Sıcak, her şey sıcak. Hatta sıcaktan da öte…

 

Birkaç gündür sıcak hayatımıza bir kara basan gibi girmiş durumda. Öylesine bir sıcak ki, insan bir yere koyamıyor, tarifini yapamıyor, etkisini anlatamıyor. Sürekli yanan bir ateş topuna dönen güneş ve gözleri kör edercesine parlayan ışık hayatımızın bir parçası haline gelmiş durumda.

Herkes bir yerlerde beklemede. Havaların birazcık olsun düzelmesini, sıcaklığın birkaç derece düşmesini umut ediyor. Tabi bu kavurucu ateş altında çalışanlar, topraktan verim almaya çabalayanlar da var. Onlar ateşin bir parçası olarak, yanarak, eriyerek yaşamlarını sürdürüyorlar.

Gündüz bir hayalet kentlere döndü bizim buralar. İnsanlar gölge bir yer, serin bir ortam arayıp, duruyor.

Mevsim yaz, sıcak muhteşem demeyeceğim, çünkü korkunç. Deniz ve kumda sıcağa güzellemeler dizenleri bizim buralara davet ediyorum. Sıcaklığın gerçek yüzünü görsünler diye. Misafir ederiz, derece 45, yemekler de sıcak ve sıcak kadar da acı. Her şey sıcak, hatta sıcaktan da öte. Gökyüzü yanıyor, yeryüzü yanıyor ve bir de insan eliyle çıkarılan yangınlar, harlanan ateş var.

Dayanabilen gelsin, valla misafir ederiz.

İçten ve bütün sıcaklığımızla.

Buyrun Mezopotamya sofrasına.

Bizim buralar, bildiğim, bilmediğim,gittiğim, gitmediğim bizim buralar, yani Mezopotamya diye bilinen, yeryüzün en eski köşesi. Eski olmasından mıdır nedir, bir acayip yanıyor, altan alta kaynıyor. Her yaz aynı dertten muzdaripiz. Yazları çok sıcak geçer. Öyle sıcak ki insan adeta erir, sıcaktan kavrulur.

Mezopotamya, Dicle Fırat arası, kimisine göre verimli hilal yani. Kuru bir dalı  toprağa gömsen, bir süre sonra yeniden filizlenir, dal budak verir.

Ama mesele şu ki, yeşeren, dal budak veren kuru dalı yaşatmak her zaman büyük sorun. Ne üzerinde ki canlılar Mezopotamya doğasının olağanüstü çabasına içselleştirebiliyor, ne de dirilmeyi kendilerine karşı başkaldırı olarak algılayanların rızası var bu dirilişe.

Her şey tetikte, sıcak bir tabanda kaynıyor, yakıcı bir rüzgarın esintisi oluyor.

Mezopotamya bu. Her şeyin kendi zıttıyla var olduğu, geceyle gündüzün koyun koyuna yattığı bir coğrafya.

Tarihten önce var olan, varlığını sürdüren ve asırlarca ayakta kalan bir coğrafya. Varlığını iki nehrin kültüründen, kadimliğinden, asiliğinden alan ve harmanlayan bir eski aden.

 

Mezopotamya için yakıcı sıcakların en yoğun yaşandığı demler, bu günler. Sıcaklık yer yer 45 dereceyi buluyor.

Niye ki?

İşte öyle.

Sebebi yok. Birileri incir sıcağı  der, kimisi üzüm sıcaklığı.

Bu nedenle bizim buralarda cevabı olmayan sorulara, işte öyle  diye cevap verilir.

Müthiş bir cevap.

Nereye çeksen gider, her şeye yeter.

İşte öyle.

Yaz mevsimi benim için korkulu bir rüya gibidir. Kış bitimi ve bahar mevsimi benim için romantizmin demidir, yaz ise çekilmez,yakıcı bir süreç gibi.

Hele yükselen sıcaklık yok mu, bütün yaşama sevincimi alıp, götürüyor. Sıcaklık öylesine artıyor ki, hiç Güneş doğsun istemiyorum.

İnsan hep gece olmasını ister mi, yalana gerek yok, 45 derecede yanmaktansa, gecenin hafif esintisini tercih ederim. Yaz mevsimi Mezopotamya için zorlu geçen mevsimdir. Tıpkı bazı yerler için zorlu geçen kış mevsimi gibi.

Sıcaklık öylesine yakıcıdır ki,her şey sararır, kararır ve yanar.

Yazın özellikle ovalarda sıcaklık 45 derece olurken,  yüksek dağlarında kısmen de olsa  serin bir mevsim yaşanır, sular akmaya devam eder, doğa yeşil örtüsünü  birazcık da olsa korur;  serin bir ortam yaşanır.

Ovalarda doğa sıcaktan kavrulurken, her şey sararır.kurur ve rüzgarın insafına kalır, yüksek rakımlı dağlarda, yaylalarda serinlik insanın içine işler ve yazın ortasında üşüttüğü de olur.

Mezopotamya böylesi derin çelişkilere ve zıtlıklara sahiptir. Bir  yanı derin vadi ya da dağ silsilesi, bir yanı alabildiğince uzanan som sarı ova. Kurumuş bitki örtüsü, yanan toprak ve arada bir esen sıcak rüzgar.

Her şey sıcaktır yaz mevsiminde,yemekler, aşklar ve kavgalar. Öylesine sıcak ki insanı kavuran ve yakan cinsinden…

Coğrafyasının  derin çelişkisi hayata, duygulara, yemeklere ve aşklara yansır, kendisini orada yaşatır.

Mezopotamya bin bir renkli bir gökkuşağı gibi yağmurdan yağmura kendini yeniler ama acıdan ve sıcaktan yana şansı azdır.

Hep yangınlarda, sıcaklarda kavrulur. Kavrulur ama büyük aşklara da yataklık eder, küllerinden yeniden doğar.

mesopotamian_city_by_r_w_shilling-d31h7ig-1-768x480Yanmak ve yeniden küllerinden doğmak.

Bir Mezopoatamya miti gibi…

 

 

 

Özgürleşme


henri delacroix:
sanat hem özgürleşme hem de yaratmadır.

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.

raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.

jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.

william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.

francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.

descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.

wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.

lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.

