendisiyle dost olmuştum. Ne o beni tanır, ismimi bilir, ne de ben. Usta olarak zihnimde yer edinmişti. O gün boyu oturduğu yerde, elinde ki ayakkabıları tamir eder, ben ise biraz oturduktan sonra yeniden hayatıma döner, oradan ayrılırdım.

Çok konuşkan birisi değildi, az konuşur, öz söylerdi.

Usta hep aynı yerde tezgahını sabah erkenden açar, çevresini çalıdan yapılmış süpürgesiyle süpürür, önlüğünü giyer, sigara içmek için tezgahından biraz uzaklaşıp, duvar dibine oturur, uzunca bir süre sessizce sarma sigarasını içerdi.

Hiç konuşmaz, zorunlu olmadıkça ağzını açmaz, derin bakışlarla sokağı gözlemler, bazen dalar, bazen iç çeker ve tezgahının başına geçerdi.

Başka bir iş de bilmez zaten.çocukluk yıllarından beri ayakkabı tamircidi. Goşkâr yani. Deriyi, deriyle yaşatan, ömrünü müthiş dikişler atarak uzatan, bir eski çağ ustası.

Halen derinin gözden düşmediği, imitasyon felaketinin yaygınlaşmadığı, hayatımıza girmediği devirlerin insanıydı.

Yaz, kış aynı yerde, duvar dibinde, ağarmış şapkasıyla tam bir Kawi yansıması olarak yaşamını sürdürür, sessizlik içinde ömrünü tamamlamaya çalışırdı. Kendisi bir Kawi miydi bilmiyorum ama Adıyaman ve çevresinde özellikle dağ köylerinde yaşayan ve genellikle de tütün yetiştiren aşiretlerin bireylerine benzerlik gösterirdi.

Ne zaman gitsem yerinde görür; yaz, kış, bayram seyran demeden aynı yerde, ayakkabı tamir ettiğini görürdüm.

O gerçek bir goskârdı.

Beni görür görmez çay söyler, oturmamı işaret ederdi. İçi tıka basa dolu tütün dolu tabakasını bana uzatır, ben ise bir süre elimde tutar, sonra sigara içmediğimi belirterek, kendisine geri uzatırdım.

Sigara içmiyordum ama her seferinde tütün tabakasını bir süre elimde tutar, inceler, sonra kendisine verirdim.

Neden böyle yapardım, bilmiyorum.

O bir yandan çalışır, susardı; ben ise gözlemlerdim. Sanki içinden konuşur,yaşanmışlıkları gözleriyle bir bir anlatırdı…

Müthiş mahzun bakar, gözleri dolu dolu elindeki işi yapardı.

Ve susardı, ne olursa olsun susardı. Kimseden para istemez, emeğinin karşılığına bir fiyat biçmezdi, ücretini vermeyenleri de yadırgamaz, bir beklentiye de girmezdi.

Mazlum ve mahzun bir kişilikti. Varlığıyla demirciler çarşısına bir kasvetlik katar, eski çağ hikayelerini çağrıştırırdı.

Kentin tek goskârıydı belki de.

Hikayesini anlatırken de hiç istifini bozmaz, elindeki işine yoğunlaşarak sessizce dile getirirdi:

“Çocukluğumdan beri bu işi yapıyorum. Eski ustamdan bana emanet.

Çok oldu, çok, yıllar geçti bu tezgah başında.

Ben çok insan tanıdım, çok iş gördüm. Mesele insan başkasının çizmesini öpeceğine, ayakkabı tamir etse daha iyi olur. İnsan köle olacağına, aç kalmayı bilmeli. Ben aç kalma pahasına da olsa, ayakkabı tamir etmeyi yeğledim. Cenan olma, başkasının çizmesini öpme bana göre değildi.”

“Bir gün ustama bir köylü bir çizme tamir için getirdi. Getiren kişi deri çizmelerin ağasına ait olduğunu ve dikkatlice tamir etmesini istedi. Ustam çizmeyi getiren köylünün tedirginliğini, yüzündeki korkuyu görünce, tamirden vazgeçti.

‘Ben bu çizmeleri tamir edemem, yanlış bir iş yapar, senin başını belaya sokmuş olurum. Sen en iyisi bunları ağana geri götür, de ki usta tamir edemiyor, çizmelerin çok değerli, bizim dikişimiz bu denli pahalı deriye gelmez.’ dediğimi de..

