Bir efsanenin anatomisi

Bahar,

ateş

ve Newroz

 Babil ve Asur  Krallığına başkentlik yapan antik Ninova’da eski  çağlardan kalan bir mitoloji anlatılır. Binlerce yıllık mitoloji bütün Mezopotamya,İran, Kafkasya, Anadolu ve Asya’nın iç bölgelerinde değişik versiyonlarda asırlardır dile gelir ve her yıl mitolojiye uygun törensel kutlamalar yapılır.

Bu özel ritüele Kürtler Newroz, Türkler Nevruz, Farslılar Nawroz der.En eski bayramlardan biri olan Newroz; insan, doğa ve ateş üçlüsünün kadim dansı,aynı zamanda bir uyanış ritüelidir.

Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart’a denk gelen bu özel günün antik tarihçesi çok fazla aralanmasa da, Newroz’un  avcı toplayıcı toplumlardan kalan kadim bir ritüel olduğu, süreç içerisinde giderek toplumsal bir nitelik kazandığı ve Asur döneminde politik bir ruha büründüğü görülüyor.

İlk defa Perslerle tarihi vesikalara geçen bu kadim gün, 2009 yılında BM tarafından Dünya Manevi Kültür Mirası listesine,  2010 yılında ise 21 Mart, Dünya Newroz Bayramı olarak kabul edildi.

Halen bir çok ülkede resmi bayram olarak kabul edilen Newroz ne yazık ki, ülkemizde 1970’lerden bu yana yasak, gerginlik ve başkaldırı ile anılmış, devletle geniş kitleler arasında sorunlara neden olduğu için siyasal bir çerçeveye oturmuştur.

Siyasal çerçevesi mitolojik yönle birleşerek, Mezopotamya’da farklı, Kafkasya’da farklı yankı bulmuş olsa da, Newroz bütün halklar için bahar bayramı, diriliş ve yeniden doğuş anlamında olup,  her ulusun kendi hayal dünyasının katkılarıyla farklılık kazanmış, canlı bir mite dönmüştür.

Bu gün hala geniş bir coğrafyada değişik etkinliklerle kutlanan ve binlerce insanı bir araya getiren şenlikler coranavirüsün dünya genelinde hızlı bir şekilde nedeniyle iptal olsa da, mitoloji en canlı şekilde dile gelmeye devam ediyor.

Özellikle de Mezopotamya’da Newroz miti sözlü olarak binlerce yıldır yaşlı bilgeler,dengbejler tarafından anlatılıyor, bu gelenek vasıtasıyla gelecek kuşaklara aktarılıyor.
Anlatılıyor ve denilir ki;

Asur ülkesi Perslerin, Medlerin ve Asurluların birlikte yaşadığı koca bir ülkedir. Cennetin iki ırmağı Fırat ve Dicle, asi dağlar ve doğanın en güzel köşeleri bu ülkenin sınırlarında bulunuyormuş. Ancak bütün bu güzelliklerin yanında, hükmettiği topraklara zülüm eden, halkları ezen bir Dehaq adlı bir kral yaşarmış, Asur ülkesinin, Ninova kentinde.
Bu zalim hükümdar başta halkına, komşularına ve çevre ülkelere korku salmış, tahtını savaşlar kazanarak, ülkesine ganimetler getirerek korurmuş.

Az zaman, uz zaman bir gün hastalanmış zalim Dehaq. Her iki omzunda yılan başı kadar çıban çıkmış. Hekimler seferber olmuş, şifa dağıtıcılar ilaç bulmaya çalışmış. Ama nafile, çıban gün geçtikçe büyüyormuş. Haber salmış bütün ülkeye ve komşu devletlere. Hekimlerin çare bulmasını istemiş. Büyüler yapılmış, çeşitli otlar denenmiş ama bir türlü iyileşmemiş yılan başlı çıban.

En sonunda şeytan ruhlu birisi, yarasına iyi gelecek bir öneriyle çıkmış ortaya. Her gün genç bir kız ve genç bir erkeğin kurban edilerek, beyninin yaraya sürülmesinin çıbanı iyileştireceğini söylemiş.

Bunun üzerine Dehaq tez elden emer vermiş,

“Her gün iki genç insanın kelesi vurula.”

 Ferman buyurmuş, uyanlar sırası gelince, uymayanlar hemen göründükleri ilk yerde işkenceden geçirilerek öldürüleceklermiş. 

Dehak bu, sözü nehirlerin akışını durdurur, dağları eritir. Ferman buyuran Dehaq için bir bir gencecik insanlar kurban edilmeye başlanmış. Sindirilmiş koca bir coğrafya, korku egemen hale gelmiş bütün Asur halklarına!..
Kimisi kaçmış dağlara, kimisi de göç etmiş gizlice başka diyarlara. Ama ölmekteymiş genç kızlar ve erkekler. Dehaq genç insanların beyinlerini yaralarına süre dururken, yoksul bir demirci çıkmış ortaya.

 Adına Kawa derlermiş. Demircilikle uğraşıp, kılıç dövermiş. Kaldıramamış yüreği, kabullenememiş, gencecik insanların vahşice katledilmesini…
Önce dağlara kaçmak istemiş, sonra vazgeçmiş bu fikrinden. Çocuklarına sıra gelmeden Deheq’ı öldürmeliyim demiş kendine.

Çocuklarını kaçırmış emin yerlere.”Ateşe vereceğim Ninova sarayını, benden haber ve işaret bekleyin baharın ilk gecelerinde”.
Ve Demirci Kawa demirci elbisesini giyerek, yanına da örsünü ve dövmek için kara sakızını almış. Çıkmak istemiş Dehak’ın huzuruna. Nöbetçiler bırakmak istememişler içeriye. Mitoloji bu ya,demirci olduğunu ve hükümdarın çıbanına bir ilaç bulduğunu söyleyerek saraya girmeyi başarmış. Cellatları Dehak’ın yanında, korumaları dört tarafında. Demirci Kawa elindeki sakızı göstermiş hükümdara. “Hükümdarım yarana çare değil insan beyni. Aylardır omuzlarında yılan başlı çıbanlarla yaşarsın. Oysa ben de çaresi var. Senin için lokman hekimlerden öğrendim. İlacı getirdim, birkaç gün dövmem ve bazı ilaçlarla karıştırmam lazım.” diyip, hükümdarı ikna etmiş ve işe koyulmuş, başlamış kara sakızı örste dövmeye.