Tarlaya Oyuna Gitmek

2004 yılında Radikal Gazetesine yazdığım yazıyı sizinle paylaşıyorum…
Ailem ve ben pamuğa gidiyoruz. Kollarım çok ağrıyor. Ve yorgun oluyorum. Okula gitmeyi çok istiyorum ve arkadaşlarımı çok özlüyorum. Öğretmenimi özlüyorum. Orda sabahtan akşama kadar çalışıyor, pamuk topluyoruz. Annem, babam okula gitseydi bana her şeyi öğretirdi. Çadırımızın içinde televizyon yok. Ailem televizyon izleyemiyor.”

Haber: ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ* / Radikal 2 30/05/2004basbakanliktan-mevsimlik-tarim-iscileri-genelges-2817322.jpg

“Ailem ve ben pamuğa gidiyoruz. Kollarım çok ağrıyor. Ve yorgun oluyorum. Okula gitmeyi çok istiyorum ve arkadaşlarımı çok özlüyorum. Öğretmenimi özlüyorum. Orda sabahtan akşama kadar çalışıyor, pamuk topluyoruz. Annem, babam okula gitseydi bana her şeyi öğretirdi. Çadırımızın içinde televizyon yok. Ailem televizyon izleyemiyor.”
Bu satırlar ilköğretim ikinci sınıf öğrencisi Hacire Taslamak’a ait. Henüz sekiz yaşında. Ancak her bahar mevsiminde ailesiyle birlikte Çukurova ya da Karadeniz’e çalışmaya gidiyor. Aslında sadece Hacire değil binlerce çocuk ailelerin çalışmaya gitmesinden dolayı okul ortamından kopuyor. Onların pamuk dediği aslında tarımla ilgili her iş. Toprak tohumu yeşertmeye başlayınca bu serüven başlıyor. Nisana denk gelen ırgatlık serüveni, çocukları sadece ev ortamından koparmıyor, okul ortamından da uzaklaştırıyor… Bu nedenle okulların öğrenci sayısı yarı yarıya düşüyor. Özelikle Şanlıurfa ve Diyarbakır’da birçok aile tarım alanında işlerin başlamasıyla, başta Çukurova, Akdeniz, Ege ve daha sonraları Karadeniz’e gidiyor. Okul ortamından uzak kalan çocukların dönüşü bazen ekim, bazen kasım sonlarını buluyor.
Haydi Kızlar Okula ve Herkese Eğitim kampanyaları yürütüledursun, mevsimlik işlerde çalışan çocukların sorunları her yıl gazete ve televizyonlara konu olurken, özellikle valilikler çocuklarını okula göndermeyen ya da okul ortamından koparan ailelere para cezası vererek sorunun önüne geçmeye çalışıyor. Ama her yıl binlerle ifade edilen çocuk eğitimlerini yarıda bırakarak tarla yoluna düşüyor. Doğdukları topraklardan oldukça uzak diyarlarda en ağır işlerde çalıştırılan çocukların problemi şimdilik haber konusu oluyor. Bakanlığın konu ile ilgili bir çalışma yapıp yapmadığı pek anlaşılmıyor. Çoğu ilköğretim öğrencisi olan bu çocukların konu ile ilgili yazdıklarını hiç dokunmadan herkesle paylaşmak sorunu tartışma açısından yararlı olur düşüncesiyle aynen yazıyorum.
Keşke pamuğa gitmesek
“Bazı çocuklar pamuğa gidiyorlar. Okuldan geri kalıyorlar. Yazıları unutuyorlar, derslerini yapamıyorlar. Herkesin babasının işi olsaydı okula gidebilirlerdi. Onların durumu iyi olsaydı pamuğa gitmezlerdi. Bizim sınıftan arkadaşlarımız gitti. Onların durumu iyi olsaydı, pamuğa gitmezlerdi. Pamuğa gidiyoruz. Sabahtan akşama kadar çalışıyoruz. İşleri olsun, okuldan geri kalmasınlar. Arkadaşlarımızı özlüyoruz. Ne olursa olsun ben okuldan çıkmayacağım. Okulu çok seviyorum. Mehmet okuldan geri kalacağı için ağladı. Mehmet’in babasının işi olsaydı pamuğa gitmezdiler. Halil, Hamza, Mehmet’i çok seviyorum. Keşke pamuğa gitmeseydiler. Orda çadırda yatıyorlar, oynayamıyorlar. Biz burada ders yapıyoruz. Onlar orada çalışıyorlar. Elleri yaralanıyor, şişiyor, üstleri kirleniyor. Bisiklet süremiyorlar, top oynayamıyorlar. Derenin içine giriyorlar. Hasta oluyorlar, hastaneye gidemiyorlar, ilaç alamıyorlar. Çok yoruluyorlar, yoruluyorlar. Gözlerine toz giriyor. Onlar yine çalışıyorlar…” (İkinci sınıf öğrencisi Halil Ağaç)
“Pamuktayken, oynadığımız oyunları oynayamıyoruz. Halilgil pamuğa gittiler. Buranın neşesi kalmadı. Sınıfımızın yarısı pamuğa gidiyor. Sınıfımızda az kişi kalıyor. Böyle hiç güzel olmuyor. Sınıfımızda 30 kişi kalabilir. Bu pamuğa gidenlerin babası güzel bir iş görseydi çok sevinçli olurum. Bu pamuğa gidenlerin babası maaşlı olsaydı çok sevinirdim. Sınıfımızdakilerden bazıları pamuğa gidiyor. Hiç sevinmiyorum. Biz de pamuğa gideceğiz. Orda oyun bile oynayamıyoruz. Hep çalışıyoruz. Sabahtan akşama kadar çalışıyoruz. Tek akşam bize müsaade ediyorlar.” (Ali Gülmezyüz)
“Halil, Mehmet, Hamza siz ama hiç gelmiyorsunuz. Biz de sizi çok özledik. Siz gittiniz pamuğa. Gittiniz. Biz de sizi çok özledik. Gittiğinizde nerdeyse biz de ağlayacaktık. Ama siz ağlamayın. Ne olursunuz ağlamayın. Yalvarıyorum ağlamayın. Siz orda pamuk topluyorsunuz. Ellerinize pamukların sivri iğneleri batıyor. Siz daha çok tarladasınız.” (Sait Güneş)
“Ben okuldan ayrılınca okulumu çok özlüyorum. Öğretmenimi çok çok özlüyorum. Arkadaşlarımı da özlüyorum. Derslerden geri kalıyorum. Hem dersleri unutuyorum. Babam çalışmıyor, paramız olmayınca uzak yerlere gidiyoruz. Ben orda çadırda sıkılıyorum, arkadaşlarımı özlüyorum. Ben tarlada pamuk toplarken yoruluyorum. Urfa’yı özlüyorum. Bu sene belki pamuğa gideriz. Halilgil gidince çok üzüldüm. Benim annem okuma yazma bilmiyor. Annem küçükken okula gelmemiş. Arkadaşlarımla görüşemiyoruz.” (Esra Avcı)
“Pamuğa gidiyoruz. Onun için babamızın bir işi olması gerek. Annemizin, babamızın işi olmadığı için bizde pamuğa gidiyoruz. Onun için derslerimizden geri kalıyoruz. Ve bir şey öğrenemiyoruz. Sınıfta kalıyoruz. Onun için pamuğa gitmemeliyiz. Pamukta zorluklar çekiyoruz. Oyun oynayamıyoruz. Hep pamuk topluyoruz. Ellerimiz yara oluyor.” (Mehmet Cengiz)
“Bizim çilemiz artık bitsin. Arkadaşlarımızın yarısı pamuğa gitti. Buna hepimiz üzüldük. Eğer paramız olsaydı, babalarımız çalışsaydı biz de çalışmaya gitmezdik. Arkadaşlarımız çalışmaya giderken biz çok üzülüyoruz. Bu yüzden bir sürü arkadaşımızın babası işsiz. Biz pamuğa gittiğimizde elektrik yoktu, çok karanlıktı. Suyun çeşmesi çok uzaktı bu yüzden zorluk çekiyorduk. Yağmur yağarken çadırlarımız su kaçırıyordu. Sonra Şanlıurfa’ya geldiğimizde tekrar çalışmaya gittik. Okula gelmediğim için çok üzülüyordum. Arkadaşlarım da öyleydi. Arkadaşlarımın okula gelmemesinin sebebi, parasız oldukları için çalışmaya gidiyorlar. 16 Nisan Cuma günü arkadaşlarım çalışmaya gittiler. Hepimiz çok üzüldük. Onları çok çok seviyoruz.” (Bilal Doğan)
7-8 yaşında ekmek derdinde
İlköğretim ve oyun çağında olan bu çocuklar, yedi-sekiz yaşlarında yetişkin insanların yaptıkları işlerle tanışıyorlar. Uzak diyarlarda, çalışmaktan elleri kabar kabar olurken, yürekleri de özlemle doluyor, kavruluyor. Oyunu, arkadaşlarını ve okullarını özlüyorlar. Yaşıtları okul sıralarında ders başındayken, kimileri de özel dershanelerde kurs görürken, onlar ekmek derdindeler. Soğan, pancar, pamuk ve fındık derken, her türlü işi yapmak zorundalar. Sağlıksız koşullarda, naylon ve kamıştan yapılmış çadırlarda yılın büyük bir bölümünü geçiriyorlar. Tatil yaklaşa dursun, onlar ailelerinin bütçelerine katkı sunmak ve belki de okul harçlıklarını çıkarabilmek için kızgın güneş altında, bütün uluslararası sözleşmelere rağmen, deyim yerindeyse bir köle gibi çalışıyorlar. Kış bastırmadan, sonbahar ortalarında dönme çabasında olacaklar. Tıpkı göçmen kuşlar gibi. Dönüş onlar için mutluluk vermeyecek. Okula gidebilme olanağı bulurlarsa, bu kez derslerden geri kalmanın sıkıntısı yansıyacaktır notlarına.
Her bahar evlerinden, okullarından kopan, arkadaşlarından uzaklaşan bu çocukların eğitimi ne zamana kadar böyle sürecek, cevap verebilen var mı?
* Öğretmen, belgesel fotoğrafçısı

