Gece bitip, Güneş doğduğunda, hayat yeniden başlıyor sanki. Her şey yeniden kendini var ediyor, yeni zamana hazırlanıyor. Kuşlar, ağaçlar, küçük ya da büyük canlılar güneşin doğumuna göre konumlanıyor…Uyanıyor her şey.
İstesin, istemesin Güneş belirleyici oluyor.
Sabahın köründe elimde eskimiş, yarım kalmış bir kurşun kalem, buruşmuş bir kağıt, gözlerimde dünden kalma bir uyku güneşin ilk ışıklarıyla ayaktayım. Homurtusu kentin, abartmanın boşluğunda bir çoban ezgisi, kaval melodisi ve zamanın yeniden doğum anı.
Her şey eskinin aynısı ve tekrarı gibi olsa da, zaman denilen kavram kendini yeniden üretiyor. An, şimdiki zamana, şimdiki zaman geçmiş zamana akıyor, ışıkla birlikte.
Yeniden, bir baştan bir başa.
Işık kalemin siyah ucunda kağıda düşüyor, bir başlangıç melodisi dile geliyor. Belki de Rodrigez Konçertosuna dalıp, bilmediğim bir dünyaya uzanmalıyım ya da bir ney ustasından dinlemeliyim ve hissetmeliyim aşkın sonsuz ateşini.
Sessizlik…
Uzunca bir süre sessizlik.
Belki tam da bu vakit, duyulur zamanın sesi. Ama duyulmuyor makinelerin homurtusundan, insanın gürültüsünden. Şehirler boğuyor bütün sesleri ve zamanı.
Dün geçmiş zaman, içinde bulunduğumuz an şimdiki zaman. Dilbilim öğretesi edasıyla zaman akıyor, zamanın derinliğine. Zaman aktıkça her şey eskiyor ve bazı kavramlar, eşyalar, değerler elden kayıp gidiyor. Kimisi çürüyor, buharlaşıyor ve yok oluyor. Yok oluyor, ama aynı zamanda, zaman yeniden doğuyor, yok oluşta var oluyor, zaman zamanı doğuruyor.
İnsan , insanı!
Her şey doğumda gizli sanki.
Bu doğanın kanunu. Zaman akıp, yeni olan her şeyi eskitecek ve insanlar yeni için hep geçmişi kurcalayacak, geçmişin peşinde koşacak ve yeniye ulaşmak için korkunç bir enerji harcayacak.
Denilir ki ‘gelecek, geçmişte saklıdır.’
Ne derece doğru bilemem. Bilinen odur ki zaman sarmalı, bir zincir halkaları gibi birbirine bağlı ve en önemlisi bir sıvı gibi akışkan. Bu nedenle geride kalan her şey, daha bir değerli olur. Sevinçler, fotoğraflar, acılar, hatıralar, mekânlar, taşlar ve insan emeği ile nakış nakış işlenen kitabeler.
Geçmişe varmak en azından şimdi mümkün gibi görünmüyor, yaşam geleceğe akıyor durmadan. Geçmişe yolculuk ütopyası olsa da, henüz geçmişe akmak mümkün olmadı. Kalem çizdi geçmişi, anlattı bütün ihtişamıyla, devasa taş eserler kaldı geçmişten geleceğe. Kalem kağıda silinmez izler bırakınca, gelecek belirdi sisler içinde…
Yani her şeyin başlangıcı, kalemin kağıda düşen lekesine bağlı. Küçük bir nokta ama bir adım gibi, bir yaydan fırlayan ok gibi devamı gelir. Kâğıda düşünce düşünce, zaman içinde yol almaya, etrafına ışık saçmaya başlar…
Bu nedenle kalemin ve kâğıdın gücüne inanıyorum. Bütün zamanlarda bunu görüyorum, gücünü tahta kalemde hissediyorum. Elimdeki eskimiş, pörsümüş kalemde…
Kesinlikle insan duyguları kalpten parmaklara, parmaktan kaleme, kalemden kağıda akar. Kimi zaman belki taşa yazılır, kitabelere kazınır, sonsuzluğa karışır.
Tıpkı zaman gibi.
Ne engel tanır, ne de sınır.
Akar durmadan.
Sınırlamak, durmak gerekse bile kağıda akar.
Kimi zaman ise sadece zihinlere akar, daha büyük kalkışmalara hazırlanmak için. Zihinlerde demlenir ve yeniden kendini üretir.
İlginçtir ki bu üretim, kendisinin de sonunu hazırlar. Kalem makineyi çizdi, ama artık makine kalemi üretiyor. Yani makineler yaşam ortağımız artık. Ne düşünsek, ne yapsak, bütün ince hesaplarıyla kayıttalar. İstesek, istemesek. Teknoloji kalbimizin, beynimizin bütün kıvrımlarında geziniyor kontrolsüz.
Ama şu da var ki, duygudan yoksun makineler bir şeyleri eksik bırakır, akan ırmağa setler yerleştirir,
soğuk ve duygusuz davranır.Eksik kalan nedir diye sormuyorum, teknolojinin akıllı araçları bir şeyleri eksik bırakıyor, kalbi duyguları azaltıyor zamanla.
Kalem öyle değil, kesinlikle öyle değil. Belki de tahta oluşundandır. Ne de olsa canlılık özeliğini hiçbir zaman kaybetmez tahta. Bir damla su bulsun, canlanmaya başlar.
Bir ruha ve derin duygulara sahip olur, zamana can katar.
Kalem kağıtta gezinirken, sözcükler dans eder. Ne kuytu kalır, ne de mahrem. Her şey dile gelir. Gizli sadece sözde kalır, bilinen zamana akar. Tahta kalem, kömürün karasında ak ve pak düşünceler yazar ve karanlıkta bir kıvılcım çakar. İşte o kıvılcım koca karanlığı an içinde aydınlatır, çevreyi seçmeye yarar.
Yani hiçbir şey kalemin yerini alamaz. İlk tabletten bu yana değişmez kuraldır. Kalem kılıçtan keskin, sözden öte, taşlara kazınacak kadar kalıcıdır.
Bu nedenle kalemle kağıdın izdivacında bütün kelimeler iç içe erir, yek vücut olur, zamana karışır ve sonra yeniden ayrılır.
Olağanüstü bir dans gösterisi gibi.
Şimdi yeryüzü ezgilerinde, bütün sözcükler, bütün diller dansa durmakta zaman denilen sonsuz tünelde.
