Az yemek, çok sağlık.

Doktorun biri oldukça fakir bir kentte özel muayene ofisi açarak, hasta kabulune başlamış. Az zaman, çok zaman geçmiş. Kimse doktora muayeneye gelmemiş. En sonunda çalışma ofisini kapatarak, kenti terk etmeyi düşünmüş. Bu sırada birisi muayenesine gelerek, doktoru ziyaret etmiş.

Doktor fırsat bilerek, durumu izah etmiş, kimsenin kendisine muayene gelmediğini söylemiş.

“Nedir bu işin sırı, siz hiç hasta olmazmısınız?”

Kent sakini doktora dönerek; “Biz az yemek yeriz doktor.” demiş.fotoğrafçı dünyanın bir bir haftalık masraflarını fotoğrafladı ile ilgili görsel sonucu"

Bir arkadaşım derdi, “Eskiden insanlar yokluktan, şimdi varlıktan hasta. Yedikçe organizma dengeyi kaybediyor..”

Kıssadan hisse…

Nar & henar.

Eskiden köylerde meyveler kışa kaldırılır, belli bir süre saklanır, sonra ikram edilmeye başlanırdı. Özellikle ağır misafirlere soğuk kış günlerinde nar, ceviz, kuru incir,pastığ, kesme  yemiş olarak önlerine konulurdu. Sonra bütün meyve ve sebze ticarileşince kimse kışın meyvenin yüzünü görmez oldu. Marketler meyve doluyken, köy evleri çölleşen bir bahçeye dönüştü. Gerger’de bazı ailler halen eski gelenekleri sürdürüyor. Özellikle narı kurutmaya bırakarak, kışın ilerleyen aylarına kadar yeme olanağına sahip olunuyor.

Nar  ile ilgili çok fotoğraf gördüm ama bunun kadar çarpıcı görmedim.  Narları kışa kaldıran aile,evin tavanına harika bir dekor vermiş…

Kaynak:Gerger Postası

WhatsApp Image 2019-12-16 at 16.32.54

Munzur’a dair. Eski yazılardan.

2008 YILINDA YAZDIĞIM BİR YAZI. PAYLAŞMAK İSTEDİM…

Munzur çayı boyunca iki taraftan gökyüzüne yükselen kasvetli dağlar, takvim yaprakları Haziran’ın sonunu
göstermesine rağmen yemyeşildir. Dünya kuraklıktan kavrulurken Dersim, insanı coşku denizine, yeşile ve suyun
huzur dolu ahengine çeker.