Fırat suyundan beslenen bir yazar: Rıfat Mertoğlu

Yıllardır bildiğim,uzaktan da olsa tanıdığım, hemşerim, meslektaşım ve Siverek’li yazar Rıfat Mertoğlu ile kısa bir yazışma sonucu ortaya çıkan röportajı sizinle paylaşmak istedim.

Yıllar önce İzmir Kordon Boyunda, eski bir çarşıda çay içmiş, birkaç fotoğrafını çekmiştim. O zaman romandan çok, sendikal mücadele, genel siyaset ve öğretmenlik üzerine konuşmuştuk. Ayrıca bayağı bir zaman önce Taşın ve Aşkın Ezgisi adlı romanıyla ilgili bir yazı da yazmıştım. Hem doğduğum toprakları anlatması, hem de tanıdık duyguları, tipleri ve olayları anlatması ilgimi çekmiş, zihnimde yer edinmişti.

Rıfat Hoca yazmaya devam etti. Birkaç kitap daha yazdı ve en son Dedemin Ayakkabıları adlı bir roman yazdı.

Bunun üzerine yazışma ihtiyacı duydum. İstedim ki yazdıkları bilinsin, tartışılsın ve edebiyat alanında ki karnesi notlarla dolsun. Elbette Rıfat Hoca’yı başkaları da yazdı, yazıyor. Ben içimden geçenleri Rıfat Hoca’ya sormaya çalıştım. Okuduğunuzda, kafanıza bir soru takılırsa ya da soracağınız sorular varsa , lütfen  yorum kısmın yazın. Er geç cevap yazacağını biliyorum.

Görüşmemiz mutlak eksik kalmıştır, unuttuğumuz bir şey olmuştur. Dolayısıyla olaya el koymanız en iyisi, eminim güç katarsınız.

Yazarımıza sormadan, danışmadan hoş görüsüne sığınarak, böylesi bir yöntemi denemek istiyorum. İstiyorum ki okuyucun da çorbada tuzu olsun.

Umarım beğenir, çalışmamıza renk katarsınız…

  1.  Sayın Rıfat

    Mertoğlu kendinizi nasıl tanımlarsınız? Kimsiniz?

Siverek’te Fırat nehrine yakın bir mezrada 1970 yılında doğdum. Çocukluğum koyunların, kuzuların, keçilerin peşinde koşmakla geçti. Kırlarda, geçitlerde eşkıyalara, çerçilere rastladım, silah sesleriyle büyüdüm. Ailemin Çukurova’ya göç etmesi nedeniyle İlköğretim ve liseyi Tarsus’ta bitirdim. Hem okudum, hem de aileme katkı sunmak için tarlalarda çalıştım. Sivrisineklerle fokurdayan pamuk tarlalarında, sebze, meyve bahçelerinde uzun yıllar emek harcadım. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir süre gazetecilik yaptım. Özel firmalarda çalıştım. Daha sonra öğretmen olarak atandım, 21 yıl MEB’e bağlı okul ve kurumlarda yöneticilik yaptım. Öğretmen Akademisi Vakfında kısmi zamanlı eğitme olarak görev aldım. BM’in Kadınların ve Kız Çocuklarının İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi projesinde çalıştım, eğitimler verdim.