Kısa bir zaman sonra da “İlaç hazır olmak üzere, bizzat ben süreceğim hükümdarım, ben yaşlı bir hekimden sizin için öğrendim. Eğer biraz eğilirseniz yaranızı ilacı sürebilirim.”

Eğilmiş belki ilk kez zalim Dehak!

Eğilir eğilmez de Demirci Kawa’nın çekici boynuna inivermiş. Yıkılmış bedeni bir anda yere!..

Kendini ölümsüz gören, ölümsüzlüğünü halka kabul ettiren Dehak debelenmeye bile fırsat bulamadan ölmüş. Demirci Kawa elindeki çekici ve yanan meşalesi olduğu halde, Ninova sarayının en yüksek burcuna gelerek, gür bir ateş yakmış. Halk hükümdarın öldüğünü duyunca sarayı işgal etmiş bir anda. Ninowa sarayı yanıp, yıkılırken, dağlarda, ovalarda ateşler yükselmiş gökyüzüne. 
Bir anda Ninova yakılan ateşlerle aydınlanmış, halk ateşin çevresinde dans ederek, yeni dönemi kutlamış.
Bir başına zalim Dehak’ı haklayan, sarayını ateşe veren Demirci Kawa hükümdar olmamış hiçbir zaman, demir dövmeye devam etmiş. Yaktığı ateş ise sadece çocuklarını ve gençleri kurtarmakla kalmamış, karanlık çağların en parlak efsanesi olmuş…
Derler ki bu olay, MÖ 612’de Mart’ın 21’inde yaşanmış. Newroz/Nevruz,Nawroz yani yeni gün dediler bugüne. Karanlıkla ateşin dansı, baharın ve yeniden dirilişin efsanesi…

Orta Asya’da, Kafkasya’da, Hindistan’da ve Babil’de Newroz ile ilgili farklı anlatımlar ve inanışlar vardır. Ancak hepsinin ortaklaştığı baharın başlangıcı, gece ile gündüzün eşitlenmesi ve toprağın uyanması ile ilgilidir. Babil, Asur ve Perslerin kitabelerinde Newroz izleri görülür.Ve yine Orta Asya ve Kafkasya’da Nevruz olarak kutlanır ve şenlikler düzenlenir. Anadolu’da ise bu kadim bayram daha çok Sultan Nevruz, yani baharın başlangıç günü olarak anılır.

Mezopotamya’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada coşku ile kutlanan, geçmişi 2632 yıl öncesine kadar giden Newroz herkes için farklı anlamlar taşısa da baharın başlangıcıdır.
Yani yeniden dirilmenin zamanı, harlanan ateşin sönmeyen dansıdır Newroz…

AYTAÇ YALMAN’IN KORONADAN ÖLÜMÜ

Feyzi Çelik yazdı…

“Korona var diye diğer hastalıklarda bir azalma görülmüyor. Hatta daha da artıyor, tedavi olanakları azalıyor. Korona teşhisi konulur korkusu, insanları hastaneye gitmekten vaz geçiriyor. Korona ile mücadele edeyim derken, binlerce kronik hasta ölümle karşı karşıya kalıyor. Çin’le ilgili olarak alıncak çok ders vardır. O da salgına özgü/özel hastanelerin açılmasıdır. Çin bunu yaparak, milyonlarca insanın ölümünü engelledi. Başta İstanbul olmak üzere bazı hastanelerin sırf Koronaya tahsis edilmesi yetmiyor. Atatürk Havalimanı gibi alanlar hızlı bir şekilde Sahra hastanesi ve karantina alanı haline getirilebilir. Diğer hastaneler ise Korona dışındaki tüm vakalara açık olmalı, bu husus kamuoyuna deklare edilmelidir. Diğer şehirlerde de buna benzer uygulamalara derhal geçilmelidir.”

Gazeteci Fikret Bila 2007 yılında “PKK ile Geçen 24 Yılın Komutanları” başlıklı bir dizi mülakat yaptı. Bu dizinin en ilginç ve ses getiren kişi, Kürt sorunu ile ilgili gecikmiş olsa da bazı tespit ve öz eleştiri getiren General Aytaç Yalman’dı. Aytaç Yalman bu mülakatta şöyle demişti: “1938-1970 yılları arasında Kürt sorunu ile bağlantılı herhangi bir faaliyetinin olmadığına dikkat çekiyor ve Kürt kimliğine ilişkin taleplerin 1970’en sonra DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ile belirmeye başladığını söylüyor. Yalman’a göre bu dönemde Kürt sorunu kendini “ifade etme” isteğinde gösteren “saf bir sosyal sorun”dur. Kürtler “dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek istiyor, kültürünü yaşamak istiyor… Bir şekilde sosyal-siyasal alana çıkmak, o alanda yer tutmak istiyorlar.” Yalman, “eğer Kürt sorunu henüz bu boyuttayken bazı sosyal önlemlerin alınmış olsaydı, sorun bu derece büyümeyecekti” kanaatini taşıyor. “Ancak” diyor Yalman, “ bizler o dönemde, ‘Kürt yoktur’ diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. Ortalıkta işte dağlarda gezerken, karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için Kürt denilmiştir, gibi tarifler dolaşıyor. O dönemde sosyal istekleri bile biz ‘yıkıcı faaliyetler’ kapsamında görüyoruz.”
Bu mülakat dizisinde konuşan Kenan Evren bile Kürt sorunu konusunda hata yaptıklarını söylemişti.

2007 tarihi önemli bir tarihtir. Kürt sorunu konusunda eleştirel yaklaşım gösteren askerlere yönelik Ergenekon adı altında operasyonların başlangıcı da bu döneme gelmektedir. Mart 2009 yerel seçimlerinde Iğdır’ı da kazanarak büyük başarı gösteren Kürt Siyasal hareketine karşı o dönemde sivil denilen siyasetçilerden Cemil Çiçek, Iğdır’ı kast ederek Kürt siyasetinin Ermenistan sınırına dayandığını söyleyerek kısa bir süre içinde meşhur kelepçeli KCK operasyonunun da startı verilmiş oldu. Operasyon serisi devam etti. On yılları aşkın cezalar verildiği biliniyor.

O dönemde, görevinin başında olup da, Kürt sorunu konusunda bireysel haklar düzeyinde(TRT 6’da Kürtçe yayın vs) olsa da bazı düzenlemelerin yapılması gerektiğini söyleyen Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasının olması da dikkat çeken hususların başında geliyor. O dönem de şimdi de iktidarda AKP vardı. Erdoğan başbakan, Gül Cumhurbaşkanıydı.

