3.GÖZ

Düşüncenin sıra dışı hali…

3.GÖZ
Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Eski çağların izinde, bir düş yolcusu: Klaus Schmidt

 

 

Prof.Dr.Klaus Schmidt bir eski çağ uzmanıydı. Almış olduğu eğitim gereği, binlerce yıl öncesi yaşamın izini süren, taş devri toplulukların yaşamlarını araştıran ve arkeolojinin kronolojik sıralamasını daha gerilere götüren, karanlık çağların duvarlarında gedikler açan bir bilim insanıydı, aynı zamanda iyi bir arkeolog ve yer bilimciydi.

 

Ömrünü toprak kazıyarak, kazınan toprakta uygarlık izi arayarak geçiren Klaus; çiyanların, akrep ve yılanların yuvalarında; kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde, güneş altında, toz duman içinde en ufak bir ayrıntıyı kaçırmayarak, tarihin karanlık tünelinde geriye doğru ilerledi. En az 12 bin yıl geriye giderek, geçmiş çağlar hakkında bilinen bilgilerin yeniden gözden geçirilmesini ve kökten sarsılmasını sağladı.

 

Klaus Schmidt Mezopotamya ile ilk tanışması 1978-79 yıllarında olur. Kitaplarda okuduğu, üzerinde tartışma yürüttüğü, uzmanlık eğitimi aldığı neolitik çağların ana rahmi Mezopotamya’ya ilk gelişi kayıtlara göre, Keban Baraj suları altında kalan Norşuntepe kurtarma kazılarına katılmasıyla olur.

Henüz üniversitede öğrenciyken değişik arkeolojik alanları görme amacıyla seyahat etme bursu kazanır, Avrupa ve Ortadoğu’daki ülkelerde bulunan tarihi ve arkeolojik alanları inceleme olanağına kavuşur.

Eğitim süreci devam ederken, Norşuntepe kazılarına katılır ve çıkan buluntuları inceleme çalışması yürütür.

Tarih 1978, Klaus henüz genç bir öğrencidir.  Bu alandan çıkan kazı malzemelerini inceleyerek, doktora tezini yazar ve bir daha Mezopotamya’dan kopamaz.  Hemen ardından Urfa Bozova’da Lidar Höyük’te yürütülen kurtarma kazılarının ekinine katılır.

Bütün ömrü toprak altında olan neolitik dönemleri araştırmak, izlerini bir araya getirerek kazı yapmak ve eski çağlardan kalan buluntuları gün yüzüne çıkarmakla geçer.

Her şey Elazığ’daki çalışmalarıyla değişti demek belki bir abartı ve eksiklik olur.

Klaus bütün Ortadoğu’da yürütülen çalışmaları yakın takibe alır, kimisinde bir fiil bulunur, kimisinde ekiplerle çalışır, devasa bir coğrafyayı adeta zihninde kazı alanına çevirir. Eski çağlara ilgisi olağanüstü artar, bütün enerjisini bu devirlere verir.

Lidar Höyük’teki kurtarma kazılarından sonra yine bir kurtarma kazısı olan ve aynı güzergahta bulunan Urfa Hilvan’da bulunan Newala Çorê kurtarma kazılarına katılır. Tarih 1983’tür.

 

Belki de o dönem  Keban ve Atatürk Baraj Gölü sularının altında kalacak olan alanlarda, yapılan araştırmalarda ortaya çıkan ve kurtarma kazılarını yürüten  Prof.Dr. Harald Hauptmann’ın ekibinde yer alması hayatının yönünü değiştirir. Hem hocasının deneyimi, hem de Fırat havzasında yapılan kazılarda edindiği bilgi ve gözlem Klaus’u yeni arayışlara iter.

Newala Çorê’de ortaya çıkan kalıntılar, buluntu ve taş eserler, tarihin karanlık tünelinin çok daha gerilerine ulaşma imkanı verir.  Mevcut  bilinen bilgiler biraz daha geçmişe M.Ö 10 bin yıllarına uzanır, yeni ufuklar ortaya çıkar. Klaus Norşuntepe, Lidar,Newala Çorê kazı alanlarında ortaya çıkan kalıntıları  dikkate alarak, erken neolitik dönemlerin izini sürme çabası içine girer.

Newala Çorê’de ortaya çıkan buluntuları dikkatlice inceler, notlar alır, derinlikli okumalar yapar.

Burası 10 bin yıllık geçmişi olan bir alan olduğu anlaşıldığında, öncesi ya da benzerlerine dair işaretler kafasında belirir.

 

 

Günlerce hem kazı alanında çalışır, hem de kafasındaki sorulara cevaplar arar.

Newala Çorê’de tarım toplumunun izleri bulunur,  yarı yerleşik toplumların belirtileri ortaya çıkmıştır  ama aynı zamanda avcı toplayıcı bir toplum olma özelliklerini koruyan bir yerdir.

Keban ve Atatürk Barajı göl havzası altında kalan alanlarda ortaya çıkarılan taş yapılar, buluntular, Klaus için daha eski ve benzer yerler bulmadan fotoğrafın tamamlanmayacağı düşüncesi zihninde öne çıkar, Newala Çorê

kazıları bitince, yola koyulur.