  1. Roman yazmaya ne zaman başladınız?

İlk romanım olan Taşın ve Aşkın Ezgisi’nin yazımına 2000 yılında başladım. Bu kitabım 2004 yılında yayınlandı. Ortaokul yıllarından beri çeşitli gazetelerde şiirlerim ve yazılarım yayınlanmaktaydı. Edebiyata karşı ilgim vardı.

  1. Böyle bir tercih yapmanıza neden olan herhangi bir sebep var mı?

Önceleri şiir yazıyordum, bu şiirlerimi yerel ve ulusal gazete ve dergilerde yayınlıyordum. Sonra şiir duygularımı aktarmada yetersiz kaldı, yazdığım şiirler çok sağlam değildi. Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Yılmaz Odabaşı, Cemal Süreyya şiirlerini okudukça yazdıklarıma gülüyordum. Sonra şiiri bıraktım, bir iki kısa öykü denemem oldu, baktım düz yazıda daha başarılıyım, romana yöneldim. Bu yönelme de tamamen tesadüfî oldu. Siverek’te bir grup öğretmenle ‘Küçe’ isminde kültür sanat dergisi çıkarıyorduk. Bu dergi için Keçeciler hakkında bir yazı yazmam istendi, Gümrük hanında bulunan keçecilerle görüştüm, onların hayatlarını araştırdım, baktım elimde epey materyal birikti. İlginç yaşamları vardı keçecilerin. Keçe sanatı da son demlerini yaşıyordu. Onların yaşamlarından esinlenerek ilk romanımı yazdım. Roman yayınlandıktan sonra müthiş bir ilgi gördü, okuyanlar beni ziyaret etmeye başladı, yolda karşılaştığım okuyucular yolumu kesti, sorular sordu. Bazıları yeni doğan çocuklarına roman kahramanlarımın ismini verdiler. Roman hayata iz bırakıyordu. Böylece yeni romanlara yöneldim.

  1. Romanlarınız genelde Fırat Vadisinde geçiyor. Bunun özel bir nedeni var mı?

Fırat vadisi çocukluğumun geçtiği yerdir. “İnsanın anayurdu çocukluğudur,” derler. Çok uzaklara gittim, yabancı yerlerde büyüdüm ama dönüp dolaşıp anayurduma geldim. Çocukken vadi bakirdi, yol, elektrik yoktu. Eşkıyalar, kaçakçılar, çerçiler cirit atıyordu. Hikâyeleri, masalları, destanları çoktu vadinin. Osman Şahin, Fırat’ın Cinleri filmini burada çekmiş, “Fırat’ın Sırtındaki Kan” romanını burada yazmıştı. Ben de bu vadinin çocuğuydum ve benim de hikâyelerim vardı. Tille’nin Gelini’nde Fırat vadisinde barajdan sonra sulara gömülen bahtsız Tille’nin hikâyesini yazdım. İçimde biriken, yüreğimin köşesinde tortulaşan hayatları gün ışığına çıkarmaya çalıştım. Sonradan baktım, vadide yaşananların bir kısmı halen içimdeydi, Dedemin Ayakkabıları’nda onları da paylaştım. Dedim ya Fırat Vadisi bitmez tükenmez hikâyelerle doludur. Mitolojik çağlardan bu yana nice destanlar biriktirmiştir.

  1. Mesela Şiir, öykü, deneme varken neden roman?

Şiirde, öyküde nefessiz kaldığımı, duygularımı özgürce ifade edemediğimi fark ettim. Küçük bir göl düşünün birkaç kulaçtan sonra karşı yakaya varıyorsunuz. Oysa yüzmek istiyorsunuz, daha fazla kulaç sallamak istiyorsunuz. Roman bir denizdir. İstediğim gibi yüzüyorum, özgürüm yani… Bir de şu var, okuyucu ne yazmanız gerektiğine karar veriyor, ilk romanıma gösterilen yoğun ilgi, yönümü belirlememe çok katkı sundu. Yeni bir roman yazmam için adeta teşvik etti beni. Ben de farkına vardım ki, romanda daha başarılıyım.

  1. Ben hep merak ederim, yazarlar amaçları için mi yazar?

Amaçtan ne kastedildiğine bağlı biraz, ben içimde biriken duygularımı paylaşmak istediğim için yazıyorum. Yazarken yeni bir dünya kurguluyorum, o dünyada yeni kahramanlar var, yeni olaylar, yeni duygular, yeni bir atmosfer. Okuyucuyu da bu yeni dünyamda gezintiye çıkarıyorum, eğer okuyanlar bu hayatın gizemli sokaklarında benimle dolaşıyorlarsa başarılıyımdır. Eskiden bu işi dengbêjler, çirokvanlar yapıyordu. Amacım biraz da okuyanın hayal dünyasını harekete geçirmektir. Diğer taraftan yazarların, şairlerin bu işi para kazanmak amacıyla yaptıklarına inanmıyorum.

  1. Romancı olmasaydınız, yazın alanında tercihiniz ne olurdu?

Romantik denemeler yazmak isterdim. Bazen deniyorum, aşk ve sevgi üzerine kısa şiirsel denemeler… İnsana özgü en güzel duygudur aşk, onu anlatırken kutsal sözcükler kullanmalı. İmgesel cümlelerle onu destanlaştırmalı.

  1. Türkiye’de roman yazarlığı ne durumda, dünya ile kıyaslamak gerekirse düzey nedir?

Dünyada kitap okuma oranlarına bakıldığında Avrupa ülkelerinin büyük farkla önde olduğu görülmektedir. Yüzde 21 ile Fransa ve İngiltere ilk sıralardadır. Japonya yüzde 14 ve ABD ise yüzde 12 civarındadır. Türkiye’de bu oran yüzde 0,1 düzeyindedir. Türkiye’de en çok kitap okuyan il Ankara, en az okuyan il ise Urfa’dır. Bu kısa bilgilerden sonra roman ve diğer türlere göz atalım. Dünyada çok satanlar listesine bakıldığında; roman dışı türler yüzde 54, roman, öykü, şiir yüzde 17, yaşama, başarı, sağlık konusundaki kitapların oranı yüzde 29’dur. Bu oranlara karşılık Türkiye’de en çok okunan türün roman olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Son yıllarda roman satışının fazlalığı bunu gösteriyor. Dünyada roman dışı türler daha fazla okunuyorken, ülkemizde durum tam tersidir.