Aytaç Yalman ismi neredeyse unutulmuşken, Korona virüsten ölümü üzerine yeniden gündeme geldi. Manipülasyon görevi verilen ve imajıyla normal AKP’lilerden farklı bir imaj gösteren(?) Sağlık Bakanının imajını yok eden de Yalman’ın Korona virüsten öldüğünün açıklanmış olması oldu. Neyse diğer AKP’lilerden farklı olarak “Aytaç Yalman’ın ilk testi negatif çıktı, kendisi KOAH hatası olarak tedavi altına alınmıştır, ancak çevresi tarandı, eşi de dün pozitif çıktı. Hayatını kaybeden sayısı 3 olmuş oldu.” demiş oldu. Fahrettin Koca’nın bu açıklaması her şeyi açığa çıkarmış oldu. Böylece manipülasyonun boyutu da ortaya çıkmış oluyor. Günlerdir bakana övgü getirenler bakalım buna ne diyecekler? Bir şey demeyecekler, sağlık görevlilerini alkışlamak adı altında Sağlık bakanını topluca alkışlamayı tercih ettiler.

Korona virüs konusunda en doğru lafı söyleyen kişi işimiz “dua ve sabra kaldı” diyen Erdoğan oldu. Gerçekten de öyle oldu. Ama dua ve sabır mekanları tatilde. Bakalım ne olacak?

Wuhan’da salgın çıktığında İdlib üzerinden savaş narası atanların asıl nereye odaklanmaları gerektiği şimdi daha iyi ortaya çıkıyor. Muhalefet de bundan iktidar kadar sorumludur. Çünkü İstanbul Bilboardlarında Korona yerine İdlib şehitleriyle ilgili yazılar durmaya devam ediyor. Gerçekten işimiz Allah’a ve tesadüflere kalmış durumdadır.

Aytaç Yalman’ın Koronadan ölümü her şeyi açığa çıkardı. Korona var diye diğer hastalıklarda bir azalma görülmüyor. Hatta daha da artıyor, tedavi olanakları azalıyor. Korona teşhisi konulur korkusu, insanları hastaneye gitmekten vaz geçiriyor. Korona ile mücadele edeyim derken, binlerce kronik hasta ölümle karşı karşıya kalıyor. Çin’le ilgili olarak alıncak çok ders vardır. O da salgına özgü/özel hastanelerin açılmasıdır. Çin bunu yaparak, milyonlarca insanın ölümünü engelledi. Başta İstanbul olmak üzere bazı hastanelerin sırf Koronaya tahsis edilmesi yetmiyor. Atatürk Havalimanı gibi alanlar hızlı bir şekilde Sahra hastanesi ve karantina alanı haline getirilebilir. Diğer hastaneler ise Korona dışındaki tüm vakalara açık olmalı, bu husus kamuoyuna deklare edilmelidir. Diğer şehirlerde de buna benzer uygulamalara derhal geçilmelidir. Öyle Erdoğan’ın kararını beklemeye gerek de yoktur. Yerel yönetimlerler bu rolü oynayabilir. Toplum bu desteği vermelidir.

Cezaevleri bu tür salgınların en zayıf noktasıdır. Burada görev yapanların da risk altında olduğu kuşkusuzdur. Ortada İran örneği varken, Cezaevinden tahliyeleri sağlayacak uygulama ve düzenlemelere acil ihtiyaç vardır. Bir çok mahkeme ve savcılık dahi kendi inisiyatifi ile serbest bırakma kararları verebilse de bu konuda acil bir serbest bırakılma/infaz durdurma veya af düzenlemesine acil ihtiyaç vardır.

Evet, Aytaç Yalman, ölümü ile gerçeklerin üstünün örtünmeyeceğini göstermiş oldu. Gerçekler ortadadır. Önlemsizlik herkesi tehdit edecek boyuttadır. Nereden başlanırsa başlansın başlangıçlar iyidir, zararı yoktur, yararı vardır.

Tuhaf Zamanlardan Coranavirüs Günlerine

Çinlilerin bir bedduası var. “Tuhaf  zamanlarda yaşa.” 

Zamanın tuhaflığını daha önce de duymuştum. Özellikle  1914-18 yılları arasında devam eden 1.Dünya  Savaşı dönemine de tuhaf zamanlar denildiğine zaman zaman tanık olmuştum.

Çocukluğum bu tuhaf zamanların hikayelerini dinlemekle geçti.

Ben 51 yaşındayım, çocukluk yıllarımdan bu yana, çok sayıda insanla karşılaştım, görmüş geçirmiş yaşlılar tanıdım, ibretlik hikayelerini dinledim.  Osmanlı -Rus savaşında yedi yıl Ruslar’a esir düşen, sonra doğduğu köye geri döndüğünde, köyden kimseyi tanımadığı, evlerinin yıkıldığı; köyden kimsenin de onu tanımadığı insanların hikayelerine, boğazlarında düğümlenen acılarına tanıklık ettim. Hepsi de sıradan, yoksul, isimsiz insanlardı.

Çoğu sessiz, sedasız hayatlarını noktaladı. Ne bir izleri kaldı, ne de adları.

Hayatlarında açlık da vardı, göç de. Ekmeğin bir altına dönüştüğü, hatta hiç bulunmadığı zamanlarda yaşayan insanlar yaşamıştı, doğduğumuz bu topraklarda. Nan Weşey* denilen, Birinci Cihan Savaşı’nın koşullarında, çocuklarını açlıktan ölmesin diye, varlıklı ailelerin kapılarına bırakıp, kaçan; aç sefil yollara düşen insanların tuhaf zamanlardan arda kalan hikayelerini duymuştum.

Dokuz çocuğunu ve eşini salgın hastalıktan kaybeden, hayatta kalmak için Fırat Vadisi’nin tenha  mağaralarına sığınan, oldukça  yaşlı bir dedeyle karşılaşmıştım yıllar önce. Yaşı  oldukça ilerlemesine rağmen, anlatımı beni müthiş etkilemişti. Bir roman kahramanı gibiydi Xal Mehmed.

Dokuz evladını ve hayat arkadaşını toprağa vermişti o tuhaf zamanlarda. Sonra zamanın normalleştiği dönemlerde bir kez daha evlenmişti. Tuhaf zamana inat uzun yaşamış, ölen çocuklarının adlarını yeni doğanlara tek tek vermişti.

Tam 117 yıl yaşamış,sonra sessizce doğduğu dağ köyünde hayatını noktalamıştı, yirmi yıl önce.

