Sabriye Çınar Doğan video için teşekkürler.İzleyin, gülmek kesin…
Doğan
Sabriye Çınar Doğan video için teşekkürler.İzleyin, gülmek kesin…
Doğan
Yıllar önce çekilen bir fotoğraf. Ben mi çekmişim yoksa başka bir arkadaş mı çekmiş tam hatırlamıyorum. Henüz koçerliğin geçerli akçe olduğu yıllar. İnsanın, insana benzediği yıllar.Saçlar, giyilen elbiseler ve elbette çocuklar o dönemin özelliklerini yansıtıyor. Sanırım Siverek Karabahçe Köyünün zozanlarında kıl çadır kuran köylülerin günlük yaşamından bir kare… Karacadağ 1985
Çok ilginç bir toplumsal yapı olduk. Kimimiz için bazı sorunların hiç bir önemi yok. Hatta sorun da yok. Ama bazıları için ise sorunlar yaşamın bir parçası, hatta dayanılmaz bir sancısı.
Böylesine çelişkili bir yapı olduk. Aradaki uçurum, aradaki derinlik, makas aralığı giderek büyüyor, zıtlık kocaman bir kara delik gibi,
bizleri yutuyor.

İzmir Karabağlar’da orman yangını devam eder, onlarca hektar ağaç küle döner, yüzlerce canlı ateşte can verir, 51 saattir hala yangın sürer.
Mesele değil, rutin bir sonuç
Alışkınız.
Yansın, ateş bize yabancı değil.
Geçmişte tapmışlıklığımız var.
Ne olacak ki, kesemizden mi gidiyor.
Biz asıl ateşin kaynağına bakmalıyız. Güneşin doğduğu yere yönelmeliyiz.
Hele bir kayyım atayalım, Allah Kerim.
Sonra bakarız.
Yangın da süner, enfeslasyon da iner.
Diyarbakır, Van, Mardin.
Her şeyin başı oralarda. Dolar, altın, bist, borsa aklınıza ne gelirse sebep, bu belediyeler.
Kayyım atadık, her şey düzeldi. Bunlar gelince, yeniden tırmanışa geçti dolar, merkez bankası bile etkilendi yaw bu belediyelerden.
Neyse ki merkez bankasını önce hakladık.
Şimdi çalışma zamanı.
Yangın mangın vızgelir.
Ne olacak ki?
Göndeririz bir iki toma, çözeriz evelallah…
13.12.2007 tarıhinde yazdığım, sanırım yayına veremediğim bir yazımı sizinle paylaşmak istiyorum. Bana ilginç geldi, biraz geçmişi yaşamak bu günü anlamak açısından önemli…
Bir zamanlar “mutfakta yangın var.” sloganı muhalefetin esin kaynağıydı. Mitinglerde, boş tencerelerle eylem yapılır, açlık ve yoksulluk manzarası çizilirdi.
Şimdi durum farklı. Muhalefet hükümeti farklı alanlarda zayıf düşürmeye çalışıyor. Yani mutfaktaki yangın unutulmuş görünüyor.
Her şeyin düzeldiği havası hakim.
Hükümetin ağzı kulaklarında. TV ekranlarda ‘her şey tıkırında işliyor havasındalar.
“Her şey yolunda. Ekonomi düze çıkıyor. Enflasyonu ezdik. Şimdi kontrolümüzde” diyor ekonomiden sorumlu bakanlar, ilgili ilgisiz tüm yetkililer.
Kendilerine göre haklı yanları var. Siyasal iktidar güçlü bir oy potansiyelinin üzerinde oturuyor. Tabi ki bunun propagandasını yapacak.
Buraya kadar her şey normal.
Normal gitmeyen ise açıklanan rakamlarla gerçekliğin tezatlığı.
Geçen yıldan bu yana,ne zaman tüp borcunu ödemeye gitsem, mutlaka zamlandığını görüyorum. Ekonomi sayfalarına bakıyorum, hükümetin açıklamalarını inceliyorum. Tüp gazla ilgili fiyat artışına dair pek bir düzenleme yok gibi. Ama her nedense mutfakta kullandığımız tüpün ücreti ha bire artıyor. Son bir ay içinde üç kez zamlandığına şahitim. 32 ytl olan fiyat önce 35 ytl’ye, sonra da 40 ytl’ye, şimdi de 41.5’ ytl’ye yükselmiş durumda.
Önce inanamadım. Satıcıyla münakaşa bile ettim. Tüpçümü değiştirdim ve küçük bir araştırma yaptım. Sonuç beni haksız çıkardı. Satıcı haklıydı. Tüp gaz haftalık zamlanıyor, bu da bize yansıyordu.
