Lalo’yu ilk tanıdığımda sanırım 7 ya da 8 yaşlarındaydım. Babam bana ilk defa bir kundura almıştı.

İlk defa bir kunduram olmuştu yani. Giymiştim ama sokağa çıkıp, yürümeye kıyamıyordum. Bunun için evin içinde, çulların üstünde bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordum.

O gece kunduralarımı yatağımın baş ucuna, görebileceğim bir noktaya koyarak uyumaya çalıştığımı ve heyecandan uykusuz kaldığımı hatırlıyorum.

Ne kadar da mutlu olmuştum…

Nasıl mutlu olmayayım ki?

O yaşa kadar giydiğimiz, katrandan üretilmiş lastik ayakkabı ya da naylondan incecik delikli ayakkabılar. Bu nedenle, bana alınan ilk kunduram olağanüstü bir olay gibi gelmişti.

O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi dersem abartmış olmam. Dışarda, sokakta nasıl giyeceğimi düşünüp durmuştum.

Evimiz kentin orta yerinde, bir yığma kalenin eteğinde yüksekçe bir yerde, yol taş, toprak. Yepyeni kunduralarla nasıl yürüyeceğim ki?

Kunduralarımı arkadaşlarıma nasıl göstereceğim, onların içinde nasıl giyeceğim diye derin düşüncelerle sabahı ettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü mahallenin çocukları hepsi yoksul, hepsi yoksun. Ayaklarında parçalanmış lastik ayakkabılar.

Bu düşüncelerle güne başladım. İçimde bir ağırlık, hüzün ve korku.

Karmakarışık duygular içinde kalarak, o gün çıkmadım sokağa, elimde kunduralarımla avluda dolandım, durdum. Annem kızıyor artık.

İçim içime sığmıyor, sevinç, hüzün, korku iç içe.

Mecbur ya giyip, dışarı çıkacağım; ya da annemin dediği gibi yapıp, bayramlarda giymek üzere kunduraları saklayacağım.

Saklama fikri bana çok sıcak gelmiyor, bayrama daha çok var. O zaman giymeliyim.

En sonunda kunduralarla kendimi attım sokağa. Önce dikkatlice yokuş aşağı, kunduraları kirletmeden, bir taşa değdirmeden bir itinayla indim. Sokak kalabalık, gelen giden çok.

Sanki herkes dönüp bana bakıyor, herkesin gözü bende sanki. Bakışlar rahatsız ediyor beni. Hızlıca kalabalıktan adeta kaçarak, ara sokaklarda kayboluyorum.

Mahallede henüz kimse yok, herkes evinde, işinde, kârında. Bir iki arkadaşımın kapısını çaldım. Kısa sürede çoğaldık, sokakta buluştuk.

Her gelen kunduralarıma bakıp, duruyor.  Bir iki tanesi denemek istedi. İçimde bir korku, ya alıp kaçarlarsa. Bu nedenle, olmaz diyorum.

Küsenler oluyor böylece, ben de üzülüyorum. Verip vermeme arasında gidip gelme halinde kalıyorum. Oyun oynayacak ruh halinde değiliz artık. Arkadaşlarım da kunduralarımın kirleneceğini bildikleri için koşmalı oyunlardan kaçınıyorlar.

Bir süre sonra ben de, arkadaşlarım da kunduraları unutup, oyunlara dalıyoruz.

Ve kunduram taşa değdi.

Ta ki kunduram taşa değene kadar oynuyoruz.

Derin bir çizik ve yepyeni derinin üzerini kaplayan toz, toprak.

Baktıkça üzülüyorum, oyundan ayrılıp evin yolunu tutuyorum, bir hüzünle.

Birkaç gün böyle geçti, cebimde bir bez, ha bire temizliyorum. Ama kundura eski parlaklığını kaybetti, yavaş yavaş mat, kirli bir hal aldı ve burun kısmı birkaç kez taşa geldi, kundura yaralandı,derin birkaç çizik aldı.

Ben üzülüyorum tabii.

Giymesem diye düşünüyorum ama giymek de istiyorum.

Babam üzüldüğümü görünce “Üzülme, çaresi var. Boyatırız, tekrar eskisi gibi olur.”diyor.

