Urfa Barosu tarafında dört yıl önce Diyarbakır’da kameralar önünde öldürülen Av. Tabir Elçi anısına düzenlenen; insan hakları, adalet ve özgürlük konulu fotoğraf yarışmasında ikincilik ödülümü dün aldım. Çok yarışmalara katılan birisi değilim. 35 yıllık fotoğraf serüvenimde katıldığım yarışma sayısı üçü beşi geçmez. Bu yarışma da onlardan biriydi. Dolayısıyla ödülü onurla alarak, dönüyorum. Tahir Elçi’yi saygı ve rahmetle anarak o anları sizinle paylaşmak istiyorum.








Mevsimlik işçiler, mevsimsiz hayatlar…
…
“Durumumuz iyi değildi. Paramız yoktu, yoksulduk.Bütün mahalle fakirdi. Bahar geldi mi herkeste bir telaş başlar, hazırlık yapılırdı. O zamanlar Adana’yı bilirdik. Çok fazla başka yerleri bilmezdik. Bulgurumuzu,unumuzu, aşımızı toparlar;elçilerin belirlediği gün ve saatte erkenden uyanır, eşyalarımızı kamyona yükler,kapımıza kilit vurarak;çoluk, çocuk hep birlikte çalışmaya, ırgat olmaya, Çukurova’ya kazmaya, çapaya, karpuza, pamuğa giderdik.
Yapacağımız iş, elçisinin ayarlamasına bağlıydı. O ne iş ayarlasa biz onu yapmaya giderdik. Yolculuk neredeyse on, on iki saat sürer, gün boyu güneş altında kamyon üzerinde kaskatı kesilirdik.
Adana toprağına girdiğimizde bizi önce bir nem, sonra bedenimizi saran bunaltıcı bir sıcak karşılardı. Çoğumuz nefes almakta zorlanır, bir süre sonra zorlansak da alışırdık bu kasvetli havaya.
Kamyon Çukurova’nın şehir ve kasabalarının arasından yol alır, köyleri geçer, uçsuz bucaksız tarlaları geride bırakarak, çalışacağımız alana ulaşır, artık bundan ötesi olmadığını düşünürdük. Biz çalıştığımız yeri Adana bilirdik.
Konaklayacağımız yer; ya bir tarla kenarı, ya da bir su kanalının kıyısı olurdu.
Sevinirdik yeni konaklayacağımız yere. Suyu, ağacı var derdik.
Hemen çadırımızı kurmaya çalışır, kamyondan eşyalarımızı indirirdik.
Çadır kurmak da, öyle kolay bir iş değildi. Her aile kendi çadırımı kurmak, üzerine de naylon geçirmek zorundaydı. O zamanlar brandayı bilmezdik, daha çok bez çadırların üzerine naylon çeker, yağmur ve Çukurova neminden korunmaya çalışırdık.
Çukurova çok nemli olurdu. Geceleri adeta üzerimize yağmur gibi çig yağar, boğucu hava üzerimize çöker, her şeyi sırılsıklam ederdi.
Her şey nemlenirdi, her şey. Zahiremiz, yataklarımız, elbiselerimiz nemden yapış yapış olur, bizi canımızdan bezdirirdi.
Erkenden uyanmak,daha güneş doğmadan kahvaltıyı hazırlayıp, çalışmaya hazır olmak zorundaydık. Suyu kanaldan alırdık, ne bir çeşme vardı yakında, ne de bir kuyu.
Bir de insanı yiyip bitiren sinekler, sivri sinekler. Akrep gibi sokan sinekler Çukurova’yı yaşanmaz kılsa da biz mecbur dayanırdık.
Çocuklar sinekler yüzünden ağlardı gece boyunca. Buna rağmen uyamaya çalışırdık, yorgun ve bitkin.