Görüşmemizde şunları anlatmıştı bana:

  “Seferberlik dönemiydi. Salım diyorlardı. Bir gün köyden bir kaç kişi hastalandı, biz geçer diye beklerken, hastalığın kötü bir şop** olduğunu duyduk. Kısa sürede çok kişi hastalandı. Benim tam dokuz çocuğum ve anneleri öldü. İnsanlar kuş gibi çırpınıyor, sonra da ölüyorlardı.  Bu nedenle bir çoğumuz köyleri terk edip, mağaralara sığındık. Bu kez açlık başladı. Günlerce meşe palamudu yedik. Sonra çaresiz köye döndük. Uzun süre bir çok evin bacasından duman yükselmedi, bir çoğu bu yolculuktan hiç geri dönmedi, koca Fırat  bile ölüm koktu o zaman.”

Anlatırken gözleri dolmuş, sesi titremişti Xal Mehmed’in. Hüznü gözlerine çökmüş, alnında derin izler açmıştı. Konuştuğunda sesi çatallaşıyor, acısı yüzüne vuruyordu. İnadına bir yaşam sürdü Mehmet Dayı.

O yaşlarında kimseler kalmadı artık, onları dinleyenler bile yaşlandı.

Her şey çok gerilerde kaldı, bizim nesil acıları dinleyerek büyüdü, savaşın,açlığın, salgın hastalıkların, tuhaf zamanların korkunç yüzünü büyüklerimiz yaşadı. Biz ise daha çok savaş sonrası çalkantıları, sorun sıkıntıları  yaşadık ve halen yaşıyoruz.

Şimdi başka bir tuhaf zamandayız.

Çinliler’in bedduaları tutmuş gibi. Hem kendileri tuhaf zamanın ölümcül tünelinden geçtiler, geçiyorlar; hem de insanlığın geneli ölümün soğuk yüzünü, küçük bir virüsün varlığında görmüş oluyorlar.

Virüs, Çin’in şanssızlığı mıdır, yoksa virüsün ortaya çıktığı günlerden bu yana gündeme gelen komplo teorilerinin bir sonucu mudur?

Bilmiyorum, bilmeme de imkan yok.

Her şey çok karışık ve karanlık.

Bir biyolojik saldırı da olabilir, doğal olarak insanlara geçen bir virüs de.

Gerçek olan bir şey var, herkesin bildiği gibi dünya ölümcül bir virüsün tehdidi altında.  Başta Çin, İran ve İtalya ve başka ülkeler olağanüstü günler geçiriyor, geçirecek.

İnsanlık, tarih boyunca çok olay yaşadı, savaşlar gördü, açlık çekti,  vebayla karşılaştı. Bir tarafta insanlık kara vebadan dut gibi dökülürken, diğer tarafta yaşayanlar olaylardan habersiz hayatlarını sürdürdü. İletişim , ulaşım ve ticaret bu denli gelişkin olmadığı için bir olay başka bir olayı tetiklemiyor, sorunlar  kısmen yerinde kalıyordu. Ama göç, salgın hastalık ve savaş her zaman ağır travmalar doğurup, zaman zaman da tarihin gidişatını bile değiştirdi.

Bu kez, durum önceki dönemlerden çok farklı.

Tarihte ilk defa insanlık genel olarak bir gündeme yoğunlaşıyor.  Bunun bir ilk olduğunu düşünüyorum.  Daha önce de bunalımlar, sorun ve sıkıntılar dünya genelinde yaşandı ama hiç bu kadar küresel etki göstermedi. Küreselleşme meselesinde Corona Virüs bir ilk oldu.

Nereye gider bilemiyorum.

Belki abartı var ya da bilmediğimiz bir çok karanlık nokta.

Çin’den İran’a, İran’dan İtalya’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya yayılan küresel bir tehditle söz konusu. Koca koca ülkelerde planlanan her şey, küçücük bir virüsün çelmesiyle yerle bir.

Virüs şimdi her yöne yayılma sürecini sürdürüyor.

Ne zaman duracağı da belli değil.

Yani, yeniden tuhaf bir zamandayız.

Tuhaf olan başka bir şeyler de var. Tarih boyunca insanlık savaşa ne kadar kafa yormuşsa, salgın hastalıklar o kadar fazla olmuş. M.Ö ve sonra durum hiç değişmemiş.

Savaş, göç, salgın ve açlık at başı yürümüş, salgın açlık savaşlardan daha korkunç sonuçlar doğurmuş.

Acaba diyorum, Ortadoğu bu kadar kaotik ortam ve dünya genelinde süren küçük büyük çatışmalar olmasaydı, bu virüs bu kadar etkili olabilir miydi?

Ya da böyle bir virüs ortaya çıkar mıydı?

Bu gün Coronavirüs’ün görüldüğü ülke sayısı 110 civarında, vaka sayısı ise yüzbinlerle ifade ediliyor ve sayı giderek artıyor. Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan virüsün yayılma hızı, İran ve İtalya’da salgının ülke geneline yayılması, dünya sağlık örgütünün (WHO) corana virüsü Pandemi ilan etmesi, dünya genelinde yaşanılan panik ve karmaşa, iktisadi dalgalanma ve daha bir çok sarsıcı gerçek tuhaf  zamanlara geçişin göstergesi gibi.

Kesin olan bir şey var ki, bu satırlar yazıldığında Tuhaf Zaman daha bir tuhaflaşarak, insanlığı tehdit etmeye devam ediyor olacak.

Birinci Dünya Savaşı sırasında İspanya’da görülen İspanyol Gribinin sonuçları tarihin tozlu raflarında duruyor. Savaşın yıkım gücüne, bir de gribin ölümcül darbesi eklenmişti.

Bu bir tesadüf olamaz.

Yine 13 yy’da iç karışıklarla kıvranan Avrapa’da kara vebanın ortaya çıkması da bir tesadüf olamaz.

İnsanlar savaşa kilitlenince, sağlık geride kalıyor, sürekli öteleniyor,hatta önemsiz hale geliyor.

Suriye , Libya, Sudan ve Yemen’de süren çatışmalar insanların yaşam standardını ne kadar düşürdüğü ortada. Ne sağlık var, ne de insanca bir yaşam.

Şimdi de  coronavirüs çıktı ortaya. Tahmin bile edemeyeceğimiz kadar güçlü bir silah.

Çünkü, virüs insandan insana bulaşıyor ve  alabildiğince hızlı hareket ediyor. Ne sınır tanıyor, ne de ordu. Mesela patriot, S 400 ve başka gelişmiş silahlar virüse kâr etmiyor, etkilemiyor.