 

  1. Son soru ilerde neyi yazmak istiyorsunuz?

Babamın romanını yazmak istiyorum. Okuma yazması olmadığı halde, eşkıyalara, ağalık sistemine kafa tutan, uzun süre onlarla çatışan, feodal düzenle tek başına başa çıkamayacağını anlayınca sürgüne giden, orada da hayata kafa tutan bir Mezopotamyalı. Evet, onun romanını çoktandır kafamda kurguluyorum.

  1. Sorulmayan bir soruya cevap vermek ister misiniz? Soru sizden, cevap sizden J

Yazar olmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?

Yazar olmadan önce çok iyi bir okur olmalı insan. Çevresine, insanlara ve diğer canlılara duyarlı olmalı, iyi gözlem yapmalıdır. Yazar, özgür olmalı, korkularından arınmalı. Yazdığı metni de serbest bırakmalı, gerekirse kahramanlarının peşine takılmalı. Ve haddini bilmeli yazar.

  1. Sayın Mertoğlu, 5. Romanınız olan “Dedemin Ayakkabıları” okuyucu ile buluştu. Bu romanınızda hangi temayı işlediniz? Neden “Dedemin Ayakkabıları”?

Memleketim Siverek ile Adıyaman toprakları arasında Fırat nehri akar ve nehir boyunca bir vadi uzanır. Bu vadi yakın zamana kadar gözlerden ıraktı, yolu yoktu, yabancıların kolaylıkla gidip görebileceği bir yer değildi. Kendi içinde acılarıyla, hayalleri, umutları ve coşkularıyla devinen, kan davaları, ölümler, talanlar yaşayan bir vadiydi… Dağlar, uçurumlar, kanyonlarla kaplı, nar bahçeleriyle süslü, cenneti andıran bir mekân. Benim çocukluğum da bu vadide geçti. 1940’lardan, 1980’lere uzanan kan davaları nedeniyle mantar gibi eşkıyaların çoğaldığı vadide, silah seslerine, ağıtlara, çığlıklara çocuk yüreğimle çok tanıklık ettim. Vadi, Siverek şehrine yaklaşık 30 km uzaklıktadır. Köylüler, ihtiyaçlarını karşılamak için bu mesafeyi yürüyerek şehre gelirlerdi. Bu geliş gidişlerinde ayakkabıları yıpranmasın, yırtılmasın diye bağcıklarını birbirine bağlar omuzlarına atar, şehrin girişinde giyerlerdi. Dönüşte de aynı şeyi yaparlardı, taşların, dikenlerin batmasıyla kanayan ayaklarını içine tuz konulmuş su dolu leğene koyar, dinlendirirlerdi. Özellikle deri ayakkabı pek bulunmazdı, ondan dolayı kıymeti çok bilinirdi. İşte, “Dedemin Ayakkabıları” ismi buradan geliyor. Bu romanda bir vadiyi anlatıyorum; vadide yaşanan kan davalarına, ölümlere, efsane aşklara, eşkıyalara, çerçilere, sofilere dokunuyorum. Çaresiz insanların hayallerini, umutlarını, acılarını, sevinçlerini vermeye çalışıyorum.

Yaşanmış bir hikâye miydi bu?

Fırat vadisi, mitolojik çağlardan bu yana insanların acılarına tanıklık etmiş bir vadi. Yakın tarihimizde ise yurtlarından koparılan Ermenilerin yaşadıkları ayrı bir trajediye tanık oldu. Vadide eskiden Ermeniler de vardı, biraz o yaraya dokundum. Yıllar sonra karşılaşan insanların hikâyeleri halen anlatılır oralarda. Tesadüf sonucu hayatta kalan Usik, altmış yıl sonra içinde büyüttüğü özlemle köyüne gelir. Bakar ki nişanlısı Satê, en yakın arkadaşıyla evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Bu trajik olay bile başlı başına bir romandır aslında. Zaman bulanık bir nehirdir ve nereye akacağı belli değildir. Ve işte zaman bu iki ihtiyarı yeniden buluşturmuştur.

Ya eşkıyalar?

            Ben bir vadiyi anlatıyorum. Orada eşkıyalar da, çerçiler de, dengbêjler de, sofiler de, şeyhler de, ağalar da vardı. Eşkıyalık geleneği Anadolu’da çok eskilere dayanır. Vadide ise 1940’lardan sonra hızla yayıldı. Eşkıya aslında bir tür kaçaktır, kanundan kaçar ve daha çok adi suçlular için kullanılır. Vadide onlara “mahkûm” deniyordu. Kan davası nedeniyle adam öldürenler, kanundan kaçarak, ‘mahkûmluk kürkü’ giyiyor, dağlara, mağaralara sığınıyorlardı. Bazıları yalnız, bazıları çeteler halinde gezerdi. Örneğin vadide Bekiro ünlü bir eşkıyaydı. Onların da uydukları belli kurallar vardı, mesela kadınlara ve çocuklara ilişilmezdi. Kadın öldüren eşkıya diğer eşkıyalar tarafından hemen cezalandırılırdı. Vadinin bir dönemine ayna tutan “Dedemin Ayakkabıları”ında eşkıyalar es geçilemezdi. Aynı şekilde dengbêjler de hayatın önemli bir rengiydi. Onun için sesler de ayrı bir motif olarak yerini aldı romanda.

 

 

 

Yakıcı Yalnızlıklar/Urfa 2

 

Tarihin karanlık dehlizlerinden sızarak, günümüze ulaşan kentlerden birisidir Urfa.  Yüzü çöle, gönlü serin kuzey yükseltilerinde olan bu kenttin hikayesini yazman zor, gerçekten çok zor. Her şey o kadar eski ki, her şey o kadar karmaşık ki yazmak beynimi zonkluyor.

Öylesine bir kent değil. Hayatın yakıcılığında, tarihin karanlık tezgahında yaşayan bir şehir.

“Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünde ki gibi her şey yanılsama, her şey görünenden bambaşka. Bu türküde bahsedilen dağlar, çok yüksek dağlar, olmasa gerek. Karacadağ, Tek Tek ve Toros Sıra dağları dağ dokusunu kenttin sınırları içerisinde görmek mümkün. Türkünün hangi dağlardan bahsettiğini bilmem, eski Urfa yüksek tepelik ve kaya zeminde inşa edilmişken, bu günkü kent merkezi hızla tarım arazilerine doğru genişliyor. Bir zamanlar isot tarlaları, bu gün beton bloklara teslim olmuş.

Kent 1990’larda, özellikle Atatürk Barajının yapımından sonra, çok ciddi bir göç aldı. Toprakları sular altında kalan köylüler, kent merkezine göç etmek zorunda kaldılar. Hatta sadece Urfa köylerinden değil, Adıyaman ki baraj zadeler Urfa’nın yolunu tuttular.

Öyle bir yanılsama yaşadılar ki, Urfa bir çok ailenin umudu, kurtuluşu oldu. Sulama kanalları devreye girmeden her şey umut içerisinde gelişiyordu,  her şey değişecek ve insanlar refah içinde yaşayacaklardı. İşsizlik bitecek, her hes evinin önünde çalışacaktı.

Ama olmadı, GAP beklendiği gibi bir entegrasyon projesi oldu, kalkınma ise başka baharlara kaldı.

Göç edenlerin çoğu söylenenleri, verilen sözleri, öngörülen değişimi  görmedi. Büyük bir hayal kırıklığı içinde, köylerini özleyerek, hasretlik içinde öldüler. Varlıklarıyla Urfa merkezi büyüttüler, siyasetin ara öğünü oldular.

Bu gün  ise apayrı bir süreç var. Baraj ve sulama sistemi devreye gireli nerdeyse 30 yıl oldu.

Ama Urfa’nın sosyo ekonomik durumu değişti mi?

Evet, bahsedilen yıllara göre çok ama çok değişti.

Kent nüfusu olağanüstü bir artış gösterdi, tarımsal ürün çeşidi artı, sulanabilir tarım arazisi birkaç katına çıktı. Sanayi bölgeleri belirlendi, temeller atıldı, bazı alanlarda üretimler de yapıldı, yapılıyor da.

Peki yoksulluk konusunda nasıl bir seyir izlendi dersiniz?

Rakamların soğuk yüzünü geçiyorum. Onlar hiçbir zaman gerçekleri yansıtmaz.

Kentin ilçelerini, merkezini bilen birisi olarak, barajdan önce ve barajdan sonra ki gözlemlerim, yoksulluğun yerinde durduğu, göreceli zenginliğin Akçakale, Harran ve Bozava ilçelerinde yaşandığını söylemek mümkün. Bunun sonucu olarak emlak ve gayri menkul sektöründe sıçramalar oldu. Ama bir temel ekonomik faaliyet haline gelemedi. Krizlere karşı direnemedi ve var olan sermaye çoğu kriz süreçlerinde erime noktasına geldi.

Mesela, Urfa genelinde topraksız köylülerin, Urfa varoşlarında oturan işsizlerin ve yoksulların Türkiye’nin 40 iline mevsimsiz amele olarak işe gittiğini gerçekliği söz konusu. Pamuk, Mısır, Buğday yetiştiriciliğinde ilerlemesine rağmen, halen çok sayıda yoksul ve yoksun insan iş için uzaklara gitmek zorunda.

Kadim bir kent ama sosyal adaletten, ülke kaynaklarından hiçbir şekilde yararlanmayan yığınlara sahip.  Sokaktaki giyimden, pazarda ki üründen, tüketilen ekmekten anlaşıldığı üzere, Urfa halen yoksul kentler arasında. Kendi kendine yeten ama elindeki zenginliğin dağılımdan adaletli yararlanmayan bir kent. Bir yandan alabildiğinde uzanan tarım arazileri, bir yandan da zerre kadar toprağı ve sermayesi olmayan binler, on binler. Sermaye büyümüş görünüyor, bazı ailelerin varlıklarından, zenginlik araçlarından anlaşılıyor. Yoksulluk da artıyor bunun paralelinde. Çünkü tarımsal politikalar insan faktörünü görmüyor, ihtiyaç duymuyor. Daha çok makineleşme göze çarpıyor.

Bu iyi mi?

Kapitalist kitaba göre iyi, insanların köleleşmesi sorun değil, olması gereken de bu. Sermayenin birikmesi için daha çok emek sömürüsü ve daha çok köleleşme gerekir. Bunun başarıldığını söylemek mümkün. Bazı ailelerin mal varlığı trilyonlarca doları bulurken,  bazı aileler de giderek yoksullaşıyor, bir çok nimetten yoksun yaşıyor. Tuhaf olan da bu, varlık ile yokluk yan yana, omuz omuza yol alıyor.

Size abartı gelebilir. Ben de yanılmak istiyorum. Her yıl 30-40 bin ailenin çoluk çocuk uzaklarda iş aramaya çıkmasını başka bir şekilde yorumlayamıyorum.

Tarımsal faaliyetler, Harran’da, Akçakale ve Bozava’da günümüz koşullarına denk, ama buralarda insanların halen gündelikçi olarak çalıştığı, uzak kentlere işe gittiği de biliniyor. Yani belirtilen gelişme halen Urfa topraklarına sirayet etmemiş durumda. Devlet bunu görüyor, bazı zamanlarda üzerinde çalışmalar yapıyor, üniversiteler konuyu ele alıyor ama mevsimsiz tarım işçileri meselesi yüzyıllık mazisinin hizasında duruyor.

Çünkü tarımsal politikaları yürütenlerin, bu insanların istihdamlarıyla ilgili bir öngörüsü yok. Mesela yüzlerce kilometre uzaklıkta ki işlere gitmeleri rahatsız yaratmıyor, bilakis yerinde görülüyor. Çünkü böylesine bir mevsimsel döngü olmazsa, başta Karadeniz’de ürün tarlada kalır, çalışacak işçi bulunmaz.  Bu işçi yoktur anlamına gelmiyor, kimse bu düşük ücrete, fındık toplamaz da ondan. Bu ara Suriye’liler mevsimlik işlerde çalışıyor olsalarda, verim yöre insanı kadar olmuyor.

Yöre insanı karın tokluğuna çalışmak zorunda. Çünkü ekonomik bir akara ve döngüsel bir işe sahip değil. Günlük yaşıyor, iş bulabildiği kadar çalışıyor. Kışın iş bulamayacağını biliyor.Bu nedenle çocuklarını, aile bireylerini alarak, ürünün ekildiği alanlara, insani koşullardan uzak çalışmayı kabul ediyor. Çocuklarının okul sorunu, sağlık ve hijyen sorunu düşünecek durumda değil.

