İktisadın soğuk yüzü

Hayatımızın bütün aşamalarında etkili olan ekonomik faaliyetler ya da para, bu günlerde oldukça sık gündeme geliyor. Döviz bir iniyor, bir yükseliyor. Keza faizler, borsa, altın hareketli günler yaşıyor. İşsizlik , enflasyon, ekonomide ki daralma, durgunluk  herkesi kaygılandırıyor, uykularını kaçırıyor.

Özellikle de işsizlik.

Reel yaşanın en yakıcı meselesi.

Çünkü işsizlik sadece biriyi değil, çevresinde ki herkesi etkiliyor, toplumsal düzeni kökünden sarsıyor.

Bu olağandışı hareketlenmelerin sebebi nedir; durup dururken, vatandaşın  parası neden eriyor, alım gücü neden düşüyor, issizlik neden yükseliyor?

İktisat bilimi oldukça soğuk ve duygulardan uzak bir disiplindir.İktisat bahsi geçince çoğu insanın yüzü buruşur ama herkes bir şekliyle ilgili yaşar , şu ya bu şekilde ekonomi üzerinde kafa yorar. Yani iktisadi faaliyetler  ve para  çok karmaşık ilişkiler yumağı olarak yaşantımızda önemli bir ağırlığa sahiptir. Hatta dinilebilir ki  herkesi  ama herkesi derinden etkileyen,insan beyninin sınırlarını zorlayan bir güce ve etkiye sahiptir. Tıpkı ilahi bir güç gibi insanların hayatını yönlendirir, şekillendirir ve zaman zaman da darmadağın eder..

Bu karmaşık ve soğuk kavram üzerinde çalışmak, faaliyetlerini yazmak, gidişatı yorumlamak, anlamak haliyle zordur.

İktisadın ne şiirsel bir etkisi var, ne de edebi bir tarafı.

Duygusuz ve kasvetlidir hep.

Hep tetikte, gergin ve yıkıcı.

Hatta hayalet gibi.

Her yerde karşımıza çıkıyor, bir karabasan gibi üzerimize çökebiliyor.

Borsa görüntülerini görmüş ya da izlemişsinizdir. Devasa salonlarda sürekli telefonla konuşan, komut veren,bilgisayar başında işlem yapan , grafiklerden gözlerini alamayan onlarca insanın karmaşası ekonomi hakkında yeterli bilgiyi veriyor sanırım.

Aslında olayı dramatize etmeden meseleye girmek istiyorum ama işi bir türlü rayına koyup, yazamıyorum. Oradan buradan bilgiler beynimde birbirine çarpıp duruyor.Düşündükçe başıma ağrılar giriyor ve darmadağın oluyorum.

Bir mesele bu kadar mı çetrefilli olur?

Gerçekten de öylesine karışık ve çok boyutlu ki öngörüde bulunmak, gidişatı anlatmak çok zor.

Ama bir de yaşamın gerçekliği var. Herkesin gördüğü, etkilendiği yaşamın kendisi var.

Çarşı pazar, evde mutfak var.

Reel olan göstergeler var.

Geçen yıla göre o kadar çok farklılık var ki, insan ister istemez kaygılanıyor. Artan fiyatlar, işsiz kalanlar, iş yerlerini kapatanlar, borçlarını ödeyemeyenler, konkordato ilan edenler ve toplu işten çıkarmalar liste uzayıp gidiyor.

Rakamların soğukluğu, reel yaşamın yakıcılığı ortada.

Sadece bir gün işsizliği ve yoksulluğu yaşayın, parasız sokağa çıkın bakın nasıl bir sonuç çıkıyor?

Sadece bir gün deneyin.

Sarsılacaksınız.

Mesela kimse size yemek vermeyecek, toplu ulaşım araçlarını kullanmanız imkan dâhilinde olmayacak. Çocuklarınıza harçlık veremeyecek, sıcakta su içemeyecek, soğukta üşüyecek ve sonuç itibarıyla ihtiyaçları sürekli bastırmak zorunda kalacaksınız.

Hele bakmak zorunda kaldığınız bir aileniz varsa, iş daha vahim noktalara gelecek.

Gün boyu bitap düşecek, eve döndüğünde aile bireylerinin de aynı durumda olduğunu göreceksiniz.

Tabii gerçekte böyle bir deney mümkün olamayacağı için bitap düşen siz ve aileniz değil, yine yoksullar, işsizler, fakir fukara olacak…

Neyse yazıyı rakamların soğukluğuyla bitirelim…

 

“Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı, 2019 yılı Mart döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 334 bin kişi artarak 4 milyon 544 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 4 puanlık artış ile yüzde 14,1 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 4,2 puanlık artış ile yüzde 16,1 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 7,5 puanlık artış ile yüzde 25,2 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 4 puanlık artış ile yüzde 14,3 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılı Mart döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 704 bin kişi azalarak 27 milyon 795 bin kişi, istihdam oranı ise 1,7 puanlık azalış ile yüzde 45,4 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 240 bin, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 464 bin kişi azaldı. İstihdam edilenlerin yüzde 17,3’ü tarım, yüzde 19,7’si sanayi, yüzde 5,5’i inşaat, yüzde 57,4’ü ise hizmet sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,4 puan, inşaat sektörünün payı 1,8 puan azalırken, hizmet sektörünün payı 2,1 puan arttı. Sanayi sektörünün istihdam edilenler içindeki payı ise değişim göstermedi.