İnsanları öldürmek için geliştirilen süper silahlar, insanları öldüren küçücük virüsü öldüremiyor, yayılmasını durduramıyor.

Balistik silahlar kıtadan kıtaya kentleri vurabiliyor, ama İran’ın,  Çin’in kalabalık bir kasabasına, İtalya’nın sahil kentine bir moral fişeği bile atamıyor.  

Bu tuhaf zaman insan aklıyla adeta alay ederek, küresel bir salgının göstere göstere yayıldığını bize gösteriyor. Günlerdir tv, gazete ve basın kuruluşları, sosyal medya Çin’de yaşanılanları evimize taşıyor, felaketin ayak seslerini gösteriyor.

Önce Çin, sonra İran ve İtalya ve sırada başka ülkeler Coranavirüs’ün pençesinde.

Oysa kısa bir zaman önce bütün dünya, Ortadoğu meseleleriyle meşguldü, her ülkenin masasında bir Suriye dosyası açık bir şekilde dururken, yüz binleri bulan sığınmacı akını batılı devletlerin korkulu rüyası olmuştu.

Peki şimdi?

Bütün dosyalar rafta.

Çünkü savaş dahil, bütün sorunları örtebilecek bir sorunumuz oldu.

Nur topu gibi değil ama virüslerin kralı, hem de taçlı.

Bu nedenle adına Corana Virüs deniliyor, yani taçlı virüs.

Oysa bu kez durum farklı. Dünya tarihte eşi benzeri olmayan bir refleksle karşı karşıya. Dünya hop oturuyor, hop kalkıyor. Herkesin tek gündemi var; Coranavirüs.

Ne savaş, ne bölgesel anlaşmazlıklar ve ne de ekonomik durgunluk, hiç biri gündemin en tepesine oturamıyor.

 Dünya tek gündemle meşgul.

Tarihin hiçbir evresinde böylesi bir durum yaşanmadı.  Kara Veba Avrupa’da sınırlı kaldı, ebolo Afrika’yı vurdu, sıtma başka bölgeleri.

Ama şimdi durum çok farklı. Son tahlilde dünya tek bir gündeme kilitlenmiş durumda.

Tek gerçeklik virüs çok küçük ve her yerde tetikte bekliyor.

Yani hikaye uzun bir yol hikayesi gibi duruyor.

İnsanlık üç beş ay öncesine kadar 3.Dünya Savaşını tartışırken, bu gün bambaşka ölümcül bir mesele yüzünden tam anlamıyla şoku konuşuyor.

Zerre kadar bile büyüklüğü olmayan bir virüs iki üç ayda bütün dünyayı tehdit etme noktasına geldi. Bu gün corana virüs artık bütün sorunların üzerini örtmüş görünüyor. Çünkü o kadar hızlı ki kimse nerede, ne zaman ortaya çıkacağını tahmin bile edemiyor.

Bu virüsle baş etmenin yoluna gelince, sanıldığı gibi tek başına ilaçla değil, eşitlikçi bir siyasal yaklaşımla çözülür.

Çünkü ülkeler, toplumlar, inançlar, sınıflar arasında ki düşmanlık sistematiği salgınlarla mücadelede en büyük engel.

UNICEF açıklamasında, corana virüsle mücadelede el yıkamanın önemine vurgu yapıyor ama arkasından da dünya genelinde 3 Milyar insanın evlerinde, ellerini sabun ve suyla yıkayacağı bir lavabosunun olmadığı ifade ediliyor.

Yani  yoksul olan bu yığınların virüsten korunması için önlem alabilecek, bahsedilen önlemlere ulaşabilecek güçleri yok.

Bu da küresel salgını daha bir dramatik hale getiriyor.

Gerçeklik bu, buna göre hareket etmek, bu tuhaf zamandan sıyrılmak için küresel bir hareket planı bir zorunluluk artık… ��

Dipnot:

Şop:Salgın hastalık.

Nan Weşey: Kitlesel Açlık çekme

Taşa dönüşen hayaller

    

Urfa Viranşehir’de bir hikaye anlatılır. 600 yıllık, eski bir hikaye. Dengbejlerin, hikaye anlatıcıların, yaşlı bilgelerin  dilinden günümüze ulaşan, aşiret odalarında, koçer çadırlarında, köy meydanlarında anlatılan, dilden dile aktarılan  bir eski zaman hikayesi.

Resmi tarihin kalın defterlerinde bu hikaye var mıdır bilmem?

Hikayenin izleri ise Viranşehir sınırları içinde 600 yıldır olduğu yerde sessizce, sırrını koruyarak duruyor. 

Tek tek insan gücüyle taşınan, binlerce taştan oluşan tepeye yöre de Qûnça Timurleng, yani Timurleng tepesi adı veriliyor. İmparator Timur’in hayatının bir kesitini geçtiği yer, şimdiler de unutulmaya yüz tutsa da, adını taşıyan yığma taş tepe Viranşehir’den 15 km daha Kuzey doğuda bulunan  Oğlakçı Köyünün sınırları içinde yer alıyor.

Yedi yıl önce Timurleng Tepeyi görmeden, yaşlı bir bilgeden hikayesini dinlemiş, bayağı etkilenmiştim.

Her haliyle görmüş geçirmiş birisi olduğu anlaşılan yaşlı anlatıcı, bir taş evin gölgesinde, köylüleri etrafına toplayarak hikayeyi anlatırken, ben de tesadüfen sohbete dahil olmuştum. Doldurulan kaçak çay ve sarılan kaçak tütün eşliğinde, bir tarih canlanıyordu yaşlı bilgenin dilinde.  At kişnemeleri, kılıç şakırdamaları tarihin karanlık dehlizlerinden yankılanarak, bize ulaşıyordu.

Yaşlı anlatıcı da olayı başka dengbejlerden, mesel anlatıcılarından duymuş, böylelikle onlardan aldığı sesi, tekrar içinde yaşadığı topluma aktarma, çevresine anlatma görevi üstlenmişti. Yaşlı bilgenin sesi yankılanıyordu tarihin boşluğunda, sonra Karacadağ’ın zirvesine çarpıp, tekrar kulaklarımıza dönüyordu.

Bu tür anlatıcılara mesel anlatıcısı ya da dengbej deniliyordu Karacadağ  ve çevresinde. Bir gelenekti aslında. Her aşiretin, hatta her köyün bir anlatıcısı vardı. Bu anlatıcılar çoğunlukla erkek olsa da, kadın mesel anlatıcıları da vardı.