Bir çobanın kavalında, bir dervişin çaldığı neyde, ya da bir devrimcinin dokunduğu gitarın tellerinde zaman, zamanı doğurmakta.
Germê Welatê Mezopotamya zahf veşîyo. Roj beno adir, kewno gandê kesî. Amnanî germey roj bi roj bena wêşi û derece wijêno 45, belki ju fin beno 50.
Laberê ewro dîrê rojyo, germey tay şikyaya. Ayam bîyo honik, dem dem vayêro nerb û zek honik wijêno. Hele şew, wera şewra honikey xue bellî kenna, zarra kena honik.
Dişmişîbê, adirî miyandi, honikey! Çi çiyêro ecêb, çi çiyêro weş.
Merdim na honikeyra beno şa, xue veradano virarda honikey.
Honikti Rakewtayiş beno kesirê şîrin û weş.
Labrê ez rakevtayişira tay dûrya…
Ez xue zana nêzana rakevtayişê mi, rakewtayişê luwano. Taynekê rojnayey û reqi bobi, ez payraya.
Germdi xuera hewn çinya kesîrê, honıkeydi zî, ez nê rakevna. Ez qayila honıkê amnanê aya ravêrna.
Qandê coy ez ewro tijya bîya aya. Wengê mirîcika, wengê makîna kewto pê mîyan.
Çayo ki mayê roşenê, apartmano, apartmanêno kehano. Belki 40, belki 50 ser rawey virazyayo, çoşmeycizi wunî.
Apartumanê na sûk, bahçeyci dar û bero. Qandê coy teyr û miricıkê kemi nê benê darandêcira.
Weri key ma herinrabi, dêsî siyara viraştebî û serê dêsa mağara girotebi. Serê mağazi herribi. Werê ney 30 ser. Ma banandi herinandi jiyanêro taybet ravêrnayê.
Ez hergı roj rew biyê aya û mi çımê xue akardı, nê akerdi mağê amordı.
Hırgı roj, mi rojê nêva ez mağa nê amora!
Qandê çıçi mi winî kerdê ezî nêzana?
Xuera ez, zahf çî nêzana, nêzanayeya.
Serrê rawerdi, ez biya gird, por bi sipe, sukî mi virnay, ez welatra kewta durî, banê herini rijyay, betonra apartamani kewti jiyandı ma
Bir nehirden öte, jeopolitik bir imge. Dağlardan doğan, ovalardan dolanan ve Basra’da denizle buluşan bir ırmak.
Şeyhmus Çakırtaş yazdı.
Fiziki harita.
Fransızların Fırat ile ilgili haritası 19 yy
Küçük yaşlarda köyümüzün hem yanı başında akan Mezopotamya’nın şah damarı olan Fırat’ın, nehir yatağının büyük dedelerimiz tarafından kazma kürekle kazındığını ve kazınan yerlere suyun dolduğunu düşünürdüm. Ve suyun bembeyaz bulutlardan aktığını hayal ederdim.
Çocukluk aklım işte.
Kendimce bir sahiplenme duygusu geliştirmiştim.
Fırat gün sonu
Dağlar arasında, vadilerden kıvrılarak, kendine yol açan Fırat, benim gibi binlerce çocuk için müthiş bir imgeydi aslında.
Hem katıksızca sevilen, hem de birazcık korkulan, kutsiyeti olan bir imge. Hayatımıza yön veren, kültürel bir damar yaratan, en eski uygarlık katmanlarını besleyen ve ilk harca can suyu olan bir imge.
Bu nedenle Fırat bizim için harika bir sığınaktı, yazın sıcaktan bunaldığında koşulan, baharda seyrine doyum olmayan ve karşı kıyıya salla geçilen deli dolu bir nehirdi. Çocukluğumuza, hayal dünyamıza akan, harikulade bir suydu. Ak, pak ve içilen bir kaynaktı.
Tıpkı Murathan Mungan’ın “Telli telli” şiirinde olduğu gibi.
“Telli telli telli, şu telli turna Sanmaki yaralı uçmaz bir daha Takılmış kanadı göçmen buluta Anlatır eski beni, şimdiki bana
Sakın çıkma patika yollara
O dağlara, kırlara O karlı ovaya Yenik düşüyor her şey zamana Biz büyüdük ve kirlendi dünya”
Birecik 19 yy sonu. Fırat kıyısında halay çeken insanlar. Özel bir gün olduğu belli oluyor.Birecik. Fırat Kıyısında kendir ipi üretimi. 19 yy sonu.Birecik 19 yy sonu
Biz büyüdük ve Fırat, bütün imgelerini bir bir kaybetti, özellikleri değişti, yeni bir hal aldı. Dağlar arasında kıvrılan bir nehirken, giderek genişledi, akıntısı yavaşladı. Yepyeni bir çehre ile adeta bir göle dönüştü.
Fırat Kıyısında salla yolculuk 19 yy
Oysa, Fırat deli dolu bir nehirdi…
Palo 19 yy sonu
Fırat Nehri, kaynağını AğrıDiyadin’den ve yüksek rakımlı yükseltilerden alan Murat Nehri ve Erzurum Dağlarında kaynayan Karasu’dan alır. Bu iki nehir çok sayıda dere ve çayla beslendikten sonra, Elazığ sınırlarında birleşerek Fırat Nehri’ni oluşturur. Tohma, Peri, Çaltı ve Munzur Suyu Fırat’ı besler ve Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Urfa ve Antep sınırlarını belirledikten sonra Suriye, daha sonra Irak topraklarına akar. Irak’ta denize uzak olmayan bir noktada yine kendisinden kopan ve farklı bir yol izleyen Dicle Nehri ile tekrar birleşerek Basra Körfezi‘ne dökülür. Dökülen bölgeye Araplar Şatt’ül-Arab adını verir.
Çok sayıda barajın inşa edildiği en eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını da bizimle paylaşır. Fırat olmamış olsaydı, büyük bir ihtimalle bu gün arkeoloji ve tarihin gündeminde olan bir çok arkeolojik kazı alanı belki de olmayacaktı.
Fırat Havzası Siverek 2015
Çünkü avcı toplayıcı toplumlar, aslında bir nehir kültürü yaratarak, ilk uygarlıkların temellerini attılar. İnsan hayatı için gerekli olan su, toprak ve besin için Fırat bulunmaz bir hazineydi.Belki de bu nedenle ilk uygarlıklar buralarda oluştu. İklim ve doğa koşulları da önemli etkenler arasında olsa da, belirleyici olan sudur kanımca.