Munzur yok olurken...
Güneş pırıl pırıldır inanılmaz bir şekilde, gökyüzü ise masmavi. İnsanı mest eden bir serinlik ve uslanmaz bir inatla
akan Munzur. Tunceli Munzur’a hakim tepelerde kurulmuş bir kenttir. Binaların çoğu yeni. En eski bina, Munzur’a
tepeden bakan bir yerdeki eski askeri kışla. Dersim isyanında kurulan kışla, şimdi viran bir şekilde kentin merkezinde
kalmış. Dağ dokusunun her adımda hissedildiği Tunceli, yüz bine yakın bir nüfusa sahip. Kentte ekonomik değere
sahip bir sanayi kuruluşu yok, işsizlik Türkiye ortalamasının üzerinde. Kent Ankara, İstanbul ve Avrupa’ya inanılmaz
bir göç vermiş, vermeye devam ediyor. Göç eden Dersimliler kente dönse, kent bir anda nüfus olarak üçe beşe
katlanır. Yani dışarıdaki Tunceli nüfusu, kent nüfusunun birkaç katı kadardır. Dersim ya da devletin tunç elinin bir izi
olarak Tunceli…
Çoğumuzun isyan ve çatışmalardan tanıdığımız bu kent, eteklerinde kurulduğu kasvetli dağlardan hayat alır. Nereye
baksan dağ kokar, dağ silüeti canlanır. Tunceli’nin kurulduğu alan, devletin Dersim isyanını bastırdığı 1938 yıllarına
dayanıyor. Öncesi hakkında çok fazla bilgi yok. Dört bir yanı kasvetli dağlarla çevrili olan kent, yıllardır tam bir
olağanüstülük yaşıyor. Dersim isyanından bu yana, bir türlü normal bir yaşama geçemeyen kent, yıllardır çatışma,
operasyon ve baskılarla gündemde kaldı.
Halen de durum güncelliğini koruyor. Şimdi Dersim yeni bir yıkımla karşı karşıya. 85 km’lik Munzur Vadisi’ni yok
edecek barajlar sistemi şehirde, zaten kuşatılan yaşamı giderek huzursuz ediyor. Gerçekten Munzur Vadisi yok
edilirse, ikinci bir 38 yaşanır. Kent, doğa ve Dersimli hayatsız kalır ve tamir edilmez bir tahribat ortaya çıkar.
Bunun için kentte kime sorsanız Munzur Vadisi’nin yok edilmesini neden olacak projelere çok sert tepki veriyor.
Gerek kent genelinde, gerekse de dışarıdaki Dersimliler “Munzuruma dokunma” kampanyaları yürütüyor.
Çünkü Munzur, bütün mevsimlerin “bahar”ı ve sevdasıdır. Kışın beyaz örtüye inat akar, bahar mevsiminde biraz
hırçın da olsa delidoludur ve Fırat’ı besler, mevsim yaza gelince artık Munzur can suyudur, bütün Dersim’e. Doğa
ancak bu kadar sade ve yalın olabilir. Dağlarında yeşeren meşe, vadilerindeki çınarlar ve binbir renkte çiçekler,
Kınkor’lar, dağ keçileri, geyikler diye liste uzayıp gidiyor.
Dersim’i Dersim yapan, kasvetli dağlar arasında büyük bir coşkuyla akan Munzur’dur. Munzur’u yok etmek hem
dağların kasvetini öldürür hem de olağanüstü güzelliği ortadan kaldırır. Silveti, insanın içinde müthiş bir heyecan
uyandıran, dağların doruklarındaki kar sularından beslenen Munzur’un, inanılmaz güzellikleri var. Dağ dokusuyla iç
içe geçen vadi, meşenin inadını içine taşır ve kıyısında çınarları büyütür. Yıllardır yakılan, kesilen, bombalarla
dövülen meşe büyük bir inatla Dersim dağlarını korur, yeşil bir örtü oluşturur. Munzur bu yeşil örtüyü ak pak suyuyla
besler ve destek olur…
Munzur barajlarla yok olacak
Yemyeşil bir doğaya , isyancı bir ruha sahip olan Munzur’u yok edecek baraj projesi hayata geçerse, bölgede sekiz adet
hidroelektrik santralı yapılacak. Bölgenin yıllık su potansiyelinin yüzde 37.3’ü baraj göllerinde tutulacak. Mercan,
Pülümür ve Munzur Vadileri göl haline gelecek ve Munzur’un iklim dengesi altüst olacak. Kışın kar yağışları
azalacağı tahmin edilirken, bazı yeraltı kaynaklarının da kuruyacağı ileri sürülüyor. Bu barajlar nedeniyle en az üç
ilçe, sular altında kalacak, Munzur çayı’nın doğal akısının önü kapandığı için, Dersim gerçek anlamda bir yıkıma
uğrayacak. 70’e yakın köy sular altında kalacak ve toplam 84 köy zorunlu olarak göç edecek. İklimin değişmesi
tehlikesini de eklerseniz, artık Dersim bu barajlardan sonra hiç olmayacak. Bazı dağ köylerinin ulaşımı imkansız hale
gelecek, bazı alanlar yeni imar alanına alınacak. Munzur dağlarında bilinen 1518 bitki türü de bu durumdan etkilenip
yokoluşları hızlanacak. Bunlardan 43’ünün bütün dünyada yalnızca Munzur’da bulunan endemik türler olduğu
düşünülürse, bu bitkilerin doğal alanları değişecek, büyük çoğunluğu ortadan kalkacak.
Bu da yeni sorunlar, yeni problemler anlamına gelecek. Bu alanın endemik yapısı, coğrafik durumu gözönüne
alındığında Munzur Vadisi’nde barajların gerçek bir yıkım getireceği kesin. Enerji ihtiyacı nedeniyle yapıldığı ileri
sürülen hidroelektrik santrallerin yanında neden rüzgar enerjisinden yararlanma yoluna gidilmediği sorulması gereken
bir soru… Yani uzun lafın kısası Munzur çayı üzerinde kurulacak barajlar yeni sorunlar yaratacak… Munzur yok
olmadan bu sesi duymak, Dersim’e kol kanat germek her insanın görevidir bence.
13.7.2008, RADİKAL İKİ

Gününüz aydın olsun.