Her halde tüp gazın genel ekonomik göstergelerin dışında olduğunu kimse iddia edemez. Petrolün yan ürünü olan tüp gazın tek başına artmasının bir mantığı yok herhalde. Bu da gösteriyor ki bir çok ürün aslında gizli gizli zamlanıyor.
Geçenlerde hükümet kulislerinde elektrikle ilgili yaşanan tartışmalar bana ilginç geldi. Dünyanın bir çok ülkesinden daha fazla baraj ve hidroelektrik santralına sahip ülkemiz, elektriğe otomatik zam yapmayı düşünüyor. Yani her ay sayaçlardaki fatura biraz daha kabaracak.
Sadece bu mu?
Temel gıda maddelerine yapılan zam. Mesela yağ, peynir, zeytinde ne hikmetse birden bire fiyat artışına gidildi. En ucuz beyaz peynir 4 ytl iken, bu gün 6 ytl dolaylarında dolaşıyor. Zam oranı neredeyse % 50…
Alım gücü giderek düşüyor. İşçi ücretleri, kamu çalışanlarının maaşlarının dünya standardında olmadığını hepimiz biliyoruz. Asgari ücretle çalışan insanların geçim indeksi iktisatçılar için tez konusu bile olur. Ev kirasının en az 300 ytl olduğu bir dönemde insanlarımız asgari ücretle geçiniyorlar.
Ne yiyorlar, ne içiyorlar doğrusu merak konusu…
Şimdi ben neye inanayım.
Cebimdeki paranın her gün azalmasına mı, yoksa bakanların cilalı sözlerine mi?
Tüp gazın otomatik olarak zamlanmasının anlamı ne olabilir?
Ekonomi bilimi açısından ne anlam ifade eder?
Reel durum ortada.
Ekonominin düze çıktığına ben de inanmak istiyorum ama gerçeklik biraz farklı.
İktisat bilimi reel durumu esas alır. Yani çarşı pazar bir kıstastır.
Eğer çarşı pazarda sıkıntı varsa, ekonomik çarkın sorunlu olduğu kabul edilir.
Buna rağmen rakamlarla oynamak, sanal göstergeler yaratmak imkan dahilindedir.
Alım gücünün düştüğü, üretmeyen, kaynaklarını doğru kullanmayan bir ekonomi, yüksek ateşli yapıya sahip olduğundan, kriz sürekli tetiktedir.
İstanbul’da bu gün yağan yağmur, bazı sokak ve caddeleri adetta hızla akan şelaleye haline getirdi. Kısa sürede etkili olan yağış, sokaklarda olağanüstü manzaraların oluşmasına neden oldu.
Eminönü semtinin arka sokaklarında, genelde iş yeri olan bölgede vatandaşların cep telefonlarına takılan görüntü yağışların şiddetini ve İstanbul’un alt yapısını gözler önüne seriyor.
Ses adeta bir şelale, ama arka dekorda görünen dükkanlar işi bambaşka kılıyor… İstanbul burası, dünya metropolü…
Birkaç gündür sıcak hayatımıza bir kara basan gibi girmiş durumda. Öylesine bir sıcak ki, insan bir yere koyamıyor, tarifini yapamıyor, etkisini anlatamıyor. Sürekli yanan bir ateş topuna dönen güneş ve gözleri kör edercesine parlayan ışık hayatımızın bir parçası haline gelmiş durumda.
Herkes bir yerlerde beklemede. Havaların birazcık olsun düzelmesini, sıcaklığın birkaç derece düşmesini umut ediyor. Tabi bu kavurucu ateş altında çalışanlar, topraktan verim almaya çabalayanlar da var. Onlar ateşin bir parçası olarak, yanarak, eriyerek yaşamlarını sürdürüyorlar.
Gündüz bir hayalet kentlere döndü bizim buralar. İnsanlar gölge bir yer, serin bir ortam arayıp, duruyor.
Mevsim yaz, sıcak muhteşem demeyeceğim, çünkü korkunç. Deniz ve kumda sıcağa güzellemeler dizenleri bizim buralara davet ediyorum. Sıcaklığın gerçek yüzünü görsünler diye. Misafir ederiz, derece 45, yemekler de sıcak ve sıcak kadar da acı. Her şey sıcak, hatta sıcaktan da öte. Gökyüzü yanıyor, yeryüzü yanıyor ve bir de insan eliyle çıkarılan yangınlar, harlanan ateş var.