“Mezopotamya ve Ön Asya’nın en uzun akarsuyunu oluşturan, toplam uzunluğu 2.800 km olan Fırat Nehri’nin, Türkiye sınırları içinde kalan bölümünün uzunluğu ise 1263 km’dir. 720.000 km² su toplama havzasına sahiptir. Türkiye’nin en geniş havzasına sahip olan Fırat Nehri yılda ortalama 30 milyar m³ su taşımaktadır. Bu suyun %80’i Keban barajının yukarısında toplanır. Kış yağışların kar şeklinde olmasından dolayı debi 200 m³/sn’dir. Yağmurlar ve kar erimeleri sebebiyle ilkbaharda hızla yükselerek 2000 m³/sn’ye ulaşır. Fırat Nehri’nin rejimi Türkiye’deki diğer akarsulara göre daha düzenlidir. Mart ile Haziran ayları arasında yavaş yavaş kabarır, Temmuz ile Ocak ayları arasında çekilmiş olmasına rağmen yine de bol su akışı olur.” *
Murat Nehri
Sümerlerin yaradılış mitolojisine göre Enki, Fırat ve Dicle’yi yarattı. Bu nehirler dolsun diye yağmur yağdırdı ve bolluk ve bereket versin diye Fırat’ı coşkun bir suyla doldurdu.
Gerçekten de, yüzlerce yıldır, insanlık serüvenine tanıklık eden Fırat aynı zamanda Mezopotamya tarihinin can suyu oldu. Gırê Mıraza ya da bilinen ismiyle Göbeklitepe ve Newala Çori, Fırat’ın kıyısında hayat buldu, ilk tarım uygulamaları buralarda gerçekleşti ve Sümerler ilk uygarlıklarını Fırat ve Dicle arasında şekillendirdiler ve yazıyı burada kil tabletlere kazıdılar.
Kuşkusuz bu sarsıcı devrimlerde Fırat’ın payı büyüktür.
Yine ilk kentler, Fırat kıyılarında inşa edildi ve devlet denilen aygıtın temelleri burada atıldı.
Gıra Mıraza, Nevala Çori, Samsat, Zeugma, Komagene ve daha gün yüzüne çıkmayan birçok uygarlık katmanının Fırat havzasında yer alması bir tesadüf olmasa gerek. Med, Urartu, Asur, Hitit, Sümer ve birçok kavimin kurduğu medeniyetler, Fırat’ın kutsal suyunda yeşerdi, günümüze ulaştı.
Fırat Havzası 2013 Siverek
Mezopotamya’nın mitolojik ırmağı Fırat,Elazığ sınırları içinde hem genişler, hem de başka bir nehre dönüşerek, Dicle’yi oluşturur. Fırat deli dolu akar, Dicle nazlı mı nazlı, incecik bir ip gibi serilir ovalara. Her ikisi de tarih boyunca büyük devrimlere kaynaklık eder, uygarlık katmanlarına can suyu olur ve doğan çocuklara isim olarak yansır. Fırat erkek, Dicle genellikle kadın ismidir. Nedendir bilinmez ama böylesi bir cinsiyetçi yaklaşım ortaya çıkmıştır zamanla.
Çocukluk yıllarımın en can alıcı anılarını süsleyen Fırat Nehri, aynı zamanda bir göç ve savrulma vadisidir. O kadar çok kavim ve halk gelip, geçmiştir ki, havza tam bir kültür mozaiği ve tarih yatağıdır. Ama en önemlisi bin yıllardır insanlara, toplumlara hayat veren su, geçtiği her yere hayat veriyor, insanların susuzluğunu gidermesidir.
2004 yılında Fırat Kıyısında koyunlarını otlatan Birecikli Ali Demir “Bu su kutsaldır, Allah’ın suyudur. şifalıdır. Bu suyu içen hastalanmaz. Yaşam suyudur. İnsana direnç verir. Dedelerimizin dedesi bu suyu içti. Şimdi biz içiyoruz. Bizden sonrada çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları içecek. Çünkü bu su Mezopotamya’nın kutsal suyudur. Ne kadar baraj yapılırsa yapılsın, bir ayda doldurur. Bu Ferat’tır. Nehirlerin sultanı. Bolluk ve bereketin adı. Hiç biter mi? İnattır, hırçın ve deli doludur. Bak nasıl hızlı ve serin akıyor” diyordu bir bilge edasıyla.
77 yaşında, bir Fırat çobanı. Dört-beş yaşlarında başladığı çobanlığı bir ömür yürüten ve Fırat’a sevdayla bağlanan bir insan.
“Her sabah gün doğmadan Ferat kıyısına inerim. Binbir çeşit ot ve bin bir çeşit çiçeğin kokusunu ciğerlerime çekerim. Ve Ferat’ın akışına kendimi kaptırır, uzaklara dalar, giderim. Hiç yorulmam. Bazen gece de kalırım. Ferat’ın ışıltısı geceleri çevreyi aydınlatır. Bir çıra gibi, bir lamba gibi yoluma ışık olur. Gece gündüz buradayım. Ve Ferat’a sevdalıyım. Bu serinlikten ve ışıltıdan vazgeçmem. Çünkü kurtla kuzu bu kıyılarda birlikte yaşadılar” diyordu.
Mısır uygarlığı için Nil ne kadar önemli ise Mezopotamya için de Fırat o kadar önemlidir. Anlatılır ki, çok eskiden Fırat kıyısında doğum yapan kadınlar çocuklarını Fırat’ın suyuyla üç kez yıkarlarmış. Kötülüklerden ve hastalıklardan korunacağına inanılır ve bu çocukların birer kahraman olacağına kanaat getirilirmiş.
Bugün doğan çocuklar Fırat suyunda yıkanmıyor ama Fırat hâlâ insanlarda bir kutsallık çağrışımı yapıyor.
Fırat’a Sümerce Bu-ra-nu-nu, Âsur dilindeki Purattu, İbrânîce’deki Perath, Arapça Furât denilir. Güneybatı Asya’nın en büyük nehri olan bu akarsuyun adı Eski Farsça’da Ufrâtu, Orta Farsça’da ise Frât biçiminde geçer. Batılı kaynaklar bu kelimeyi Euphrate veya Eufrate şeklinde kullanırlar. Kürtler ise Fırat’a geniş akan su anlamında Ferat der. Kimi yerlerde Ferat yerine Ro da kullanıldığı görülür. Ro, Zazaca güneş, ışık anlamına geldiğini de belirtmek gerekir.
