Zamana inat, ölümsüz ağaç

Bazı ağaçlar var ki, bilinen insanlık tarihinden daha eskidir. Bunlardan biri de zeytin ağacıdır. Kimisi bu ağaca “ölümsüz ağaç”  ya da “hayat ağacı” da der. Ortaya çıkan bulgular, yapılan arkeolojik kazılar, zeytin ağacının 40 bin yıllık bir geçmişi olduğunu göstermiştir. Bazı kuruyan ağaçların yıllar, hatta asırlar sonra yeninden yeşerdiği, meyve verdiği biliniyor.

Sonbahar mevsiminde çoğu ağaç kızıl ve sarıya dönerken, zeytin kendine has bir tonda yeşil kalmaya devam eder. Acı meyvesi hem insanlık tarihi kadar eski, hem de harika bir katıktır.

İnsan bu harika katığı ne zaman keşfedip, tatlandırmayı öğrendi bilinmez ama, asırlardır zeytin insanları açlıktan kurtarıyor, hastalıklardan koruyor, insana güzellik katıyor. İnsanlar asırlar önce zeytini yiyecek olarak kullanmaya başladı, yağından yararlandı, kandillerde aydınlatmada kullandı.

Bu olağanüstü ağaç, bildiğiniz gibi harika bir meyve verir. Bu harika meyve önceleri acı olsa da, insan eliyle zamanla müthiş bir tada dönüşürken, yağı insan için, anne sütü kadar bir sağlık iksiridir.

Zeytinin posası bile önemlidir, antiseptik özelliği vardır. Sabun yapımında kullanılır, çöpe atılacak artığından da gübre ve yakacak olarak yararlanılır.

Bu günlerde çarşıda, pazarda tezgahları süsleyen yeşil ve siyah zeytinlerin hasat zamanıdır. Bütün Akdeniz, Mezopotamya zeytin hasadına başlar. Hasat takvimi her yerin iklimsel yapısına göre değişse de, genellikle kışa girmeden son yağmur yağdıktan sonra zeytinler toplanır, ayıklanır ve sofraya gelmesi için yolculuğa çıkarılır.

Kimisi yağ için eski taş değirmenlere, modern tesislere, kimisi tuzla buluşarak, sofralardaki yerini almak için zaman tünelinde işlemlerden geçerek, sofralara ulaşır.

Çocukluk yıllarım zeytine hasret bir ortamda geçti. Zeytin yurdunda, biz zeytini gramla alırdık. Bu yoksulluğumuz değildi, yok edilen bir zeytin kültürünün sonucuydu. Zeytin için en uygun ortam ve topraklarda yaşıyor olsak da, zeytin sofralarımızdan uzak, bakkalda satılan pahalı hatta lüks bir yiyecekti.

Çocukluktan kalan bu ukdeden dolayı, son birkaç yıldır zeytin ağacına, zeytine, zeytin hasadına merakım iyice arttı. Her yıl zeytin hasat mevsiminde sokaklardaki zeytin satıcılarını izlemeye, fotoğraflamaya gidiyorum. Her gittiğimde yeni bir bilgi ile eve dönerken, ağacın olağanüstü hikayesine de tanık oluyorum…

Bu neft-i yeşil ağacın olağanüstü hikayesini, meyvesinin harika tadını ve insana kattığı enerjiyi öğrenince çocukluk yıllarıma hayıflanıyorum.

Bu olağanüstü ağacın hikayesi de kendisi gibi ilginçtir. Bir çok söylence ve efsane olsa da, en önemlisi sanırım Nuh Tufanı ile ilgilidir. Çoğumuz biliriz.

Anlatılır ve denilir ki, zeytin Nuh Tufanına dayandı ve o gün, bu gün insan için katık olmaya devam etti, barış sembolü ve sağlık iksiri oldu.

“…ve insanlık zeytinle yeniden doğar.”

“Kutsal kitapların bir çok bölümünde Hazret-i Nuh ve tufandan bahsedilir. İnsanların yeryüzüne kötülük tohumları saçtığını gören yaradan, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Ve Hazret-i Nuh’a bir gemi yapmasını, bu gemiye her hayvandan erkek ve dişi yedişer tane almasını söyler. Ardından büyük tufan başlar, Günlerce yağmur yağar, Hazret-i Nuh ve gemisindeki canlılar hariç, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey sulara gömülür. Bir süre sonra tufan durulduğu zaman Hazret-i Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercini güneşin battığı yere doğru salar. Sular çekilmediği için güvercin gemiye döner. Hz. Nuh, yedi gün sonra güvercini tekrar salar. Güvercin bu sefer, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağıyla gelir. O zaman Nuh, suların yeryüzünden çekildiğini anlar. Ağzında zeytin yaprağı tutan güvercin, o günden bu güne, ümidin, bolluğun, esenliğin ve barışın simgesi olur. Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün.”

“İnsanlık tarihindeki yerini kavrayabilmek için 40 bin yıl öncesine kadar uzanmak gerekiyor. . Zeytin ağacına ilişkin elimizdeki en kayda değer veri, Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda elde edilmiştir. Bu çalışmalarda 40 bin yıllık zeytin yaprağı fosillerine ulaşılmıştır. Aynı zamanda Kuzey Afrika’nın Sahra Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda da MÖ 12 bin yıllarına ait zeytin ağacı bulgularına rastlanmıştır. Fakat bu bulgulara ulaşılmasına rağmen ilk zeytin hasadının ne zaman yapıldığı hâlâ cevapsız bir soru olarak kalmıştır.”

Bilim, zeytin ağacının tam olarak ne zaman ve nerede oluştuğuna dair bir açıklama getiremese de Yunan Mitoloji buna kendince şöyle bir açıklık getirmiştir.

Antik Yunan’da i Zeus, insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat etmiştir. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Poseidon, insanları keşfedilmemiş, uzak diyarlara götürecek olan görkemli “Atı”; Athena ise insanlığa yüz yıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan “Zeytin Ağacı”nı hediye eder. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerliydi.

Bu da zeytin ağacıydı. Yani aslında bizim bugün hayatımızın neredeyse her yerinde kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmişti.”

Bu gün dünyanın en yaşlı zeytin ağacı Girit Adası’nda bulunuyor. Buradaki ağacın yaşı tam olarak hesaplanamasa da, ağacın 3 bin yaşında olduğu olabileceği ileri sürülüyor.

“Girit adasında yer alan Vouves Köyü’nde, 3.000 yıllık olduğu tahmin edilen bir zeytin ağacı, günümüzde hala zeytin veriyor.

Girit adasında yer alan 3.000 yıllık zeytin ağacı. Fotoğraf: David Hodgson, via Flickr Commons

Kuvvetli ve dirençli “Vouves Zeytin Ağacı” bugün hala meyve yani zeytin veriyor.

Arkeolog Ticia Verveer, kendi Twitter hesabından bu ağacın fotoğrafını yayınladı ve şunları kaydetti: “MS 64 yılında Roma yandığında ve MS 79 yılında Pompeii yanardağ küllerinin altına gömüldüğünde bu ağaç buradaydı.” Bütün bunlar, bu ağaç daha henüz gençken gerçekleşmişti.

Vouves zeytin ağacı 3.000 yıldan daha eski, 12.5 metrelik bir gövde çevresine sahip, 4.6 metre çapında ve bir yabani zeytin ağacında 3 metre yükseklikte aşılanmış yerel tsounati çeşidine ait. Aşılama nedeniyle gövdesi, doğal yollarla bir heykele benzediği kadar güzel şekillenmiş.

1990 yılında, Hanya vilayetinin oybirliğiyle aldığı karara göre, Vouves Zeytin Ağacı büyük bir Doğal Anıt olarak ilan edildi.