İşgücüne katılma oranı yüzde 52,9 olarak gerçekleşti

İşgücü 2019 yılı Mart döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 630 bin kişi artarak 32 milyon 339 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,5 puanlık artış ile yüzde 52,9 olarak gerçekleşti. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,1 puanlık azalış ile yüzde 71,7, kadınlarda ise 1 puanlık artışla yüzde 34,4 olarak gerçekleşti.

Kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 33,9 olarak gerçekleşti

Mart 2019 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,5 puan artarak yüzde 33,9 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puan artarak yüzde 23,1 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı yüzde 46,0, işsizlik oranı yüzde 13,7 oldu

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam bir önceki döneme göre 72 bin kişi artarak 28 milyon 146 bin kişi olarak tahmin edildi. İstihdam oranı 0,1 puan artarak yüzde 46,0 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış işsiz sayısı bir önceki döneme göre 68 bin kişi artarak 4 milyon 487 bin kişi olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı 0,1 puan artarak yüzde 13,7 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı 0,1 puan artarak yüzde 53,3 olarak gerçekleşti. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerin sayısı, tarım sektöründe 5 bin, inşaat sektöründe 53 bin kişi azalırken, sanayi sektöründe 94 bin, hizmet sektöründe 37 bin kişi arttı.”

Kaynak: Haberturk…

Sessizlik içinde, suyun melodik sesi:Tortum Şelalesi

Deniz, kum ve güneş dışında bir tatil deneyimi yaşamak isteyenler için Tortum Şelalesi heyecan verici bir durak olabilir. Erzurum’dan 105 km uzaklıkta bulunan ve oldukça zahmetli ama bir o kadar manzarası enfes görüntülere sahip, dolambaçlı ve adrenalin dolu bir yolculuktan sonra varılan Şelale tam bir doğa harikası. Erzurum’un sınırları içinde yer alan, Tortum Şelalesi; yüksekliği bakımından dünyanın üçüncü, Türkiye’nin en yüksek şelalesidir.

Özellikle yaz mevsiminde doğayla iç içe bir tatil yapmayı planlıyorsanız; rotanızı Tortum Şelalesi’ne çevirmenizi tavsiye ediyorum. Harika bir yer. Sessizsizlik içinde, suyun müthiş müziksel sesi insanı çarpıyor adeta. Kötü bir işletme anlayışı olsa da, doğanın cömertliği her şeyi insana unutturuyor.

Erzurum’dan Artvin sınırlarına doğru 100 km aşkın, zahmetli bir yolculuk sırasında enfes görüntüler görmek mümkün. Yolun Tortum Gölüne bakan kısımlarında yapılan seyir tepeleri fotoğraf severler için muazzam olanaklar yaratıyor.

Erzurum’un Uzundere ve Artvin’in Yusufeli ilçeleri arasında yer alan Şelale aynı zamanda enfes bir dereyi besleyen bir su kaynağı. Uzundere ismi sanırım buradan geliyor.

Tortum Şelalesi, oluşumu açısından dünyanın ikinci, yükseklik açısından ise dünyanın üçüncü şelalesidir. Dünyanın en yüksek şelalesi 120 metre ile Afrika’daki Zambezi Nehri üzerindeki Vietorio Şelalesi’dir. Bu şelaleyi 51 metre ile A.B.D’nde Erie Gölü ile Ontario Gölü arasındaki Niagara Şelalesi takip ediyor. 3’üncü sırada ise 48 metre ile Tortum Şelalesi yer alıyor.

Bu doğa harikası 1700’lü yılların ortalarında, bugünkü adı Balıklı olan köyün batısında yer alan Kamerli Dağı’nda meydana gelen toprak kaymasının Tortum Çayı’nın önünü kapatmasıyla oluşmuş. Tortum Gölü’nün Tev Vadisi ile gölün kuzey ucu arasındaki heyelan kütlesini aşarak dökülmesiyle oluşan bu şelale, döküldüğü akar yatağa yakın dirençli kireç taşı katmanları üzerinden geçiyor. 22 metrelik genişlikten ve 48 metre yükseklikten düşen sular üstte gökkuşağı, altta koca bir dev kazanı meydana getiriyor. 

1952 ila 1960 yılları arasında Tortum Şelalesi üzerine, bölgenin elektrik ihtiyacını karşılaması amacıyla bir hidroelektrik santrali yapılmış ve bir kanal aracılığıyla şelaleye giden suyun bir kısmı santrale alınmış. Bu bağlantı ne yazık ki şelaledeki suyun azalmasına sebep oluyor. Bazı mevsimlerde şelaleden hiç su akmazken, bazı mevsimlerde ise su yüksek debiyle akıyor. Şelalede suyun en fazla olduğu dönem Haziran ayına denk geliyor.