Türkiye, Suriye ve Irak topraklarına can veren Fırat Havzası tarih boyunca değişik kavim ve kültürlere ev sahipliği yaptı. Hem ilgi odağı oldu, hem de paylaşılmayan bir alan.Bu nedenle jeopolitik konumu savaşlara, kavgalara neden oldu. Ticaretin merkezine oturdu, nehir taşımacılığı ile öne çıktı. Sallarla, ilkel kayıklarla ticaret Basra’ya kadar uzanırdı, oradan da Asya içlerine…
19 yy sonuna kadar, Birecik ilçesinde küçük kayık ve sal yapan tersanelerin varlığından bahseder tarihi belgeler. Köprü olmadığı için Urfa ve ötesinden gelen kervanlar, sallarla karşıyı geçirildi. 1950 yıllarında Fırat üzerinde inşa edilen köprü bittiğinde onlarca sal bir anda önemsiz oldu ve nehir taşımacılığını gerileyerek, küçük tekne ve sal yapımı unutulmuş oluyordu.
Fırat üzerinde kurulan çok sayıda baraj ve hidroelektrik santral ile bir nehir olmaktan öte, jeopolitik bir araca dönem Fırat, Ortadağu’nun siyasetinde de odak noktası olmuştur. Geçmişin bütün izleri tek tek kararsa da, Fırat üç ülkenin en hassas jeopolitik alanıdır artık.
Üzerinde devasa barajlar inşa edilen nehir, bu gün uluslar arası ilişkilerin de odağında bulunmaya devam ediyor. Yapılan barajlar ilişkileri gerginleştiriyor, ülkeler arasında bir gerilim durumunu ortaya çıkarıyor.Türkiye sınırları içinde bulunan Keban,Karakaya, Atatürk, Birecik, Karkamış barajlarından hem elektirik, hem de tarımsal alanların sulanması sağlanmaktadır. Binlerce dönüm arazi Fırat suyu ile sulanmaktadır. Öte yandan Suriye sınırları içinde bulunan Tabka, Bash barajları da hayatı önem taşımakta, kentlerin su ihtiyacını karşılamaktadır.
Suriye iç savaşının barajlar çevresinde yoğunlaşması, Fırat Nehirinin ne kadar komplike bir su olduğunu da ortaya çıkarmış oluyordu.
Tarih, mitoloji ve uluslararası siyasetin odağına oturan Fırat havzasını kirliliğe bırakırken, hala ışıltısını sürdürüyor.
Korkulan ise kirliliğin giderek artması, baraj gövdelerinin zamanla çamurla dolması.
Bu gün Suriye’de petrol sızıntısından, sulama kanallarından akan çamurlardan ciddi boyutta kirlilik söz konusu.Keza ülkemizde de Fırat havzası sulama sularının, lağım akıntılarının oluşturduğu kirlilikle karşı karşıya.
Belki de barajlar bölgesini tekrar gözden geçirmek, çevresinde bir türlü oluşmayan orman dokusunu canlandırmak gerekir diye düşünüyorum.
Çünkü çocukluğum Fırat’ı köpük köpük ak ve pak su akardı…
Uzun zaman önce bir hikaye dinlemiştim, yaşlı, ak saçlı bir bilgeden. Hikaye bu ya, düşünce dünyamın neresine koyacağımı bilmemiş, öylesine atmıştım zihnimin bir köşesine. Bir gün hatırlayacağımı ve kağıda dökeceğimi bilmeden zihnimde saklamıştım.
Okur yazar olmayan, ama hayatın bütün kıvrımlarına, derinliklerine, acılarına dokunan, yanan, kavrulan bu deli divane içimde kilerini okurcasına “Bir gün anlattıklarımın saçma olmadığını anlayacaksın.” demişti.
Utanmıştım, söylediklerini dinlediğimi daha ciddi hissettirmeye çalışmıştım.
Hikaye bittiğinde hayat beni batıya, hikaye anlatıcısını doğuya uğurladı.
Ben batıya, bilge yaşlı doğuya yürüyüp gitmişti.
Bir hikaye anlatıcısıydı yaşlı bilge. Ömrü yollarda, dağlarda, ovalarda, bey konaklarında, çoban sofralarında, düğünlerde, taziyelerde geçiyordu. Nerede bir topluluk varsa, bilge orada belirir, dinler, anlatır ve tekrar yolluna giderdi.
Hayatı bundan ibaretti.
Bir evi yoktu, derviş gibi yaşardı. Anlatırken gözleri dolar, boğazı düğümlenir, bazen sesi gürleşir, bazen kısık bir sesle seslenirdi dinleyenlere. İster bir kişi olsun, isterse on kişi ruh hali değişmezdi. Hikaye sözcüklerinde canlanır,çağlar öncesine götürürdü insanı.
Bu nedenle adı bilge, yani zana’ya çıkmıştı. Kimdi, nereliydi bilen yoktu.Gerçek adını ne bilen vardı, ne duyan. Bir heybesi, üç beş parça eşyası dışında hiçbir şeyi yoktu. Parayı bilmez, mala önem vermezdi. Tek sermayesi zihninde sakladığı hazinesiydi. Kelimeler ahenkle dilinden dökülür, hiç duyulmayan sözcükler dile gelirdi.
O bir geçmiş zaman elçisiydi ve aynı zaman hayatın aynasıydı. Aşkın derin acısını, savaşın korkunç ıstırabını, yoksulluğun ağır yükünü, açlığın insanı eriten sancısını bilirdi ve bildiğini anlatırdı.
Ne ağa konağı, ne hükmedenin fermanı hikayesini değiştirmez, anlatımlarını bozmazdı. Onun sihri sözcüklerdi, hayat sözcüklerin gizli bağlarında, enerjisinde saklıydı.
Kimisine göre deliydi, kimisine göre akıllı.
O bir söz insanıydı,kimseye benzemezdi.
Anlatırken oturur, susunca yürürdü.
Dağlardan çöllere, çöllerden denize, denizden gökyüzüne yolculuk yapar, yıldızlarla konuşur, çağların ötesinden haber verirdi.
İşte o bilge, isimsiz derviş yıllar önce şöyle anlatmıştı bir hikayesini kulaklarıma.
