Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Magnum Fotoğraf Kooperatifi

Magnum Photos

 

 

resize

Yard. Doç. Dr. Merter Oral, Anadolu Ünv. İletişim Bilimleri Fakültesi –

Magnum ajansı, 1947 yılında Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, George Rodger, David Seymour ile bir Life fotoğrafçısı olan William Vandivert, Rita Vandivert ile Maria Eisner tarafından kurulmuştur. Kurucuların her biri kuruluş bütçesi için 400′er dolar sağlamışlardı.2 Diğer fotoğraf ajanslarından önemli farklılığı, ticari bir yapı olmakla birlikte bir kooperatif niteliğinde olması ve kooperatif ortaklarının ajansın işleyişinde eşit haklara sahip olmalarıydı.

Magnum, uluslararası alanda serbest çalışan fotoğrafçıları bir araya getiren kooperatif nitelikte ilk ajanstır. Kuruluşundan bu yana 50 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına karşın, hala dünyanın en saygın ajanslarından biri olarak değerlendirilen ve tarihi boyunca efsanevi fotoğrafçıları bir araya getiren Magnum, elitist yapısını bugün de korumaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası TV-öncesi dünyasının görüntü açlığını kapatmaya yönelik olarak kurulan Magnum, kuruluş biçimi, kurucularının kimlikleri ve dünya olaylarına tanıklıktaki ustalıkları ve daha sonra ajansa katılan fotoğrafçıların da katkılarıyla bugün de özel konumunu korumaktadır.

Magnum’u Hazırlayıcı Koşullar

İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1939-45 yıllan arasında çoğu fotoğrafçılar savaşta yer aldılar. Savaştan çıkan Avrupa ve Amerika bir haber açlığı içindeydi. Öyle ki, uzak yörelere ilişkin foto röportajlar neredeyse daha çekilmeden satılabiliyordu

Magnum Fotoğrafçısının Kimliği

Magnum, bir kooperatif olmakla birlikte, üyelik koşullarının oldukça zorlaştırıldığı bir yapı sergiler. Magnum’da üç çeşit üyelik söz konusudur. Bunlar sırasıyla, aday üyelik, yetkisiz (associate) üyelik ve asli ya da başka bir deyişle tam üyeliktir.

Her yıl Haziran ayının son haftasında New York, Paris veya Londra’da toplanan Magnum üyeleri, yıllık toplantılarının bir gününü yapılan üyelik başvurularını değerlendirmekle geçirirler. Portfolyoların değerlendirilmesi sonucu yapılan oylamada başarılı bulunan fotoğrafçılar “aday üye” statüsü kazanırlar. Aday ve ajans arasında bağlayıcı bir yükümlülüğün bulunmadığı bu statü, tarafların birbirlerini tanımasını amaçlar. 1998 yılına gelinceye kadar olan son beş yıllık sürede, yıl başına en çok iki fotoğrafçı bu statüye ulaşabilmiş, söz konusu dönemde hiçbir aday üyenin kabul edilmediği yıllar da olmuştur. İki yıl süren aday üyelik sonucunda fotoğrafçıdan yeni bir portfolyo sunması beklenir ve başarılı bulunduğu takdirde bu kez yetkisiz üyelik dönemi başlar. Bu üyeliğin başlaması ile taraflar arasında bağlayıcı hükümler işlemeye başlar; fotoğrafçı ajansın tüm kurallarına uymakla yükümlüdür, bununla birlikte ajansın tüm olanaklarından da yararlanmaya başlar. Yetkisiz üyenin tam üyeden tek farkı oy kullanma hakkına sahip olmaması ve ajans başkanlığına seçilme hakkının bulunmayışıdır. Bu üyelik statüsünde de iki yılı tamamlayan fotoğrafçı, bu kez yeni bir portfolyo sunarak tam üyelik için başvurabilir. Yine genel kurulca yapılan seçim sonucu tam üyelik statüsü kazanan bir fotoğrafçı, kendi isteğiyle ayrılmadığı takdirde, ömür boyu tam üyelik statüsüne sahip olabilir.