Bölgede bulunan neolitik çağ alanlarını gezmeye, notları incelemeye başlar.

Çok şanslıdır, çünkü alanda çok sayıda höyük, neolitik dönemlerden kalan dere ve kazılmayı bekleyen yerler vardır.

Bu nedenle de bilinmezliğin peşine düşer.

Nihayetinde hedefine çok yaklaştığını görür ve harekete geçer.

Kimsenin ilgilenmediği alanlara yönelir, Newala Çorê çevresini didik didik eder, geçmişte yapılan yüzey araştırmalarını inceler.

 

Nawala Çorê’den sadece 60 uzaklıkta olan, halk arasında Göbekli  ya da Gırê Mıraza yani Dilek Tepesi olarak bilinen, Harran ovasına hakim, Urfa merkezden 20 km kuzey batısına düşen, Karacadağ eteklerini gören bir tepede bulunan buluntular Klaus’u  heycanlandırır. Erken neolitik döneme ait taş parçaları, çok sayıda çakmak taşı, yüzeyde bulunan birkaç kireç taşı,buranın Newala Çorê’ye benzediğini gösterir. Çevreye hakim bir tepe ve yek pare kaya üzerinde toprak kütlesi olması, buranın aradığı yer olabileceğine dair fikrini güçlendirir.

Çevre köylüleri dinler, yüzey araştırmalarını derinleştirir.  Urfa Müzesine gider, bölge hakkında bilgiler alır.

Sezgileri, Göbekli’nin Newala Çorê’den de eski uygarlık merkezi ya da benzer bir yer olacağına dairdir.

Ve böylelikle çalıştığı Alman Arkeoloji Enstitüsüne ilk raporlarını yazar. Gerekli yazışmalardan sonra Urfa Müzesinin gözetiminde 1995 yılında kazıya başlar. Kazı başladıktan bir yıl sonra  o dönem Urfa Müzesi müdürü Adnan Mısır, Şavak Yıldız adlı bir köylünün 1983 yıllarında  bölgede bir taş heykeli müzeye getirdiğini söyler, Klaus’tan görmesini ister. Bu ara kazılar da sürmektedir.

Daha ilk kazılarda çıkan taş eserler, buranın eşsiz bir alan olduğuna dair umudunu artırır, çalışmalarını hızlandırır ve Göbeklitepe’nin bütün hayatını kapsayacağını söyler. Kazılar sessiz sedasız yürütülür, kimsenin ilgisini çekmez.

 

İşte ben de tam olarak 1997 yılında Klaus’un kazısından haberdar oldum. Bir velimin kazı alanında aşçı olarak çalışması, beni kazı alanını ziyaret etmeme neden oldu.

O zamanlar Göbeklitepe’de düzgün yol yoktu, bozuk toprak yoldan bayağı yürüyerek kazı alanına varmıştım. Klaus kazı ekibinin başındaydı.

Öğretmen olduğumu,zaman zaman da fotoğraf çektiğimi, kendisiyle tanışmak istediğimi belirtmiştim. Bir öğretmen, bir fotoğrafçı olmam bir avantaj yaratmış, ziyaretimi kabul etmişti.

Daha yeni tanışmıştım, kazı alanı hakkında yeterince  bilgim yoktu. Bildiklerim de kulaktan dolma, sıradan tarih bilgileriydi.

 

Alanı gezmek istediğimde, biraz düşündü ve buyurun birlikte gezelim diyerek, bana eşlik etti.

O dönem kazı alanına gelen giden pek yoktu, hatta  hiç yoktu. Kimsenin ilgisini çekmiyordu. Kazılar halen yeniydi ama T şeklinde ki bir iki taşın belirginleştiği görünüyordu.

Etrafı Klaus’la kazı alanında belirlenen alanları gezerken, hiç unutamadığım bir uyarıyla karşılaştım.  Eski çağ aşığı Klaus yarım Türkçe’siyle “Lütfen bastığın yerlere dikkat et. Her katman bir devri ifade ediyor.” dediğinde duraklamıştım, toprağa dikkatlice baktığımda, gerçekten de toprak katman katmandı ve her katmanın rengi farklıydı.

 

Her katmanı bir çağı yansıtan, alan  kazıldıkça, 12 bin yıllık tarihin döl yatağı gün yüzeyine çıkacaktı.

12 bin yıl, dile kolay. İnsanlığın en eski izleri, ritüelleri ve tapınak düşüncesi ve belki de ilk hiyerarşik toplulukların kalıntıları.

Burası eşsiz, olağanüstü bir yerdi.

Göbeklitepe kazıları ilerledikçe ve ortaya çıkan buluntuların yaşları tespit edildikçe, buranın bilinenlerden çok daha eski bir alan olduğu ortaya çıktı. Belki de en eski bir tapınak, ya da bir olimpik bir buluşma yeri olabilir diyordu Klaus.