“ Unutma bunları. Bir gün kandilsiz kalırsan, zihnindeki ışığı harekete geçir. Gitmek istediğin yolu aydınlatır, ufkunu açar. Sanma ki saçmadır hikayeler. Gün gelir, anlatılan senin hikayen olduğunu görürsün.”
Hikayeleri anlamak için zaman ve sabır gerekli.
Her şeyin olgunlaşma zamanı var, bunun için sabır gerekli.
Zamanın ve sabrın varsa çok şey görürsün, imkansız olanları duyar, belki yaşarsın da.
Sonra başlardı soluksuz anlatmaya.
“Zamanın birinde, dağların arasında, deniz havasında, çöl kumunda hüküm süren bir ülke varmış.
Bir yanı cennet, bir yanı cehennem. Nehirleri cennetten, ateşi cehennemden. Dağları sedir ağaçlarından, ovaları bahar çiçeklerinden bir ülke.
Her dilden, her dinden, her kültürden kavmin iç içe yaşadığı bir eski zaman ülkesi.
İnsanları tarımla uğraşır, hayvancılık yaparak, demir döver ve buğday yetiştirirlermiş. Bir de kitap yazan bilgeleri varmış bu ülkenin. Taşlara, derilere ve kağıda yazarlarmış dertlerini, sevinçlerini ve gelecekle ilgili düşüncelerini. Gel zaman, git zaman bir huzursuzluk baş göstermiş koca ülkede. Kimse ne olduğunu anlamamış, halktan alınan vergiler her yıl biraz daha fazlalaşmış. Yetiştirilen buğdayın büyük kısmı, beslenen hayvanların, dövülen demirin çoğu vergi olarak toplanmaya başlanmış.
Kimse anlamamış ne olduğunu. Sorular, sorular, sorular peş peşe dizilmeye, meydanlarda konuşulmaya başlanınca, halk arasında ki homurtu ta hükümdarın kulağına kadar gitmiş.
Halkın homurtusundan rahatsız olan hükümdar, çağırmış danışmanlarını. “Nedir bu homurdanma, halk isyan mı ediyor?” diye sormuş.
Her danışmanı bir düşünce belirtmiş ve hükümdara değişik yollar önermişler.Kimisi başka kabile ve devletlerin parmakları var bu işte demiş, kimisi hükümdarı sevmeyenlerin etkisinden dem vurmuş.
Çözüm olarak kimisi vergileri artıralım, kimisi konuşanın dilini koparalım, kimisi askerlerin sayısını fazlalaştıralım demi.
Bir başka danışman ise kitapları toplayalım demiş, ne çıkıyorsa kitap okuyan kaçıklardan çıkıyor. Ellerinde ki kitapları toplayalım işler rayına girer. İpsiz, işsiz kişiler kitap okuyor, çevresini zehirliyormuş demiş ve başta hükümdar olmak üzere devlet erkanını ikna etmiş. Hikaye bu ya, hükümdar da inanmış bunlara. Ve kitapları yasaklayan fermanını yazdırmış acele.
Bundan böyle kitap okumak yasaklanmıştır. Bütün kitaplar yakılacak, kitap bulunduranlar cezalandırılacaktır.
Halk şaşkın, ahali huzursuz,ülke bir baştan başa homurdanıyor.
Kitapların yasaklanması en çok bilgeleri, lokman hekimleri, gökyüzünü okuyan dervişleri etkilemiş. Kimisi dağlara çekilmiş, kimisi çöllere.
İzole bir hayat yürütmek için gözden ırak olmayı çare olarak görmüşler. Bilgeler derin düşüncelere dalmışlar. Kimisi terk etmiş yaşadığı kentleri, kimisi sığınmış dağların kuytularına. Ormana çekilen olmuş ve kendinden kaçan.
Sonunda fermandan kaçanlar kalabalıklaşmış. Ormanın derinliklerinde bir araya gelmişler. Bir hal çare için günlerce düşünmüşler ve karara varmışlar.
Karara göre, her bilge kendisine bir kitap seçecek, adını terk edip, kitabın adıyla anılacak ve kitabın bütün bilgilerini zihnine noktası noktasına kazıyacak.
Başlamışlar kitaplarını okumaya, zihinlerine kaydetmeye. Böylelikle söz ustası bilgeler çıkmış ortaya.
Hükümdar ise meydanlarda kitapları yakmaya devam etmiş. Zamanla kimsenin evinde kitap , yazı adına bir iz kalmamış.
Taşlara kazınan kitabeler bile silinmiş, tahrip edilmiş.
Böylelikle ülkesinde süren homurdanmanın biteceğini düşünmüş hükümdar ve çevresi.
Çarşı Pazar dolaşmış, tebdili kıyafet mekanlara girmiş, bilgelerin evlerine bir yolcu gibi konuk olmuş.
Kitaplardan tek bir sayfa bile görmeyince, rahatlamış.
Ve Sarayına çekilmiş.
Az zaman, çok zaman sonra çarşı pazardan, dağlardan, çöllerden anlatıcılar peyda olmuş.
Denilir, anlatılır ki bunlar Mezopotamya hikaye anlatıcılarıdır.
Her biri bir ölümsüz eser taşır zihinlerinde.
Homeros’tan, Zerdüşt’tan, Nuh’tan, İbrahim’den…
Fotoğraf: Sedat Kıran
Ülke kitapları yasaklayarak, yakarak kendi içinde yaşadığı homurdanmanın azalacağını düşünmüş olsa da , homurdanma ne azalmış, ne de konuşulanlar.
Bir de hikaye anlatıcı bilgeler belirmiş köşe başlarında. Heybelerinde kuru ekmek, zihinlerinde onlarca kitap. Kitaplar, kitabeler de yazılmaya devam edilmiş, gizliden gizliye.
Hikaye bu ya, kitaplar hikaye anlatıcıların dillerinde hayat bulmuş, gizli mabetlerde yeni kitaplar yazılmış ve yeryüzü yazının gölgesinde şekillenmiş.
Ama kitap meselesi hep tartışmalı olmuş, yasaklar 21 yy’da bile hükümdarların en büyük kozu olmaya devam etmiş. Ne demişti bilge divane:
“Bu senin hikayen,unutma”
Şimdilerde kitap her yerde, durakta bile kitap var. Ama sanırım eski zamanlardan daha karmaşık ve daha bir yasaklı. Sosyal medya, basın yayın ve bin bir yayın kitaba giden yolu gösteriyor ama yol daha uzun ve oldukça dikenli.