Bölgenin önemli turizm merkezlerinden biri olan bu şelale, yöre halkı tarafından “sudöken” ismiyle de anılıyor.

Şelale etrafında maalesef herhangi bir konaklama tesisi bulunmuyor. Bölgede birkaç gün geçirmek isterseniz, Uzundere ilçe merkezindeki tesislerden birinde kalabilirsiniz.

Bir ışıltı, bir yakamoz…

lake-van-castle.jpg.838x0_q80Van Gölünde sabahın ilk ışıklarında, göl yüzeyini gümüşümsü bir ışıltı kaplar. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde, sabahın ilk ışıklarında her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı doğaya yansıtır. Ara da bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyinde ki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.

Her şey o kadar sessiz ki insan zaman zaman ürperir.Yüreği ıssızlaşıyor,  yalnızlık duygus insanın içini kaplar.

Tarih canlanır bir an, savaşlar, acılar ve göçler.

Efsaneler sıralanıyor bir bir. Acılardan,ölüm ve ayrılıklardan yana efsaneler…

 

En çok da yürek acısından dem vuran efsaneler.

Semiramis, Tamara,   Xecê…

Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen.

Ve denilir ki, Asur kraliçesi Semiramis,  Van dolaylarında Ara adında bir hükümdara gönlünü kaptırır.  Aşkının izini sürerken, Ara’nın  ülkesine savaş açar.

Semiramis bir kraliçe. Söylediği kanun, emrettiği buyruk olan Asurluların ünlü Kraliçesi…

Ne yazık ki benliğindeki hırs, aralarında sevgilisin de olduğu Ara ülkesinin bir çok insanını, adamları tarafından kılıçtan geçirilir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür.

Bunun üzerine Semiramis’ın dünyası kararır. Yüreği yaralı bir halde seferi durdurur, geri döner. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konuklanır  ve buraya  sevgilisi adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da ülkesi Asur’a  geri döner,hayata küser ve acı içinde ölür.

 

Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır…

Ait olduğu yere, insan yüreğine geri döner.

 

Bir başka efsane yine kavuşamayan Tamara’yla ilgilidir. Denilir ki zamanın birinde adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı varmış. Adanın karşı kıyılarında çobanlık yapan yoksul genç, güzel Tamara’ya gönlünü kaptırır. Kızı görmek için her gece adaya yüzer, çabana gönlünü açan Tamara da ona gece karanlıkta yerini belirlemek için bir fenerle yol gösterir.

Gel zaman git zaman, yasak aşkları Tamara’nın babasının kulağına gider. Tamara’yı  bir süre takip eder, ne yaptığını öğrenir.

Tamara’nın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü kaybetmesine neden olur. Yüzmekten gücü kalmayan çoban Van Gölünün soğuk sularında son nefesini verirken, Ah Tamara diye çığlıklar atar ve sonsuza kadar susar artık. Tamara çığlığı duyar ve sevgilisinin boğulduğunu anlar, kendisini de suya bırakır.

Her ikisi de ölmüştür artık…

Adaya adını veren Tamara ve isimsiz çobanın aşkı her gün, her saat göl kıyılarında anlatılır, sonsuza kadar yaşamlarının sırrı adanın kayalıklarına fısıldanır.

Efsane bu, yüzyıllarca dilden dile dolaşır, zamana inat yaşar.

Kürtler Van Gölü Behr yani deniz, çevresine  de Serhat der. Bir dağ yurdudur burası. Medlerin, Urartuların yurdu. Aynı zamanda en zengin su kaynaklarının olduğu yerdir. Gün erkenden ışır, ışıdıkça dağların görkemi ortaya çıkar. Dağların zirvesi yazın bile karlıdır, Artos görkemlidir ve dağların nazlı, asi çocuğudur.

Her daim kaçağın ve isyanın yurdu dağ var ya, işte o dağ.

Artos…

Urartuların kıblegahı. Ulu bir dağ, kutsal ve doğal bir sığınak.

Ve Van Gölü. Behra Wanê. Yani Van Denizi. Büyük bir su kütlesine sahip bir göl. Tek dezavantajı dağların arasında sıkışmış olması!  Van Gölü gerçekten insanın içini ısıtan bir ruha sahip. Dört bir yanını saran dağlardan beslenen ve her daim masmavi kalan göl efsanelerin de kaynağı. Yani önceki yıllarda gündeme gelen Van Gölü Canavarı aslında tarihin derinliklerinde var olan, efsanelerinden kaynağını alır.

Göl boyunca uzanan yol kıvrılarak Van’a ulaşır.  Yolun bir yanı su, bir yanı dağ. Müthiş bir doğa yani. Görkemli dağların dorukları karlıyken, aşağıda göl gümüşümsü bir tepsi gibidir.

Gün ışıdığında dağların görkemli duruşu insanı masal dünyasına taşır. Dar vadilerden kıvrılarak, Van’a giden yol ışıdıkça insan büyülenir adeta.

