Şeytan Küçesi

Mehmet Alkanat yazdı.

Şeytan Küçesi Kako Mehmed’ in kahvesi

Kako Mehmed vefat etmiş olsa da, hala onun ismi ile tanınıyor.

Sabah sabah acı bir kahveden sonra cezvede çayın tadı bir başkaydı.

Dikkatimi çeken semavere benzer bir ocakta demlenen kaynayan acı kahve tablasinin üzerindeki çizgi ve rakamlar. Îlk başta denetimi serbest hükümlülerin kalan gün sayısı sandım,arkadaşım yok dedi sonra üretimi tarihi sandım o da değil dedi arkadaşım.Cuma Levent

Acaba seri numarasını dedim oda değil dedi sonra iyice meraklandim,nedir dedim? Sbi dedi o esnafın içtiği çay sayısı dedi. Hafta Sonu hesaplar parasini içtiği çay çizgisine göre alırız dedi.

Çay ve kahve için Cuma Levent teşekür edip ,ayrıldım bir kaç kare resim ile birlikte…

Dışarda dizili küçük tabureler, nargile sahipleini beklerken ben yavaş yavaş dükkana doğru yol almaya başlıyorum.

Mutluluğun Resmi

Kadri Gönüllü yazdı.

Garbi yeli eser hafiften serince
Ta Toroslardan, Nemrut Dağından
Fırat’ın kokusunu alır getirir
Hüznünü ve öfkesini.
Derin bir sessizlik çöker evrene bir anlığına
Dingin bir hiçlik duygusu
Sonsuz bir boşluk
Bir ikindi üstü tarla dönüşü
Torbada umut
Torbada hüzün
Biten günün verdiği tarifsiz huzur
Öylesine bir unutuş,
Kayboluş
Bozkırda.

Fotoğraf: 27 Temmuz 2009, Siverek

Biz hep çocuk kalmalıydık

 

Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Üç taş, üç cam olmalıydı hayat.
En büyük kavgamız gazoz kapağından çıkmalıydı
ve en büyük acımız
öğretmenimizin başka şehre tayini olmalıydı.
Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Büyümeğe özenmeliydik büyümeden…
İnsan dediğin,
yürüdükçe yorulan, yoruldukça ağlayan bir taş değil mi?
Çözmesi zor değil.
Sen ansın, yaşanan zaman…

Şiir: Erhan Güleryüz.

IMG_7181

NUBİA PİRAMİTLERİ

B

ir Fotoğrafçının Gözünden
Nubia’nın Az Bilinen Piramitleri
Yazar: Tolunay Bayram

Sudan’ın turuncu çölündeki az bilinen 2000 yıllık Meroe Piramit Kompleksi’nin eşsiz görüntüleri fotoğrafçı Christopher Micheal tarafından fotoğraflandı.

Fotoğrafçı Christopher Micheal, 2011 yılında Antik Mısır’a dair online bir kurs buldu ve kaydoldu. Bu kursun ardından altı yıl sonra Micheal etkisinde kaldığı ve hayranlık duyduğu bölge hakkında merakını gidermek için Sudan’ın turuncu çöllerini gezeceği 9.509 km’lik bir yolculuk yapmaya karar verdi.

Nubia piramitleri çok az kişi tarafından biliniyor
Olasılıkla dünya üzerindeki hemen hemen herkes Mısır’daki piramitler konusunda bir fikir sahibi. Bu ünlü Mısır piramitlerinin daha güneyinde onlar kadar ünlü olmayan ancak en az onlar kadar iyi korunmuş ve değerli bir piramit grubu bulunmakta. Sudan, Meroe’deki bu piramit kompleksinde MÖ 300’den – MS 350 yılları arasına tarihlenen yaklaşık 200 adet piramit bulunuyor. Yapılan araştırmalarca bu piramitlerin Nubia denilen Sudan bölgesini, uzun süre yöneten Kush krallığının anıt mezarları olduğu anlaşıldı. Anıtsallık bakımından Mısır’daki piramitlerden çok daha küçük olsalar dahi UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan bu piramitler, bölgenini kültürü hakkında çok önemli bilgiler veriyor.