Yani hala kitaplar, ilk çağlarda olduğu gibi hala kilit altında ve belki bir yerlerde fırınlarda yakılmakta.
Dedim ya, bu bir hikaye.
Binlerce yıllık zamana rağmen, varlığını sürdürmüş bir hikaye…Şimdilerde ise her şey kontrol altında, her şey açık, her şey şefaf ama her şey birilerinin kontrolünde.
Salgın ya da küresel ismiyle pandemi süreci başladığı tarihten bu yana coronavirüs haritasını izlemeye, yorumlamaya, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Mart ayının başında görülen ilk vakalardan sonra, gün be gün vaka sayısını takip eden birisi olarak, ilk kez en yakınımdaki kişilerde yoğun olarak coronavirüs görülmeye, bulaşmaya, yayılmaya başladı. Öyle ki her gün çok sayıda arkadaşım, dosttum, akrabam değişik illerde coronavirüsü kapıyor, hastalanıyor,hastaneye yatıyor, evinde karantinaya alınıyor.
Sağlık Bakanlığının verilerine göre vaka sayısı kabul edilir düzeyde ve kontrol altında , zaman zaman artış olsa da, virüs kontrol altında…
Oysa bizzat yaşadıklarım, duyduklarım ve deneyimlerim sürecin bir başka şekilde ilerlediğini, giderek ağırlaştığını işaret ediyor. Tamamıyla günlük yaşamda karşılaştığım olaylar, vakalar, virüsün ilk göründüğü günlerden farklı olarak toplumun geneline yayıldığına tanık oluyorum. Arkadaşlarım, dostlarım ve akrabalarımdan çok sayıda kişi coronavirüs kapıyor, hastalanıyor. Bu nedenle her gün yeni haberlerle sarsıldığımızı da belirtmek gerekiyor. Yakınımızda insanların kimisi süreci hafif atlatıyor, kimisi zor bela yakayı kurtarıyor ve bazıları ise maalesef hayatını kaybediyor.
Yani corona artık çok yakınımızda, belki de bedenimizde. Şimdilik bir belirti yok ama corona virüs kapanların korkunç bir süreçten geçtiğini duyuyor, tanık oluyoruz.
Bu süreç ta başından beri zaten sıkıntılı yaşanıyordu. Çoğu insan virüsün varlığını kabul etmiyor, meseleyi Çin’in, ABD’nin bir oyunu olduğunu düşünüyordu ilk günlerde. Ama artık o süreç geride kaldı. Virüsün varlığına inanmayan kişiler bile artık işin ciddiyetinin farkında. Ama alışılmış alışkanlıkların virüs için uygun ortamlar yaratığı gerçekliği söz konusu…Toplumsal alışkanlıklar, kişisel hijyen kuralları ve toplumun genel geçim standartı virüsün yayılma hızını etkileyen faktörler arasında.
Öte yandan coronavirüs hakkında yapılan açıklamalar, yürütülen tahminler, güya bilimsel çalışmaların çoğunun pek bir işe yaramadığı, virüsün her gün biraz daha insanları şaşırtmaya devam ettiği, el yordamıyla, karanlıkta yürüdüğü anlaşılıyordu. Bilim çevrelerince yapılan açıklamalar, tahminler virüs hakkında çok şey bilinmediği ve çoğu bilginin sağlıklı temellere dayanmadığı da ortaya çıkıyordu. Örneğin salgının görülmeye başladığı ilk günlerde,sıcakların başlamasıyla virüsün hız keseceği ifade ediliyordu.Sanırım en ilginç olanı da virüsün güneş altında çözüleceği, sıcaklıkta etkisini kaybedeceği teziydi. Buna göre güneş ışığının bol ve etkili olduğu bölgelerde virüs tümden olmasa bile, belli bir düzeye kadar yok olacağı düşünülüyordu ama bu tez de doğru çıkmadı…
Yapılan açıklamaların bilimsel olup, olmadığı, bilimsel olsa bile; yaz mevsiminde corona virüsün en fazla görüldüğü iller sıcaklığın en yüksek olduğu iller oldu. Yapılan açıklamalara tezat bir şekilde sıcaklığın 40 derece düzeyinde ve daha yüksek seyrettiği illerde vaka sayısının olağanüstü bir şekilde artması ilginç bir dipnot olarak zihinlere kazındı.
Coronavirüsün ülkemizde ilk ortaya çıktığı, daha doğrusu dünya sağlık örgütünün virüsü pandemi ilan etmesinden sonra varlığı resmiyet kazanması sonrası peş peşe gelen önlem ve kısıtlama kararlarına paralel olarak süreç zaman zaman yönetilir oldu, bazen virüsün bulaşma hızı insanları paniğe sürükledi, ülke eve kapandı, kapatıldı.
İnsanların bu durumda ilk tepkiler duygu yüklü ve edebi, felsefi alanda oldu. İnsanların eve kapanması coronavirüs yazılarını, sosyal medya paylaşımlarını ve geleceğe dair siyasi analizlerini öne çıkardı, değişik düşünceler ifade edildi. Çok seslilik oluştu ama kafalar da iyice karıştı. Aşı çalışmaları ise hep var oldu ama bilindiği gibi aşının kendisi hala ortada yok.
Coronaya dair şiirler, türküler, stranlar söylendi, insanlığın geleceği masaya yatırıldı. Kimisi dünyanın bir kırılma yaşadığı, kimisi yeni bir süreç başladığını ifade etti.Bir yandan da küresel kısıtlamalar, sokağa çıkma yasakları, maske ve sosyal mesafe çağrıları hayatımızın bir parçası haline geldi. Ama dünyanın bir çok bölgesinde virüs yayılmasını sürdürdü, ulaşmadığı ülke kalmadı. Okullar tatil edildi, bir çok havayolları uçuşları durdurmak zorunda kaldı, seyahat kısıtlamaları getirildi, ibadet yerleri bile kapatıldı.