Girit Adası’nda yer alan 3 bin yıllık zeytin ağacı / Fotoğraf: David Hodgson/Flickr Commons

Yaprak dökmeyen zeytin ağacının meyvelerinden zeytin ve zeytin yağı  üretiliyor ve bu bölgeyi Girit’teki zeytin yetiştiriciliğinin beşiği haline getiriyor.

Ağacın gövdesinin içi, özsüz olduğu için boş, böylece zeytin dışa doğru yenileniyor ve öz odunu yavaş yavaş çürüyor.

Zeytin ağacı odunlarını sürekli olarak yenilediğinden aslında ölümsüzlüğün sembolü olarak sayılır.”***

*OLİVE.İNFO.TR

**FELSEFETASI.ORG

*** ARKEOFİLİ.COM

Urfa dağlarında gezer bir ceylan…

Ceylan ile ilgili çok anlatım dinledim, çok şiir okudum, hakkında yakılan türkülerde eridim, tükendim.

Birçok kez demir çitler ardında ceylanları izledim, ama hiç yakında, dokunma mesafesinde ceylan görmedim, dokunamadım. 

Oysa yaşadığım coğrafya ceylanlar için en uygun yaşam alanıydı, sürülerle gezer, evlere kadar gelirlermiş. Ne zaman ceylanlar yok oldu, gözlerden uzaklaştı bilinmiyor.

Bu konuda bir kayıt, bir fotoğraf yok, varsa da ben ulaşamadım. Bildiğim, dinlediğim ceylanların giderek azaldığıdır.

Soylarının tükenme tehlikesi 1960’lı yıllarda baş gösteriyor ve ülkemizde 1977 yılında bu narin hayvanların koruma altına alınması gerektiği kararlaştırılıyor.
 

IMG_1284.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


O gün bu gün, koruma istasyonlarında çoğaltma çalışması yürütülüyor. Koruma ve kollama politikalarına rağmen, halen doğal ortamlarında sürüler halinde, yaşayan ceylanları görmek mümkün olmadı.

Daha çok çiftliklerde, koruma alanlarında ve hayvanat bahçelerinde, bazen de yollarda “Dikkat ceylan çıkabilir” uyarı levhalarında görüyoruz…
 

IMG_1326.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Ben Urfa bölgesinde oldukça yaygın olan koşu atı besleyen çiftliklerinde gün batımında koşu atların fotoğrafları çekmek için bir dostumun çalıştığı çiftliğe ziyarete gittiğimde, çiftliğin en güzel köşesinde, tel çitle çevrilmiş, oldukça geniş bir bahçenin içinde ceylanları görünce, atları unuttum, zihnimde o an ceylan fotoğrafları çakmaya, art arda belgesellerdeki görüntüler belirmeye başladı.
 

IMG-20201117-WA0015.jpg

Fotoğraf: Yekta Kılıç


Ne elimdeki lens uzaktan çekime uygundu, ne de ben. Çünkü ceylanları daha yakından görmek, dokunmak istiyordum.

Sağolsun, sevgili dostum, içimdekileri okurcasına ceylanların yaşam alanı olan bahçenin kapısını bana ardına kadar açtığında, ne yapacağımı şaşırdım.

Çok ürkek, narin yapılı bu canlılar karşısında nasıl davranacağımı düşünürken, bir iki tanesinin evcilleştiğini duyunca kısmen de olsa rahatladım.
 

IMG-20201117-WA0010.jpg

Fotoğraf: Yekta Kılıç​​​​​​​


Biz bahçeye girdiğimizde, halen dağ havası üzerinde olan ve evcilleşmeyen birkaç ceylan jet hızıyla bahçede dört yana koşmaya başlarken, evcilleşenler ise masum bakışlar arasında bizi ürkek ama tetikte bekler gibi duruyorlardı.

İşte o an bir avcı edasıyla yavaşça yaklaştım, yaklaştım ve ürkekçe birkaç kez art arda deklanşöre bastım, içim ürperdi.

Bunun bir av sahnesi olabilme ihtimali bile beni rahatsız etti ve bu narin hayvanların nasıl olurda, avlanıp, sofraları süslediğini düşündüm. Düşündükçe içim titredi, zihnim bulandı.
 

IMG_1316.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Bir yandan da fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Çok uzun süre kalamayacağımı biliyordum. Hayvanların bizden, elimdeki fotoğraf makinesinden ürküp, kendilerini tellere vurma ihtimalini düşündükçe, işimi en kısa zamanda bitirip, çıkmaya çalıştım.

Benim için müthiş bir deneyim, gerçek anlamda ceylan gözlerini yakından görme fırsatım oldu.
 

IMG_1289.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Bu narin hayvanların, neden şiirlere romanlara, edebiyata konu olduklarını daha iyi anladım. Bu güzelliğe, bu narin yapıya vurulmamak elde değil.

Hem çok masumlar, hem de çok narinler. Kesinlikle güzellik kavramı ceylanların gözlerinde anlam bulmuştur diye düşünüyorum.

Dil bilimciler ne düşünür bilmiyorum ama güzellik, ceylan simasında şekillenmiştir sanırım.
 

IMG_1332-001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Fotoğraf faslını birkaç dakikaya sığdırmak zorunda olsam da, kafamda ceylanlarla ilgili onlarca şiir, onlarca roman ve efsane belirmeye başladı o kısa zamanda.
 

IMG-20201117-WA0016.jpg

Fotoğraf: Yekta Kılıç​​​​​​​


Ceylanların asırlar boyu, avcılardan nasıl köşe bucak kaçtıkları canlandı ve hikaye narin yapılı hayvanlardan sıyrılarak, hayatın içine aktı, acıdan, ayrılıktan bahseden türkülere gitti.

Sanırım birçok kişi “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünü bilir, bilmese bile duymuş, dinlemiştir.
 

IMG_1332-001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmez parçası, ceylanlara dair unutulmaz dizeleri barındıran bir halk türküsü, bir ağıt, bir manzume.

Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar
Ciğerim yanıyor anam gözlerim ağlar
Benim zalim derdim cihanı yakar
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Urfa dağlarında gezer bir ceylan
Yavrusunu kaybetmiş ağlıyor yaman
Yarimın derdine bulmadım derman
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Ceylan senin gibi yüreğim yara
Cihanda derdime anam bulmadım çare
Bir yavru kaybettim gözleri kara
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar

 

IMG_20201117_152301.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Oldukça dokunaklı olan türkü kim tarafından söylenip, yazıldığı belli olmadığı için anonim olarak kabul ediliyor.

Değişik kaynaklar türkünün kaynağını araştırırken, hikâyesine göre kişi isimleri zikrediyor. Türkünün farklı farklı hikaye ve versiyonları olsa da, hepsinde ortak olan acının ceylan şahsında somutlaştığıdır.
 

IMG_20201117_152423.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Bazı kaynaklar türkünün bir Ermeni annenin 1915 yıllarında göç, göçertme sırasında kaybettiği evladına yönelik söylediği bir ağıt olduğunu yazarken, kimi kaynaklar da ise yine aynı minvalde ama 1915 olaylarından azade, evladını kaybetmiş insanların yaktığı bir ağıt olduğu belirtiliyor.

Kazancı Bedihİlkay Akkayaİbrahim Tatlıses ve onlarca sanatçının dillinde farklı farklı makamlarda söylenen türkü günümüzde halen popülerliğini korurken, ceylan ile insan yavrusunu aynı kefeye koyar ve evladını kaybeden anne yüreğindeki acıya, ceylan avcı ikilemine, asırlardır çözülemeyen muammaya vurgu yapar.
 

IMG_20201117_152254-001.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Türkünün hikayesi farklı farklı olsa da, acının katmerli sözcükleri zamana kafa tutar ve yıllar sonra bile insan yüreğinde yankı bulur.