Her şey apaçık ortada, insanlar iş için, kışı geçirebilmek için mevsimlik işlerin peşinden koşturuyor.

Buna rağmen, cilalanmış birkaç söz ve adım dışında ciddi bir önlem alındığını söylemek mümkün değil.

Neden mesele bu insanların sigorta primlerini devlet ödemiyor? Bu somut bir çözüm olur, ama nedense kimsenin aklına gelmiyor.

Urfa bu seramcamı yaşıyor. İktidarların arka bahçesi ama halen nufusun % 25’i kendi yerleşiminde değil, uzaklarda tarım gündelikçisi. İşçi demek doğru değil. Çalıştıklarında yevmiye alır, çalışmadığında aç kalır. Mesele yağmur yağsa, rüzgar çıksa, dolu yağsa tarım gündelikçisi perişandır.

Dünya aleme reklam olduk

Pexels fotoğraf ve video paylaşım sitesinde geçen ayki, fotoğraflarımın izlenme ve indirme istatistiklerini sizinle paylaşmak istedim. Dünya bizi takip ediyor, yanlış anlaşılmasın,bilesiniz diye dedim…

1,35 Milyon
Toplam Görsel Görüntülemesi

24,8 Bin
July ayındaki Görsel Görüntülemeleri

2,01 Bin
Toplam İndirme

101
July ayındaki indirmeler

59
Toplam Beğenme

59adult-baby-black-and-white-735442
July ayındaki beğenmeler

 

 

İstilacılık ve savaşın mantalitesi

İstilacı imparatorluklar arasında Moğolların ayrı bir yeri vardır. Tarihi belgeler, yazılı kaynaklar Asya ve Ön Asya’da, dünyanın başka bölgelerinde bugün ayakta olan, olmayan birçok kentin bazı istilacılar tarafından yok edildiği yazar. Yine Moğol istilaları sonucu  bir çok yerleşim yerinin  yerle bir edildiği, bir çok  yazılı kaynak ve eserin yok edildiğini,ateşe verildiği belirtilir.

Bir dönem dünyanın en büyük yerleşim yeri, kültür ve ticaret merkezi eski çağ kentlerinden Ninova, Babil tarafından istila edilmiş, yakılmış,yıkılmış, görkemini kaybetmiştir.

Yine Moğollar Bağdat,Hasankeyf, Harran ve daha bir çok  yeri akınlarına uğramış, görkemli yapılarını istila sonucu kaybetmiştir.

Moğolların yazılı kaynaklara karşı özel bir düşmanlık besledikleri de bilinen gerçekler arasındadır. Moğolların inançlarına göre yazılı kaynaklar kötülükleri geleceğe taşıyan araçlar olarak görülür.

 

Yazılı kaynakların, insanların ortak bilinci eserlerin yakılıp- yıkılması sadece Moğollara has bir durum olmadığı gibi, onlarla da sınırlı kalmamıştır. Tarihin en eski çağlarından bu yana,bir çok topluluk,  imparatorluk, bir çok devlet düşman gördükleri toplulukların topraklarını ele geçirmiş, ele geçirdikleri bölgeleri önce talan etmiş, zenginliklerine el koymuş, bir daha var olmamaları için yakmış, yıkmıştır. İnsanları ganimet olarak görmüş, köle yapmış, yer altı ve yer üstü kaynaklarını sınırsız bir iştahla tüketmiştir.

İnsan toplulukları yok edilmiş, tarihi ve kültürel varlıklar, ibadet yerleri, insani değerler, bir bütün olarak doğa ve insan ateşe verilmiştir.

Yani insanlığın geçmişi savaşın, yıkımın ve insafsızca tüketimin tarihidir.

Tarihçiler  egemen yaklaşımların sonuçlarını yazmaktan yorulmuş, ama egemenler hükmetme, hükmedemiyorsa yok etme, yok edemiyorlarsa çürütme alışkanlığından vazgeçmemiştir.

Bu insanlığın en kanlı mirası, öğrenilen en ayıp, en günah ve en ahlaksız öğretisidir. İnsanın insana verdiği en akıl almaz zararlardan biridir. Tarih boyunca insan, insanın celladı olmuştur.

Sahip olma, bölgesini genişletme,zenginliklere el koyma, toprak ele geçirme, ganimet elde etme,ticaret yollarını denetim altına alma, köleleştirme ve su için yapılan savaşlar, mantalitesini tarih öncesi çağlardan miras alarak,günümüze kadar getirmiştir. Kaide, kural ve vicdan savaşın çok uzağındadır. Kağıt üzerinde yazılanlar, atılan imzalar koca bir yalandır.

Günümüzde, yani bilgi ve teknoloji çağı 21 yyda, insanlık bir arpa boyu yol almamıştır. Bütün topluluklar insanlık suçuna ortak olmuştur, savaşlarda binlerce çocuk ölmüş, kadınlar tecavüze uğramış, doğa katledilmiştir.

Buna rağmen devletler savaş dışında, anlaşmazlıkları çözmek için bir yöntem bulmak için kafa yormamış, bunun için zerre kadar adım atmamıştır. İlk çağ insanın zihin dünyası savaşı nasıl algılamışsa, bu günkü insan da aynı algıyı zihninde büyütmüştür. Büyüttüğü için kitle imha silahlarını keşfetmiş, milyonların ölümünü kolaylaştırmıştır.

Bu yönüyle tarih yerinde saymış, insanlık ilk çağ ergenliğini yaşamaya devam etmektedir.

Mesele bunu anlayacak insanların,yöneticilerin, hümanistlerin

ortaya çıkmasıdır. Birileri günümüz dünyasına, savaşların çözüm olmadığını, yeni problemler yarattığını yüksek sesle anlatabilmelidir…Anlatabilmeli ki tarih tıkandığı yerden,geleceğe akmalıdır.

Annemin Sesi/Roj bı şewra

Çocukluğum köyde geçmese de, yazın özellikle çok sıcak günlerde hep damda yatardık. Evimiz şehir merkezinde olmasına rağmen, bazen köyde ki gibi dama yataklarımızı serer, yıldızlar altında uyurduk.

Müthiş mutlu olurdum. Hem sıcağı bertaraf etmiş olurduk, hem de yer yatağında sırt üstü gökyüzünü seyrede seyrede uykuya dalardık.