Hele benim gibi ovada yaşayan bir insan için dağ dokusu, apayrı masalımsı bir güzelliktir. Ulaşılmaz gibidir çoğu zaman.

Dağlar her yerde özgürlüğün sembolüdür. Karacaoğlan boşuna mı ferman padişahınsa, dağlar bizimdir demiş.

Dağ özgürlük sembolüdür. Çölde bile en küçük bir yükselti doğal bir korunak ve ulaşılması gerek bir yükselti olarak kabul edilir.

Bu nedenle dağlar her zaman ilgi çekicidir. İnsanın beyninde fırtınalar yaratır, masal dünyasına taşır ve büyüler insanı.

Foto: MİCHAEL D’ESTRİES

 

Yukardan her şey güzel görünüyor…

Drone fotoğrafçılığına dair son yıllarda oldukça iddialı eserlerle kaşılaşıyoruz. Bugün kutuplardan vahşi yaşama, insanlardan şehirlere kadar uzanan güzel bir seçki hazırladık.

Hayatınızın başladığı coğrafya, gelecekte nasıl yaşayacağınıza etki ediyor. Fotoğraf sanatçıları için de durum bundan farklı değil. Her ne kadar icra etmesi yüksek maliyetlere neden olsa da fotoğrafçılık olmasaydı, gözümüzdeki bantları çıkartmamız bu kadar kolay olmayacaktı.

Yeryüzünde bizimle aynı anda devam eden çok farklı yaşamların da bulunduğunu hatırlatan drone fotoğraflarına bakıyoruz.

Kuzey Kutup Dairesi’ndeki bir kutup ayısı. İki dev buz kütlesinin üzerinden atlıyor:

Fotoğraf, iklim değişikliğine dikkat çekme amacı gütmese de insanlarda tuhaf bir suçluluk hissi uyandırmayı başardı. Kendi yaşam alanındaki bir hayvanın belki de saniyeler süren mücadelesini görüyoruz. Kuzey Kutup Dairesi’ndeki buzulların erime hızı, son 20 yılda muazzam seviyelere ulaştı. Bu fotoğraf, Ledoux’a 2018’de Yılın Drone Fotoğrafçısı unvanını kazandırdı.

 

Kış boyunca duran buzlar çözünürken yukarıdan böyle görünüyor:

Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Martin Mecnarowski, kış aylarından çıkarken yakaladığı bu fotoğrafla büyük ses getirdi. Çözünürken sinir hücrelermize benzeyen desenler oluşturan buzullara yukarıdan bakıyorsunuz.

Lavların deniz sularıyla buluştuğu anlar, Hawaii:

Geçtiğimiz aylarda Hawaii’nin durumu içler acısıyldı. ABD’ye bağlı ada eyaletindeki Büyük Ada’da yüzyılın en büyük volkanik felaketlerinden birisi gerçekleşti, kasabalar ve köyler çok ciddi zarar gördüler. Bu fotoğraf ise tehlikenin içine doğru yolculuk yapan fotoğrafçı Xiaoxiao Liu tarafından çekildi. Liu, iki gün boyunca lavların denizle buluştuğu anı görüntülemek için uğraştını söylüyor. Ateşin ve suyun çarpıştığı Hawaii sahillerine yaklaşmak anlaşılan o kadar da kolay olmamış.

Yolların şahit olduğu bir mevsim dönümü:

Romanya’da yaşayan fotoğrafçı Ovi Pop, ülkesinin en gözde illerinden Bihor’un Derna kasabasında iki farklı fotopraf çekti. Aynı yükseklikten aldığı bu iki kareyi birleştiren Pop, iki mevsim arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyuyor. Dondurucu bir kışın ardından, bölgedeki yüzlerce yıllık ormanın nasıl yeşillendiğini aynı karede görüyoruz.

  • Fotoğrafçının resmi Instagram hesabına ulaşmak için tıklayın.

Bir Star Wars sahnesine değil, tamamen gerçek olan antik mezarlıklara bakıyorsunuz:

Suudi Arabistan’ın Hicaz bölgesinde yer alan Madain Salih isimli bu bölgede, çölün ortasındaki kayalara oyulmuş antik mezarlar var. Arkeolojik çalışmaların devam ettiği alanda, insanlığın en kadim miraslarından bazıları bulunuyor. Bu nedenle bölge UNESCO’nun Dünya Mirası Listesinde yer alıyor. Fotoğrafçı Gabriel Scanu ise düzenlediği gezide sadece drone ile var olan bu güzelliği görüntülüyor.

Avcısını ifşa eden avlar, Bahamalar:

Dünya’nın en nadide bölgelerinden birisi olan Bahamalar’daki Aboca adası çevresinde pek çok denizcilik kalıntısı var. Bu kalıntıların önemli bir kısmı ise eski tip korsan gemilerinden oluşuyor. Gemiler ve mürettabatları hayatta değil, ancak bölgenin sakinleri doğal döngüleri içerisinde yaşamaya devam ediyor. Sığ sularda avlanmaya devam eden bir köpek balığının avları, kendi etrafını sarmış durumda. Hem fotoğrafçı hem de bir gezgin olan Adam Barker bu büyüleyici sahneyi görmemizi sağlıyor.