Kış mevsiminde gün batarken, gökyüzü korkunç bir kızıllığa bürünür. Özellikle dağlarda, temiz havanın olduğu bölgelerde kızıllık insanın içindeki şairi harekete geçirir. Mısralar ard arda dizilir ve gün batımı unutulup, bambaşka bir hava oluşur.

Ne soğuktur artık, ne de akşam karanlığıdır.

Dağ sulietleri, bulutlar bir dansın ahengidir.  Siyah bile insana güzel gelir. Su gümüş bir tepsi gibi parlar, gökyüzü bütün renklerin armonisine döner.

Zorlu aşkların mevsimidir, bu saatler…

Gün batımıdır oysa, geçen zamanın hüznüdür.

Bir yanılsama yani.

Pek de yanılsama sayılmaz sanırım. Çünkü ışıktır gökyüzünde olan.

Umut yani…IMG_6531

 

 

Ödülümü aldım.

Urfa Barosu tarafında dört yıl önce Diyarbakır’da kameralar önünde öldürülen Av. Tabir Elçi anısına düzenlenen; insan hakları, adalet ve özgürlük konulu fotoğraf yarışmasında ikincilik ödülümü dün aldım. Çok yarışmalara katılan birisi değilim. 35 yıllık fotoğraf serüvenimde katıldığım yarışma sayısı üçü beşi geçmez. Bu yarışma da onlardan biriydi. Dolayısıyla ödülü onurla alarak, dönüyorum. Tahir Elçi’yi saygı ve rahmetle anarak o anları sizinle paylaşmak istiyorum.