Yıldızları sayar, gökyüzünde ki hareketleri izlerdik.

Büyük bir sessizlik içinde, yıldızların parıltısı altında derin uykulara dalardık.

Çocukluğum çabuk bitti. Geriye dönülmez bir yolda, hep yıldızlar altında uyumayı, gökyüzünde kaybolmayı özledim.

En son sanırım yedi on yıl önce köyde, yer yatağında damda uyumuştum. Ama gece rüzgar o kadar çoktu ki, bütün tozu üzerimize serpiştiriyor, ortamı karanlığa boğuyordu. Bu nedenle o gece hiç rahat bir uyku olmadı benim için. Yıldızları göremedim, mehtabın ışıltısında uyayamadım.

Köyden ayrıldığımda , yıldızları görmemek içimde bir ukde olarak kaldı.

Aradan on yıl geçti. Birkaç kez köye gidip, gelsem de yıldızlar altında uyuyamadım bir türlü.

Çok şey değişti yaşantımda, yıldızlara özlemim ise hep varlığını korudu, yaşadı.

Kentlerde yıldızları görmek mümkün olmuyor, büyük bir ışık kirliği söz konusu. Gökyüzü tuhaf bir hal alıyor. Ne karanlık, ne de yıldızları ışıldayan bir sonsuzluk…

Tuhaf bir hal,tarifsiz bir seramcam.

İşte bu özlem içinde Fırat Kıyısında ki atalardan kalma köye gidince, damda yatma fikri içimde karşı konulmaz bir hal aldı. Köydekiler damda yatsalar da, eskisi gibi misafirlerini damda yatırmıyorlardı artık. İyi kötü klima evlere girmiş, sıcak havalarda evin iç bölmelerinde yatmak mümkün hale gelmiş.

Buna rağmen, peşin peşin kararımı verdim.

Bu gece yılların özlemini giderecek, yıldızlar altında, Yıldız Palas hava oteline benzer bir ortamda, uyku çekecektim.

Köy, bildiğiniz köy. Eskinin tortusunda, biraz dağ, biraz çoraklaşan toprak havası. Kayalar, ayakta kalma mücadelesi veren meşelikler ve sürekli akan asırlık bir çeşme. Taş evler, yorgun bedenler ve sıcaktan bunalan evcil hayvanlar.

Akşam olunca, iki katlı köy evlerinin, avlusu sayılan açık alanda oturduk, havadan sudan konuştuk, yemek yedik. Kentleşen köylerin, köyleşen kentlerin karışık ruh halinde hasbıhal ettik.

Hepimizin yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. İstanbul’dan gelen vardı, benim gibi biraz daha yakın yerden gelen akrabalarımız vardı. Gerçekten yorgunduk.

Uyku saatinden önce uyuma isteğimizi belirtmeden ‘yataklarımızı dama serseniz, iyi olacak, içerisi sıcak. Bu havada içerde yatılmaz diyerek’ düşünceme yer açtım.

Amcam oğlu ‘Sivrisinek  var, içerde klima açarız, rahat edersiniz’ dese de düşüncem baskın çıktı.

Dama yer yatakları serildi.

Derin bir nefes almıştım. Çocukluğumdan kalan damda yatma fikrim nihayet hayat bulacağı için mutluydum.

Yer yatağında uzanıp, bütün ışıkları kapattırarak, karanlık içinde gökyüzüne doğru bakmaya, izlemeye başladım.

Ne kadar özlemişim bu karanlığı ve derin sessizliği.

Gökyüzüne baktım, uzun süre. Ne çok yıldız varmış gökyüzünde diye düşündüm. Çevrede ışık kirliği yok, dağların gölgesi köyün üstüne vurmuş ve ay ancak zayıf bir hilal görünümde.

Doğa sessiz değil aslında. İnsanın ruhunu okşayan bir ritmi var. Dikkat kesilmesen duyulmayan, rahatsızlık vermeyen bir ritim. Dalga dalga yayılan, sonsuzluğun sessizliği.

 

Samamyolu o kadar net ki, gözlerime inanamadım. Ne çok şey kaçırıyoruz her gece. Beton duvarlar, kat kat üst üste konulmuş kutu evler, bir cezaevini andıran daireler hayatımızı öylesine esir almış ki,

Gökyüzünde yıldız olduğunu unutmuşum.

Gece geç saatlere kadar gökyüzünü seyrettim. En az yedi yıldız kaydı, hareket eden uydular, sessiz uçaklar dikkatimden kaçmadı.

Çocukluğuma döndüm. Gökyüzü hiç değişmemiş, bu uçak ve hareketli uydular olmasa.

Yıldızlar aynı, Samanyolu aynı hiç değişmemiş.

Oysa biliyorum ki bazı yıldızlar parlaklığını kaybederken, bazıları da yeni doğuyor.

Ama bunları çıplak gözle görmeme imkan yok…

Ara sıra zamansız öten horaz sesleri, köpek havlamaları ve ıslık çalan baykuşun sessi olmasa insan kendini uzayın derinliklerinde zan edebilir.

Çok mu bilim kurgu izledim  ne, sanki radyo dalgalarını çağrıştıran bir ses var derinliklerde. O kadar ki duyuluyor.

Yıldızlar gece yarısı daha bir yakın oldu, parlaklıkları artı.

Ben yorganı da üstüme atmadan, sabah dörde doğru bütün gökyüzünü izleyerek mest düştüm ve deliksiz bir uykuya daldım. Güneş doğduğunda sabah saat altı cıvarıydı.

Gökyüzü yıldızsız ve masmaviydi.

Uykusuzdum ama içimde huzur verici bir mutlulukla uyanmıştım.

Bunun üzerine uyumanın doğru olmayacağını düşünerek, yataktan çıktım.

Yüksek bir kayanın üzerine kurulan evin damından Fırat’ın gümüşümsü yüzeyini seyretmeye başladım.

Tıpkı yıldızlar gibi, Fırat’a çevresine ışık ve bereket saçıyordu.

Mutluydum, yıldızlar altında uyumaktan,Fırat’ın kadim kokusunu içime çekmekten mutluydum.

Annemin sesini duyar gibi oldum, bu sessizlik içinde. Annemin sesinde yıldızların ışıltısını, Fırat’ın gümüşümsü akışını gördüm…

“Tiji akevt, zerqi eşt.

Diki veynda, her zıra, manga qorê, kûtık lawa…

Roj bı şevra…”