Dayanabilen gelsin, valla misafir ederiz.
İçten ve bütün sıcaklığımızla.
Buyrun Mezopotamya sofrasına.
Bizim buralar, bildiğim, bilmediğim,gittiğim, gitmediğim bizim buralar, yani Mezopotamya diye bilinen, yeryüzün en eski köşesi. Eski olmasından mıdır nedir, bir acayip yanıyor, altan alta kaynıyor. Her yaz aynı dertten muzdaripiz. Yazları çok sıcak geçer. Öyle sıcak ki insan adeta erir, sıcaktan kavrulur.
Mezopotamya, Dicle Fırat arası, kimisine göre verimli hilal yani. Kuru bir dalı toprağa gömsen, bir süre sonra yeniden filizlenir, dal budak verir.
Ama mesele şu ki, yeşeren, dal budak veren kuru dalı yaşatmak her zaman büyük sorun. Ne üzerinde ki canlılar Mezopotamya doğasının olağanüstü çabasına içselleştirebiliyor, ne de dirilmeyi kendilerine karşı başkaldırı olarak algılayanların rızası var bu dirilişe.
Her şey tetikte, sıcak bir tabanda kaynıyor, yakıcı bir rüzgarın esintisi oluyor.
Mezopotamya bu. Her şeyin kendi zıttıyla var olduğu, geceyle gündüzün koyun koyuna yattığı bir coğrafya.
Tarihten önce var olan, varlığını sürdüren ve asırlarca ayakta kalan bir coğrafya. Varlığını iki nehrin kültüründen, kadimliğinden, asiliğinden alan ve harmanlayan bir eski aden.
Mezopotamya için yakıcı sıcakların en yoğun yaşandığı demler, bu günler. Sıcaklık yer yer 45 dereceyi buluyor.
Niye ki?
İşte öyle.
Sebebi yok. Birileri incir sıcağı der, kimisi üzüm sıcaklığı.
Bu nedenle bizim buralarda cevabı olmayan sorulara, işte öyle diye cevap verilir.
Müthiş bir cevap.
Nereye çeksen gider, her şeye yeter.
İşte öyle.
Yaz mevsimi benim için korkulu bir rüya gibidir. Kış bitimi ve bahar mevsimi benim için romantizmin demidir, yaz ise çekilmez,yakıcı bir süreç gibi.
Hele yükselen sıcaklık yok mu, bütün yaşama sevincimi alıp, götürüyor. Sıcaklık öylesine artıyor ki, hiç Güneş doğsun istemiyorum.
İnsan hep gece olmasını ister mi, yalana gerek yok, 45 derecede yanmaktansa, gecenin hafif esintisini tercih ederim. Yaz mevsimi Mezopotamya için zorlu geçen mevsimdir. Tıpkı bazı yerler için zorlu geçen kış mevsimi gibi.
Sıcaklık öylesine yakıcıdır ki,her şey sararır, kararır ve yanar.
Yazın özellikle ovalarda sıcaklık 45 derece olurken, yüksek dağlarında kısmen de olsa serin bir mevsim yaşanır, sular akmaya devam eder, doğa yeşil örtüsünü birazcık da olsa korur; serin bir ortam yaşanır.
Ovalarda doğa sıcaktan kavrulurken, her şey sararır.kurur ve rüzgarın insafına kalır, yüksek rakımlı dağlarda, yaylalarda serinlik insanın içine işler ve yazın ortasında üşüttüğü de olur.
Mezopotamya böylesi derin çelişkilere ve zıtlıklara sahiptir. Bir yanı derin vadi ya da dağ silsilesi, bir yanı alabildiğince uzanan som sarı ova. Kurumuş bitki örtüsü, yanan toprak ve arada bir esen sıcak rüzgar.
Her şey sıcaktır yaz mevsiminde,yemekler, aşklar ve kavgalar. Öylesine sıcak ki insanı kavuran ve yakan cinsinden…
Coğrafyasının derin çelişkisi hayata, duygulara, yemeklere ve aşklara yansır, kendisini orada yaşatır.
Mezopotamya bin bir renkli bir gökkuşağı gibi yağmurdan yağmura kendini yeniler ama acıdan ve sıcaktan yana şansı azdır.
Hep yangınlarda, sıcaklarda kavrulur. Kavrulur ama büyük aşklara da yataklık eder, küllerinden yeniden doğar.
Yanmak ve yeniden küllerinden doğmak.
Bir Mezopoatamya miti gibi…
spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.
ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.
raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.
jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.
william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.
maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.
fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.
francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.
descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.
wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.
lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.