Mısır kültürünün öğelerini özümsemeye çalışıyorlardı
Nubia’lılar, Mısırlılar mezarları gizlemek için anıtsal piramit mimarisinden vazgeçtikleri dönemde onların kültüründen etkilenerek bu piramitleri yaratmayı ve etkileyici Mısır kültürüne biraz daha yaklaşmaya başlamışlardı.

Burada bulunan piramit kompleksinin bu kadar gizli ve bilinmez olmasının asıl nedeni ise kuşkusuz bu alandaki sosyal ve coğrafi tehlikeler. Micheal, gezisini yapacağında pek çok kez uyarıldığını ve hatta ABD Dışişleri Bakanlığı’nın biraz da zoruyla bir uydu telefonu bile aldığını söylüyor. Ancak Micheal bu önlemlerin tamamı ile gereksiz olduğunu ve Sudan halkının gayet hoşgörülü ve misafirperver olduğunu belirtiyor.

Micheal, Sudan’da gezdiği bu büyük piramit kompleksinde onun için en ilgi çekici olan şeyin bu alanın turistik anlamda ticarete dökülmemiş olması olduğunu söylüyor. “Dürüst olmak gerekirse 2000 yıl öncesine götürülmüş gibiyim. Yalnızca çöl, siz, göçebe kabileler ve arada sırada ortaya çıkan develer dışında hiçbir şey yoktu.” diyor.

Her ne kadar bu güzel tarihi alan oldukça iyi korunmuş olsa da olasılıkla yapıldıkları dönemlerden bu yana soyguncuların ve mezar hırsızlarının tahribatına maruz kalıyor. Hatta pek çok 19. yüzyıl hazine avcısının günlüklerinde Meroe bölgesinde yapılan büyük hazine kazıları ve piramit tahribatlarından bahsediliyor
Arkeofilu.com

Însanin yüreği su görmeli.

Insanin evi suya bakmalı. Öyle deniz filan da olması gerekmez. Ama biraz su,biraz ağaç ve yüreği temiz dostlar görmeli. Varsa gerçek dostların zenginsin bilesin. Kıymetini de bilmelisin. Para kazanmaktan daha zordur dost kazanmak.

Insanin oturduğu yer su görmeli,yeşili ve bazen gökyüzünü. Insan uyandığında yani başında sevgilisini görmeli ve okurken yek vücut olduğu bir kitap olmalı…Su,ağaç,gökyüzü,sevgili ve kitap bir yürekte yer almalı…

Însanin yüreği su görmeli ve sevgide çarpmali.

Kötülük mantar gibidir.