Mevsimlik işçiler, mevsimsiz hayatlar…

“Durumumuz iyi değildi. Paramız yoktu, yoksulduk.Bütün mahalle fakirdi. Bahar geldi mi herkeste bir telaş başlar, hazırlık yapılırdı. O zamanlar Adana’yı bilirdik. Çok fazla başka yerleri bilmezdik. Bulgurumuzu,unumuzu, aşımızı toparlar;elçilerin belirlediği gün ve saatte erkenden uyanır, eşyalarımızı kamyona yükler,kapımıza kilit vurarak;çoluk, çocuk hep birlikte çalışmaya, ırgat olmaya, Çukurova’ya kazmaya, çapaya, karpuza, pamuğa giderdik.
Yapacağımız iş, elçisinin ayarlamasına bağlıydı. O ne iş ayarlasa biz onu yapmaya giderdik. Yolculuk neredeyse on, on iki saat sürer, gün boyu güneş altında kamyon üzerinde kaskatı kesilirdik.
Adana toprağına girdiğimizde bizi önce bir nem, sonra bedenimizi saran bunaltıcı bir sıcak karşılardı. Çoğumuz nefes almakta zorlanır, bir süre sonra zorlansak da alışırdık bu kasvetli havaya.
Kamyon Çukurova’nın şehir ve kasabalarının arasından yol alır, köyleri geçer, uçsuz bucaksız tarlaları geride bırakarak, çalışacağımız alana ulaşır, artık bundan ötesi olmadığını düşünürdük. Biz çalıştığımız yeri Adana bilirdik.
Konaklayacağımız yer; ya bir tarla kenarı, ya da bir su kanalının kıyısı olurdu.
Sevinirdik yeni konaklayacağımız yere. Suyu, ağacı var derdik.
Hemen çadırımızı kurmaya çalışır, kamyondan eşyalarımızı indirirdik.
Çadır kurmak da, öyle kolay bir iş değildi. Her aile kendi çadırımı kurmak, üzerine de naylon geçirmek zorundaydı. O zamanlar brandayı bilmezdik, daha çok bez çadırların üzerine naylon çeker, yağmur ve Çukurova neminden korunmaya çalışırdık.
Çukurova çok nemli olurdu. Geceleri adeta üzerimize yağmur gibi çig yağar, boğucu hava üzerimize çöker, her şeyi sırılsıklam ederdi.
Her şey nemlenirdi, her şey. Zahiremiz, yataklarımız, elbiselerimiz nemden yapış yapış olur, bizi canımızdan bezdirirdi.
Erkenden uyanmak,daha güneş doğmadan kahvaltıyı hazırlayıp, çalışmaya hazır olmak zorundaydık. Suyu kanaldan alırdık, ne bir çeşme vardı yakında, ne de bir kuyu.
Bir de insanı yiyip bitiren sinekler, sivri sinekler. Akrep gibi sokan sinekler Çukurova’yı yaşanmaz kılsa da biz mecbur dayanırdık.
Çocuklar sinekler yüzünden ağlardı gece boyunca. Buna rağmen uyamaya çalışırdık, yorgun ve bitkin.
Tarlada gün erken başlar, çok erken. Kentler henüz uykudayken, biz beş gibi ayakta olurduk. Çapa sallar, sebze toplar, pamuk sulardık.Güneş doğduğunda ise sıcaktan bunalır, adeta kavrulur, pişerdik. Ama çalışmaya ara vermez, son hız işimizi yapardık. Ürün ne hasta dinlerdi, ne de cenaze. Her şey durabilirdi ama yetişen ürün tarlada bir gün bile kalamazdı. Her ne olursa olsun, çalışmak zorundaydık. Yağmur yağsa, fırtına çıksa çalışmak zorundaydık.
En çok pamuk toplardık. Ellerimizle, tek tek kozasından çekerek toplardık. Kaç kilo toplarsak, o kadar para alırdık.
Çok zordu, çok. Ellerimiz irin bağlardı, dudaklarımız çatlar,yüzümüz yanardı.
Sıtmaya yakalanırdık.
Ve bazen bazılarımız oracıkta can verirdi.
Buna rağmen ertesi gün iş başı yapardık; suskun, bitkin ve umutsuz olarak.”Hayatı mevsimlik tarım işçisi olarak geçen Urfa’lı 75 yaşında ki Gülizar Kaya o günleri anlatırken, içi burkuluyor, gözleri doluyor.
Bu gün artık elden ayaktan düşmüş, oğlunun evinde yaşlılık günlerini geçiriyor.
Ama çocukları, torunları, komşuları,akrabaları halen onun gibi mevsimlik işler için uzak kentlere gitmeye devam ediyor.
200 yıllık bir yazgının değişmez ritüeli, her bahar özellikle yoksulluğun en yüksek olduğu kentlerden, ülkenin batısına doğru bir mevsimsel göç başlıyor. Urfa, Diyarbakır, Batman, Adıyaman, Mardin, Şırnak’tan başlayan göç, Çukurova, İç Anadolu, Eğe ve Karadeniz kıyılarında son bulur.
Çapa, fide, narince derken yaza doğru iş çeşitlenir, böylelikle göç Türkiye’nin 48 iline yayılıyor.
Pamuk, turunç,üzüm, pancar, tütün, soğan, patates, fındık derken mevsim kışa evirilir. Göç bu kez tersine döner, katar katar insan evlerine, kentlerine döner.
Bir sonra ki yıl için beklemeye başlar. Kazandıkları para ancak üç beş ay idare eder, ya da etmez.
Mevsimlik tarım işçisi sorunu bu günün meselesi değil. Ta Osmanlıdan bu yana varlıkları tartışma konusu olsa da, gerçeklikleri değişmemiş.
Osmanlı döneminde mevsimlik tarım işçisi ihtiyacı 18 yy’da ortaya çıkar. Daha çok kendi ihtiyacı kadar ekip, biçen Osmanlı Çiftçisi 18 yy yepyeni bir demeyime atılır. İngiliz ve Fransızların ham madde arayışı, Osmanlının Pamuk ekimini yaygınlaştırma kararı almasına neden oldu. Pamuk ekiminin genişlemesi, büyük çiftliklerin kurulması yoğun bir iş gücü ihtiyacını ortaya çıkardı. Baş gösteren İşçi ihtiyacı da Suriye ve Mısır’dan getirilen işçilerle karşılanmaya çalışılsa da, asıl ihtiyaç bölgeye yakın yoksul Kürt, Ermeni, Arap ve Göçebe Türkmenlerden karşılandı. Ve böylelikle Çukurova bir cazibe merkezi haline getirildi, ilk kumaş fabrikası Fransızlar tarafından açılınca, pamuk üretimi daha da artırıldı. Ucuz iş gücü ve uçsuz bucaksız araziler kârlı bir sektörün başlangıcı oldu. O gün bu gün, özellikle kadın ağırlıkla mevsimlik işçi göçü sanayi bitkisi yetiştirilen, bu temelde tarımsal üretim yapılan bölgelere doğru sürüyor.