1913 doğumlu ses sanatçısı ve bestekar Cemil Cankat tarafından derlendiği belirtilen ve Muzaffer Sarısözen’in bestelediği “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünün öyküsünün bir versiyonu oğlu Ahmet Cankat, şöyle anlatmaktadır:

Babam Cemil Cankat, annem Mintehe ile evlenir. İlk çocukları İbrahim dünyaya gelir. İbrahim, karakaşlı, kara gözlü, güzeller güzeli sevimli bir çocuktur. Yüzü adeta ay parçasıdır. Annesi, çocuğa göz değmesin diye oğlunu gelen gidenden adeta saklar. Babası da oğlunu çok sever, eve geldiğinde onunla eğlenir, oynar.

İbrahim, evin neşe kaynağıdır. İbrahim iki yaşına geldiğinde her ne olursa olur, hastalanır. Ateşler içinde kıvranır ve havale geçir. Hemen hastaneye ulaştırırlar, fakat yapılan tedaviler sonuç vermez ve İbrahim ölür.

Babam, çok sevdiği oğlunun ölümünden çok etkilenir, günlerce yemeden içmeden kesilir. Oğluna özlemini dile getirmek üzere ‘Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar’ türküsünü besteler ve kendi adıyla plağa okur. 1


Yine başka bir kaynak ise Kel Hamza diye bilinen saz ve söz ustası Hamza Şenses’in (1904-1939) üç kızından biri olan Türkan’ın kırda oyun oynarken, düşme sonucu kafatasının çatladığı anlaşılır.

O zamanın imkanlarına göre Urfa’da tedavisi mümkün olmaz. Babası, neyi var neyi yoksa satıp, Urfa dışında birçok yere götürürse de kızının derdine çare bulamaz.

Talihsiz Türkan, kafatası kırık olarak tam 7 yıl çile çekerek yaşar.
 

IMG_20201117_152419.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş


Kızı için varını yoğunu harcayan Hamza Şenses, çalışıp para kazanmak için Gaziantep’e gider. Doktora göstermek için kızı Türkan’ı da yanında götürür.

Kızını bir yakının evine bırakıp, program yapmak üzere gazinoya gider. Gazinoda program yaptığı sırada, kendisine bir haber gelir. “Kızın ağırlaştı, çabuk gel”.

Maddi sıkıntı içinde bulunan Hamza “Şimdi nasıl geleyim, anlaşma yapmışım, sahneye çıkmam lazım, yoksa işime son veriler, programım bitsin geleyim” der.

Programım kısa sürede bitirip eve koşar. Eve vardığında, kızının vefat ettiğini öğrenir. O anda bütün dünyası kararır.

Herkesi odadan çıkarır, yerde yatan kızının üzerine kapanıp ağlar, gömleğini parçalar, feryat eder. “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar” bestesini orada kızının üstüne yapar.

Bu olay üzerine Hazma Şenses de çok yaşamaz. Kızı öldükten sonra içkiye düşer, içine kapanık, dalgın biri olur. 1939 yılının bir kış gününde, 35 yaşındayken, Nacar Pazarı’nın üstündeki Çardaklı Kahve’den düşüp ölür. 2
 

IMG_20201117_152258.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​


Değişik öyküler barındıran türkünün başka hikayesi ise 1915 yıllarına dayanır. Daha hazin, daha dokunaklı ve kısmen de politik.

Verjine Svazlian Fonu adına Hagop Gyurcyan tarafından 1985 yılında kayıt altına alınan ağıtlar içinde yer alan parça, 1915 olaylarında yavrusunu kaybeden bir annenin ağıtını anlatır. 

Türkçe olarak kayıt altında alındığı anlaşılan türkü diğer versiyonlarından farklı olarak “Ermeni yanar, gözleri yaşlı” dizelerini barındır.

O dönemki politikaları yansıtan ve yol vermeyen dağlardan bahseden türkünün Urfa ve çevresinden 1915 yıllarında yaşanan göç, göçertme olaylar sırasında dile geldiğine inanılıyor.

Bugün Urfa sıra gecelerinde sık sık dile gelse de, hikayesi farklı farklı yorumlanıyor, algılanıyor ve bir eğlence aracına dönen türkünün acılardan süzülmüş bir türkü olduğu maalesef unutuluyor.

Kaynaklar:

  1. Evvelzaman.com
  2. Evelzaman.com
  3. Hyetert.org, Agos.com

Mavi Çarşaflı Kadın.

İnsan doğduğu toplumdan beslenir, gelişir ve kendini gerçekleştirir.

Uzun yıllar önce tanıştığım, zaman zaman aynı havayı teneffüs ettiğim öğretmen arkadaşım Mahmut İldoğan’nın bir süre önce “Mavi Çarşaflı Kadın.” adlı kitabı yayınlandı.

Eski dost ve uzun süredir tanışıklığımızın verdiği samimiyetle bana da kitabını gönderdi. Bir solukta okudum desem yalan olur. Zaman zaman ara verdim, zaman zaman başa dönme gereği hissettim.  Yani anlayacağınız kitabı bir kaç kez okudum. Amacım hem kitabı tanımak, edebi yönlerini ortaya çıkarmak ve eleştirel bir gözle değerlendirmek.

Kitabı okuyunca çocukluk yıllarıma gittim, yeniden yaşadım geçmiş zamanı. Siverek sokaklarını, tanıdık simaları ve mavi çarşaflı kadınları gördüm sayfa aralarında.

Zaman zaman hayıflandım, üzüldüm, içimde ağıtlar canlandı.

Umutlandığım da oldu elbet. Her şey acının melodisindeydi, buna rağmen Siverek Sokakları umudun ta kendisiydi. Kitabın varlık nedeni de buydu belki de. Doğduğu yerden beslenmek, bütün olumsuzluklara rağmen sevebilmek doğduğu yeri. 

Sevgili dosttum Mahmut İldoğan uzun soluklu bir maratona koşusuna başlıyordu bu kitapla.  Seçmiş olduğu cümleler, kelime ve vurgular, bir ışık huzmesi gibi karanlık tüneli parçalıyor, yarına dair bir yol çiziyordu. Zaman zaman şiirleri devreye giriyor, yarım kalmış tebessümleri anlatıyordu bize.

Ben genellikle kitap okuyunca, eleştirel bakabilmek için, eserin  zaman mekan ilişkisi ve cümle gücüne dikkat ederim. Eğer zaman mekan ilişkisi doğru kurulmuşsa ve cümleler sade ve içten yazılmışsa, kitap benim için değerlidir, edebidir ve incelenmesi gerekir.

Adını Siverek ‘te kadınların giydiği Mavi Çarşaftan alan kitabı okuyunca, ince bir işçiliğin izlerinde kayboldum, Siverek Sokaklarında kendime geldim. Nereye baksam, nereye dokunsam Mavi Çarşafın etkisi görünüyordu.

Kitabın eleştirilecek yanları yok mu? Elbette var, ama mesele çorak bir araziden ürün olunca, insan ürüne bakıyor, eksikliğe değil. 

Okur yazarlığın gözden düştüğü bir mevsimde, cesaretle sözcüklere sığınan, kağıt ve mürekkep kokusunda umutlanan bir dostumun kitap yazması benim için önemliydi. Bu nedenle kitabını derinlemesine okumaya çalıştım. İyi ki okumuşum, doğduğum toprakları tekrardan görme fırsatım oldu. Cümleler ruhumca ince bir sancı bıraksa da, kitap beni, bizi anlatıyordu.

Kitabı daha iyi anlamak için de uzaktan da olsa, kitapla ilgili bir sohbetimiz oldu. Keşke imkan ve koşullar olsaydı da, biz yan yana gelip edebiyatı, öykü ve romanı, şiiri konuşabilseydik.