Süleyman Kemal Sili yazdı.
Bu kadar kötülük bir tek İnsana indirgenemez. Kötülüğün bu kadar yayılmasında bazılarının suçu ama bir çoğumuzun sorumluluğu vardır. Kötülük bir eylemdir ve her eylem gibi dönüştürücüdür. Sadece eyleme maruz kalanı dönüştürmez eylemde bulunanı da dönüştürür.
Filozoflar kötülüğün yüzeysel olduğunu belirtirler. Yüzeysel olması iyilik kadar derin olmaması aynı zamanda onun çok tehlikeli yanıdır. Mantar gibidir. Mantarda yüzeye yakın yetişir ve çabuk yayılır. Nasıl ki mantar her koşulda üremez ve hızla yayılmaz ise ki uygun sıcaklık ve nem gerekir kötülükte zor zamanlarda baskı korku dönemlerinde hızla yayılır.kötülük ile ilgili görsel sonucu"
Her insan özel yaşamında iyi bir baba ,iyi bir eş, iyi bir memur olabilir. Ama insanı insan yapan onun kamusal alandaki iyiliğidir. Diğer insanların yaşadığı ve maruz kaldığı kötülüğe karşı olan duyarlılığıdır. Bunun için ölçü öncelikle yapılan kötülüklere ortak olmamaktır. İnsanın aklı yüreği ve vicdanı yanında yargılama yetisi vardır. Kendisine sunulanı sorgulama yeteneği vardır. Bir başka ölçü kendine yapılmasını istemediğin şeyin bir başkasına yapılmasını istememektedir. Kötülüğü bilinçli olarak yapanlar olduğu gibi bu kötülüğe farkında olmadan katkı sunanlarda vardır. Bilinçli olarak kötülüğü işleyenler için bu bir tercih değil zorunluluktur. Çünkü başka yolları kalmamıştır. Oysa bir çok insan için bu bir tercihtir.
Zor zamanlarda iyi olmak demek öncelikle kötülüğe ortak olmamaktır. Kötülüğü sorgulamaktır. Eleştiriden korkmamaktır. İyi olmak, kötülüğe uğrayanı anlamaktır. Onu sormaktan, yanında olmaktan çekinmemektir. Kötülük herkesi vurur.
Kötülüğün bu kadar yaygınlaştığı ve sıradanlaştığı bir dönemde hiç kimsenin huzur bulma şansı yoktur.
İyiliğin de kötülüğünde ölçüsü ideolojilerin, kampların, mahallelerin değil vicdanın sesidir. Yeter ki onu dinleyelim. Çünkü, o kullanılmadıkça körelmektedir. Vicdanlarımızı körelterek sonuç almaya çalışıyorlar.
Her mahallenin kendi vicdanını sorgulama zamanlarından geçiyoruz. Bir musibet bin nasihattan iyidir.

Nefretlerim, Merakım ve Babam

 

WhatsApp Image 2019-12-19 at 20.07.23

Mustafa Çepik yazdı.