Bu gün ülke genelinde 500 bin ailenin mevsime göre evlerinden ayrılarak, tarım yapılan alanlara geçici olarak yerleştikleri, tarımsal faaliyetlere katıldıkları tahmin ediliyor. Bunlara işçi denilse de, aslında bunlar gerçekte işçi değil. Halk arasında âmele ya da çoğunlukla ırgat deniliyor. İşçi sayılmaları için bir sosyal güvenceye, sigorta ve düzenli bir işe sahip olmaları gerekir.
Oysa bu gün mevsimlik tarım işçileri olarak bildiğimiz insanların çalışma yaşamlarında hakları yok. Her şey elçi, çavuş ve iş verenlerin insafına kalmış. Günlük 60-70 tl ücret alan, sabah çok erken işe başlayan, çadırlarda yaşamak zorunda kalan, yemeklerini tarlada yiyen, sağlık hizmetlerinden mahrum, hijyen koşullarından uzak ve temiz suya ulaşamayan bu insanların haklarını savunacak bir sendika gibi bir mekanizmaları da yok. Kölelik sistemini çağrıştıran bir sistemin sonucu olarak varlıkları sürüyor.Bunlar işçi olmaktan öte, adeta bir köle. Köle kavramı sizi rahatsız edebilir ama mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı hayatlar göz önüne alındığında, yaşanılanların kölelikten farklı olmadığı görülecektir.
Dolayısıyla ilk endüstriyel pamuk üretimi ile hayatımıza giren mevsimsiz hayatlar, aradan çok zaman geçse de yaşamlarında çok değişen bir şey yok. Tarım büyük çoğunlukla mevsimlik tarım işçilerinin sırtında yürüyor.
Bu gün bazı kentlerde mevsimlik tarım işçisi yani ırgat olmasa, ürün tarlada kalır ve büyük ekonomik kayıplar yaşanır.
18 yy’da mevsimlik tarım işçilerinin aldıkları ücret çok azdı ve çoğunlukla ayrımcılığa da uğruyorlardı. Yoksul oldukları için de her yıl ekmek parası için uzaklara gitmek zorunda kalıyorlardı.
Aradan iki yüz yıl geçse de, aslında çok değişen bir şey yok. Tarımda yaşanan teknolojik gelişmeler ve yapılan barajlara rağmen mevsimlik tarım işçilerin göçü sürüyor ve yaşam koşulları içinde bulunduğumuz çağa göre oldukça da kötü.
Atatürk Barajının yapılmasından önce binlerce ailenin artık kendi toprağında çalışacağı söylense de, halen Urfa, Mardin illerinden yüzlerce aile uzak kentlere işe gitmek zorunda kalıyor. Baraj suyu Haran, Ceylanpınar, Bozava, Birecik, Suruç Ovasına ulaştırılmasına rağmen mevsimlik işçiler en çok Urfa ve Mardin’den Türkiye’nin bir çok kentine doğru yola çıkıyor.
Kendi hayatımdan biliyorum ki, her yıl bahar mevsiminin başında başlayan, ta kışa kadar süren mevsimlik tarım göçü yıllardır aynı tekrarı yaşıyor. Koşullar değişiyor, tarımda makineleşme artıyor ama mevsimlik göç değişmiyor.
Günlük yaşamları, barınma yerleri, sağlık sorunları, eğitim meseleleri, sosyal güvenlik konusu hepsi mevsimlik tarım işçileri için başka bir köklü çalışma ve tanımlama yapılmasını gerektiriyor.
Çünkü kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu bu kitlenin herhangi bir iş güvencesi ve çalışma yaşamıyla ilgili yasal hakkı bulunmuyor. Çalışma Bakanlığı, işçi örgütleri,herkes durumu sadece kotarmaya çalışıyor.
Bu kitlenin düzenli bir çalışma saati yok, sigorta ve iş güvenliği Allah versin. Her şey kayıt dışı, her şey iş veren rolündeki toprak ya da çiftlik sahibinin insafına kalmış.
Sonuç olarak mevsimlik tarım işçisi hem var, hem yok. İstihdam istatistiklerinde var, ama üretimden pay alma da en alt sırada yer alıyor, ucuz iş gücü olarak ekonomi çarkları arasında yer alıyor.
Suriye iç savaşının patlak vermesiyle, gelen göçler zaten ucuz olan iş gücüne bir de Suriye’li sığınmacılar gerçekliği eklemiş durumda. Artık mevsimlik tarım işçilerinin arasında çok sayıda Suriyeliyi görmek mümkün.
Yani mesele daha bir çetrefilli hale gelmiş durumda.
Kış mevsiminde tarım işçilerinin sesleri pek duyulmaz. Ama toprak uyanmaya başlamadan; mevsimsiz hayatlar yollarda kaza geçirirken haber olacak, çadırlarda yangın çıktığında ekranlara yansıyacak, tarım ilaçları nedeniyle zehirlenen işçilerden bahsedilecek ve çocukların okulsuz kaldığı söylenecek. Haklarında çok şey konuşulacak, ama ayrımcılığa, ırkçı saldırılara maruz kaldıkları ise hep fısıltıyla dile gelecek, görmezlikten gelinecek.
Ve böylelikle mevsimlik işler, mevsimsiz hayatlar tarafından görülmeye devam edilecek.
Neden?
Çünkü bu işin doğasında daha fazla kâr var. Daha fazla kâr için de mevsimlik tarım işçi göçü devam etmek zorunda. Yasal düzenlemelere ne gerek var? Böyle belirsiz, kölelikten kalma koşullarda varlıkları sürüp gitsin, ne olacak ki?