 

Yeryüzünün, yer altı doğasına karşı zaferi. Sönmüş bir antik volkan: 

İzlanda’da bulunan antik volkanlardan birisi olan Landmannalaugar, sanki su altında yosun kaplanmış bir kaya gibi duruyor. Yeryüzündeki bitkiler, bir zamanlar binlerce derecelik lavların göl olduğu krateri ele geçirmiş durumdalar. Fotoğrafçı Kirsten TÑube ise sadece drone kullanarak bu muazzam oluşumu net şekilde görmemizi sağlıyor.

Çin’de düzenlenen bir maraton. Başlangıç işaretinden hemen öncesi:

Dünya’nın en kalabalık ülkelerinden birisi olan Çin’de her yıl, sayısız spor müsabakası düzenleniyor. Bu fotoğraf ise rotasında Çin Seddi’nin de bulunduğu bir etkinlikten. Koşuya her ülkeden, her kültürden sporcu katılıyor. Fotoğrafçı Fan Zhang’in renkleri yakalamadaki ustalığıyla tüm o kültürlere el sallıyor gibiyiz.

Ne kadar büyük olursan ol, bir rehbere ihtiyacın vardır:

Aslında bir su altı fotoğrafçısı olan Davide Lopresti’nin drone ile çektiği bu fotoğrafta, modern ticaretin en büyük araçlarından olan yük gemilerinden birisini görüyoruz. Dalgaları rakipsiz şekilde aşan bu dev gemiler, sığ sulara ve dar boğazlara gelince, kendilerinden çok çok küçük olan römorkör teknelere ihtiyaç duyuyorlar.

 

Sürat patencilerinin yürümekte bile zorlandıkları yanılgısına düşüren gölgeleri:

Kışın sert geçtiği coğrafyalarda yapılan en popüler sporlardan olan sürat patenciliği, yıllar süren çalışma ve azim gerektiriyor. Avusturyalı fotoğrafçı Vincent Riemersma ise drone ile muhteşem bir zıtlığı görüntülemiş. Son derece süratli giden patencilerin gölgeleri, sanki yürümekte bile zorlanan insanlara benziyor.

 

Kaynak: webtekno8e901b83442e7f93cddb83d0fb247bdb02bd399b

Uygarlığın Yitimi ve Kentler

Kentlerde ki yaşamı, sosyal ilişkileri ve yüz binlerin içinde bulunduğu durumu görünce insanın kentlerden kaçıp, bir adada Robinson Cruseu  olası geliyor.

Trafik, konutsuzluk, yeşil alanların durumu, işsizlik ve plansızlık kentleri adeta bir esir kampına dönüştürmüş. Binalar, araçlar, kalabalıklar insanın üzerine üzerine geliyor sanki.

Hangi kentten bahsettiğimi biliyorsunuz.

Yaşadığınız, değer verdiğiniz, bağlı olduğunuz kentten…

Her kent için bunu söyleyemeyiz. Ama bir çok şehir, hatta kentlerin geneli insan sağlığı için artık zararlı.  Kanser vakaları, depresyon daha çok kentlerde görünüyor olması bir tesadüf olamaz.

Hava kirliliği, güvenlik sorunları, madde bağımlılığı , ırkçılık, milliyetçilik, ötekileştirme kentler için ciddi problem…

Oysa kentler uygarlığın sembolü olarak tarihte kendilerini var ettiler. Toplu yaşam alanları olarak, daha güzel yaşamlar muştuladılar. Ama sanırım verilen müjde şimdi karabasana dönmüş durumda.

İlk kentleri inşa eden insanlar,  bu günkü kentlerin halini tahmin edebilseydiler, kesinlikle kent devriminden vazgeçerlerdi diye düşünüyorum. Bu devrimin insanı bu denli cendereye alacaklarını hesaplamadılar kanımca.

İlk kentler belki de bir ihtiyaçtan ya da stratejik hedeflerden doğdu.

Kent kültürü, zamanla kalabalık insan topluluklarını bir araya getirdi ve karmaşaya kapı açtı.

Yani uygarlığın yitimi de buradan strat aldı ve yanılsama süreci de başlamış oldu.

Yönetimler kentleri daha görkemli yaptılar ama insani değerler giderek aşınmaya, yozlaşmaya da başladı. İşler merkezileştikçe etki alanı genişledi, organizasyonların boyutu devasa oranlara ulaştı.

Yani insan kentlerde kayboldu, duygular dahil, her şey başkalaşmaya, yozlaşmaya ve tükenmeye başladı.

Sistem insan, insanlar tarafından yönetilse de çıkan sonuç insanı yok etmeye yönelik oldu.

İnsan aklının sınırları genişledi, sanayi devrimi teknolojik atılımlarla ilerledi, iletişim uzayın derinlikleri evimizin içine taşıdı.