Evimizin bulunduğu muhiti sorgulardım çocukken “neden burası” diye. Evimiz, sabah seher vaktinde gelip öğlene doğru yeniden köye dönen ve günde tek sefer yapan köy dolmuşlarının durağına yaklaşık 100 metre mesafedeydi. Genelde, erkekler köyden İlçeye ticaret ve alışveriş için gelirken kadınlar ise hastane ve çeyiz işleri için şehire uğrarlardı. Köyden gelenlerin, özellikle kışın esnafların dükkanlarını açmalarına, eğer söz konusu hastane ve benzeri resmi kurumlar ise sabah mesaisinin başlamasına kadar bir yerlerde beklemeleri gerekirdi. Ve o an şehre ayak basanların zihninde birilerine misafir olma düşüncesi parıldardı. Ve bu yüzdendir ki İlkokul ve lise yıllarımda, sabahları erken uyanmışımdır hep sabahçı olsam da olmazsam da.. Bu uyanışlarımı, okula gidişime veya uykuya doymuşluğuma değil şafakla gelen misafirlerin şiddetli vuruşlarla kapıyı çalıp “xwediyê malê” (ev sahibi) diye seslenişlerine borçluyumdur. Evimiz sobalıydı ve 7 kardeş, yani hepimiz aynı odada uyurduk, annem sabah namazına kalktığı için erken vakitlerde uyanık olurdu. Ve ansızın sabahın sükunetini bozucu şekilde çalan kapı sesleri misafirlerin geldiğinin habercisi olurdu ve annem kapıya bakmadan hemen önce, Ayşe, Fatma, Mustafa, Çiçek … “rabin! mêvan hatin” (uyanın! Misafirler geldi) diye seslenirdi bize. Bunun üzerine hepimiz yarı açık yarı kapalı gözlerle üzerinde uyuduğumuz yer yataklarını ve yorganlarımızı kucaklayıp diğer odaya koşuşurduk. Çalan kapıya annem bakardı ve evin girişinde küçük bir selamlaşma diyaloğu, misafirlerin “sibe ya we bi xêr” (sabahınız hayırlı olsun) deyişi ve annemin “bi xêr u selametê” (hayır ve selametle) şeklinde karşılık vermesi… Annemin misafileri karşılamasından sonra, hepimiz hızlı hızlı, sırayla elimizi yüzümüzü yıkayıp bizi uykularımızdan etmelerinden olsa gerek, yalancı bir gülümsemeyle misafirlere “hûn bi xêr hatin” (hoş geldiniz) derdik. Biz çocuklar halimizden memnun değilken aksine annem bütün işleri kendisi yapmasına rağmen hiç de şikayetçi değildi, çünkü gelenler onun için “mêvanên Xwedê” yani tanrı misafirleri’ydi. Misafirlerin durumuna göre, gelenler kadın ise ablamlar, erkek ise abimler ilgilenirdi. Annem mutfakta kahvaltı hazırlmaya koyulur ve evin en küçüğü olan beni fırına ekmek almaya yollardı. Ne kadar itiraz edip ben gitmem desem de hiyerarşiye takılıp eninde sonunda başımı önüme eğip ayaklarımı yere süre süre fırının yolunu tutardım. Kahvaltı sofrası kurulup yemekler afiyetle yenildikten biraz sonra, işi sebebiyle gece vardiyecisi olan babam işten gelirdi. Bize konuk olan misafirleri selamlayıp yanlarına otururdu. Dışarda kahvaltı yapmayı seven babam ikinci kez kahvaltı sofrası hazırlatmazdı annemlere; ama çayı özellikle de demli çayı çok severdi ve annem de bunu iyi bilirdi. Babam henüz söylemeden annem çayı demler, misafirlere ve babama servis ettikten sonra ablamların yanına, diğer odaya geçerdi. Babamın hayatta iki şeye merakı vardır; ilki silah, ikincisi ise Kilamlar (kürt sözlü edebiyatında Dengbej denilen halk ozanlarının bir ensturmanla veya çalgısız söylediği dönemin şartlarını anlatan aşk ve yiğitliği konu edinen uzun hava tarzı eserler)’dır. Gelen misafirler babamın yaşlarında yahut babamdan büyük ise, babam bu fırsatı kaçırmaz ve hemen bizden tek gözlü kaset çaları olan teybini ve içinde en az 20-30 yıllık kasetlerinin bulunduğu kaset torbasını getirmemizi isterdi. Kasetlerin, içinde kayıtlı olan şarkılara veya sanatçılarına göre isimleri vardı. Babam falancanın kasetini takın yada falanca kilam’ı (şarkıyı) açın derdi. Üzeri yazısız olan kasetlerin hangi Dengbeje ait olduğunu yada şarkıların adlarını bilmediğimizden doğru kaseti taktığımızdan emin olabilmek için kasetlerin renklerini babamdan sorardık. Ve dinleti için ortam hazırlanır, kaset tek gözlü teybe takılır, demlenmeye terk edilmiş çay kıvamını bulmaya çalışırken tütünler sarılır, sigraralar yakılırdı. Cızırtılı seslere karşık “Dilê min liyane” (gönlüm inliyor) sitemiyle söze başlayan Dengbêj meseleleri ardı ardına sıralıyor… Olayların, bamtellerine dokunduğu zaman babam ve misafirimiz vah vah diye içerliyorlardı.