Yukarıda sayılan üyelik statülerinin yanı sıra, bir başka üyelik türü de “katkıda bulunan üyelik” diye adlandırılan özel bir üyelik biçimidir. Daha önce tam üyelik statüsü kazanmış bir çok fotoğrafçının yanı sıra, Magnum’a hiç üye olmamış bir çok fotoğrafçı, bu üyelik statüsünden yararlanarak fotoğraflarının Magnum aracılığıyla pazarlanmasmı sağlamışlardır. Bu üyelik statüsü ile çalışan fotoğrafçılar arasında geçen yüzyılın pek çok tanınmış fotoğrafçısı da yer almışlardır. Katkıda bulunan üyelik statüsü “Magnum’un yakın dostu olan bağımsız fotoğrafçılara verilmekte” olup; bu fotoğrafçılar, “birtakım müşterilerle kendileri doğrudan ilişki kursalar bile Magnum’u yetkili ajansları olarak atamış kişilerdir.” Magnum ajansına ilk olarak katkıda bulunan üye statüsüyle katılan fotoğrafçılar arasında Ansel Adams (yanda), Philippe Halsman, Dorothea Lange, Russell Lee, Herbert List ve Wayne Miller bulunmaktadır.1

Böylesine zorlu bir üyelik yapısı sergileyen Magnum, daha kuruluşundan başlayarak, fotojurnalizmde yeni standartların oluşması doğrultusunda çabalar harcamıştır. Kurucuların başlattığı ve günümüzde de yaşatılmaya çalışılan bu standartlar şöyle sıralanabilir; yaratıcılık, adama, çağına tanıklık, hümanizma ve idealizm, macera ruhu ve perfeksiyonizm. Bu özelliklere bir de bağımsız çalışma ruhu eklenebilir. Kuruculardan sonra Magnum’un ilk üyesi olan Werner Bischof (yanda), Magnum’a katılması için aldığı teklif sonrası nişanlısına yazdığı bir mektupta şöyle diyordu :

“Büyük bir karar aşamasındayım, elimde Magnum’un sözleşmesi var. Bu, kooperatif şeklinde, dünyadaki en İyi fotoğrafçılarının -Capa, Cartier-Bresson, Chim ve Rodger-kurduğu bir ajans. Benim için önemli olan hepsinin de anlayışlı ve sosyalist eğilimli olması. İkisi İspanyol İç Savaşı’ndaydı. Onlar özgür insanlardır, bir dergiye kendilerini bağlayamayacak kadar çok bağımsızdırlar.”

Fotoğraflara olan ve giderek artan talep tüm dünyada çok sayıda basma yönelik fotoğraf ajansının kurulmasına yol açtı.4 Bu ajanslar ya fotoğrafçıları kiralıyor, ya da serbest fotoğrafçılarla anlaşma imzalıyorlardı. Çoğu ajans yüzde 50, hatta bazen daha yüksek komisyon alıyordu. Tüm maddi riskleri üstlenen fotoğrafçının, fotoğraflarının satışını kontrol etme olanakları yoktu. Giselle Freund’a göre Magnum’un temel kuruluş amacı bu özellik idi.5

Robert Capa’nın Magnum’un kurulması fikrini ilk kez 1938 yazında çekim için gittiği Çin’de bulunduğu sırada geliştirdiği belirtilir. O günlerde Paris’te bulunan Capa’nın eski patronu Simone Guttmann, aralarında Life dergisi, Pix fotoğraf ajansı ve haftalık Clartes dergisinin de içinde bulunduğu bir düzenleme ile Capa’yı Çin’e gönderirler. Capa, Hagchow kentinden eski bir Macar arkadaşına yazdığı bir mektupta, mevcut durumuna, Guttmann’ın Capa’nın becerisi, yolculukları ve en nihayet yaşamı ve sahip olduklarına ilişkin tavırlarına artık dayanamadığını belirtir. Artık patronların ve gazete kartellerinin tiranlığının yıkılıp, bir kooperatif ajans kurma zamanı gelmiştir.