Tüm bunlar insanlık açısından önemli, hem de çok önemli.  Ama işin ilginç yanı her gelişme insanı da biraz güdükleştirdi, çünkü her gelişme tüketimi esas aldı. Buna kapitalizm demek mümkün ama daha gerilere, sanayi devriminden önce gelen bir düşünce biçiminin sonucu kentler uygarlığın yitimi haline geldi.

Bu gün kentlerin varlığı sorunlar yumağı anlamına geliyor.

Bin bir sorun, sıkıntı iç içe gelişiyor ve giderek boyutlanıyor.

Parasal ilişkiler, teknolojik gelişmeler, yeni devlet anlayışı ve sözde demokrasi kentlerin en büyük sorunları arasında. Mikrobik ve bakteriyel hastalıklar, kimyasal ve radyoaktif sızmalar yaşantımızın gerçekliği haline gelmiş.

Kentler çelişkinin,  mafyanın ve güvenlikçi sistemlerin korkunç denetimi altında. Her şey yedi yirmi dört saat kayıt altında.

Ve bu da yetmiyor. Daha önce şatolarda yaşayan şekçinler, kentlerde yeni bir alan açtılar. Varoşların hemen yanı başında  daha steril ve seçkinlerin kaldığı siteler kentlerin en belirgin ayrıntıları arasında yer almaya başladı.

Kentler artık seçkinler, yoksunlar ve yoksulların iç içe yaşadığı ama keskin çizgilerle ayrıştığı bir yapıya dönmüş durumda.

Artık kent demek tüketen, kirleten ve ticarileşen anlayışların organize edilmiş fiziksel alanlar anlamına geliyor.

Doğanın yok edildiği, beton imparatorluğunun kalıcılaştığı kentlerin sorunlarını yazmak için nefes bile yetmiyor.

Bu nedenle 21 yy’ın en büyük sorunu kent kültürünün giderek insanı yok eden, uygarlığın yitim noktaya gelmesidir.

Milyonlarca insanın bir arada yaşaması insana akıl almaz gelse de, 50 milyonlu kentlerin varlığı, milyonlarca aracın trafikte gün yirmi dört saat hareket halinde olması, güvenlik sorunları, çevre felaketleri, işsizlik ve toprağın yitimi kentleri yaşanılmaz kılıyor.

Ama buna rağmen herkes kentlere rağbet ediyor, akın akın göç katarları kentlere doğru ilerliyor.

Bu gerçekliği değiştirmek mümkün mü?

Çok zor ama kentler bu günkü şekliyle var olmaya devam ederse, çok zor.

Daha az beton, daha çok kentli hukuku ve insanların kendini gerçekleştirme alanları, sağlıklı konutlar, iş alanları, yerel demokrasi, eşitlik, ekolojik yaklaşımlar, insan haklarının geliştirilmesi 21 yy’ın çözümü olabilir.

Bu zor sorunun üstesinden gelmek için insanı yeniden ortaya çıkarmakla işe başlamak belki de en doğrusu.

Kentler olacak, köyler de olacak. Tarih geriye işlemeyeceğine göre bu alanları daha yaşanılır kılmaktan başka bir çözüm ufukta görünmüyor. Ne kentlerden vazgeçilir, ne de kentlerin bu hali kabul edilebilinir.

Zor bir durum yani. Her şeyin zıttıyla var olduğu karanlık bir sürecin içindeyiz. Karamsarlık aşılamak niyetinde değilim. Bilakis umudu yeşertmek, geçmişin izinde, günümüzü inşa etme isteğim var.

Bu kadar büyük bir hedef peşindeyim yani.

Zor ama imkansız değil.

Yeter ki bizler kazanç ve kâr hırsından birazcık ödün verelim ve insanı, insanları, toplulukları esas alalım. Her kültürel damar, her tarihsel yapı binlerce yıllık düşünce yoğunluğunun ürünü.

Her şeye rağmen dünya güzel ve yeryüzü doğasında daha çok güzel…

Mesele insanı, diğer canlıları, doğayı; hak, hukuk ve adaleti; insanca yaşama koşullarını yaratmak ve kentleri insan dostu haline getirmek.

Bütün mesele bu.

Bunu kim yapacak?

Bir ilahi kudret mi, yoksa yeryüzünün ilahları olan devletler mi?

Tabii ki bu bir tercih meselesi… İlahi kudretten bekleyenler de olacak, devlete havale edenler de.

Ya da tümden meselenin çözümünü bireylerim sırtına yükleyenler de olacak.

Yani çözümü de kentlerin kaotik ortamına benzeyecek. Zor, çetrefilli ve karışık.

 

 

 

EMİN ÖZMEN’LE MAGNUM YOLUNDA

RÖPORTAJ | SELAHATTİN SEVİ

Emin Özmen, dünyanın en köklü ve prestijli fotoğraf ajanslarından Magnum’a aday fotoğrafçı seçildi. Özenle, sabırla ve istikrarla sürdürdüğü çalışmaları bu süreçle yeni bir ivme yakaladı. Türkiye’de ve yakın coğrafyasında yoğunlaştırdığı fotoğrafları artık adının yanında Magnum imzası da eklenerek dünyanın saygın basın yayın organlarında yer buluyor.