Biraz teskin olsam da, içimdeki hüzün dağılmamış.

 O gün babam önde, ben arkada Meydan’daki boyacıya gittik. “Çıkar boyasın” dedi.

Ben boyacıyı ilk görüyorum, o da beni. Çıkar diye işaret ediyor. Ben konuşma engelli olduğunu bilmiyorum. Hiç konuşmuyor, arada bir işaretle bir şeyler anlatıyor, sessizce elindeki ayakkabıları boyuyor. Bir fırça sallayışı var, olağanüstü düzeyde ahenkli.

Baktım ki, babam da işaretle bir şeyler anlatıyor.

Şaşıp, kaldım.

Kendi kendime boyacı lal mı diye soruyorum içimden.

O gün adını bilmediğim boyacım kunduralarımı bir güzel boyadı, cilalayıp, parlattı. Eskisi gibi olmadı ama yarım kalmış sevincimi yaşamama yetti.

Yeniden giyerken heyecanıma boyacı da katıldı. Elleriyle güzel anlamına gelen işaretler yaparak, sevincime ortak oldu.

O günden sonra Lalo’yu hep meydanda boya yaparken, bulurdum.  Aylar, yıllar böyle geçti.

Ben liseden sonra Siverek’ten ayrıldım. Öğrencilik, öğretmenlik filan derken, yıllar akıp geçti. Bir ara Siverek’e geri döndüm. Lalo hala meydanda kundura boyacılığına devam ediyordu. Üç darbe görmüş, Demirel’den Ecevit’e, Özal’dan Erdal İnönü’ye birçok başbakan eskitmiş. Darbe günlerinde, kriz zamanlarında, ceng dönemlerinde fırça sallamaya devam etmiş. Yürüyüşler görmüş, protestolara tanık olmuş. Siverek’in en çalkantılı dönemlerinde bile, yerinden bir milim ayrılmamış, aynı yerde ayakkabı boyamayı sürdürmüş. Büyük bir inatla, büyük bir inançla kendi başına hayatını sürdürmüş. Kimsenin eline bakmamış, kimseye avuç açmamış.

Siverek’te kaldığım zamanlarda ayakkabımı boyatmak için Lalo’yu ziyaret ederdim. Bir türlü ilk kunduramın hikayesini anlatamadım kendisine. İçimde bir ukde gibi kaldı. O hep gülen yüzüyle kunduralarımı boyadı ve parmaklarıyla güzel, çok güzel dedi.

Ben ise hep çocukluk dönemime gittim ama kendisine anlatamadım.

Çok geçmeden ben bir daha dönmemek üzere Siverek’ten ayrıldım.

Meydan, Üçgen Park, Kanlıkuyu, Kaleboğazı,Şeytan Kuçesini ve Kale’yi kendi haline bırakarak, yeni mecralarda kürek sallamaya devam etmek için Siverek’i terk-i diyar ettim.

Süreç içinde zorunluluktan öğretmenliği bıraktım, başka mecralarda yürüdüm.

Her şey değişti yaşantımda. Saçlarım ağardı, alnımdaki çizgiler derinleşti. Ülke uçurumdan uçuruma koştu, acılar içinde yol aldı.  Zaman ağır bir yük gibi sırtımda bir kambur olurken, ben çocukluk yıllarıma dönmek için Siverek’e kısa bir ziyaret yaptım, Meydan’da boyacımı hatırladım.

Boyacı Lalo’nun aynı yerde boyacılığa devam ettiğini, havanın soğukluğu nedeniyle işe gelmediğini öğrendim. O gün görme fırsatım olmadı, ama iki kez bizzat görmek, fotoğraflarını çekmek  için 300 km yol yaptım, ama Lalo’yu bulamadım. Lalo bu, yerinde durmaz, telefon kullanmaz, gittiği yerlerde de çok durmaz. Gidebileceği bütün yerlere gitsem de, göremedim Lalo’yu.

Bu nedenle içime yine tanıdık bir hüzün çöktü,

Çocukluk anılarımın hüznü beni gerilere  götürdü.

En son baktım olmuyor, bir arkadaşla evine gittik.

Evde de yoktu, eşiyle ayak üstü konuştuk.