Her ülke vatandaşı bu kısıtlamalardan farklı farklı etkilense de, sonuçta virüs insanları küresel bir eve kapanma süreci yaşattı ve oldukça ciddi boyutta üretim kaybına, işsizliğe ve en önemlisi can kaybına neden oldu,oluyor. Bu gün bazı kısıtlamalar büyük ölçüde kaldırıldı ama virüsün yayılma süreci sürüyor. Aşı çalışmalarında zaman zaman umut verici açıklamalar gelse de, süreç insanlığı korkutmaya, ekonomik alanda ciddi bir durgunluğa neden olduğu açık. Ekonomik çarkın pandemi sürecinden kötü etkilendiği bilinen bir gerçeklik. Bu nedenle belki de dünya genelinde yaşanan resesyon kısıtlamaların kademeli olarak kaldırılması organize edildi ve turizm mevsiminde ekonominin canlanması için bazı adımlar atıldı.
Hiçbir şey artık pandemi öncesi gibi değil.Ekonomideki resesyon durumunun daha kötüye gitmemesi için uygulanan kısıtlamaların kaldırılması, yaz mevsiminden kaynaklı olarak özellikle kuzey yarım kürede hayata geçirildiği kuvvetle muhtemel. Küresel sermaye coronavirüse rağmen, ekonomideki döngünün dönmesini sağlamak için bir çaba içinde olduğu görülüyor. Çünkü küresel ekonomik göstergeler oldukça kaygı verici bir noktada. İşsizlik, coronavirüs nedeniyle üretim sahalarının daralması ve var olan yoksulluğun giderek hayatımızın en yakıcı tarafını oluşturuyor artık.
2019 rakamlarına göre dünya nüfusunun % 23’ü yani 1.3 milyar kişi yoksulluk sınırında yaşıyor. Bu kitlenin içinde bazılarının günlük kazancı 1 dolardan bile az. Bu insanların çoğu, çoklu yoksulluk yaşıyor ve sağlıklı bir hayat yürütemiyor. Kimisi temiz içme suyuna ulaşamıyor, kimisi yeterimce beslenemiyor. İlaca ulaşamayan, eğitim olanaklarından yararlanamayanlar da var…Yani yoksulluk sadece bir alanda değil, bir çok alanda yaşanıyor . Ve üstelik bu veriler pandemi öncesi ait. Büyük bir ihtimalle pandemi sürecinde, üretimin durduğu sektörler göz önüne alındığında artan işsizlikle birlikte yoksulların sayısının 1,5 milyara ulaştığını söylemek mümkün.
Bu süreçten kaynaklı olarak yaşanan küresel durgunluk/resesyon, ülkeler ve toplumlar arasında bazı siyasal krizleri de derinleştirecek ve belki de çatışma tehlikesini beraberinde getirecektir.
Türkiye’de de durum bundan farklı değil aslında. 18 milyon kişi yoksulluk sırında, 16 milyon insan da yoksul olarak yaşıyordu pandemi öncesi. Bu gün durum 2019 yılından daha iyi değil. Çünkü bir çok insan işini, gücünü kaybetti ve hala işsiz olarak yaşamaya çalışıyor. Kesin rakamlara ulaşmak belki yıl sonunda mümkün olacak. Ama pandemi süreci yoksulluk sınırlarını genişlediği kesin.
Ana konuya dönersek, mart ayında görülen ve giderek artan vaka sayıları mayıs sonunda kontrol altına alındığı açıklanarak, kısıtlamalar kademeli olarak kaldırılmaya başlandı ve normal hayata geçilme süreci start aldı. Haziran sonunda sosyal hayatta yaşanan kısıtlamaların kaldırılması, herkeste bir nefes alma, rahatlama durumu yarattı. Günlük yaşam eski hareketliliğine kavuşmasa da, yeterince hareketlilik oluşmaya,kapanan iş yerleri tekrar açılmaya, durdurulan uçak seferleri yapılmaya başlandı. Cami ve dini merkezlerinin ibadete açılması, restoran ve cafelerin faaliyetlerine başlaması hayatı büyük oranda normalleştirdi ve turizm mevsimi start alarak, kıyı kentleri canlanmaya, iller arasındaki seyahatler artmaya başladı…
Tarım alanlarında, gıda üretimi yapan sektörlerde ve fabrikalarda pandemiye rağmen üretim devam ediyordu, işçiler iş başındaydı. Bu alanda kısıtlamalar daha çok merdiven altı denilen küçük atölyelerde yaşandı. Büyük firmalar üretime devam ederken, küçük firmalar kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı. Yani insanlar evlerine kapanırken, fabrika işçileri, tarım alanında üretim yapan çiftçiler, mevsimsiz işçiler, emekçiler ve sağlıkçılar işlerinin başındaydı.
Her ne kadar taziye, düğün ve toplu olarak bir araya gelme yasak olsa da, hayatın normalleştiği inancı insanlarda bir rehavet duygusu yarattı. Gizli taziyeler kuruldu, düğün ve mevlitler açık alanlara taşındı Bu nedenle her taziye ve toplu etkinlikler sonrası toplu vakalar tespit edildi, düğün ve mevlitlerde corona virüs yayılma hızı üçe beşe katlandı.
İnsanlar arasında, her şey yolundaymış gibi bir algı oluştu ya da oluşturuldu. Bu algının oluşmasında uzun süren kısıtlamaların etkisi olduğu ve kısıtlamaların insanlarda bıkkınlık yarattığı, ne olacaksa olsun düşüncesinin belirdiğini söylemek de mümkün.
Yine mart başında virüsün en yaygın görüldüğü İstanbul’da kısıtlamalar nedeniyle bir çok iş yeri kapandı, iç ve dış turizm durdu. Bavul ticareti adı altında faaliyet yürüten Laleli kepenk indirdi ve binlerce insan bundan dolayı işinden oldu ve memleketlerine dönme süreci yaşanmaya başlandı. Yüzlerce seyyar satıcı, binlerce atölye işçisi, seyahat şirketinde çalışan personel işsiz kaldı. Uzak illerden para kazanmak için gelen ve işsiz kalanlar çaresiz bir şekilde doğdukları yerlere dönmeleri işin seyrini değiştirdi. İşsizler kitlesi köyüne, kasabasına döndü ve virüsü de kendisiyle birlikte taşıdı. Bu alanda kaç kişinin yer değiştirdiği verileri elimde yok ama sayı küçümsenecek bir düzeyde değil. Bir hayli kişi yer değiştirdi diyebiliriz.