Anlatılan hikayeyi o gün fazla önemsememiş olsam da, yaşlı anlatıcının anlatımları zihnimde yer almış, merakımı depreştirmişti. Bu nedenle kısa bir zaman sonra Timurleng Tepsinin izini sürmeye başladım. Hem hikayenin kaynaklarına ulaşmak, hem de tepenin kendisini görmek istiyordum. Tarihin karanlık sayfaları yaşlı dengbejin söylemeleriyle aydınlanmış, bana yol açılmıştı.

Tarih kitapları 1400 yılında Timur’un Viranşehir, Harran ve çevresine seferler düzenlediğini yazıyor ama fazla ayrıntı vermiyordu. Yaşlı anlatıcı ise Timur’un eski tarihlerde, Viranşehir’e yakın bir yerde  ordusuyla konakladığını, burayı terk etmeden de taşlardan yığma bir tepe oluşturduğunu söylüyordu.

Tarihteki izler ve mesel anlatıcının anlatımı keşisince yığma tepeyi görmek, yerinde incelemek için, denilen bölgeye gitmiştim.

Gerçekten de birkaç futbol sahası büyüklüğünde olan alanda, üst üste konulan taşlardan bir tepe karşımda duruyordu. Bir an yaşlı anlatıcının anlatımları aklımda canlanmış, tarih kitaplarının sayfaları devrilmişti bir bir.

Geçmişe dalmış, tarihin karanlık yollarında yürümüş, eski çağların savaşlarında bulmuştum kendimi. Atlılar gelmişti üzerime, oklar sıyırmiştı bedenimi, bir gürcün korkunç darbesiyle kendime gelmiştim.

İşin hikaye kısmı olmasa, bir taş yığınıydı burası. Ne harç vardı,ne de bir düzen, üst üste yığın haline getirilen taşlardan oluşan bir tepe, belki de bir anıt.

Kürtçe’de bu tür yerlere qûnç yani yığma taş deniliyordu. Genellikle de unutulması istenilmeyen yerlerin kolay bulunması, zihinlerde kalması için taşlardan bir yığma oluşturuluyordu. Yani her qunç bir hikaye barındırıyor, bir olaya işaret ediyordu.

Timur da bunu bildiği için bu yığma tepeyi oluşturmuş, ordusunun gücünün utulmamasını istemişti büyük bir ihtimalle. Çünkü her katliama, vahşet ve talana kanla adını yazdırıyor, korkuyu salıyordu kılıcının uzandığı her yere.

Hikaye bu ya anlatılır, denilir ki;tarihin birinde Timur Karacadağ üzerinden Viranşehir’e saldırmadan, on beş km uzaklıkta bulunan düzlükte ordusuna konaklama emri vermiş. Bir karınca sürüsünü andıran ordusu dinlenmek için çadırlar kurmuş, ateşler yakmış, gece dinlenmeye geçmiş.

Savaş yorgunu ordu gece deliksiz uyurken, Timur ise ertesi günün hesabını yapıyormuş çadırında.

Gün doğduğunda orduysuna  sefer için hazırlık emri vermiş.Ve eklemiş, her asker kocaman bir taşı, ateş yanan yere üst üste yığsın.

Askerler Timurleng’in kule yapma merakını bildikleri için şaşırmamışlar. Her asker  kocaman bir taş taşımış ,ateş yanan alana. Kısa sürede bu taşlardan bir tepe oluşmuş.

Timur tepeye, en yükseğe çıkarak askerlerine seslenmiş.

“Aslanlarım, atalarımızın kanını taşıyan yiğitlerim,

Burada bir tarih yazıyoruz. Bu tepe bizim şanımız olacak, her taş bir adı temsil edecek. Birazdan bir kentte gireceğiz. Orada bizi bekleyen vahşi bir düşman olacak. Sakın ola merhamet göstermeyin. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın. Önünüze ne çıkarsa ezin, kesin, yıkın. Yıkın ki şanımız yedi asır sonra duyulsun, sesimiz gökyüzüne ulaşsın. Gazanız mübarek olsun.”diyip, yürüyüş emri vermiş.

Kısa sürede Viranşehir kent merkezinde korkunç bir savaş başlamış. Dört bir tarafı surlarla kaplı, eski kent direnmiş bir bütün olarak. Ama karınca sürüsünü andıran Moğol ordusu acımasızca saldırmış, canlı adına hiçbir şey bırakmadan kenti yerle bir etmiş, kentten ayrılırken de, ateşe vermiş.

Yangın öylesine büyümüş ki, dumanlar 90 km uzakta bulunan Riha şehrinden görülmüş.

Timur bu, durur mu?

Önüne engel olan her köy, kasaba ve şehir aynı vahşeti yaşamış. Denilir ki o dönem bilim merkezi olan Harran da saldırılardan nasibini almış, korkunç bir yıkıma uğramış.

Aradan zaman geçmiş. Timur ta Suriye çöllerine kadar uzanmış, Anadolu içlerinde Yıldırım Beyazit’le Ankara savaşına tutuşmuş, Osmanlı Padişah’ını esir alarak, Osmanlı’ya sarsıcı bir darbe indirmiş. Osmanlı tarihinde fetret devri olarak bilinen zamana denk gelen hikaye, Timur’un Suriye üzerinden geri dönüp, Çin’e sefer düzenleme girişimiyle devam etmiş.

Timur geri dönmüş aynı yollardan. Geçtiği yerlerde insan bedenlerinden kuleler yapmış, yollarda insan kafalarını sergilemiş. Viranşehir’e tekrar geldiğinde aynı yerde konaklamış, görkemini görmek için askerleri tarafından oluşturulan taş tepeye çıkmış.

Sefere çıktığında bir karınca sürüsünü andıran ordusunun büyük kısmının yok olduğunu, geriye kalanların da içler açısı halini görünce hayatında ilk defa ürkmüş, Çin seferine bu haliyle çıkamayacağını anlasa da, şanına leke getirmemek için sefere devam kararı almış.

Denilir anlatılır ki Timur , Çin Seferine çıktığı yolda, ordusunun son haline öylesine üzülmüş  ki,  hastalanmış, sefer yolunda hayatını kaybetmiş.

Timur ölmüş ama geride yüz binlerce ölü, onlarca yanmış, yıkılmış kent kalmış. İnsan bedenlerinden oluşturulan kuleler, insan kafataslarından oluşan anıtlar ise işin cabası.

Bu gün Viranşehir ‘de  sessizce duran o taşlar, her biri bir Moğol Askerini temsil ediyor. Her biri farklı ağırlıkta ve değişik boyutlarda.

Bir anıt gibi orada duruyor.