Ne iyi olurdu?

Ama pandemi süreci ve aradaki mesafe böylesi bir sonuç ortaya çıkardı.

Belki yakın bir gelecekte, başka projelerde buluşur, düşünce dünyasında sörf yaparız.

Şimdilik söyleşi ile yetinecek, kendisinin edebi yönünü tanımaya çalışıp, sizlerle paylaşacağım.

“1961 yılında Siverek’te doğdum. İlkokul ve ortaokul öğrenimi Siverek’te tamamladım. O dönemlerde bizim kuşağın büyük çoğunluğunda olduğu gibi bende de okumaya aşırı bir istek vardı. Ömer Seyfettin ile başlamış, Orhan Kemal’le devam etmiştim.

Siverek Lisesinde okurken elime geçen paralarımın çoğunu kitaba yatırırdım. Bazen boyumu aşan kitaplar aldığım da olmuştu. Hatırladıklarımdan birisi Anti Dühring’ti. İçinde o zaman bilmediğim bir sürü yabancı kavram vardı, yarım bırakmıştım. Benim için o zamanlar; gökyüzünde en parlak mavinin görüldüğü, rengarenk uçurtmaların uçtuğu günler, lacivert deryada milyonlarca yıldızın, kayıktaki mum ışığı gibi sallandığı  zamanlardı. Bir güz rüzgarı ile her şey sona ermiş, sarı yaprakların döküldüğü solgun gri renkli zamanlar başlamıştı.

İşte o zamanlarda kitaplarla olan aram açıldı. Onları bir süre evimizdeki bahçeye gömdüm. Sonra bir pazar günü banyoya girdim, saatlerce onları yakmaya çalıştım. Kitap yakmanın ne zor şey olduğunu anladım!  Sobaya attığım her kitap, bir tuğla olup ateşi söndürmeye çalıştı. Soba; sayfaları son bir defa daha okumak istermiş gibi yapraklara ağır ağır baktı. Maşa ile ateşi karıştırmadığımda ateş olduğu gibi kararıveriyordu. Kitaplar içindeki bilgiden midir nedir, bilmem; yanmamak için çok direndiler. Uzun bir süre onlardan uzak kaldım. Hatta zorunlu olmadıkça kitapçılara bile uğramadım.

1983 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldum. 1987 yılında  meslek hayatım başladı. Dört yılı idareci olmak üzere toplam otuz dört yıl sosyal bilgiler ders öğretmenliği yaptım. Öğretmenlikte en büyük idealim; doğduğum yer olan Siverek’te görev yapmaktı. 1989 yılında  Siverek’e atandım ancak beş yıl bitmeden 1994 yılında Nevşehir’e sürgün edildim. Adıyaman-Balıkesir-Tekirdağ  gibi yerlerde  çalıştıktan sonra 2020 yılının Ağustos ayında emekli oldum.

Adıyaman’da görev yaparken kitap tanıtımı ve söyleşi için gelen usta  yazar Mehmet Uzun’un dinletisine  tüm hemşeriler toplanıp gitmiştik. Adıyaman’ın tüm aydınlık yüzlü insanları oradaydı. Halkın ona ilgisi, onun  insanlara yaklaşımı görülmeye değerdi. Onun kuyumcu maharetiyle işinin en iyisini yapmaya çalışması beni çok etkilemişti! Söyleşi bitince imzaladığı kitaplarını koltuğumun altına alıp eve geldim. O gece kitaplarla aramızda yeniden bir bağ oluştu.” diyor sevgili Mahmut. Kendini açıyor, geldiği kaynağı işaret ediyor.

“Kitaplarla aram düzeldikten sonra içimde yazma isteği oluştu. Amacımı, hedefimi belirledikten sonra aklımda yazacağım öykülerin taslağını belirlemeye başladım. Ancak yazmak biraz da cesaret ister, özellikle ailemin ve dostlarımın teşviki ile bir kaç denmem oldu; beğenilince her halde cesaret almış olacağım ki geçen yıl “Ben artık yazacağım!” dedim. “Mavi Çarşaflı Kadın” kitabım böylece ortaya çıktı.” diyor gülümseyerek.   “Mavi Çarşaflı Kadın.” Cumhuriyet Döneminden sonra yasaklanan kara çarşafın yerine ikame edilen ve halen az da olsa Siverek sokaklarında görülen bir örtü. Mahmut bu örtünün arkasında ki dünyaları aralamaya çalışmış.

“ Beğendiğim bir çok yazar var ama örnek aldığım yok gibi. Beğendiklerim;  Mehmet Uzun, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Sabahattin Ali ve post modern edebiyatın en iyi temsilcilerinden biri olan Hasan Ali Toptaş .

Yabancı yazarlardan beğendiklerim; Franz Kafka, Paulo Coelho,  Honore de Balzac’tır.”  Bir çok yazarın kalemini beğeniyor, ama örnek aldığı bir yazar yok. Sanırım bir kolektif etki görülüyor Mahmut’ta.

“Önüme bir hedef koydum. 5 yıllık bir plan yaptım, sistemli bir çalışma sonunda çalışmalarımın ilk aşamasını tamamladım. Sırada roman tarzında dört kitap yazımı var. Emekli olduğum için zamanım çok.” diye konuşuyor…

“Öykü kitabım çıktıktan sonra vakit kaybetmeden yeni çalışmalarıma başladım. Büyük bir heyecanla uzun süredir aklımda tasarısı halinde  olan romanımı yazmaya koyuldum. Bir çok insanı çok yakından ilgilendiren konulara değineceğim güzel ve faydalı bir çalışma olacağını düşünüyorum.” diyor. Anlaşılan o ki, yeni kitap doğum sancısında, belki de doğdu, doğacak.

Neden Siverek, neden bütün kitap Siverek’i anlatıyor, merkeze koyuyor sorusuna “Mazisi 5000 yıl öncesine dayanan ve Milli Mücadele yıllarında Fransız işgalcilerine karşı gösterdiği yararlıklarından dolayı 1923 yılında vilayet yapılan ancak hangi sebepledir pek bilinmez, 1926 yılında ilçeye dönüştürülen Siverek doğduğum, büyük hayaller kurduğum, aşık olduğum, şekillendiğim şehirdir. Ona vefa borcunu ödemek hem benim hem de eli kalem tutan her Sivereklinin vicdani  borcudur. Tabi ki benim ilk çıkış yerim Siverek olmalıdır diye düşündüm. Burada daha yazılması gereken bir çok hikaye var.

Zamanının çoğunu dört duvar arasında acılarını içine akıtarak geçiren, gördüğü baskıları, kimseyle paylaşamayan, ketum bir hayatı olan, mavi çarşaflı kadınların dertlerini bizden önceki yazar ve çizerlerimizin yeterince dile getirdiklerine inanmıyorum. Bu bir eksikliktir. Onun için ilk kitabımın adı,” Mavi Çarşaflı Kadın” oldu. Tabi ki hep Siverek’i yazacak değilim, başkalarının da mavi çarşafı yazması için bir ışık tuttum. O çarşaf şefkatin, sevgini, sabrın ve çekilen acıların sembolü olarak görülmeli. Ayrıca her ne kadar kitaptaki öykülerimin büyük çoğunluğunun  çıkış noktası Siverek olarak görülse de dikkatli bir bakışla, yerelden evrensele doğru bir çıkış olduğu fark edilecektir.” diye cevap veriyor.