Emin Özmen “Türkiye’den aday gösterilen ilk fotoğrafçı olarak” yaşadığı tecrübeyi satır başlarıyla NOSTOS’la paylaştı.

MAGNUM’A ADIM ATMAK

Magnum fotoğrafçılarının bazıları ile uzun zamandır tanışıyorum. Özellikle Nikos Economopulos, Patrick Zachman ve Jerome Sessini ile yakın bir arkadaşlığımız gelişti son yıllarda. Ancak adaylığım ile ilgili ilk gelişme geçtiğimizi yıl Fransa, Perpignan’da yaşandı. Paolo Pellegrin ile meşhur La Poste meydanında bir sohbetimiz oldu. ‘Magnum’da birçok fotoğrafçı senin işlerini takip ediyoruz, devam et Emin’ dedi. Bu cümleyi o an için herhangi bir yere oturtmaya çalışmadım ancak bu ve bunun yanında söylediği cümleler gurur vericiydi. Aradan birkaç ay geçti Musul operasyonunu takip etmek üzere kuzey ırakta bulunuyordum. Yine Paolo Pellegrin ile tamamen tesadüf bir şekilde aynı cephede karşılaştık. Aynı cümleleri bu kez altını çizerek tekrarladı ve beni Paris’e davet etti. Magnum’a katılmak için başvurular herkese açık ancak üyelik sürecinin Magnum’un daveti ile gerçekleştiği biliniyor. Ocak 2017 de bu davet üzerine Magnum ofisine gittim. Bir grup Magnum fotoğrafçısı ile oturup işlerime göz gezdirdik, ve benim Magnum sürecim bu şekilde başlamış oldu. Mayıs sonuna kadar oldukça yoğun bir iletişim içerisinde portfolyomu oluşturduk, binlerce fotoğraf içinden fotografik bakışımı ifade eden 50 kareyi birlikte bir kenara ayırdık. Her yıl Londra, Paris veya Newyork’ta gerçekleşen yıllık olağan toplantılarında tüm Magnum fotoğrafçıları biraraya geliyor ve ajans ile ilgili her konu masaya yatırılıyor, varsa ajansa katılacak adayları belirliyorlar. Bu sene o masada adaylığı tartışılan on fotoğrafçıdan bir ben olmuş oldum. Adaylığınızın gerçekleşmesi için yüzde 51 oy gerekli. Ve sonuç olarak Enri Canaj, Cristina Del Midel ve ben Magnum’a aday olarak katılmış olduk.

MÜJDEYİ PAOLO PELLEGRIN VERDİ

Süreç bugüne kadar Magnum ailesine katılan tüm fotoğrafçıları için 70 yıldır aynı sistem ile devam ediyor. 2 senelik bir sözleşme yaptık ve bu süreç boyunca Magnum ajansı tarafından temsil edileceğim. Sahip olduğum haklar ajansın diğer tüm fotoğrafçıların sahip oldukları ile aynı. 2 yıl sonunda çalıştığım ana konulardan birini geliştirip tekrar masaya koymam bekleniyor, bu kez yüzde 66 oranında bir kabul görmeniz gerekiyor. Tamamdır derlerse associate oluyorsun ve aynı konuya 2 yıl daha devam etmen, geliştirmen bekleniyor. Ve toplam 4 yıl sonunda asıl üye oluyorsun. ‘Bu süreç hepimizin içinden geçtiği ve bizi daha iyi fotoğrafçılar haline getiren bir süreç’ – adaylığım anons edildiğinde Paolo arayarak bu cümleleri kurmuştu. Ajansa katılan fotoğrafçıların büyük bir kısmının en iyi işlerini bu dönemde yaptığı belirtti. İsimleri ve işleri çok kıymetli, saygı duyduğum bir çok fotoğrafçının yer aldığı bir aile Magnum. Ve ben henüz 32 yaşındayım, fotoğrafımın halen gelişmekte olduğunun farkındayım, bu süreç içerisinde onlardan öğreneceğim çok şey olacak. Fotoğrafımı daha iyi bir noktaya getireceğimden, daha derin ve etkili işler yapacağımdan eminim. Bu işlerle Magnum’a da katkı sunacağımdan şüphem yok.

ÇALIŞTIĞIM KONULARI GELİŞTİRECEĞİM

Birkaç yıldır üzerinde çalıştığım konular var, onları geliştirmeye çalışacağım. Ama özellikle hangisine ağırlık vereceğim şimdilik bende kalırsa daha iyi olabilir. Bu konuların dışında elimden geldiğince dünyada ve bölgede yaşanan yeni gelişmeleri takip etmeye devam edeceğim.