Eski taş devri, erken neolitik dönemlerden kalan, bu günün turizm objesi  Göbeklitepe’yi keşf eden Klaus buranın bilinen tarih anlayışını değiştirdiğini söylediğinde, arkeoloji dünyası bir anda karışacak, dünya Klaus’un kazılarında çıkan kalıntıları  konuşmaya başlayacaktı. Göbeklitepe Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5.000 yıl, İngiltere’deki  Stonehenge’den 7.000 yıl, Mısır Piramitleri’nden 7.500 yıl, Malta Adası’nda bulunan tapınaklardan da 6.500 yıl daha eski bir arkeolojik keşife imza atmıştı. Arkeoloji ve tarih açısından çok ama çok büyük bir keşifti.

Klaus’la tanıştıktan sonra zaman zaman kazı alanını ziyaret ettim. Bazen fotoğraf çektin, bazen yemeklerine ortak oldum, çaylarını içtim.Ben bir arkeolog ya da eski çağ uzmanı,bu taş yapıları yorumlayacak bilgiye sahip değildim.

Kazı alanını ilk dönemden başlayarak görmek, benim için bir avantaj olsa da,biraz fotoğraf ve anı biriktirmekten başka üzerinde bir çalışma yürütmedim.

Oysa Göbeklitepe bir anda arkeoloji dünyasının gündemine oturmuş ve o gün bu gün, gündemdeki yeri hiç değişmeyecekti.

Klaus çok titiz bir bilim insanıydı.

Her arkeolog gibi sabırlı ama sezgilerini harekete geçiren birisiydi.

Sanki çok konuşmaz, konuştuğunda ise olayın bütün boyutlarını ortaya koyardı.

Çok farklı olduğu taş ve toprak içinde bir ömrü geçirmesinden belliydi. O Göbeklitepe ile özdeşleşir. Hayatının bütün planlarını kazı alanı üzerine yapar.

Çıkan her taşın, en küçük ayrıntısını bile kayıt altına alır ve 12 bin yıllık bir tarihi kült alanını ortaya çıkarır.

Kazılar ilerledikçe yeni bilgiler ortaya çıkar. Yeni bilgilere paralel olarak da,  başta Klaus ve ekibine karşı bir takım kesimler harekete geçer, ön yargılar oluşur, çok tartışılır, zaman zaman karalanır, hatta kazıları bakanlık düzeyinde engellenme tehlikesi baş gösterir.Kazı ilerler ama sorunlar da giderek artar.

Bütün bunlar olurken Klaus Göbeklitepe’yi kazmaktan asla vazgeçmez. Eski çağların karanlık perdesini yırtmaya çalışır ve işini büyük bir azimle yürütür.

Ama ne yazık ki 20 Temmuz 2014 tarihinde zamansız bir kalp krizi ile hayata veda eder.

Geride  12 bin yıllık bir kazı alanı, binlerce makale, roportaj, yayınlanmış bilimsel çalışma, Göbeklitepe Kazılarını anlatan  kitap ve yüzlerce el yazma çizimler ve yazılar kalır.

Bütün dünya basını ölüm haberini verir, Göbeklitepe’yi yüz yıllın arkeolojik kazısı olduğunu yazar. Dünyanın em eski kült yapıların bulunduğu Göbeklitepe, Klaus’un ölümünden sonra dört yıl yani 2018 yılında UNESCO dünya mirası kalıcı listeye alınır ve aynı yıl Türkiye 2019 yılını Göbeklitepe yılı ilan eder. Göbeklitepe artık bir turizm objesi olur, araştırma ve kazılar geri plana düşer.

Oysa Klaus Schmidt alanın büyüklüğü nedeniyle kazının en az bir asır sürebileceğini söylerdi.

 

Belki başka bir yazıda Klaus Schmidt’in ağzından Göbeklitepe’yi, Çalışma arkadaşı ve aynı zamanda eşi arkeolog Çiğdem Köksal Schmidt’in öyküsünü yazarak, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilirim.

 

Kısa özgeçmişi
1953 yılında Almanya‘ da Feuchtwangen şehrinde doğan Klaus Schmidt, Friedrich-Alexander Erlangen-Nürnberg ve Ruprecht-Karls-Heidelberg Üniversiteleri` nde prehistorya, klasik arkeoloji ve jeoloji-paleontoloji eğitimi aldı.
1983 yılında Heidelberg Üniversite’sinde Prof.Dr. Harald Hauptmann danışmanlığında yaptığı ‚”Die lithischen Kleinfunde vom Norşuntepe” başlıklı doktora tezini bitirdi.
1984-1986 yıllarında Alman Arkeoloji Enstitüsü(DAI) seyahat bursunu kazandı.
1986 -1995 yılları arasında Alman Araştırma Vakfı(DFG) araştırma bursunu kazandı ve Heidelberg Üniversitesi‘ nde Prehistorya anabilimdalında araştırmacı olarak çalıştı.
1996-1998 yıllarında Alman Araştırma Vakfı(DFG) doçentlik bursunu kazandı.
1999 yılında “Funktionsanalyse der frühneolithischen Siedlung von Nevalı Çori”konulu doçentlik tezini Erlangen-Nürnberg Üniversitesi‘ nde bitirdi ve 2007 yılında aynı Üniversite‘ de Profesor ünvanını aldı.
1998 ve 1999 yıllarında Prof.Dr.Wolfram Schier adına Bamberg Üniversitesi Arkeoloji Bölüm başkanlığı temsilciliği yaptı.
2001 ve 2002 yıllarında Prof.Dr. Hans J. Nissen adına FU Berlin Üniversitesi Arkeoloji Bölüm başkanlığı temsilciliği yaptı.