Kitapta size yazara ait olan şiirler var, öykü aralarında. Şiir mi öykü mü, hangisi daha ağır basar diye sorduğumda:

Aslında benim amacım roman yazmaktı ama önce bir öyküyle başlamanın daha iyi bir fikir olacağını düşündüm, iyi de yapmışım. Öykü kısa soluklu bir iştir, az sözcük kullanılarak kısa sürede neticeye ulaşırsın. Roman öyle değil, uzun soluklu daha komplike bir çalışmayı gerektirir. Bu arada şiir yazmaya devam ediyorum.  Şiirlerimin bir kısmını ilk kitabımda kullandım. Okuyucularımın bir çoğu beğenmiş ama bu, bundan sonraki yazılarımda kendi şiirlerimi yoğun bir şeklide kullanacağım anlama gelmemelidir.” Diyor ve noktalıyor burada…

Bir Ankara Güncesi

Evliya Çelebi’nin gezi notlarında belirttiği bağlarıyla ünlü, Yıldırım Beyazit dönemine kadar adı üzüm diyarı anlamına gelen  Engürüye* olan Ankara, benim için güzel anıları olan bir kent. Zaman zaman ziyaret etme ihtiyacı duyduğum yerlerden biri. Dostlarım , arkadaşlarım ve zaman zaman yazıştığım, yüz yüze görüşmek istediğim insanlar var. Bir albenisi, çekim gücü olan kentlerden biri. Kışı kasvetli geçen, karla güzelleşen, bozkır ortasında  Hitit Güneşinin sıcaklığında ısınan bir kent.

Ankara’y,ı ilk kez  liseyi bitirdiğim 1985 yılında ziyaret etmiştim. Engürü ismi de o yıllarda aklıma takılmış, adı bana hep tanıdık gelmiş, zihnimde farklı çağrışımlar yapmıştı.IMG_9556.JPG

O gün, bu gün çok sık olmasa da gidip gelirim,  fırsat buldukça  da kendimi sokaklarına atar, kalabalığına karışır, kasvetli ilişkilerine tanıklık ederim.

Üniversitelerindeki  gençlik kokusunu içime çeker, entelektüel yapısına el sallar, rant kokan yemekli buluşmalarına, iktidar oyunlarının dışa yansıyan izlerine dalar, pahalı takım elbiseler içinde bir kibir abidesine dönen küçük insanlara rastlar, bazen bunalır, kendimi zor bela parklarına atarım.

Ne de olsa başkent. Her türlü insana denk gelmek mümkün.DSC_4131.JPG

İktidar, muhalefet, siyaset , ihale, nüfuz, entrika ve ötekileşen bir çok şey Ankara’da.  Darbelerin ayak seslerini, tank paletlerinin izlerini görür, irkilirim. Yükselen gökdelenler arasında kaybolan demokrasiyi arar,  Kızılay’da kalabalığın akıntısına kapılırım.

Lafı uzatıyorum sanırım. Kendimi çok çabuk Ankara’nın havasına kaptırdım. Çok çalan, çok söyleyen ama aynı havayı tekrarlayan  bir nakaratın girdabındayım.IMG_9560.JPG

Girdaptan kurtulmak için hemen çark ediyor, Yüksel Caddesi’nde kendime geliyorum.

Hava soğuk, kalabalık sanki biraz azalmış…

Kış mevsiminin etkisinden mi ne?

Oysa buralar cıvıl cıvıl olurdu. Gitar çalanlar, kitap satanlar, küçük öteberi pazarlayanlar buharlaşmış,  sokakta sanki derin bir kaygı, sessizlik durgunluk baş göstermiş. Solcuların uğradığı meyhaneler de tenhalaşmış.trt haber.jpg

Tek iyi değişim, 2017 Mayıs’ında  etrafı dikenli tel ve bariyerlerle kapatılan İnsan Hakları Anıtı’nın bariyerleri kaldırılmış. Büyük gelişme. Buna sevinmek mi gerekiyor, yoksa …

Bilmiyorum, karışık bir durum.

Bariyerler kalkmış ama Yüksel’de polis yoğunluğu  devam ediyor.

Adım başı polis dersem abartmış olurum. Her köşe başında insanları süzen gözlerle donatılmış. Canlı cansız gözler, gelip geçenlerin yine gözlerinden düşünceleri okumaya çalışılıyor.

Tabii arada bir dijital GBT’den  geçmek de günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş.DSCF5902.JPG

Kalabalıklar arasında dolanıp, duruyorum.  Gelip gidenler, memurlar, yolcular, hastalar hepsi ama hepsi  Kızılay’ın ara sokaklarında bir şeyler arıyor. Kimisi uzak illerden gelmiş, kimisi yanı başındaki yerleşimlerden. İş takip edenler, ceplerinde yüksek rakımlı tepelerin kartvizitlerini taşıyanlar, yabancı misyon şefleri, öğrenciler, işçiler, mülteciler, işsizler hepsi bir karmaşanın düzeninde dolanıp duruyorlar.anadolu ajansı.jpg

Türkü, Kürdü, ve Arabı bir keşmekeşlik içinde zikzaklar çizip, duruyor. Yabancı uyruklu olanları da unutmamak lazım. Suriyeliler diğer illere göre çok belirgin değil ama nüfusları az değil yani. Ağır işler, temizlik ve restoranlar kayıt dışı uyruklularla dolu. Bu nedenle de, Ankara’da küçük bir Ortadoğu beliriyor.

Kitap evlerine dalıyorum kendiliğinden. En sıcak yerler oralar. Değişik insanlar var.  Herkes zihin dünyasına uygun kitapları inceliyor, bakıyor, fiyatlarını kontrol ediyor.

Kitapların çok pahalı olduğunu belirtmek gerekiyor . Her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde kitapların pahalı olması kaçınılmaz bir sonuç olarak açıklansa da, kitapların biraz daha ucuz olması gerekiyor diye düşünüyorum.   Bu hem korsan kitap basımının önünü almış olur, hem de okuma oranını yükseltir.

Fiyatlar yüksek olmasına rağmen kitabevleri kalabalık. Meraklı gözler, araştıran zihinler, sorgulayan beyinler kitapların ışıltılı dünyalarına dalmış durumdalar. Okuma oranının giderek düştüğü bir dönemde  bu kalabalık kesinlikle iyi.

Kitapların albenisi artmış, baskısı güzelleşmiş ve kalite yükselmiş. İçerik üretme konusunda da bir sıçrama var sanki. Yine de emin değilim. Kimilerine göre geriliyor, kimilerine göre ilerliyoruz.

O, insanın durduğu noktaya bağlı.DSC_4126.JPG

Dijital çağda her şey içerik konusu olmuş durumda. Sosyal medya mesajlar, havadan sudan konular bile kitap halini almış. Hatıralar, sevgiliye yazılan şiirler, acılar ve katmerleşmiş sancılar kitapların sayfalarına yansımış. Araştırma ve bilimsel kitaplara ilgi az, daha çok roman ve öykü kitaplarına karşı bir yönelim var gibi.

Kırılmış bir şişeden sızan mürekkebin, kağıtta yarattığı leke misali; gerçeklik kitapların sayfalarında, satır aralarında gizlenmiş bir vaziyette keşfedilmeyi bekliyor.

Yani kitaplar insan yüreğine dokunuyor , gelecekten haber veriyor, umut pompalıyor.

Bu bile tek başına önemli.

Kalabalığı, kitabevlerini, Yüksel Caddesi’ni kendi haline bırakıp, Sahaflara doğru yol almaya koyulurken, İnsan Hakları Anıtı’nın önünde, pankart açan, daha doğrusu açmak için fırsat bekleyen birileri göze çarpıyor. Onlar anıtın önünde  belirdiği gibi, polislerin de hareketlenmesi anında  gerçekleşiyor. Eylemciler polisleri, polisler pankart açabilecek kişileri kolluyor. Kim hızlıysa kazanan o olacak.