Dilenci ve Şair…

New York ta,Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci birgün,bir şairin dikkatini çeker.Dilencinin boynun daasılı bir tabela vardır.Şair dilenciyegünlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.Dilenci8-10 dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı tesr çevirerek bir şeyler yazar;”şimdi buraya senin kazancını artıracak bir şeyler karaladım,bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin”der ve ordan ayrılır.

Şair bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıpkendini tanıtıncadilenci;”Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır.Bir haftada kazancım ikiye katlandı.Çok merak ediyorum tabelaya ne yazdınız?”

Bunun üzerine şair gülümser ve.

“tabelada -DOĞUŞTAN KÖRÜM, YARDIM EDİN-yazıyordu bense-BAHARGELECEK AMA BEN YİNE GÖREMİYECEĞİM-diye yazdım.

DİLENCİ

New York’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci, bir şairin dikkatini çeker.
Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.
Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…Dilenci:
‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?
Bunun üzerine şair gülümser ve:
Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.
Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “der.Önemli olan, anlatılmak istenen şeyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşın.

Alıntı

Çocuk ama ağır işçi

1983 yılında Pakistan’ın en fakir bölgelerinden biri olan Mudrike’de dünyaya gelen Iqbal Masih, 4 yaşına geldiğinde diğer tüm akranları gibi 600 rupi (yaklaşık 16 dolar) karşılığında bir halı dokuma fabrikasına işçi olarak satıldı…
Haftanın 7 günü günde 14 saat çalıştırılan Iqbal 10 yaşında sadece 27 kg ağırlığında ve 6 yaşında gibi görünüyordu.
Tesadüfen çocuk işçiliğinin yasak olduğunu öğrendiğinde fabrikadan kaçtı ancak kısa sürede polis tarafından yakalanıp tekrar fabrikaya gönderildi…
Fakat o kaderine boyun eğmemekte kararlıydı tekrar kaçtı fakat bu sefer beraberinde 3.000 çocuğu da götürdü.
Iqbal Masih çocuk işçiliğine ve köleliğe karşı verdiği mücadele dünya çapında ses getirince, 1995 yılında 12 yaşında bir suikastla katledildi.

Kaynak:Aforizmalar,

Felsefe sanat mitleri