KEŞFETMEK İÇİN KEYİFLİ BİR YOLCULUK

Magnum benim için önemli bir eğitim oldu herzaman. Bugün 70 yılı geride bırakmış bir ajans. İkinci dünya savaşından bu yana dünyada yaşananların görsel bir arşivi. Tarihi ve fotoğrafı Magnum fotoğrafçılarının kaydettiği anlarla/tanıklıklarla öğrendim diyebilirim. Bir gün Magnum’a katılmak, evet belki bunu hayal etmişimdir, ancak bunu bir hedef haline getimedim hiç bir zaman, böyle bir çabam olmadı. Ve bu çaba ile gerçekleşen bir süreç değil zaten-davet edilmeniz gerekiyor. Benim gayem bölgede yaşanan önemli gelişmeleri olabildiğince yakın takip edebilmekti, bunu bazen kendi çabalarımla bazen beni destekleyen editörlerle, dergilerle yaptım – hepsine minnettarım. Bu çalışmalarımın Magnum’un dikkatini çekmiş olması tabiki çok önemli benim için. Ancak bildiğiniz gibi benim hedefim Le Journal’i hayata geçirmekti, ve LJ hem Türkiye hem bölge için bir ihtiyacın ürünüydü. Son 5 yıldır vaktim ve enerjimin büyük kısmını bu hayale harcadım. İyi işler yaptık, önemli bir dönemi belgeledik ve LJ’yi uluslararası düzeyde ciddi bir bilinirliğe kavuşturduk bugün. Belirtmem gerekir ki hem benim kişisel çalışmalarımda hem ajansın gelişiminde özellikle son iki yıldır Cloe Kerhoas’ın bilgi ve birikiminin çok etkisi oldu. Şimdi Le journal kendi ayakları üzerinde-kendi hedefleri yönünde ilerlemeye devam edecek. Ben ise Magnum ile biraz daha farklı ama aslında aynı dünyayı yeniden keşfetmek üzere keyifli bir maceranın içinde olacağım. Bu çok heyecan verici ve motive edici bir olay benim için.

Kaynak:http://www.nostosphotos.com/detay/emin-ozmenle-magnum-yolunda20427725_10155095787393649_848988673_n-jpg

Mohsen Namjoo – Haftat

Mohsen Namjoo Meşhed şehrinde geleneksel yapıdaki bir aile içerisinde büyüdü. Edebiyat ve müziğe olan ilgisi daha çocukluğunda başlamıştı. Okuldaki sanat etkinliklerinde aktif olarak rol alıyordu. Daha 12 yaşında iken babasını kaybedince annesi ve abileri onu müzik okuluna göndermeye karar verdiler. Burada Nasrullah Nasehpur tarafından eğitildi. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen profesyonel olarak müzik yapmaya karar verdi ve müzik eğitimine Tahran Üniversitesi’nde devam etmek için Tahran’a taşındı. Giriş sınavını kazanmak için bir enstrüman çalmayı bilmesi gerekiyordu. Malî durumu nedeni ile gücü ancak bir setar almaya yetmişti. 1994 yılında üniversiteye girdi. Burada ağırlıklı olarak müzik ve tiyatro eğitimi aldı. Üniversitedeki klasik öğretim sisteminden memnun değildi. Klasik, geleneksel İran müziği ile yakından ilgilendikten sonra denemelere başladı ve bu geleneksel müziği modern yöntemlerle birleştirip sentez yaptı. Bu çalışmaları bazı kesimler tarafından kabul görmedi ve çok sık zorluklarla ve engellemelerle karşı karşıya kaldı. İran müziğini alışılmamış bir şekilde uygulaması ve şarkılarının değişik tarzı nedeni ile, üçüncü yılında üniversiteden atıldı. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran’da üç konser verdi. 2000 yılından bu yana rock müzik ve caz onun için önemli hale geldi. Bu iki müzik türünü geleneksel İran müziği ile birleştirdi. Bu denemeler çok kötü bir teknik ile kayda alındı. Bu kayıtların bir kısmı kopyalandı ve tüm İran’da, birçok insan tarafından sevilerek dinlendi. 2006 yılında özel konserler vermeye başladı ve aynı yıl Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde “Hotspot Teheran” konulu etkinlikte sahneye çıktı. Çok başarılı olan bu konser sonrası Hollanda radyosunda onunla bir söyleşi yapıldı ve konserden bazı eserler çalındı. İran sınırları dışında Mohsen Namjoo özellikle “Sound of Silence” isimli belgeselle tanındı. Bu belgeselde Amir Hamz ve Mark Lazarz, Namjoo ile birlikte, İran’ın diğer öncü müzisyenleri O-Hum, Hich-Kas ve Emad Bonakdar’ı da göstererek, Tahran’daki underground müziği anlatıyorlardı. Temmuz 2009 tarihinde Şems isimli bir şarkısında Kuran’dan alıntılar yaptığı ve İran yasalarına göre ayetlerin müzik eşliğinde söylenmesi yasak olduğu için Kuran’ı karalama suçlaması ile beş yıl hapse mahkûm oldu Albümler Trust the Tangerine Peel (2014) 13/8 (2012) (Konser kaydı) Alaki (2011) (Konser kaydı) Useless Kisses (2011) OY (2010) Geographical Determination (2008) Toranj (2007) Personal Cipher (2016)

Kaynak:Etnik müzik

https://www.mohsennamjoo.com