Klaus Schmidt 2001 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü‘ nün Berlin‘ de bulunan merkezinde Orient Bölümünde araştırmacı ve Erlangen-Nürnberg Üniversite‘ sinde öğretim görevlisi olarak çalıştı..

Öğrencilik yıllarından itibaren Almanya, Yunanistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün‘ de çeşitli arkeoloji projelerinde yer alan Klaus Schmidt, Türkiye‘ deki çalışmalarına 1978 ve 1979 yılında Elazığ Müzesi‘ nde Norşuntepe kazısı malzemesi üzerinde yaptığı ve daha sonra doktora tezi olarak yayınladığı buluntu çalışmaları ile başlamıştır. 1980 yılında Lidar Höyük kazısına, 1983-1991 yılları arasında Nevalı Cori kazısına katılmış, 1992-1994 yıllarında Nevalı Cori buluntuları üzerine çalışmalarını Urfa‘ da gerçekleştirdi.
Klaus Schmidt 1995 yılından beri Göbekli Tepe kazı ve araştırma projesinin başkanlığını sürdürdü. 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü ortak projesi olarak başlayan proje 2007 yılında Bakanlar Kurulu Kararlı kazı statüsünde sürdürüldü.
Klaus Schmidt, Göbekli Tepe kazı başkanlığı yanında Ürdün‘ de bulunan Aqaba projesinde Ricardo Eichmann ve Lutfi Halil ile birlikte proje başkanlığını yürütmekteydi.

 

 

 

 

Zeugma Mozaik Müzesi

IMAG1949.jpgZeugma Mozaik Müzesi Gaziantep’e bağlı Şehitkâmil ilçesinin Mithatpaşa Mahallesi’nde yer alır. Türkiye ve dünya için çok önemli bir yeri olan müze 9 Eylül 2011 yılında hizmete açılmıştır. İsmini bölgedeki Zeugma Antik Kenti’nden almıştır. Müzede antik kentteki yaşayışın ve mimarinin yansıtıldığı sokak yapıları ziyaretçileri yıllara götürür.

zeugma mozaik müzesi
Antik kente dair pek çok eser bu alanda sergilenir. Zeugma Ören Yeri ve burada inşa edilen Korugan Müzesi de diğer eserlerin sergilendiği alanlardır. Zeugma Mozaik Müzesi’nde Roma döneminde ve geç antik döneme ait birçok eser ve mozaik sergilenir.

Zeugma Antik Kenti

Zeugma Antik Kenti Gaziantep’in Nizip ilçesine kurulmuş önemli bir kenttir. Kentin diğer kalıntıları bu alandaki Zeugma Ören Yeri’nde bulunur. Kenti milattan önce 300 yılında Büyük İskender kurmuştur. Kurulduğu tarihteki ismi Selevkia Euphrates’tir. Roma İmparatorluğu döneminde komutan Pompeius, kendisine birçok yardımda bulunan I. Antiachos’a kenti vermiştir. Bu olay milattan önce 64 yılında yaşanmıştır.

zeugma antik kenti
Zeugma Kenti zamanında bölgeye hakim olan Kommagene Krallığı’nın dört önemli şehrinden biridir. Milattan önce 31 yılında ise Roma sınırlarına dahil olmuştur. Bu dönemde adı Zeugma olarak değiştirilmiştir. Zeugma, “köprü, geçit” gibi anlamlara gelir ve zamanın doğu sınırında bulunur. Roma imparatorluğu bölgede hüküm sürerken de Zeugma kenti önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde oldukça görkemli bir kenttir. Fakat milattan sonra 256 yılında Sasani Devleti’nin saldırısına uğramıştır. Sasani kralı I. Şapur’un önderliğinde yıkıma uğratılmış ve yakılmıştır.

 

Zeugma Mozaik Müzesi Özellikleri

Zeugma Mozaik Müzesi yapısının ve içindeki mozaiklerin kapladığı alan bakımından dünyadaki en geniş mozaik müzesidir. Giriş katında Poseidon ve Euphrates villalarından çıkarılan görkemli mozaikler sergilenir. Villaların tüm duvarları ve tabanları mozaik ve fresklerle süslü şekilde keşfedilmiştir. Müzede yer alan mozaikler ustaca yapılmış ihtişamlı eserler olma özelliğine sahip. Bazı mozaikler beş yüz bin parça bir araya getirilerek oluşturulmuştur. Mozaikler o dönemdeki dini inanışlar ve günlük yaşam gibi birçok konuda bilgi verir.