Bu dinletiler esnasında birkaç görevim olurdu. Bunlar, tütün kokusunun boğuculuğunda babamın ve misafirlerin çaylarını tazelemek, kaset bittiğinde kaseti çıkarıp diğer yüzünü çevirmek ve ayrıca kasetin sarması durumunda kalem veya benzeri bir aletle kasetin saran kısmını eskisi haline getirmekti. Sigara dumanın verdiği rahatsızlık ve orada zorunlu bulunuşum beni iyiden iyiye Kilam’dan, Dengbêjlerden nefret ettirmişti. Ve bu durum kasette söylenenlere kulağımı tıkamama ve onları anlamaya çalışmamama sebebiyet vermişti. Derken yıllar sonra üniversite dönemlerinde Kürt Edebiyatına yöneldim ve okuduğum hemen hemen bütün yazılı eserler sözlü edebiyattan, yani babam dinlerken benim kendilerine kulak tıkadığım Kilamlardan derlenmişti. Bu fark edişi, bu yönelişimi babamla paylaşmalıydım, bu konuda babamdan istifade etmeliydim, fakat nasıl? Çünkü; Babam genel olarak bütün babalar gibi çocuklarını sevse de onlardan farklı olarak bu sevgisini pek hissettirmez ve bize karşı mesafeli dururdu, hatta kendisiyle konuşup sohbet ettiğimiz bile sayılıydı. Düşünüyordum; Şimdi 25 yaşında bir evlat ve 70 ine merdiven dayamış bir baba karşılıklı oturup iki kelime konuşamayacak mıydık? Annemler misafirliğe gitmişlerdi, evde yalnızdım, bilgisayarla uğraşıyordum, derken babam geldi. Bilgisayarı bir kenara bırakıp onu karşıladım, evde yalnızca ikimiz vardık babam ve ben… Kendisiyle konuşmak için, kilamlardan dengbêjlerden söz etmek için büyük bir fırsattı bu. Kendisine aç olup olmadığını sordum, “hayır tokum” şeklinde kısa bir yanıt verdi. Ardından kalkıp diğer odaya gittim, oradaki ses sistemini alıp babamın bulunduğu odaya getirdim ve bilgisayara bağladıktan sonra sessizce mutfağa yöneldim, çünkü 15- 16 yıl öncesinin sinerjisini oluşturabilmek için çay olmazsa olmazlardandı. Çayı koyduktan sonra içeri geldim, babamın yıllar önce teypten dinlediği ve benim ise bir şekilde temin ettiğim Kilam’ı bilgisayar ortamında çalmaya başladım. Bir iki kaval sesinden sonra Dengbêj’in “ax dilê min liyane” diye başlayan serzenişini duyan babamın gözlerinin parladığını fark ettim. Hasretlik, hasret kalmak, burnunda tütmek, anı anımsak zordur; bazen olgular zaman içersinde yitik, boynu bükük kalırlar, kendilerine su verecek birine hasret solmaya yüz tutmuş fidan misali beklerler ya hani… Babam can suyuna kavuşmuştu o vakit… Ve büyük bir hoşnutlukla bu şarkıyı nerden bulduğumu sordu, derken laf lafı açtı, çaylar içildi, babam tütün sarıp sigarasını nefesledi ve o vakit yanındaki misafir olmuştum ben kendisiyle beraber vah vah diyen… Kendisiyle dünden, bugünden, kilamlardan, benim kilamlara olan nefretimden ve şimdiki hayranlığımdan, insanların hayatlarındaki değişikliklerden konuştuk, ben sordum o yanıtladı, o anlattı ben dinledim… Öyle konuşmuşuz ki, vakit gece yarısına dayanmış, saat saatleri kovalamış, zaman çöl sıcağında eriyip giden buz misali akıp gitmişti… Ama sadece benim değil, aslında her ikimizin de o geceye, bir arada sohbet etmeye ihtiyacı varmış. Onun sevdiğini seviyor olmam, onu anlamam, onunla aynı potada eriyebilmemin onun için paha biçilmez olduğunu anladım…
Bazen sevemediklerimiz, sevdiklerimizi anlamamızda, aramızdaki kuşak farklılıklarını ortadan kaldırmamızda en büyük yardımcımız olabilmekte… Ve ben bugün artık diyebilirim ki, kendimde babamı görüyorum; tenim kumral, gözlerim yeşil olmazsa da… Mayıs 2013