Tümünün ücretli olmalarına karşın, savaş sırasında fotoğraflarının kullanımı konusunda basın patronlarına kafa tutabilen tümü ünlü Magnum kurucuları, neden kendilerine idari sıkıntılar da getirecek olan bir fotoğraf kooperatifi kurma yoluna gitmişlerdir? Romeo Martinez’e göre bunun nedeni Capa’nın “eğer kendi negatiflerine sahip değilse, fotojurnalist hiçbir şeydir” şeklindeki ve fotojurnalizm tarihinde en akıllı fikirlerden biri olduğunu ispatlayacak yaklaşımıdır.7 Tüm üyelerinin hareket özgürlüğünün sağlanması ve negatifleri üzerindeki haklarının garanti altına alınması için kooperatif yapılanma en iyi çözümdü. Böylece fotoğrafçılar özgürce çalışma olanağı bulacaklardı.

Robert Capa’nın Çin’deki hayali, 1947 Nisan’ında New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nin (MOMA) lokantasında toplanan George Rodger (yanda) dışındaki kurucu üyeler Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, David Seymour, William ve Rita Vandivert ile Maria Eisner tarafından gerçekleştirilecekti. 22 Mayıs’ta ticari lisansını alan ajans çalışmaya hazırdı. Neden Magnum adının seçildiğine gelince: Çünkü bu asil Roma adı şampanyayı akla getiriyordu. Ajansın ilerideki başarıları, şehvet dolu şişeden çıkacak patlama sesleriyle kutlanacaktı.

İlginç bir rastlantı olarak Magnum’un kurulduğu lokantayı barındıran müze, bir yıl önce kooperatifin kurucularından Henri Cartier-Bresson’un bir sergisine ev sahipliği yapmıştı. Cartier-Bresson’un savaş sırasında öldüğünü düşünen müze, onun ardından bir ‘posthumous’ sergi hazırlığına girişmiş, Cartier-Bresson ise ABD’ye gelerek sergi hazırlıklarına yardımcı olmuştu. ‘Posthumous’ olmaktan kurtulan serginin katalogu yine MOMA tarafından ‘The Photographs of Henri Cartier-Bresson’ adıyla 1947 yılında yayınlandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan haber ve görüntü açlığını doldurmak ve üyelerinin haklarını korumak üzere ticari/idealist bir anlayışla kurulan Magnum’un, savaşta fotojurnalizme ara vermek zorunda kaldığı için David Seymour dışındaki tüm kurucuları, tanınmış, fotojurnalizmde kendilerini kabul ettirmiş fotoğrafçılardı, Magnum’un kurulması sonrası bu fotoğrafçılar dünyayı bir nevi kendi aralarında paylaştılar. Henri Cartier-Bresson Asya’yı, George Rodger Afrika ve Orta Doğu’yu, David Seymour Avrupa’yı, William Vandivert ABD’yi çalışma alanları olarak belirlerken, diğer iki kurucu üye Rita Vandivert ve Maria Eisner, New York ve Paris’teki büroların sorumluluğunu üstlendiler. Kurucu üyelerden Magnum’un Paris büro sorumluluğunu (kendi evindeki bürosunda) üstlenen Maria Eisner, İkinci Dünya Savaşı öncesi Paris’te Alliance Photo adlı bir fotoğraf ajansını yürütüyordu.9

İlk Dünya Savaşı sonrası Weimar Cumhuriyetinde ortaya çıkan yeni fotojurnalist kadrosu gibi Magnum kurucuları da faklı kültürlerden gelen bir yapıyı sergilemektedir; Macar (Robert Capa), Polonyalı (David Seymour/Chim), Fransız Henri Cartier-Bresson), Alman (Maria Eisner), İngiliz (George Rodger) ve İki Amerika’lı (William ve Rita Vandivert).

Magnum’u kuran farklı kültürlerden gelen bu insanlar, kendi negatiflerinin kullanım haklarına sahip olacakları bir kurum oluşturmanın yanı sıra, özgürce çalışabilecekleri bir ortam da yaratmış oldular.