Müze’nin her katından görülebilen Mars Heykeli önemli eserlerden biridir. Mars Heykeli savaş ve baharın tanrısı olarak geçer. Müzede 2448 metrekare mozaik, 140 metrekare duvar resmi, dört tane roma çeşmesi, yirmi sütun, dört tane kireç taşı malzemeli heykel, mezar stelleri, lahitler, mimari parçalar ve tunçtan yapılmış bir Mars heykeli sergilenir.

zeugma çingene kızı mozaiği
Çingene Kızı Mozaiği
 ise en dikkat çekici mozaiklerden biridir. Diğer büyük boyutlu panoların aksine bu mozaik oldukça beğenilmiş ve müzenin sembolü haline gelmiştir. Mozaik milattan sonra 2’nci yüzyılda yapılmıştır. Arkeolojik kazılar sırasında Maenad Villası’nda bulunmuştur. Yapının yemek odası kısmında taban mozaiğinin günümüze ulaşan küçük bir parçasıdır. Zeugma’nın Mona Lisa’sı olarak anılan eserdeki figürün mahzun bakışı oldukça etkileyicidir. Figürdeki kızın örgü saçları ve çıkık elmacık kemiklerinden dolayı ismi Çingene Kızı olarak anılmaya başlanmıştır.

Alıntı: Gezipedia

Kırmızı ve acı

Mezopotamya’da sebze ve meyve yetiştirmek, kurutmak bir gelenektir. Çoğu aile ihtiyacından fazla sebze ve meyve kurutur, eşe dostta satarak, aile bütçesine katkı sunar. Kurutmalık, kışa hazırlık genellikle kadınların işidir. Nadir de olsa, bazı erkeklerin kurutma işini yaptığını söylenebilinir.

Özellikle  yöreden yöreye değişse de biber, domates, kabak, acur, bamya ve patlıcan kurutulurken; kaysı, erik, armut, dut, üzüm ve daha bir çok meyve kızgın güneş altında kurumaya bırakılır, meyveler tam kurumadan toplanırken, sebze ise tamamıyla kurutulur.

İş sanıldığı kadar kolay değildir. Bir kere sebze ve meyve kurumaya bırakıldığında küflenmeyecek, renk değiştirmeyecek ve farklı bir tada dönüşmeyecek.

 

Genellikle sebze ve meyveler bazen bütün, bazen dilimlere ayrılır ya da ipe geçirilerek güneşte kurutulmaya bırakılır. Bu bazen biber, bazen domates ya da kaysıdır.Bir çok yörede, mevsim sonbahara evrildiğinde,  tarlalar, evlerin üstü hatta yol kenarları kıpkırmı ve sarıya  kesilir.  Biber genç kadınların ellerinde kurutulurken, kaysı ve başka meyvede güneşte tam kurumadan toplanıp, yemeye hazır hale getirilir.

Dolmalık Kırmızı biber kurutan genç kadınlar. Suruç /Müşrit Pınar 2014

DSCF1547.JPG

Steve McCurry Fotoğraf Galerisi

Dünyanın en iyi fotoğrafçıları arasında gösterilen Steve McCurry, ABD’li fotoğraf muhabiri’dir. National Geographic Dergisi’nin 1985 Haziran sayısında “Afghan Girl” başlığıyla yayımladığı fotoğrafla tanındı. Hayatın içinde insan duygularını çok iyi yakalayan fotoğrafçı tüm hayatı boyunca çektiği fotoğraflarda bunu göstermeyi başarmıştır.

1950 doğumlu olan fotoğrafçının hayatıyla ilgili bildiğimiz gerçeklerden bir tanesi ilk çektiği fotoğraflardan biri olan pahalı mobilya ürünlerinin satıldığı bir dükkan önünde yatan evsiz adam olmasının kariyerinin şekillendiren önemli fotoğraflardan biri olduğudur.

Tuhaf ama gerçek.

_109281970_mediaitem109281969Ekonomik krizin derinleştiği Lübnan’da hükümet, WhatsApp aramalarını vergilendirme planlarını ülke genelinde gösterilen tepkiler nedeniyle geri çekti.

Saad Hariri hükümeti, Facebook’un sahibi olduğu WhatsApp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamalara günlük 0,20 dolar (20 sent) vergi getirmeyi planlıyordu.

Ama kararı protesto edenler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalardan sonra, hükümet internet aramalarını vergilendirme planlarını durdurdu.

Gösteriler, Lübnan’da son yıllarda yaşanan en geniş çaplı eylemler oldu.

Bazı göstericilerin lastik yaktığı olaylara güvenlik güçleri göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Çıkan olaylarda bazı göstericilerin yaralandığı bildirildi.