Köylü ezile, büzüle çizmeleri alarak geri gitti.

Ben o gün anladım ki insan kendi işini yapmalı, başkasının yanında maraba olacağına, bir işin erbabı olmalı. Bu işte bir başınasın, ağan yok, paşan yok. Ağa da sensin, paşa da.

Eskiden önemliydi bu meslek. Hem de çok önemli. Şimdi ise hiçbir önemi yok. Her şey parmaklarının hünerine bağlı.

Ben bu kadar bilir, söylerim. Her şeyim bu tezgah, üç beş eski ayakkabı, hepsi bu. Üç beş kuruş kazandırıyor. Aç değilim, yerde kalmamışım;yuvarlanıp gidiyorum.”

Yıllar içinde zaman zaman ustayı aynı yerde, aynı işlerle meşgulken çok ziyaret ettim, çayını içtim.

Sonra koptum ustadan, uzunca bir süre Adıyaman’a gidemedim. Fotoğraf arşivimde kaldı, zaman zaman bakıp, bakıp hatırladım yüzündeki ifadeyi.

Bayağı zaman geçti aradan. Tam unutmuşken, yeniden fotoğrafını çekmek ve kaçak çayını içmek için yönümü Adıyaman’a çevirdim.

Adıyaman’a varınca ilk işim, Demirciler Çarşısına gitmek oldu.

Kalabalığı yarıp, tezgahının bulunduğu yere vardığımda her şey son bulmuştu.

Usta yerinde yoktu, tezgahı da kaldırılmıştı.

O gün hüzünlenerek çarşıdan ayrıldım, içimde tarifsiz bir sancı ve ustanın mahzun bakışları yoluma devam ettim. Kimseye bir sormadım, soramadım.

Tam sekiz yıl geçti aradan. İzini sürme, hikayesine ulaşmak için yeniden Adıyaman’a gittim.

Bu kez bir ömür sırtını duvarına dayadığı Tuz Han’da yoktu.

Restorasyon adı altında han yıktırılmış, yeniden eskisinin aynısını inşa etme çalışmaları sürdürülüyordu.

Tezgahın tam karşısında bakırcılık yapan Mehmed Usta’ya çektiğim fotoğraflardan bir kaçını gösterip, ustayı sorunca

“Bu Sabri Usta, tam karşımda tezgahı vardı. Hey yalan dünya. Sabri Usta bu.Dokuz yıl önce vefat etti. Mazlum birisiydi. Kimseden para istemez, kimseyi küçük görmez, ayrım yapmazdı. Sessiz bir insandı.

Çok uzun yıllar burada bulunan duvar dibinde goskârlık yaptı. Kimseye zararı olmadı. Emeğiyle geçindi, çocuklarını büyüttü. Tek bildiği iş goskârlıktı.”

Ailesi ile ilgili biz iz var mı diye sorduğumda :

“Yakınlarda evleri vardı ama sanırım çocukları evi müteahhitte sattılar. Ne yapıyorlar, neredeler bilmiyorum. Zaten babalarının ölümünden sonra bir tezgahını topladılar, sonra da görmedik kimseyi.

Sabri Usta sessiz bir insandı, sessizce de hayata veda etti. Uzun ve onurlu yaşadı.”

Söylenecek söz kalmamıştı, Sabri Usta yoktu artık. Oysa hayatının bilinmez koridorlarında gezinmek , yaşadıklarını dinlemek ve belki yüreğinde ki ışığı tanımak isterdim.

Ama olmadı, belli bir yerde hep durdu eski çağ ustası. Anlatmak istemedi her nedense.

Ben de üzerine gitmek istemedim, deşmedim yarasını, dokunmadım özeline.

Öylesine bir dostluk sürdürdük uzaktan uzağa.

Nadir görüştük,derinlikli konuşamadık.

Ne ben ileriye gidebildim, ne de ustamız anlatımlarını genişletti.

En son gördüğümde yaşlı gözleri yorgun ve bitkindi.

Gözlerinde ki yorgunluğu hatırladım, ağlamaklı oldum.

Bir hayal gibi geldi bana.