Van Goh, Sokrates ve Seyd Ahmed

 

 

Kısa bir süre önce hayatını kaybeden Seyd Ahmed hakkında bayağı zaman önce yazdığım yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Sosyal Meydadan takip ettiğim kadarıyla kendisinin herhangi bir kaydı, kafa kağıdı olmadığı için hastaneye bile alınmak istenmemiş, sonuçta kamuoyunun baskısıyla tedavisi için hastaneye yatırılmış olduğunu biliyorum.

Seyd Ahmed aslında yıllar önce hayatını noktaladı. Bütün dünya nimetlerine, mala mülke sırtını çevirdi, fırçasını alarak Siverek sokaklarına daldı. Başı öne eğitti hep, çünkü düşünürdü durmadan. Utandığından değil, yanlış bir şey yaptığından değil, düşündüğü için başı öne eğilmişti. Anlaşılan kafasında yığınca soru, tonlarca renk barındırıyor ve bu nedenle taşıyamıyordu kafasını. Yüreğinde ki aşkı ve kafasında ki derin felsefi görüş onu yanlızlaştırmış ve sokaklara sürmüştü.

O belki de bir dahiydi ama biz onu hep deli bildik.

Oysa bizim akılı olduğumuz tartışmalıydı.

Aklımız doğayı tahrip etmek, tüketmek ve mal biriktirmek için çalışıyordu. Deli değimiz Seydahmed’in ise aklı renklere, yalnızlıklara ve hayallere çalışırdı. Tıpkı eski zaman filozofları gibi.

Belki de bir filozoftu Seyhahmed. Biz bilmedik, ama  o bizi hep bildi, dönüp çirkinliklerimize bakmak istemedi. Çünkü biz aşkı öldürürdük, o ise aşka ruh katar, resmini çizerdi, delirmek de olsa bedeli…

 

İşte 2008 yılında kaleme aldığım yazı…

 

Çocukluğumun Siverek’i ilginç ve gizemliydi. İç içe, sırt sırta yapılmış toprak damlı evler, siyah bazalt parke taşlardan döşenen dar ve dolambaçlı sokaklar, kahveler; bütün bunların arasında iki katlı, görkemli taş konaklar göze çarpardı.

Siverek’in tam orta yerinde Hititlilerden kaldığı söylenilen Kale, şimdi park ve dinlenme yeri olsa  da , o dönemde oldukça canlı kalıntılara sahipti. Devasa kale duvarları, yer altı geçitleri ve toprağın altında inşa edilen gizemli odalar… Öte yandan bir sürü kabartma, kitabe  ve tarihi değeri olan taşlar, evlerin duvarlarında rastgele örülmüş olmaları,  bana pek ilginç gelirdi.

Kalenin altında geçitlerin ve Kral Odalarının bulunduğuna dair söylenceleri dinleyince, merakım iyiden iyiye artar, bir gün anlatılanları gün yüzüne çıkacağına inanırdım.

Çocukluk yıllarımın   Siverek’i bir Ortaçağ kentini andırır, sokak ve pazarlarda  gezen pala bıyıklı, abaların altında tüfek ve hançer saklayan ilginç tipler her daim insanın dikkatini çekerlerdi. Aşiret düzeninin devamlılığını sağlayan ,gözünü  budaktan sakınmayan bu tipler çoğunlukla insan canına kıyan, birer katildiler. Ama çarşıda, pazarda dolaşır, bir ağanın peyeliğini yaparak yaşamlarını oldukça rahat geçirirlerdi. Ne abalarının altındaki tüfek sorun olur, ne de mahkeme edilirlerdi.

Bir çoğu şimdi yok artık. Adları, sanları, ilginçlikleri zor bela hatırlanıyor. İlginçlikleri, yaşadıkları yılların zamanlarında kaldı. Belki adlarını  hatırlayanlar, onların zalimliklerini çocuklarına anlatıyordur.

O dönemin garipleri, parasız-pulsuzları; Cemalo, Sülo, Bılet, Abbas, Seyd Ahmed, Sofi, Hote de bunlar gibi ortalıkta gezer, çevrenin yardımıyla yaşamlarını sürdürürlerdi.  Her birisinin apayrı özellikleri ve kişilikleri vardı. Ama hiç biri hırsız ve zalim değildi.  Kimi deli diyordu bunlara, kimisi saf.