Sessiz ve ağlamaklı.

Ölümün soğuk yüzü, taşlarda saklı kalmış bir halde, ovanın tam ortasında bir ibret-i alem olarak duruyor.

Bir tepe olmaktan öte, sanki bir anıt gibi; dağılmış, savrulmuş, rasgele üst üste konulmuş bir taş yığını olarak duruyor. Timur’un şanı, her biri Moğal askerinin taşlaşmış hayallerin ifadesi olarak, Timurleng Tepesi varlığını sürdürüyor…

Timurleng Tepesinin Kuş Bakışı görüntüsü.

Sıradanlaşan hayattan, sıra dışı bir an…

Yazı ve Fotoğraf  merakım daha küçük yaşlarda başladı. Ailemin imkanı aslında fotoğraf ve yazının peşinde koşmama müsait değildi. Ailem bir an önce okulu bitirip, devlet kapısında memur olmamı istiyorlardı.

O dönem genel olarak bütün aileler böyle düşünüyorlardı. Çünkü devlet kapısı bir kurtuluş olarak görülüyordu.

Ailemin isteklerine denk bir öğrenciliğim olsa da, çalışkan bir öğrenci değildim. Daha çok hayal ettiğim dünyanın ışıltılarını yakalamaya çalışıyordum. Arkadaşlarım matematik çalışırken, ben bozuk fotoğraf makineleriyle fotoğraf çekiyor, Yaşar Kemal okuyor, yerel ve genel basına hiçbir ücret almadan gönüllü  muhabirlik yapıyordum.

Neyse ki okulu bitirdim, takdirlik bir öğrenci olmasam da kitap okumanın faydasıyla bazı derslerden yüksek notlar almayı başarmıştım.

Lise bitip, üniversite yılları başladığında fotoğraf hayatımda daha fazla yer almaya başladı. İlk sergimi Eğitim’de okurken, resim atölyesinde açtım.

İlgi beni bayağı motive etti. Daha büyük hedefler önüme koymaya başladım, bazı gazetelerin kapısını çalmaya, muhabirlik işini ilerletmeye başladım.

Okul bitince fotoğraf ve gazete merakım ve öğretmenlik mesleği beni bir yol ayrımına getirdi. Tercihim gazetecilikti ama yaşam gerçekliğim öğretmenliği dayatıyordu. Çünkü düzenli maaş alacak bir gazetede iş bulmam imkansız gibiydi.  Bu nedenle öğretmenliği seçmek zorunda kaldım.

Öğretmenliğe başladıktan sonra fotoğraf ve yazı işi biraz gerilere itildi. Ama zaman zaman birkaç karma sergiye katıldım, fotoğraflarımı bazı dergi ve gazetelere göndermeye devam ettim. Ama artık bir öğretmendim. Herkes benin fotoğraf ve gazetecilik sevdamı ötelemem gerektiğini söylüyordu.

Bu nedenle 90-95 yılları arasında fotoğraf çekmeme rağmen, çok yoğunlaşamadım. Hatta bir süre koptum denilebilir. Ama sonra yeniden merakım depreşti.

İşte tam da bu dönemde Urfa merkezde öğretmenlik yıllarımda bir sergi açma fikri gelişti zihnimde. Çalışmalarımı gözden geçirdim, olanaklarım son derece kıt ve sıkıntılıydı. Her hangi bir sponsorum yoktu, bir kurum kuruluştan destek almıyordum.

Buna rağmen negatiflerimden  elli adet fotoğraf belirledim, tab için fotoğrafçıya verdim. Çerçeve, paspartu ve benzer malzemeleri zor bela ayarladım.

Önce Kültür Bakanlığına bağlı sergi salonuna müracaat ettim.  Tamam dediler, ben de hazırlığımı devam ettim, afiş bastırdım, davetiye dağıttım. Ama sergiye iki üç gün kala, “Kusura bakmayın valiliğin bir programı nedeniyle sergi salonunu size tahsis edemiyoruz.” Dediler. Şok oldum ama yapacak bir şey yok. Bir çözüm bulmam lazım, bu hazırlıklar boşa gitmemeli diye düşündüm.

Aklıma kenttin ikinci sergi salonu geldi. Hemen Sanayi ve Ticaret Odasına koştum. Dilekçe, görüşme, bekleme derken “tamam” dediler.

Rahatladım, afişleri tek tek değiştirdin, davetiye dağıtılan yerlere tekrar davetiye verdim.  Artık bir sorun çıkmaz umuduyla açılışa kilitlenmek üzereyken, Sanayi ve Ticaret Odasından da haber geldi, maalesef salon dolu!

Bu kez şok yerine kahroldum.

Gidebileceğim kapı kalmadı, kentte başka salon da yoktu.

Bir ara  fotoğrafları evde sergilemeyi bile düşündüm, ama sonra saçma olur düşüncesiyle vazgeçtim.

Bir iki gün dolandım ortalıkta.  Sonra sürekli fotoğraf için ziyaret ettiğim, mağarada  ip eğiren yaşlı usta aklıma geldi.

Hemen oraya, mağaraya koştum.

Yaşlı amca her zaman ki gibi mağarasında eski yöntemlerle ip eğiriyordu. Beni tanıdığı için istifini bozmadan işine devam etti.

Ben de sessizce bir kenarda izlemeye başladım.

Mağara hem eski, hem de rahat 100 m2 var. Yani işimi görür. Üstelik eski tezgahlar, ip eğirme dolapları işe daha otantiklik katabilirdi.

Tek sıkıntı, mağarada elektrik yoktu..

Ara verdiğinde, konuşmaya başladık. Önce sıcak bakmadı, ne dediğimi tam anlamadı.

Neyse ki ikna etme yollarını buldum. Birkaç kez gidip, gelmem ikna etmeme yetti. Zor olsa da,inadını kırdım ve sergi için on beş gün süre aldım.

Usta anahtarı bana vererek, sergiden sonra geleceğini söyleyerek mağaradan ayrıldı.

Ben, mağara ve asırlık ip eğirme dolaplarıyla baş başa kaldım.

O gece sabaha kadar, yapacaklarımı kafamda tasarladım.

Ertesi gün hemen işe koyuldum. Yıllardır mağarada yakılan ateşten isle kaplı yek pare kaya yüzeyini toz kireçle dezenfekte ettim. Sim siyah is tabakasına, beyaz toz kireç serpiştirmek, bir tezatlık oluştursa da, ortaya hoş bir görüntü çıktı.

Sonra ilaçladım. İlaçlama işi için belediye emekçilerini ikna etmem kolay oldu.  Sağ olsunlar, beni kırmadılar.