 

Kaynak:BBC

Foto: REUTERS

 

Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’ini Niçin Okumalısınız?

oldman4“Şans değişik biçimlerde çıkar insanın karşısına. Kim tanıyabilir ki onu? Yine de ne biçimde olursa olsun, karşılığında ne isterlerse ödeyip biraz almak isterdim.” – Ernest Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz

Yaşlı Adam ve Deniz, Gulf Stream’de yani tam olarak Küba’da seksen dört gündür tek bir av yakalamayan ihtiyar balıkçı Santiago’nun hikayesidir. Hemingway’in kutsal kitaplardaki çile, yakarış, felaketler ve direnmeye ilişkin hikâyelere metinler arasılık yaparak yazdığı varsayılan romanı Yaşlı Adam ve Deniz, tam olarak ihtiyar ve kör talihli bir balıkçının birkaç günlük av hikayesidir. Bu romana kutsal metinlere gönderme yaptığı atfını yaptıransa hikâyenin insana umudunu kaybetse de direnmeyi öğütleyen yapısından geliyor. Gerçekte ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’na asker ve gazeteci olarak katılmış, kitlesel ölümlerin bizzat ortasında bulunmuş New York’tan Paris’e ve Madrid’den İstanbul’a kadar dünyada yaşamadığı şehir kalmamış Hemingway için, bu tür bir kutsallaştırmanın hiçbir değeri yok. Hemingway, dökme bir Alman çeliği kalitesindeki yazılarıyla sadece anlatmayı seçenler arasında yer alır. Bir başka ve en basit deyişle: Ernest Hemingway, sadece roman ve hikâye yazar. İsteyen de istediğini anlar. O, hiçbir zaman Tolstoy gibi okurun elinden düşsel bir elle tutarak sadece kendisinin istediği yerin, istediği bakış açısıyla ama sanki böyle yapılmamış da oraya okur kendi arzusuyla gelmiş gibi yapan bir yazar olmadı. Tolstoy, kendi düşüncesini kabul ettirmek için yazanların en kalitelisiydi ve bunu öyle ince bir fırça darbesiyle başardı ki Tolstoy’un okuru kendi istediği yere çekişi, tıpkı bir karabatağın ağzında tuttuğu misina ile Titanik’i yüzdürmesindeki ihtişama benzer. Oysaki Hemingway uzmanlarının üzerine kitaplar yazarak savunduğu gibi Yaşlı Adam ve Deniz, yazarın okura umut aşılamak için anlattığı bir mücadele metni değildir. Yaşlı Adam ve Deniz bir roman, daha doğrusu bir Hemingway romanıdır. Hepsi o kadar.

Sadeliğin ihtişamı

Söz konusu Hemingway ile onun Yaşlı Adam ve Deniz romanı olduğunda, hepsinin bundan ibaret olması, mütevazılığın da içini boşaltan bir alçak gönüllülük hatta alçaklık olur. Gerçi Hemingway yaşasaydı, onunla Paris’te bir barda viski içerken kendisinin okurun anlama tercihlerini kontrolünde tutmayan bir yazar olduğunu söylemenin dışında başka bir övgü sözü kullanılabilir miydi bilmem. Ama bildiğim bir şey var ki, tam seksen dört gündür ne büyük ne küçük tek bir balık dahi yakalayamayan Santiago’nun hikayesi, kutsal metinler bu romandan daha önce var olduğu için bir şekilde tüm metinlerin birbiriyle ilişkisinden bir parça daha fazla olarak onlara benzer. Santiago’nun yanında kırk güden fazla miçoluk yapan ama her seferinde eli boş döndüğü için ailesinin başka bir balıkçının yanına verdiği çocuk, Yaşlı Adam ve Deniz romanının anlam kulelerinden biridir. Bu, öyle bir kule ki oraya çıkmaya başarabilen sadelikle edebiyatı altın oranda birleştirebiliyor. Hemingway’in sadeliğin ihtişamı formu, yani on kelimeyi geçmeyen cümleler ve dil oyunlarına boğulmadan yazılan roman tarzıyla oluşturduğu Yaşlı Adam ve Deniz, edebiyat tarihinin sadelikle inşa edilmiş en güçlü ve güzel yapılarıyla doludur. Bu yüzden Hemingway kendinden sonraki yazarları etkileyebilmesi ve onlara bu amacı gütmese de yol göstermesi nedeniyle benim tabirimle Büyük Öğretici Bir Yazar’dır. Adını bilmediğimiz o çocuk da dünya edebiyatının en naif ve güçlü karakteri. Talihsizlik nedeniyle avlardan seksen dört gündür eli boş dönen Santiago’nun ne yiyecek düzgün bir yemeği ne de kalacak ve adına ev denilebilecek bir yeri var. Bu duruma hayli içlenen çocuk, son kez denizde şansını denemekten başka seçeneği olmayan Santiago’yu yalnız bırakmak istemez. Santiago ise talihsizliğini bulaştırmaktan korkarak bu yardım isteğini geri çevirir ve Hemingway’in Küba’nın yoksul insan yaşamları arasında Santiago kadar perişanını ve gururlusunu bulamayacağımızı anlatan bölümlerinin ardından vakit denize açılma vaktidir.