Kazanan dememe bakmayın, hızlı davranıp, pankart açan eylemciler,  pankart açma yarışını kazanıyor ama  izinsiz gösteri yapmaktan aynı hızla gözaltına alınıyor. Özellikle de KHK ile işlerini kaybedenler, bütün  baskı ve yasaklara rağmen seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Zaman zaman dayak yeme pahasına da olsa, KHK mağdurları az da olsa seslerini yükseltiyor.

Bu hengameyi geride bırakıp, sahaflara yürüyorum.

Ne aradığımı ben de bilmiyorum. Farklı ama bir o kadar da günümüzü anlatan, felsefi ama tarihsel gerçekleri yansıtan, akıcı bir dili olan ve beni alıp götüren bir kitap arıyorum. Yazarını bilmiyorum, adını hatırlamıyorum, konusunu çıkaramıyorum.

Bir bilinmezliğin kitabını arıyorum aslında.

Sahaflar daha çok bin bir çeşit sınav kitaplarına yönelmiş durumda. Eski canlılığı yok ya da bana öyle geliyor.

Ama hala sahaflarda nitelikli ve ucuz kitap bulmak mümkün.

Havanın soğukluğu burada daha bir yakıcı.  Rüzgâr dört yönden esiyor.

Yani Ankara kış, kıyamet…

İnsanın içini üşüten soğuk durduruyor beni.

Ankara’ya hoşça kal demeden, dümeni çeviriyorum farkında olmadan. Ankara güncesi sahaflarda kendiliğinden noktalanıyor.

Ayaklarım beni Ankara’dan başka yerlere taşımak istiyor.

Kendimi otobüste buluyorum. Elimde bir dostun hediyesi olan “Tüfek, Mikrop ve Çelik.” kitabı,  vakit gece yarısı.

Ankara uğultular içinde, kasvetli bir hava, uykusuz geçen zaman ve sabaha akan gece bitmek üzere.

Kaynakça :http://www.hasancelik.web.tr/Yayinlar/123.pdf

Ve yağmur yağdı.

Ve nihayet Urfa’da beklenen yağmur geç de olsa yağdı. Toprak tozundan, insan sıcak ve kül yüklü havadan kurtuldu. Şimdi hava daha bir temiz, doğa üzerinde ki pası atmaya, soğuk rüzgarlara ve kışa hazır artık. Ağaçlar bir çocuğun yüreği gibi pır pır, sokaklar ise yağmur sularının gölcüklerinde.

Bir sessizlik çığlığı: Semiramis

Sabahın ilk ışıklarında Van Gölü’nün yüzeyi gümüşümsü bir ışıltı ile kaplanır. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde, her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı doğaya yansıtır. Arada bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyindeki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.DSC_6582.JPG

Ortamın sessizliği insana zaman zaman ürperti verir, yüreğini ıssızlaştırır.

Ne bir dalga, ne bir kıpırtı. Her şey sessiz, her şey tetikte. Kuşlar bile, sessizce kanat çırpıyor, gümüşümsü göl yüzeyinde.

Güneş, doğdu doğacak. Batıdan akan uykusuz yolcular ve güne başlayan dağ rüzgarı göl kıyısında yolları kesişiyor ve hoş bir serinlikle doluyor ortalık. Her nedense bütün yolculuklar güneş doğmadan sonlanıyor Van Gölü’nde ya da bana öyle geliyor.

Göl demek belki de yetersiz olur. Bu nedenle Van Denizi demek daha doğru. Zaten Vanlılar göl demez, Behra Vanê der, yani Van Denizi.DSC_6268.JPG

Her şeyin sessizlik içinde yol aldığı saatlerde, güneş doğar dağların ardından. Önce Artos’un dorukları som sarı renge boyanır, sonra bütün göl yüzeyi gök mavisine dönmeye başlar, olabildiğince sessiz.

Tarih canlanır bir an, sessizlik paramparça, dinginlik bir kasırgaya döner. Savaşlar, acılar ve insanın içini acıtan göçler canlanır birden bire. Efsane olur gölün gümüşümsü yüzeyi.

Aşkın en derin sancısı ve dağlar arasında sıkışmış bir hikayeye döner ortalık.

Biraz efsane, biraz tarih ve sancısı insanın.

Sonra efsaneler sıralanır bir bir tarih sarmalında. Acılardan, ölüm ve ayrılıklardan yana anlatımlar med cezir yaratır göl sularında. Yakamozlarında kaybolur, kalenin surlarında ölümsüzleşir anlatılanlar.DSC_6274.JPG

En çok da yürek sancısından dem vuran efsaneler.

Semiramis, Tamara,  Xecê…

Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen. Anlatılan insanın sancısıdır aslında.

Ve denilir ki, Dağ ülkesinde doğan Semiramis ki adını Kumrulardan alır. Bir mucizevi kurtuluştan sonra güzelliği ile yaşama tutunur.DSC_6300.JPG

Efsane bu ya, gel zaman git zaman Asur Kralının aşkına maruz kalır  Semiramis. Ansızın gelen aşk, yüzüğü parmağına geçirmesiyle hayatı değişir ve kraliçe tahtına oturur.

Semiramis kraliçe olur ama doğduğu toprakları unutamaz, bir ömür doğduğu topraklara özlem duyar. Hatta denilir ki, Babil Bahçeleri bu hasretliğin tasavvuru olarak inşa edilir ve bazı tarihçiler bu olağanüstü bahçelere Semiramis Bahçeleri adını verir.

DSC_6348.JPG

Semiramis zaman içinde doğduğu topraklara dönmek için kral eşiyle sefere çıkar, doğduğu toprakları ziyaret eder. Bu sırada  Van dolaylarında Ara adında bir Urartu hükümdarına gönlünü kaptırır. Semiramis aşk ateşinde yanarken, askerleri ise sevdiği Ara’nın topraklarını işgal etmekle meşguldür. DSC_6295.JPG

Semiramis aşkının izini  sürse de, Asur ordusu önüne geleni keser, öldürür, yakar. Aralarında sevgilisinin de olduğu Ara ülkesinin bir çok insanını kılıçtan geçirilir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür. Ara’nın öldüğünü duyan  Semiramis’in dünyası kararır. Yüreği yaralı bir halde seferi durdurma emrini verir. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konaklar ve buraya  sevgilisi adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da Asur’a  geri döner, hayata küser ve Babil Bahçelerinde ki sarayında acı içinde ölür.Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut, ağaç, alacakaranlık, bitki, açık hava, doğa ve su

Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır…

Ait olduğu yere, insan yüreğine geri döner.

Satılık evlerden, satılık kentlere.

Evin dış duvarına yağlı boya ile kocaman harflerle yazılan “Bu ev satılıktır.’ ilanının önünde oynayan çocukların poz verir halde fotoğraflarını çekerken, duvarda ki yazı beni başka dünyalara götürüyor, fotoğrafın karesinde kaybolurum. Hem çocukların sevincine, hem de yazının kasvetine hayran kalıyor,       içimden birkaç kez okuyorum farkında olmadan.

Bu ilanların çoğu kimi zaman bozuk bir Türkçe ve bozuk bir imla ile yazılır. Genellikle de yanlış ya da konuşulduğu gibi yazılır.  Bu da bazen daha fazla dikkat çekilmesini sağlar ve zihinlerde yer alır. Yağlı boya ile yazıldığı için yıllarca silinmeden durduğu olur, satılsa, satılmasa olduğu yerde kaldığı görülür.  Silinse bile, yazı zamanla yeniden ortaya çıkar ve okunmaya devam eder.

Bu tür ilanları fotoğraflamam çok zaman olmadı, hala bu tür yazıları ara sokaklarda görüyorum. Hem de değişik kentlerde. Emlakçılara komisyon vermemek, bire bir evini pazarlayan çok insan, bu yönteme  başvuruyor. Özellikle de yoksul semtlerde, işsizliğin yoğun yaşandığı imarsız alanlarda en yaygın satış yöntemi  olarak evin dış duvarlara yazılır..