Özellikle İstanbul’a yoğun göç veren Urfa, Antep, Adıyaman, Diyarbakır, Van gibi kentlere yoğun bir geri dönüş yaşandığı görüldü. İstanbul Anadolu’ya taşındı demek abartı gelebilir ama gerçek o ki işsiz kalan binlerce kişi evlerine,geçici de olsa memleketlerine geri döndü. Köyler, küçük kasabalar coronadan uzak bir hayat sürerken, özellikle İstanbul ve ülke dışında yaşayanların evlerine, akrabalarının yanına dönmesiyle virüs sessizce varlığını geliştirmeye başladı.
Sağlık Bakanlığı vaka sayısının azaldığını açıkladığı dönemde virüs rotasını açıklamaların tersine, nüfus hareketlerinin en yaygın olduğu illere çevirmiş, ek mesaiye başlamıştı bile.
Özellikle Antep, Urfa, Diyarbakır, Van ve çevre illerinden gelen vaka artış haberleri tehlikenin büyüdüğünü gösteriyordu. Kısıtlamalar da kalktığı için ülke genelinde çarşı pazar kalabalıklaşıyor, seyahatler artıyor, insanlar arasındaki etkileşim gelişiyordu.
Artık ne sosyal mesafe, ne de maske önlemleri yeterli olmuyordu. Virüsün yoksul semtleri, fabrika ve sanayi üretim yerlerini sevdiği de ortaya çıkıyordu böylelikle. Özellikle doğunun sanayi kenti Antep’te işçiler arasında art arda pozitif vakalar görülmeye başlanırken, Urfa ve Diyarbakır’da aynı hızla pozitif vakalar ortaya çıkmaya başladı. Kamuoyunda özellikle taziye ve düğün sonrası vaka sayısında bir artış olduğu sık sık dile getirilse de, çalışma alanlarının, toplu yaşam merkezlerinin yeterince hijyen olmaması, lavabo ve wc’lerin hijyen standartların çok çok altında olması, sürecin kötüye doğru evirilmesini sağladı.
Sağlık örgütleri suya sabuna dokunun, dezenfekte kullanın çağrılarına rağmen fabrikalarda, toplu yaşam alanlarında hijyenden uzak bir üretim döngüsü yaşanıyordu. Özellikle wc, mutfak ve lavabolarda, toplu taşıma araçlarında yeterince bir temizlik yapılmadığı, denetimlerin de yeterli olmadığı anlaşılıyor, görünüyor. Susuzluk, elektrik arızaları da işin cabası. Urfa, Antep,Diyarbakır ve çevre illerde maske takma ve sosyal mesafeye dikkat edilmediği de başka bir açmaz. Yaz mevsiminde virüsün hızında düşüşe neden olacağı tahminleri de tutmadı bu illerde, virüs giderek hızlı bir şekilde insanlar arasında kendine yer açmaya devam etti, etmeye de devam ediyor. Hem de en hızlı bir şekilde.
Antep, Urfa ve Diyarbakır’da pozitif vaka sayılarında çok ciddi artış Sağlık Bakanlığını kaygılandırsa da, kaygıları giderek önlemler alınmış gibi görünmüyor, sağlık kuruluşlarının kapasiteleri geliştirilmesi gerekirken, eski sistemle devam ediliyor. Mesela Harran Üniversitesi Tıp Fakültesinin pandamı ile mücadelede neden etkili olmadığı sorgulanmadı, bütün hastalar devlet hastanelerine yönlendirildi. Oysa bir üniversite neden salgın gibi ciddi olaylarda sessiz kalır? Bu güne kadar Harran Üniversitesinin konuyla ilgili bir çalışmasını duymadığımı da belirtmek istiyorum. Hiçbir sağlık çalışanını suçlamak, onların emeğini boşa çıkarma gayesinde değilim. Ölümüne çalıştıklarını biliyorum. Mesele süreci yönetme meselesidir. Üniversitelere yaklaşımım da bu temeldedir.
Bakanlık her şeyin kontrol altında olduğunu vurgulasa da, Urfa , Antep ve Diyarbakır’dan gelen haberler ve yaşanılanlara bakılırsa, özellikle Urfa’da sağlık kurumlarında yer kalmadığı, testleri pozitif olan hastaların evlere gönderildiği, yoğun bakım ünitelerinin tümden dolduğu, çok ağır vakalar dışında kimsenin hastanelere alınmadığı gözleniyor, söyleniyor. Bizzat yaşadığım, tanık olduğun bir çok vaka söylenenleri doğrular nitelikte. Bir süre öncesine kadar her gün Urfa ve ilçelerinden gelen karantina haberleri de söylenenleri doğrular nitelikte. Çalışanların verdiği bilgiler de söylenenlere paralel…Bahsedilen illerin Tabip Odalarının açıklamaları da vaka sayısının hızla artığı ve yeterli önlemlerin hayata geçirilmediğine yönelik.
Bu normal bir süreç mi?
Bilmiyorum, pandemi süreçleri sorunlu ve sıkıntılı süreçler. Ezbere konuşmak istemiyorum. Ortada oldukça ciddi rakamlar var ve vaka sayısı giderek artıyor. Tek bildiğim bu. Bu bilgi de az buz bir şey değil. Vakalar artıyor.
Tanık olduğum, duyduğum ve yaşadığım olaylardan dolayı zihnimde oluşan tablo hiç de iç açıcı değil. Sağlık sistemi özellikle Urfa’da çökmek üzere. Vaka sayısı arttıkça aksaklıklar gün yüzüne çıkıyor, hastanelerde yatak sayısının nüfusa göre çok yetersiz , personel sayısını az olduğu açık. Vaka sayısında olağanüstü bir artışa rağmen, halen neden bir sahra hastanesi kurulmadığı açıklanmıyor.
Öte yandan pozitif vakalarının giderek artması insanlarda ciddi bir tedirginlik yaratmış durumda. Her an, her şey olabilir bir hava yaşanıyor. Geniş aile kültürü ve feodal ilişkiler de vaka sayısının artmasına neden olur.
Yani süreç düşünülenden daha vahim bir noktada. Gerekli hijyenik ortam yok ve insanlar çok iç içe. Su ve elektrik kesintileri de Urfa için oldukça can sıkıcı ve sıcaklarda bunaltıcı bir etki yapıyor. Çünkü Urfa ‘da sıcaklık yaz boyunca 40 derecenin üzerinde seyreder. Bu koşullarda pandamı ile mücadele etmek olağanüstü bir gayret gerektiriyor. Vatandaşların pandamı ile mücadele etmesine destek olmak, daha büyük acılara neden olmadan, ek önlemler almanın zamanı geldi, hatta gecikti bile denilebilinir.