Omuzlarımda hüzün, içimde Sabri Usta’nın yorgun gözleri uzaklaştım oradan.

Elimde siyah beyaz fotoğrafı ve hüzün dolu bakışlarıyla.

Bu yazı independent türkçe de yayınlanmıştır.

TARİHİN GİZEMİ NEMRUT 

Nemrut Mezopotamya tarihinde, kültür ve coğrafyasında karşımıza çıkan önemli bir adlandırma. Bitlis sınırları içerisinde bulunan ve krater bir göle sahip olan dağın ismi Nemrut’tur. Yine Adıyaman sınırları içerisinde yer alan ve Kommagene uygarlığına ait tapınağın bulunduğu dağa da Nemrut adı verilir. Urfa’da ise Nemrut baskıcı bir hükümdardır. Hz İbrahim’i ateşe atan, Tanrı tanımaz, putperest bir zalimdir. Ayrıca Asur Kralı Asurbanipal’ın ordularına komutanlık ettiği yere de Urfa’da Nemrut Tahtı adı verilir. Burası daha sonraları Der Yakup Kilisesi olarak faaliyet gösterecek ama, Nemrut’la ilişkilendirme devam edecektir. Ve yine Kuran’da Nemrut’un Hz İbrahim’i ateşe atması ile ilgili ayetler vardır . Sümer tabletlerinde de Nimrud diye bir kentten bahsedilir.

Yani Nemrut, Mezopotamya’nın tarihinde bir duayendir.Halk arasında ise Nemrut hep zalim ve baskıcı bir hükümdar olarak bahsedilir. Baskı ve şiddetle insanların yaşamlarına kast edenlere Nemrudi denilir. Nemrudi Kavmi nitelendirilmesi de buradan gelmektedir.

Antiochos Tapınağı

Nemrut olarak adlandırılan yerlerin içerisinde en gizemlisi ve ilgi çekici olanı kuşkusuz , Adıyaman’daki Nemrut Dağıdır. Bu dağ, tam bir gizem dağıdır. Kommegene Kralı ilk kez M.Ö 850 yıllarında yazılı tarihe konu olur. Atatürk Barajı sularına gömülen Samsat, o dönemin başkentidir. Asur yazıtlarında buralardan “dünyanın cenneti” diye bahsedilir. Lübnan’da yetişen sedir ağaçlarından burada yetiştiği de yazılıdır .

Gerçekten de bütün gezginler Nemrut yamaçlarında incir, nar, elma, ceviz, dut ve binbir çeşit yabani meyve yetiştiği belirtilmiştir.Bugün, bahsedilen cenneti çağrıştıran bahçelerden eser yok. Köylerin çevresinde kendi ihtiyaçları kadar yetiştirilen meyve bahçeleri geçmişin mirasını taşıyor. Dut, incir ve üzüm hala ilk günkü doğallığında yetiştiriliyor ama her gün biraz daha azalarak. Bütün kesilmelere ve yakılmalara rağmen meşe ağaçlarını, Nemrut’un yamaçlarında görmek mümkün, ama orman denilecek kadar da az …

Kommagene Halkı tarafından kutsal sayılan Nemrut Dağı, Kral I. . Antiochos tarafından yapılan tapınakla daha bir kutsallık kazandı. Doğu ve batı teraslarında boyları on metreyi bulan dev tanrı heykelleri yaptırdı. Tapınakla birlikte kendisini de tanrı ilan etti. Bu tapınak, öyle bir tapınak ki, bütün ülkeden görülüyor, gece boyunca tapınağı aydınlatan kandiller, meşaleler yakılıyor, ayinler düzenleniyordu.Görkemli tapınak o dönemde çok kültürlü ve çok dilli bir yapıya sahip olan Kommagene Halkına uygun olarak inşa edildi. I .Antiochos’un amacı yeni bir dinsel eğilim yaratmak, Komagene halklarıyla bir sözleşme yapabilmekti. Bu sözleşmeye uygun olarak, devasa heykellere birden fazla dilde isim verdi. Amaç, hem siyasi birliği sağlamak, hem de bir türlü federasyon olan Kommagene Krallığını güçlü kılmaktı. Güçlü ordulara karşı halklarını yanına alan I. Antiochos kısa sürede sanat, kültür ve ticarette gelişti. Doğu ve batı uygarlığını sentezleyen Kommagene görkemli yapıların inşasına girişti. Bu arada Romalılar Kommagene’nin başkenti Samsat’ı işgal etmek için saldırılar düzenledi. Ama, Kommagene halkı büyük bir direnişle kentlerini savundu ve Romalıları gerileterek, işgali önledi. Bunun üzerine I. Antiochos’un ünü kısa sürede yayıldı. Ancak, bu kazanılan zafer kısa sürdü. I. Antiohos bir süre sonra öldü. Kutsal Dağ Nemrut’a, babasının yanına gömüldü. Bugün bu mezarın dev tümülüsün altında olduğu sanılıyor. Kısa sürede parlak bir uygarlığı yaratan Kommagene Krallığı Romalılar tarafından yıkıldı.Tapınakları görkemini kaybetsin diye yakıldı, heykeller yıktırıldı. Halkı Babil’e sığınmak zorunda kaldı. Yıkılan tapınak büyük bir sessizliğe gömülecek, 1881 yılına kadar varlığı pek bilinmeyecekti.