O büyük av

Yeni bir kıta keşfetmek isteyen 15. yüzyıldaki meslektaşları gibi olabildiğince uzağa gitmek için küreklere asılan Santiago, sonunda bildiği sulardan epeyce uzaklaştığında kör talihini de geride bıraktığını düşünür. Onu haklı çıkaran da yetmiş yılını geçirdiği denizde o güne dek en hayalperest denizcilerin palavralarında bile karşılaşmadığı büyüklük ve güzellikteki kılıçbalığının zokayı yutması olur. Santiago, sanki seksen yıllık ömründeki bütün talihsizlikleri yüzgecinin, omurgasının, derisinin, gözlerinin ve kuyruğunun bir kısmını oluşturup şans olarak geri dönmüş gibi bu eşsiz kılıçbalığını gördüğünde bir seçim yapar. Tecrübelerine dayanarak bu balığı tek başına zıpkınlar, zaten balık beş metrelik kayığından daha büyük olduğu için onu bordasına bağlayarak kürekle çok uzaklaştığı kıyıya kadar götürmesinin mümkün olmadığını bilir. Ama o güne dek hak ettiği şeyleri öylesine elde edememiş ve başarıya, rahata ve paraya öylesine susamıştır ki, zaten onu bu açık denize sürükleyen bütün bileşenlerin yapmasını istediği şey, bir an önce hiç kolay olmayacağı gözüken bu uğraşa girerek, balığı alt etmesidir.

Hemingway’in büyüklüğü burada görülüyor: Hem bu kılıçbalığını yakalamaya muhtaç hem de bunu tek başına, eğer bir peygamber olduğunu kanıtlamak için gereken türden bir mucizesi yoksa asla başaramayacak çaresizlikteki Santiago üzerinden okura sorular soruyor. Hayatınızda hak ettiğiniz halde elde edemedikleriniz bir büyük ikramiye gibi ama en kötü şartlar altında karşınıza çıksa ve bu sizin son şansınız olsa, ne yaparsınız? İnsanoğlunun hem ihtiyaçtan hem de açgözlülükten fırsat peşindeki bir av köpeği olduğunu anlatırcasına edebiyat tarihinin bu en büyük sorusunu bize yönelten Hemingway, ihtiyar balıkçı Santiago’nun hırs ve kibirden arınmış, ancak ne tecrübesine ne de doğaya duyduğu sevgiye yakışmayan cevabını bizimle paylaşır. Çocuğun yardımını kabul etmediğine hayıflanarak kılıçbalığını zapt etme mücadelesine girişen Santiago’nun zihninden o anda Hemingway’in bu ahret sorusu geçmez. Yapmak istediği tek şey, yapmak için yola çıktığı şeyi başarmaktır. İnsanın kararlarını çok da düşünmeden aldığını Hemingway’in kaleminden öğrenerek Santiago’nun beş yüz kiloluk, kılıcından kuyruğuna kadar yedi metreden uzun ve Santiago gibi yaşlı bir insan için güzelliğiyle deniz masallarının yaratıklarından, gücü ve karşı koyma hırsıyla aynı deniz canavarlarından birine benzeyen balıkla mücadelesi başlar.

Santiago iki gün boyunca insanoğlunun direncinin kırıldığı tüm sınırları aşar. Bütün gücünü, beklentisini ve dirayetini tüketir, ama sonunda kayığının kıçına o sülün gibi, gelin gibi, hayal gibi gelen kılıçbalığını bağlamayı başarır. Öte yandan bu doğa âşığı insan, kılıçbalığından ve Tanrı’dan bu av için af diler. Bir yandan avının ne eşsiz bir kılıçbalığı olduğu ile denizdeyken âdet edindiği üzere kendisiyle yüksek sesle konuşarak bizi de bu durumdan haberdar eder. Sonuçta Hemingway o her şeye kadir, karakterlerinin zihninden geçenleri en küçük ayrıntısına kadar bilen Tanrı yazarlardan biri değil. Böyle olmadığı için de Santiago’nun yüksek sesle konuşma gibi garip ama bir o kadar da faydalı alışkanlığı olmasa, onun mücadelesini bir anlatıcı sesine boğularak ve neler düşündüğünü dinleyerek öğrenecektik. Muhtemel ki Yaşlı Adam ve Deniz romanı da yazıldığı 1952 yılından kısa bir süre sonra, unutulmuş kitaplar rafındaki yerini almış olurdu. Santiago’nun neler düşündüğünü bize kendi ağzından anlattıracak o yüksek sesle konuşma gibi ince düşünülmüş, ama Hemingway’e de Nobel’i getirmiş özellik bir edebiyat dersidir. Ve bu tür bir başlığı edebiyat atölyelerinin modern romanlar bölümünde bulmak (yolum oralara hiç düşmese de sanırım) pek mümkün sayılmaz.