Belki birer filozoftular, belki de maddi yaşamdan ellerini, eteklerini çekmiş birer ermiş. Kimisi aşkından divane olmuş, bir diğeri aklının elinden sokaklara düşmüştü. Abbas yirmi dört saat sokakları adımlarken, Seyd Ahmed  elinde fırça, hayal kuruyordu, dar Siverek Sokaklarında. Her kesin apayrı bir dünyası ve sorunu onları sokaklara mahkum etmişti.

Şimdi bu insanların bir çoğu yok. Kimisi bir köşede ölü bulundu, kimisi bir başına bilinmez yolculuklara çıktı. Şimdi Siverek onlarsız yaşamaya devam ediyor. Ama her köşe başında onlardan izler bulmak mümkün. Zihinlerdeki yerleri puslu da olsa, gülümseyerek hatırlanıyorlar. İçlerinde unutulmayan, hala eserleriyle yaşayanlar da vardır.Seyd Ahmet bunlardan biridir. 20-30 yıl öncesi Siverek’te yaşayan her kes Seyd Ahmed’i tanır, bilirdi. Çünkü o müthiş bir ressam ve belki de bir dahiydi.

O  bir Van Gogh, Picasso kadar şanslı değildi. Onların  ilginçlikleri taşımasına rağmen, aynı ünü yakalayamamıştı. Onun hayatını araştıran bilim insanları yoktu, yaşamını anlatan bir yazar hiç olmadı. Ama  Seyd Ahmed bir ekoldu bence.

Üstüne başına dikkat etmeyen, yaşamında parayı bilmeyen ama müthiş resimler yapan ilginç bir insandı.  Bu nedenle üstü başı, elleri her zaman boyalı olur, ceplerinden fırçalar çıkardı. En çok da pastanelere manzaralar yapar, kara kalem portreler çalışırdı.

Zayıf, uzun boylu, saçı sürekli dağınık bir tipti. Zaman zaman sakal tıraşı olan, temiz bir insandı. Dişlerini çekmiş, ağzında dişsiz bir yaşam sürdürüyordu. Dişlerine ne oldu diye soranlara bildiği tek dil Zazaca “ Biray mi, merdimîrê çiçî yeno, werdra yeno. Mi nefsê xue kerd terbiye. Qande coy dildani mirê lazım nîyê. Ez xurê pilol wena,  nan terpoşnena doy miyan.  O ra sebo,  roja ci bîro, her kes ro mımıro? * diyerek, derin felsefi bir anlayışa sahip olduğunu da anlatmaya çalışırdı.

Dünya malı onun için, bir fırça kadar değerli değildi. Her şeye sırtını çevirmiş, hayalindeki dünyayı resmetmeye çalışıyordu. Yemyeşil manzaralar, şelaleler ve dağlardan akan nehirler resmeder, insan portelerini kara kalem çalışırdı  “Kaderleri siyah bunların, bu nedenle kara kalem çalışıyorum.” derdi.

Şimdi var, yaşar mı bir köşelerde bilmiyorum. Ama resimlerinden en azından bazılarının Siverek’te bir yerlerde asılı olduğunu tahmin ediyorum.

Sokrates M.Ö. 4 yüzyılda Atina’da yaşadı. “Kendini tanı” söylemiyle, insanın evrenden önce kendisini anlamlandırması gerektiği savunan bir filozoftu. Ömrü Yunan Soylularına ve Yöneticilerine karşı düşünceler geliştirerek geçti. Toplum düzenini bozmaktan ölüm cezasına çarptırılırken ve ölüme giderken bile düşüncelerinden ve yaşamından ödün vermedi. Ömrünün sonuna kadar öğrendi, öğretti.