Nemrut Dağı’nın zirvesindeki eserlerden ilk söz eden ve bunların Asurlular’dan kalma olduğunu tahmin eden, 1881’de Diyarbakır’da yol yapım işlerinde görevli Alman Mühendis Karl Sester’dir. Sester’in verdiği bilgiler doğrultusunda Alman Kraliyet Akademisi tarafından araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilen bilim adamı Otto Punchtein başkanlığındaki ekip, Nemrut Dağı’nın tepesindeki tümülüs ve tümülüsün doğu ve batı yanlarında oluşturulmuş teraslar üzerindeki devasa heykeller ve çeşitli kabartmalardan oluşan eserler üzerinde çalışır. Uzun çalışmalar sonunda Grekçe yazılı kitabeyi çözen Punchstein, bu eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı 1. Antiochos tarafından yaptırıldığını keşfeder. Antiochos’un ağzından yazılan kitabe, Nemrud Dağı’nın sırrını ve Antiochos’un yasalarını içermektedir. Daha sonra Alman Mühendis Karl Humann ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurucusu Osman Hamdi Beyin de katıldığı Nemrut Dağı çalışmaları 1953’ten 80’li yıllara kadar Amerika’lı Arkeolog Theresa Goell ve Friedrich Karl Dörner ve 1986 yılından itibaren, Dörner’in öğrencisi Sencer Şahin tarafından sürdürülmüştür.

Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine alınan Kommagene doğu ve batı uygarlığını sentezleyen bir kavim olarak tarihe geçti. Kommagene halklarına gelince kimler olduğu konusunda pek bilgi yok. Ancak kitabelerde , bazı Medce kelimelerin bulunması ilgi çekicidir. “Kom (Kon)” Medce ve bugünkü Kürtçe’de topluluk, “gene” ise karınca anlamındadır. Burada yaratılan uygarlığın Kürtlerle bir ilişkisi var mıdır bilmiyorum ama kullanılan figür ve kabartmaların bir kısmının halen kullanılır olması bana ilginç geliyor. Adıyaman ve Malatya dolaylarında bazı kadınların bugün bile başlarına Kufi takması, heykellerin bir çoğunun kufi başlıklı olması bir tesadüf müdür yoksa, bin yılların bir etkileşimi midir?

Bilemiyorum…Bu kısmını tarihçilere bırakmak en doğrusu.

Nemrut’ta ilginç olan sadece tapınak ya da heykeller değildir. Güneşin doğuşu güzellik kavramının içini dolduracak kadar güzel ve farklıdır. . Kıpkızıl bir tepsi gibi doğan güneş bütün ihtişamını sanki bu mekanda ortaya koymaktadır. Zannetmiyorum ki, güneş bir başka yerde bu kadar etkileyici ve muhteşem doğsun. …

2003 Nisan Urfa

img_1332

Sevgili

dostrrr

Kaynakça:

http://www.geocities.com

      İktisatçı Bakkal

                                  
Her gün ekmek ve zaman zaman yoğurt aldığım küçük bakkalı işleten gencin İktisat Fakültesi mezunu olduğu duyunca hem sevinmiş, hem de üzülmüştüm.