Sabah çıktı,çarşıda dediler. Eski fotoğraflarını, hakkında yapılmış haber küpürlerini gösterdi. Meğer ne çok ünlüymüş benim boyacı ustam.

Ben tam umudu kesecektim ki genç dostum Mehmet Alkanat  “Abi ben sana fotoğraflarını çeker, atarım. Sen merak etme. ” dedi.

Sustum, olabilir mi diye düşündüm.

Hiç yoktan iyidir, demekten başka yol kalmadı zaten.

Birkaç gün sonra da elime ulaştı fotoğrafları.

Olağanüstü bir insan.

Sade, kendi halinde ve hep umutlu.

Boyacılık hikayesi tam 60 yıl önce başlamış, aynı yerde, aynı şevkle devam ediyor. Aslen Elazığ Palu’lu. Yıllar önce ailesi Siverek’e göç etmiş. Babası ticaretle uğraşırmış, en çok da şeker tüccarlığı yaparmış. Malatya’dan şeker getirip, toptan ve perakende satıyorlarmış. Herkesin Lalo olarak bildiği Siverek’in emektar boyacısının adının Mevlüt olduğunu da öğrenmiş oluyorum böylelikle. Bir iki yaşına kadar sağlıklı bir bebeklik yaşamış.Sonra ateşli hastalıkla havale geçirince,  işitme ve duyma yetisini  kaybetmesine neden olmuş. O gün bu gün dünyanın gürültüsünden uzak, sözcüklerin sihirli gücünden yoksun yaşıyor. Düşünüyor, tasarlıyor ama sözle ifade edemiyor.

Mevlüt, 6 yaşına gelince okuma yazma öğrenmesi için Diyarbakır’daki işitme ve konuşma engelli öğrencilerin devam ettiği okula gönderilmiş, ama Lalo uzun süre kalmamış, okulu yarıda bırakıp, eve geri dönmüş.

Babasının yanında dükkâna gidip gelir; babasıyla Malatya’ya şeker getirmeye gider, her işine koşar. Ama ömür boyu böyle devam etmeyeceğini de bilir.

Delikanlılık döneminde bir karar vererek, babasının yakınında boya kutusuyla işinin başına geçer. O gün bu gün boyacılık serüveni sürüyor. İlk başlarda yer bulmakta sorun yaşasa da, meydanda bulunan özel bir bankanın  müdürünün işini beğenmesi, sakin ve düzenli olması sayesinde, bankanın önünde boya yapmasına müsaade etmesiyle hayatı değişiyor.

Gelen bütün müdürler ve zabıta da yerini benimsiyor, dokunmuyor ve Boyacı Lalo mekanına mıh gibi çakılıyor. On yıl, yirmi yıl derken, aradan altmış yıl geçiyor. Bu süre zarfında evleniyor, çoluk çocuğa karışıyor, 8 evlat sahibi oluyor. Evde Keko, dışarda Boyacı Lalo,kendi anlatımlarından geçen sürenin 50-55 yıl  kadar olduğu anlaşılıyor. Bu gün 72 yaşında. Soğuk ve yağışlı günler hariç, genelde işinin başında oluyor. Artık çok paraya da ihtiyacı yok. Bütün çocukları iş güç sahibi. Memur olanda var, kendi işinin başında olanda.

Bütün Siverek yerini biliyor, kendisini tanıyor. Adını pek kimse bilmez. Lalo olarak anılıyor.

Çocuklarının bütün ısrarlarına rağmen, işini severek yapıyor. Kimseden destek almıyor, kazancıyla geçimini sağlıyor, hatta iş güç sahibi evlatlarına destek bile oluyor.

Çocukluk yıllarımın yarım kalmış sevincine harç olan Mevlüt Usta, tarihin bütün acılarından payını almış, İskenderin’in ayak izlerine, Yavuz’un kılıç darbesine, 12 Eylül’ün karanlık vahşetine tanık olmuş meydanda hala ayakkabı boyamaya devam ediyor.

Güzel olan da bu zaten.

Meydanda kimsenin izi görünmüyor, Lolo’nun izi göründüğü kadar…

Yazıyı hazırlamamda katkı sunan, fotoğrafıları çekip gönderen, Mehmet Alkanat’a buradan teşekkürlerimi bir borç bilirim. Tşkler Mehmet…