Sokrates’ın hayatını anlatan “Filozofu Öldürmek” adlı yazıyı E edebiyat dergisinde okuyunca aklıma Seyd Ahmed geldi. Kim bilir belki de o da bir filozof, dahi bir ressamdı. Ama biz onun  farkına varamadık. Deli diyip, sokaklara mahkum ettik. Dünya malına sırtını dönmesini, resim için hayal aleminde gezinmesini delilik olarak değerlendirdik. Oysa bütün önemli filozoflar, önemli ressamlar biraz deli değiller miydi?

İnsanlar Sokrates’in farkına varmasaydı, düşüncelerini ve yaşamını tartışmasaydı Sokrates bu gün kitaplarda, zihin ve felsefi çalışmalarda yaşar mıydı?

İnsanı ölümsüz kılan farkındalık değil midir?

İşte bu nedenle Seyd Ahmed’i 28 yıl sonra da olsa yeniden tanıdım, farkına vardım.

Seyd Ahmet’i hatırlayan, onun eserlerini saklayan birileri mutlaka vardır. Bunları ortaya çıkarmak, Siverek açısından oldukça önemlidir.

Siverek Vilayet Yapma Derneği bir sürü saçma sapan işle uğraşacağına, Seyd Ahmed ve benzerlerinin hayatlarını araştırsa, onların varsa eserlerini ortaya çıkarsa, eminim Siverek’in İl olmasından daha hayırlı bir iş yapmış olur. Bu gün dünyada küçük ama oldukça etkili kentler mevcut.

Tarihleriyle, insanlığa mal olmuş kişilikleriyle bütün dünyada biliniyorlar. Hiç biri başkent ya da mevcut konumlarını aşan yapılara ulaşmak için çaba harcamıyorlar. Daha ziya de kendi değerlerini dünyaya tanıtıyorlar. Bu sayede sürekli yükseliyorlar, gelişiyorlar.

Siverek’te ki demokratik kitle örgütleri, ya da bir dernek mesela Seyd Ahmed’in eserlerini ortaya çıkarıp, bir resim müzesi yapabilir. Yılmaz Güney, Ahmet Arif, Mehmet Uzun, İbrahim Rafet, Bablı Osman,69355107_2313907465405401_8679607307207704576_n Yılmaz Karakoyunlu,  Necati Sİyahkan ve daha bir çok yazar, sanatçı ve düşünürün hayatını araştıran kurumlar  kurabilir, onlar adına her yıl sempozyumlar düzenleyebilir.

Ama maalesef bu işler çoğu zaman deli saçması olarak algılanır.

Tıpkı Seyd Ahmed’in ressamlığına delilik denildiği gibi.

 

*

“Kardeşim, insana ne gelse, yemeden gelir. Ben nefsimi terbiye ettim. Bu nedenle dişe ihtiyacım yok. Ben kendime bulamaç,lapa yerim, ayrana ekmek doğrarım. Ne olacak. Günü geldiğinde herkes ölmeyecek. mi?”

 

Not: Fotoğrafları sosyal meydadan aldım. Siverek’in Sesi ya da başka bir hesaptı. Lütfen özürlerimi kabul etsinler. Tam adreslerini bulamadım. Bana buradan ulaşırlarsa çeken ya da yayınlayan hesapları fotoğrafların altına yazarım. Hoş görünüz için teşekkürler…

 

 

 

16.052008

 

Geçmiş Zaman Yazıları/Tutsak Kentlerin Ozanları

 

Bütün zamanların tutsak kentleri, zincirlenmiş toplumları ozanlarıyla tutsaklığı aştılar, zincirlerini kırdılar.

Çığlık çığlığa söylediler, sözlerini ozanlar.

Aç kaldılar, susuz ve yartsuz kaldılar, ama asla sözlerinden dönmediler…Güneş onlar için kıble gah   oldu hep. Işığa, ışığa doğru koşar adım yürüdüler.

Ölürken, dar ağacında sallanırken bile ‘gülümsediler’.Yüzlerindeki tebessüm yeryüzüne miras kaldı böylelikle.

Ozanlar öldüler, öldürüldüler ama sözleri sonsuzluk içinde parlayan yıldızlar gibi ışık oldu gökyüzüne.