Kaç kişi o sokaklardan geçer ki, ilanı görsün.

Bilmiyorum.

Hatta bir keresinde Urfa’nın dar ve dolambaçlı çıkmaz sokaklarının, en sonunda yer alan taş evin kapısında, el kadar bir sarı mukkavaya yazılan yazıyı görünce bayağı şaşırmıştım ve bir anlam verememiştim.

Gözden uzak, tenha bir çıkmaz sokak ve kapı üzerine asılan sarı kartona yazılan ilan…

“Bu ev satılıktır.”

O küçücük sarı mukavvaya yazılan ilan için bir bildikleri vardır her hal. Demek ki duvara yazmak, küçük bir kartona yazıp,daha bir dikkat çekici olur. Sorun kaç kişinin bu ilanı gördüğünde.

İlanı kaç kişinin görüp, görmediği önemli değil aslında, sonuçta evler satılıyor, yeni sakinleri taşıyour kısa sürede. Beni asıl düşündüren, neden bu kadar evin satılığa çıkarıldığıdır. Bir memnuniyetsizlik sonucu mu, yoksa yediden yetmişe tüccarlaşan bir toplumsal dönüşümün sonucu mu?

Herkesin tüccar olmadığını biliyoruz. Bu ilanların arka planını biraz kurcaladığımızda, insanların yaşadığı yerlerden memnun olmadığı nedeniyle evlerini satlığa çıkardığı ortaya çıkar.  Kimi zaman bütün bir mahalle, parça parça satılıktır, kimi zaman bir kent.

Bu memnuniyetsizliğe  işsizliği, daha iyi yaşam koşullarını eklemek de mümkün. Çoğu insan yeni bir iş için evini satılığa çıkarıyor, biliyorum.

Ama bu kadar satılık ev bana ilginç geliyor, tıpkı ilanlarının ilginçliği gibi.

Bu nedenle yoksul kentlerin evlerinde “SATILIKTIR” levhasını gördüğümde karmaşık duygulara kapılırım. Neden elden çıkarmak istediklerini anlamak, yaşanan hikayeleri bilmek isterim.

Ama buna imkan yok. Her yaşanmışlığı bilmeye ömür yetmez.

Ama son yıllarda bir tüketim kültürünün her tarafta hayat bulduğu, herkes için olmasa da, çoğunluk için bir göz odayla başlayan macera daha büyük ve gösterişli eve taşınma fikri ile taçlanıyor sanki ve evin niteliği ne olursa, olsun satıp, daha farklı eve taşınma amaçlanır.

Bu sadece yoksullar için geçerli değil, çok parası olanlar için de durum aynıdır.

Elde avuçta parası olan da daha iyiye, daha gösterişli evlerin peşinde koşup, durur.

Birisi duvar yazılarıyla meramını ifade ederken, diğeri emlak piyasasında hakim şirketlerin elemanlarıyla amacına ulaşmaya çalışır.

Sanırım bir kaçış, bir tükeniş , bir tüketme var ortada.

Bu ne zamandır böyledir bilmiyorum, elimde bilimsel veri yok.

Ama son 40 yıldır, böylesi bir hareketlenme başlandığını söylemek çok yanlış olmayacak. Çünkü daha önce insanlar doğdukları, evlerde hayatlarını noktalardı.

Şimdi öyle mi?

Sürekli yer değiştiriyoruz demek belki abartı ama sanırım eskisinden daha fazla yer değiştiriyoruz.

Sizi bilmem ama 51 yıllık ömründe  4 şehir, 8 ev değiştirdim.

Her  gittiğim yer, benden bir şeyler aldı, bir şeyler verdi. Bu iyi tarafı. Ama her yer değiştirdiğimde bütçem bir iki yıl, açık verdi, borçlandırdı ve daha fazla fakirleştirdi.

Son bir nokta daha. Kalıcı olmayanlar, bir kültür öğeyi yaratamaz. Anılarını terk etmek, tarihine sırtını dönmek, geçmişi fiziksel olarak silmek olsa olsa tüketim toplumuna harç olur.

Ama şu da bir gerçek ki  evlerin dış duvarlarına yazılan “Bu ev satılıktır.’ yazıları giderek azalıyor, hatta o taş evler, tek katlı evler de giderek yok oluyor, mahalle kültürü kapitalizmin dişleri arasında tüketime teslim oluyor…

Başka bir yol mümkün mü?

Düşünmeye değer…

Üç Antep var, bir Antep içinde


Antep yöresinde yıllardır söylenen bir türkü var. Ne zaman, kim tarafından söylendiği bilinmese de, türkünün konusu çok tanıdık. Yeni nesil haşıl meselesini bilmese de, bu gün de yaşanılanlar türkünün tıpa tıp aynısı.Ödenmeyen yevmiyeler, kapı önüne konulan işçiler ve asgari ücretliler…
Hikaye aynı hikaye, değişen sadece zaman ve mekan.
Alatirik söndü kalkın haşıla
Haşılı da getirin çökün başına
Çifte kurşun değsin nezzik taşına

Gözlerin kör ola ölesin usta
Böyle zulum m’olur teze halfiye

Ustamızın giydiği samanı sarı
Usta seni soksun al kızıl arı
Usta paran yoksa etme bu kârı

Gözlerin kör ola ölesin usta
Böyle zulum m’olur teze halfiye

Haşıl parasından bulgur kaynattık
Mangal maşasından saçımızı kıvrattık
Ustamızın düğününde kızlar oynattık

Gözlerin kör ola ölesin usta
Böyle zulum m’olur teze halfiye

Bir direzin çektim iki sedirlik
İçinde kırıldı zavallı mekik
Yenisini almağa yoktur metelik

Gözlerin kör ola ölesin usta
Böyle zulum m’olur teze halfiye

Gaziantep'in 'kutnu'su lezzetlerinden de meşhur - Seyahat Haberleri

Her şey bu türkü ile başlamadı elbette ama bu türküde anlatılan, Antep endüstri tarihinin bir özeti gibi. 15 yy’dan bu yana endüstri sayılacak küçük işletme için merkez olan ve giderek kendine has bir üretim sistemi kuran Antep, tam 500 yıldır pamuk ve ipekten elde edilen kutnu kumaşla anılıyor. İpek’i pamukla buluşturup, maliyeti düşüren Antep şimdilerde unutulan ve daha çok özel günlerde giyilen Kutnu Kumaşın merkezi. Gerçek kutnu üretimini yapan birkaç atölyeye rastlamak mümkün. Kutnu Kumaşın eski popülerliği yok ama kumaşın yeniden görünür kılındığı ve özel günler için üretildiği görülüyor.Kutnu kumaş Antep kentini asırlar boyu ayakta tutan bir harç misali, endüstrileşmesinde büyük bir katkı sunmuş. Eskiden beri dokuma alanında bir adım önde olan Antep Akdeniz’in ılıman havasında, bir dağ dokusu yaratmış ve Ortadoğu’ya kapı olmuş. Bu nedenle bütün gezginler son beş asırdır Antep’i Mezopotamya’ya açılan kapı olarak nitelendirirler.
Tarihe mal olan Kutnu kumaş elbette başka coğrafyalarda da üretiliyordu ama sanırım Antep dokuma tezgahlarını sürekli geliştirdi ve günümüze kadar getirdi. Evde başlayan küçük tezgahlar zamanla üretimi hızlandıran makinelerin eklenmesiyle endüstriyel hikayeler kazandı.