Küçücük dükkanın cirosu ne olabilir ki?

Gördüğüm kadarıyla iktisatçı genç bir başına da değil. Aile bireyleriyle ortak işletiyor, ailenin geçim kaynağı bu küçük kenar semt bakkalı. Üç beş apartmanda oturanlar, marketlerde unuttukları ihtiyaçlarını bu ve buna benzer bakkallardan karşılıyor. Her gün bakkal sayısı artmasına rağmen,  müşteri sayısı azalıyor. Çünkü marketler her sokak başında kadar yayılmış durumda.

Anladığım kadarıyla ülkemizde iktisat eğitimi çok yaygın. Her ilde üç beş ticaret lisesi ve her üniversite de iktisat ya da türevleri olan bölümler mevcut. Buna açık öğretim bölümlerini de eklerseniz, iktisat ayağa düşmüş desek   yanlış olmaz.

Oysa insan yaşamında iktisattın büyük yeri var. Atılan her adım iktisadi bir zemine sahip. Parasız hiçbir şey yürümüyor. Böylesi bir ortamda iktisatçının çok olması doğal da, işsiz kalmaları doğal değil. Ülkemizde iktisat fakültesi bitirenler ya bir bakkal dükkanı işletiyor, ya da tarlasını satıp, çır çır fabrikası açan çiftçinin yanında iş bulabilirse kara düzen muhasebecilik yapıyor. Çoğunlukla da düşük bir ücretle.

Yani , on trilyonluk yatırımı kim yönetiyor  dersiniz? İktisat mezunu insanlar olmadığına eminim. Bir çok şirket genel müdürün bırakın liseyi bitirdiğini, ilk okul mezunu bile değil. Koca şirketler kurulmuş, onlarca kişi çalışıyor ama yönetim  aile bireylerin elinde. Gelenekselleşmiş çalışma yöntemlerin hakim olduğunu söylemeye gerek var mı?

Personel mi alınacak, aile efradının sözü alınır, dost ve akrabaya haber salınır. Ne bilimsel bir çalışma, ne de standartlara uyma var. Sigortasız çalıştırma neredeyse ilke haline gelmiş.

Tek düşündükleri para kazanma, hem de çok para kazanma. Koskoca marketler 200-300 ytl işçi çalıştırıyor. Ne sigorta, ne de sosyal güvence.  İşçiden çalma,  malzemeden çalma böylesi firmalar için temel yönetim anlayışı oluyor.

Oysa bu ülkede Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı birimler var. Güya her gün denetleme yapılıyor. Sigortasız işçi çalıştırmak suç olduğu halde, kamu kuruluşları dahil kaçak işçi çalıştırıyor.

Ne ilginç değil mi?

Özcesi bu ülke de gıda mühendisi sürücü kursunda çalışır, doktorlar hem hekimlik yapar, hem de çalıştığı hastaneyi yönetir.       Ziraatçılar öğretmen olur, arkeologlar zabıta.

Ee, ne anladık bu işten.

Üniversiteler ne işe yarar. Baraka kurup, kapısına üniversite demek ne kadar mantıklı. Sokaklarda dolaşan binlerce işsiz insanı nereye sığdıracaklar?

Üniversite mezunu gençlerin çoğalması tabi ki sevindirici, ama okudukları bölümlerle ilgili bilimsel çalışma yürütemiyorsa, iş hayatında bilginin önemi yoksa, bunca zaman öldürmeye ne hacet? Sürücü kursu gibi bazı yönetmelikler değiştirilir, her isteyen ve parayı basan üniversite diploması alır.

Zaten kısmen böyle değil mi?

Parası olan özel üniversiteye girmiyor mu?

Ömründe doğru dürüst  puan alamayan onlarca genç şimdi Kıbrıs’ta, Kazakistan’da özel üniversitelerinde parayla okumuyor mu?

Kızım gıda teknikeri, ama devlet gıda teknikeri almıyor, her yerde kurulan gıda teknolojisinden mezun olan binlerce öğrenci sokağa salınıyor. ,

Peki kızımın suçu ne?

Okumayıp, evde otursaydı daha  mı iyi yapacaktı?

 

Not: Bu yazı 2003 yılında yazıldı.