İki üç kez ilaçlama yaparak mağarayı daha hijyen hale getirdiler…

Mağara çok eskiydi. Belli ki yıllar,asırlar önce burada  hayat sürmüştü.

Mağaranın orijinalliğini hiç bozmadan, hiçbir şeye dokunmadan fotoğrafları tezgahların üzerine, eğriltilen iplere astım. Örümcek ağları ayrı bir desen oluşturdu.

Elektirik için Balıklıgöl Vadisinden sorumlu Vali Yadımcısı Hasan Duruer’e gittim. Bir sergi açacağımı söyledim. Durumu anlattım. Sanırım derinlikli düşünmeden, görevlilere yardımcı olun talimatını verdi.

Böylelikle mağaraya uzun bir kablo ile elektrik çekildi. Bir iki güçlü projektör, mağaraya ayrı bir hava verdi.

Bu kez davetiye dağıtmadım, el altında dostlara, gazetecilere haber gönderdim.  Ve sergi açılışına bütün gazetecileri çekmeyi başardım.

Çok sayıda gazeteci mağarada sergi fikrini ilginç bulacak ki, mağaraya akın etmişti. Ben klasik bir açılış yapılmayacağını ifade ettikten sonra,  salon vermeme sürecini açıkladım. Mağarada sergi açmam aslında bir protesto biçimidir diye ifade ettim.  Ben salon istedim, ama sergim için salon vermediler dedim.

Gazeteciler şaşkın, ilginç bir mekanda sergi fikrine ince bir protesto da eklenince, haber bir anda önemli oldu.

Basına düştüğü gibi, gelemeyen gazeteciler de mağaraya akın ettiler.

O gün oldukça popüler olan Ali Kırca ana haber bültenine meseleyi taşıdı. Sanat 3 bin yıl sonra mağaraya geri döndü diye haber yaptı. Tabii salon verilmediği de haber de sık sık işlendi.

Canlı telefon bağlantısı olacaktı, ama  o gece Çiller hükümeti istifa ettiği için gündemin gerisinde kaldım.

Sergi tıklım tıklım, ilgi düşündüğümden fazla, duyan geliyor.

Tabii bu ara dedikodular da yayılmaya, sergi afişi yırtılma başlandı. TV ve gazeteler haberi verince, polis de devreye girdi.Tek tek sergi fotoğrafları videoya çekildi, fotoğraf isimleri tespit edildi. Bazı kişilerin olayı başka yerlere çekmeye çalışması neyse ki boşa çıktı.

1998 yılının Haziran ayında açtığım“Bir Yürek Mezopotamya” adlı sergime günde ortalama 700 kişi ziyaret etti. Fikret Otyam bizzat sergiyi merak ettiği için Antalya’dan kalkıp geldi.

Japonya’dan, İngiltere’den, Kanada’dan izleyicilerim oldu. 12 basın kuruluşu, iki tv, onlarca dergi haberi verdi, röportajım yayımlandı.

Röportajı yayınlayanlardan  biri de dosttum A. Rezzak Elçi’ydi. O tarihte sergiyi Yazgı Dergisinin sayfalarına taşıdı. Kendisine o gün teşekkür etmiştim, ama buradan tekrar teşekkür ediyor, kalemine sağlık diyorum.

Yazıyı sizinle paylaşmak istedim. Benim için önemli bir belge.

Okunsun, yaşanmışlıklara tanıklık edilsin diye paylaşıyorum.

Aradan 22 yıl geçti.

Ve ben hala fotoğraf peşinde koşan 51 yaşında birisiyim.

Umudumu kaybetmedim, asla umutsuz olmadım.

Umudun fotoğraflarını çekmeye çalıştım, çalışıyorum.  Bu gün geçmişe göre daha fazla deneyim kazandım ama zorluklarda zerre azalma olmadı.

İlginç olan da bu zaten…

Bilin istedim.

Terk edilmiş bir Orkide

İki yıl önce kiralık ev ararken, boş evlerden birisinde terk edilmiş, kurumak üzere bulduğum orkide birkaç gündür çiçek açmaya başladı. Tam ölmek üzereyken, birkaç damla suyla hayata dönmüştü. Geçen yıl birkaç yaprak çoğalarak bu yıla ulaştı ve birkaç gündür de çiçeklenme başladı.

Paylaşmak istedim.

Küçük duygular, biliyorum.

Derinliği olmayan düşünceler.

Ama fotoğrafları beğeneceğinizi düşünüyorum…

Kengere dair…

Bu gün iki önemli mesaj aldım. Biri Karacadağ Bucağından, diğeri Siverek merkezden. Her ikisi de kenger ile ilgiliydi.

Sizinle paylaşma gereği duydum.

Bu hem eksiklerimi tamamlar, hem de sizinle canlı bir bağ oluşturmama neden olur.

“Şeyhmus  hocam merhaba…

Dünkü yazınızı okudum oldukça beğendim.kengeri  ve Karacadağ  hakkında  bilgi vermeniz oldukça  alkışlanacak bir hareket teşekkür ediyorum 

Ben Siverekliyim. Karacadağ bucağında ikamet etmekteyim 

Sizinle geçmenin bir diğer ikinci nedeni 

Kengerin artık eskisi gibi olmadığı aşırı tüketim sonucu artık bitme noktasına geldiğini söyleyebiliriz 

Bu hakkında çeşitli kurumlara (TEMA)

Başvurdum ama ilgi gösteren olmadı 

Kengeri alanda kullanıyorduk; yemek ,ısınma, evlerin onarımında, hayvanın kışlık olarak yiyeceği besi gibi gibi 

Ayrıca kökün alındığı için kurumakta 

ve bu kengerler büyüdüğü zaman kuşlar üzerinde yuva yapardı 

Artık ne yazık ki o kuşlar da yok 

Çünkü artık eskisi gibi büyümüyor 

Umarım bu yazıyı görürsünüz 

Çeşitli ilgibi kuruluşlara  bilgi verirsiniz 

İlla ki bu konuda duyarlı ,çevreci vatandaşlarımız vardır 

Teşekkür eder, iyi günler dilerim.

Ahmet Koksa Karacadag Bucagı.

Saygılarımla “

Kendisine duyarlı davranıp, çaba gösterdiği için teşekkür ederim. Umarım sesimizi birileri duyar.

İkinci mesaj da Mehmet Alkanat’tan.

Siverek’te kenger pazarı henüz boş diyor.

Onu da paylaşmak istedim sizinle. �8�y�A��