Yüzyıllık saray kumaşı 'KUTNU' kursiyerlerin elinde şekil alıyor - Hakimiyet


16 yılın başında Yavuz’la Osmanlı’nın hakimiyetine giren Antep dokuma atölyelerinin ünü padişaha kadar gittiği yazılıdır. Bu dönemde Kutnu Kumaş, Saray Kumaşı olarak anılır. Kervanlarla saraylara taşınan pamuk ipek karışımı kumaş, hem gösterişli ve zarif olmasından kaynaklı olarak, saray çevresinde çok ilgi görür.

DSCF8687.JPG


Böylelikle Antep daha fazla kumaş üretmek, ürettiklerini pazarlamak için stratejik bir yere döner.
Ta ki 1900 yıllarına kadar. Dünyada alt üst oluşların yaşandığı I.Dünya savaşı öncesi ve sonrası Antep savaşın faturasını kent dokusunun büyük kısmını kaybederek öder, demografik yapısı büyük yara aldı. Özellikle Ermeni ve Müslüman olmayan ustalar kenti terk etmek zorunda kalır ve dokuma atölyelerinin büyük kısmı kapanır, kent bir buhranı yaşayarak, görkemini kaybetme tehlikesi yaşar.
Cumhuriyet’in ilanından sonra da buhran bir süre daha devam eder ve II.Dünya savaşında buhran avantaja döner. 1945’lerden sonra yeniden küçük işletmelerin üretime başlaması göze çarpar. Bu yeniden üretim mekanizmasının kurulmasında hiç kuşku yok ki, devletin bazı alanlarda iktisadi kuruluşları destekleme ve inşa çalışması etkili olduğunu söylemek mümkün.. Ancak asırlardan beri küçük atölyelerin varlığı, yeniden endüstrileşmeyi kolay kılmış, Antep’i Türkiye’nin önemli sanayi kentleri arasına girmesini sağlamıştır.
Bu gün çok sayıda endüstriyel fabrikanın kentte olması, dokuma sanayinin hala merkezi olması bir tesadüf olmasa gerek.

DSCF0404.JPG


Beş asırdır Osmanlıca desteklenen ve Cumhuriyet’ten sonra da kamu yatırımlarını, destekleme programlarının bir kısmını çeken Antep, Mezopotamya ve Ortadoğu’ya açılan iktisadi bir kapıdır. Doğu ile batının sentezlendiği, batının sonlanıp, doğunun başladığı bir kenttir.
Cumhuriyet öncesi bazı sakinlerini kaybetse de halen çok kimlikli bir kent olma özeliğini korur. Dışarıdan göç alan ve aynı zamanda dışarıya da göç veren ilginç bir toplumsal dengeye sahip kent nüfusu 2020 rakamlarına göre 2,2 milyon civarındadır.
Suriye savaşından dolayı yaşanan göçle gelenlerin sayısı eklendiğinde nüfusun zaman zaman 3 milyonu aştığı görülür.
Kent son 30 yıl içinde iki büyük göç dalgasıyla karşı karşıya kaldığı görülüyor. Birinci göç dalgası 1990 yıllarında yaşanan köy boşaltma ve çatışmalı süreç özellikle Siirt, Şırnak, Mardin, Van illerinden yoğun bir göçün yaşanmasına neden oldu. Buralarda tarım ve hayvancılıkla uğraşan on binlerle ifade edilen aile yerlerinden, yurtlarından göç etmek zorunda kalınca soluğu iş olanakların olduğu sanayi bölgelerinde aldılar. Kimisi deniz aşırı ülkelere sığınsa da, asıl göç batıya, İstanbul’a oldu.Sonra belki de en fazla göçün yaşandığı il Antep olduğunu söylemek çok abartı olmaz. Ne kadar kişi göç etmiş bilmiyorum ama yaşanan göç hareketleri çok sayıda ailenin yerinden, yurdundan ayrıldığını bize gösteriyor.

IMG_8861.JPG


Bu gün Antep merkezde bazı mahalleler resmi olmasa da Vanlıların, Siirtlilerin, Cizre, Suruç, Bozova adıyla anılır, yoğunluk göze çarpar. Bütün mahalle Cizrelidir demek mümkün değil, ama 1990’larda yaşanan göçün yarattığı bir kümeleşme alanlardır demek mümkündür.
Bu yoğunluk 1990 yılların çatışmaları sürecin ürünüdür. Binlerce insanın göç sonucu, bir anda ucuz iş gücü olması ve Antep gibi kentlere transfer olması yeni bir iktisadi hareketlenmelere neden olduğu ortada. Hatta belirtilen tarihlerde Siirt, Şırnak ve Van çevresinden bazı varlıklı ailelerin de Antep’i tercih ettiği, iş kurma amacıyla kentte göç ettikleri biliniyor. Böylelikle göç sadece sığınmak amaçlı olmamış, sermayelerini korumak ve yeni sermaye kazanmak amacıyla da olmuştur.
İkinci büyük dalganın nedeni ise Suriye Savaşıdır.
Bu gün kentte Suriye’li nüfusu kesin bilinmemekle birlikte 500 bini aşkındır. Bu nüfusun büyük kısmı varoşlarda ucuz iş gücü olarak yaşar, bir kısmı ise savaştan kurtarabildiği sermayesini kentte taşıyarak, işlerini kurma çabasında olmuştur. Gelenlerin mülteci olmadıkları açıktır. Belki sığınmacı demek de yeterli olmayacaktır. Tanımsız ama de facto durum kentin sosyopolitik yapısını ciddi etkilediği söylemek mümkündür. Kent yabancısı olmadığı bir dünya ile daha fazla içli dışlı olmaya başlamıştır. Suriye’den gelenlerin hepsinin ucuz iş gücü olduğu söylemek doğru olmaz. Oldukça büyük ölçekli şirketler yönetenlerin de olduğu duyuluyor, gözleniyor.
Bu nedenle Antep üç katmanlıdır artık. Yan yana, iç içe ama biraz ayrık.
Yoksullar, Sığınmacılar ve üretim tezgahlarını elinde bulunduranlar.
Bu kent imarına da bariz bir şekilde yansıyor. İç içe geçmiş, derme çatma evler ve işçi aileleri için inşa edilen özensiz beton bloklar ve lüks siteler…


Yoksul ve eski kent ahalisinin yaşadığı eski mahallelerim içlerine doğru gidildiğinde yoksulluğun sokaklara kadar taştığı görülür. Keza aynı şey yeni yerleşim yeri olan ve üst gelir sahiplerinin oturduğu semtlerde de görülür. Bir farkla İbrahimli ve çevresinde yoksulluk yerine,zenginlik sokaklara kadar taşmıştır..
Her şey tezat bir şekilde gelişiyor. Dar, rutubetli bir göz odanın yanında ,gökdelen tarzı sitelerin varlığı da göze çarpıyor.
Son yıllarda yapılan çok katlı binaların kentin genelinden görüldüğü gibi, halen briketten yapılan tek katlı gecekonduların da varlığı söz konusudur.
Eski Antep’te geçmişin izi, turistik öğelere dönerken her şey başkalaşarak varlığını sürdürüyor. Tepeler isim değiştiriyor, isimler siliniyor, zihinlere yeni simgeler kazınıyor.
Kentte bildiğim kadarıyla gerçek anlamda faaliyet yürüten kilise, havra yok ama eski kilise ve havralar başka mekanlara dönerek, turizme hizmet veriyor.
İşçi sayısı, fabrika ve lojistik merkezleri kenti çekim merkezi yaparken, kent dünyanın mutfağına aday. Her şey kutnu kumaş ile başlasa da, fıstık, baklava ve zeytinle devam ediyor.
Gelenler, gidenler ve Çin’e rakip olmayı hayal edenler Antep’i oluşturuyor. Asgari ücretliler, kol, kanatla geçinenler, yoksullar,sığınmacılar… oluşan gettolar, giderek kalabalıklaşan kitleler…
Yani işin özeti artık üç Antep var, bir Antep içinde…