Kılıçbalığını avlamak için her şeyini tüketen Santiago’nun böylesi bir hikâyenin kahramanı olduğunu anlatabilmek ve parasını cebine koymak için çok uzaklaştığı kasabaya geri dönmek gibi küçük bir sorunu olduğunu fark ederiz. Tabii Santiago kılıçbalığını alt etmek için zıpkın kullanarak kan akan bir yara açmamış olsaydı, hikâyeye kan kokusunu kilometrelerce uzaktan alabilen köpekbalıklarının dahil olması zor görünüyor. Av mücadelesinde zıpkın Atlas Okyanusu’nun dibini boyladığı için kürek ve küçük bir kama dışında kılıçbalığını parçalamak için sürüler halinde gelen köpekbalıklarına karşı koyamayan Santiago’nun durumu, o balığı avlamayla ilgili şartlar gereği mecburi ama bir o kadar da yanlış kararının esirliğine dönüşür. Santiago, dönüş yolunda köpekbalıklarının pek çok saldırısını kahramanca püskürtmesine karşın, insanın azmini parçalayan bu deniz yırtıcılarının avını parçalamasını çaresizle izlemesiyle sonuçlanır. Daha köpekbalıklarının avın en değerli yerinden sanki Santiago’nun eline daha az para geçsin ve dahası böyle yaparak Santiago’nun direnci kırılsın diye aldıkları ısırık, o kılıçbalığını yaşlı balıkçının gözünde kutsal bir armağandan artık bir an evvel kurtulması gereken bir varlığa dönüştürür. Santiago’nun köpekbalıkları kılıçbalığının bir bölümünü parçaladıktan sonra, artık ne avladığı için özür dilemek ne de o güne değin böylesi bir güzellik gördüğü için şahit olmak amacıyla dönüp dönüp baktığı avına bir daha bakmayışı, Hemingway’in insanın hevesine yaptığı bir sorgulamayı oluşturuyor. Hemingway, hevesi alınana kadar her şeyin güzel olabileceğini ama başa gelen ilk felakette bu düşünsel değerin bir anda yerini öfke ve yılgınlığa bıraktığını, bu nedenle de insanların bir varlığa atfettiği değerin hiçbir zaman aynı kalmadığını tüm o değerin aynı kalacağına dair verilen sözlerin yalan olduğunu söylüyor. Bir köpekbalığı bir kılıçbalığından parça koparır ve Santiago, sanki yüz bin yıllık insanlık tarihindeki deniz avcılığının en büyük direnç destanını yazmamış gibi nasıl süklüm püklüm ve ruhsuz oluverir. İnsanlar anlam yükledikleri varlıkların yine bizzat anlamı yükleyen kendileri dışında herhangi bir başka nedenle zarar görmesine tahammül edemeyecek kadar zayıf karakterlilerdir. Ve anlam yükledikleri varlıkların, kendileri artık bu anlamı yüklemek istemedikleri zaman ancak yok olmasını talep edecek kadar da bencillerdir.

Umudunu kaybetmek

Santiago’nun bu denli habis özellikleri olmasa da standart donanımlara sahip bir insan olduğunu akıldan çıkarmamamız gerektiğini bize öğreten Hemingway, sanki büyük öğretici kendi değilmiş gibi perde arkasındaki gizlediği yeri sağlamlaştırır. Santiago’nun dönüş yolunda gittikçe ateşi sönen bir inatçılıkla köpekbalıklarından kılıçbalığını kurtarmaya çalışması, ama bunu bir türlü başaramamasını her ısırışta takip eden hikâye sonunda Küba’ya varır. Elinde kocaman bir hiç ile gittiği avdan kayığının ardına bağlı ve sadece iskeleti kalmış kocaman bir balık ile dönen Santiago’nun aslında başardığı tüm balıkçıların şahitliğinde kayda geçer. Yine de Santiago’nun eline bu iskeletten maddi olarak hiçbir şey geçmez ve yüz üstü yuvarlandığı yoksulluğu ile talihsizliğine gerisin geri döner. Çocuk da bu duruma şahit olur ve yaşlı balıkçının kursağından bir şeyler geçsin diye çabalar. Santiago da bir vakitler Afrika’da gördüğü beyaz aslanlarla dolu rüyasına dalarak, edebiyat tarihinin en güçlü karakterlerinden biri olmayı başarır. Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz romanında sabretmek, mucize beklemek, başarmak, azmetmek, af dilemek, elde etmek gibi kavramlarla dolu kutsal metinlere göndermeler yok. Hemingway bir roman yazmış ve hayatı anlatmış. Hayat bunlarla doluysa o da Hemingway’in suçu değil. Olsa olsa Hemingway, Tanrı’nın kişisel mucizeler yaratabileceğini ama her mucizenin insanı mucizeyi dilerken varmak istediği sona eriştirmeyebileceğini, bu kadarcık şey söylemeye hakkı olan büyük bir yazarın ihtişamıyla söylüyor. Neresinden bakarsanız bakın, Santiago kaybettiği umudunu açık denizde arayan ve bulduğu zaman daha çok kaybeden bir kahraman. Eğer Yaşlı Adam ve Deniz olmasaydı, 1952’den sonra büyük romanlar asla yazılamazdı. Ve eğer umudunuzu yeniden bulabilecek kadar güçlü değilseniz, kaybetmeyin. Ya da kaybedin, Santiago ile aramaya çıkın, mutlaka bulursunuz.

 

Kaynak: Ogitto