Bütün zamanlara inat, gök yüzünde asılı, kafasın kaldırıp, okumak isteyenler için hep aydınlık kaldı sözleri.

Ozanlar ışığın bir parçasıdır der, başka bir ozan. Düşünürken sessizdir, söylerken çığlık çığlığa, yazarken fermanını kendisi taşır boynunda.

Ozanlar zamanla yaşıttır. Öteden beri gelir, geleceğe akar. Bir akarsu gibi akar, bütün izler ışığa çıkar.

Bütün kentlerin sürgünüdürler, kimliksizlerin kimlikleridirler ozanlar. Zamana inat, yaşıttılar içindeki ışıltıyı bütün zamanlara.

Söylenmedi  daha bütün sözler, yazılmadı son roman. Dile gelmedi en güzel şiir. Yarınlar gebedir, her doğan günde, yeni bir çığlığa.

Şimdi bütün ışığı topluyor yüreklerine ozanlar, sevgiyi  büyütüyorlar durmadan…

Bek yeniden güneş gülümsüyor ve iklim bahara evriliyor.

Şimdi bir dengbej başlar söyleme, güzelleştirmeye başlar dünyayı.

Bir ozan söyler yüreğindeki aşkın kıvılcımlarını, bir dengbej ısyandadır sınır boylarında…

 

28.07.2017artworks-000096740792-1bko4k-t500x500

 

Dolma Kalem…

Eşyalarım arasında halen bir dalma kalem olduğunu bilmiyordum. Karıştırırken bulmuşum. Bulduğum an, dolma kaleme mürekep doldurup, sıcağı sıcağına yazmışım bu sözcükleri…

İşin bir de kötü tarafı var. İki yıl önce bulduğum, üç beş gün kullandığım Dolma Kalem yine kayıp. Bir türlü bulamıyorum. Yitik eski zamanlar gibi. Elimden kayıp, gitmiş.

Neyse ki son yazının aslı olmasa da fotoğrafı elimde.

Mutluyum.

Kalemin gücü

images

Güneş doğduğunda, hayat yeniden başlıyor sanki. Her şey eskinin aynısı ve tekrarı olsa da, zaman denilen kavram kendini yeniden üretiyor.

Yeniden, bir baştan bir başa.

Dün geçmiş zaman, içinde bulunduğumuz an şimdi ki zaman. Zaman aktıkça her şey eskiyor ve bazı kavramlar, eşyalar, değerler  daha bir değer kazanıyor. Bazıları ise çürüyor, buharlaşıyor ve yok oluyor.

Her şey ama.

Geride kalan her şey, daha bir değerli.

Acı bile olsa.

Çünkü geçmişe varmak mümkün olmaz, yaşam geleceğe akar.

Her zaman…

Nokta…

Kalemin ve kağıdın gücüne inanıyorum.

Kesinlikle insan duyguları kalpten parmaklara, parmaktan kaleme, kalemden kağıda akar.

Ne engel tanır, ne de sınır.

Akar durmadan.

Sınırlamak, durmak gerekse bile kağıda akar.

Oysa bilgisayar bir şeyleri eksik bırakır, akan ırmağa  setler yerleştirir.

Soğuk ve duygusuzdur.

Eksik kalan nedir bilmiyorum ama teknolojinin akıllı araçları bir şeyleri eksik bırakır.

Kalem öyle değil, kesinlikle öyle değil.

Bir ruha ve derin duygulara sahip. Tıpkı canlılar gibi.

Kalem kağıtta gezinirken, sözcükler dans eder.  Ne kuytu kalır, ne de mahrem. Her şey dile gelir.

Hiçbir şey kalemim yerini alamaz. İlk tabletten bu yana değişmez kuraldır. Kalem kılıçtan keskin, duygudan kalıcıdır.

Bu nedenle kalemle kağıdın izdivacında bütün kelimeler iç içe erir, yek vucut olur sonra yeniden ayrılır.

Olaganüstü bir dans gösterisi gibi.

Şimdi yeryüzü ezgilerinde, bütün sözcükler, bütün diller dansa durmakta yüreğimde.

Nokta…