Tarlada gün erken başlar, çok erken. Kentler henüz uykudayken, biz beş gibi ayakta olurduk. Çapa sallar, sebze toplar, pamuk sulardık.Güneş doğduğunda ise sıcaktan bunalır, adeta kavrulur, pişerdik. Ama çalışmaya ara vermez, son hız işimizi yapardık. Ürün ne hasta dinlerdi, ne de cenaze. Her şey durabilirdi ama yetişen ürün tarlada bir gün bile kalamazdı. Her ne olursa olsun, çalışmak zorundaydık. Yağmur yağsa, fırtına çıksa çalışmak zorundaydık.
En çok pamuk toplardık. Ellerimizle, tek tek kozasından çekerek toplardık. Kaç kilo toplarsak, o kadar para alırdık.
Çok zordu, çok. Ellerimiz irin bağlardı, dudaklarımız çatlar,yüzümüz yanardı.
Sıtmaya yakalanırdık.
Ve bazen bazılarımız oracıkta can verirdi.
Buna rağmen ertesi gün iş başı yapardık; suskun, bitkin ve umutsuz olarak.”Hayatı mevsimlik tarım işçisi olarak geçen Urfa’lı 75 yaşında ki Gülizar Kaya o günleri anlatırken, içi burkuluyor, gözleri doluyor.
Bu gün artık elden ayaktan düşmüş, oğlunun evinde yaşlılık günlerini geçiriyor.
Ama çocukları, torunları, komşuları,akrabaları halen onun gibi mevsimlik işler için uzak kentlere gitmeye devam ediyor.
200 yıllık bir yazgının değişmez ritüeli, her bahar özellikle yoksulluğun en yüksek olduğu kentlerden, ülkenin batısına doğru bir mevsimsel göç başlıyor. Urfa, Diyarbakır, Batman, Adıyaman, Mardin, Şırnak’tan başlayan göç, Çukurova, İç Anadolu, Eğe ve Karadeniz kıyılarında son bulur.
Çapa, fide, narince derken yaza doğru iş çeşitlenir, böylelikle göç Türkiye’nin 48 iline yayılıyor.
Pamuk, turunç,üzüm, pancar, tütün, soğan, patates, fındık derken mevsim kışa evirilir. Göç bu kez tersine döner, katar katar insan evlerine, kentlerine döner.
Bir sonra ki yıl için beklemeye başlar. Kazandıkları para ancak üç beş ay idare eder, ya da etmez.
Mevsimlik tarım işçisi sorunu bu günün meselesi değil. Ta Osmanlıdan bu yana varlıkları tartışma konusu olsa da, gerçeklikleri değişmemiş.
Osmanlı döneminde mevsimlik tarım işçisi ihtiyacı 18 yy’da ortaya çıkar. Daha çok kendi ihtiyacı kadar ekip, biçen Osmanlı Çiftçisi 18 yy yepyeni bir demeyime atılır. İngiliz ve Fransızların ham madde arayışı, Osmanlının Pamuk ekimini yaygınlaştırma kararı almasına neden oldu. Pamuk ekiminin genişlemesi, büyük çiftliklerin kurulması yoğun bir iş gücü ihtiyacını ortaya çıkardı. Baş gösteren İşçi ihtiyacı da Suriye ve Mısır’dan getirilen işçilerle karşılanmaya çalışılsa da, asıl ihtiyaç bölgeye yakın yoksul Kürt, Ermeni, Arap ve Göçebe Türkmenlerden karşılandı. Ve böylelikle Çukurova bir cazibe merkezi haline getirildi, ilk kumaş fabrikası Fransızlar tarafından açılınca, pamuk üretimi daha da artırıldı. Ucuz iş gücü ve uçsuz bucaksız araziler kârlı bir sektörün başlangıcı oldu. O gün bu gün, özellikle kadın ağırlıkla mevsimlik işçi göçü sanayi bitkisi yetiştirilen, bu temelde tarımsal üretim yapılan bölgelere doğru sürüyor.
Bu gün ülke genelinde 500 bin ailenin mevsime göre evlerinden ayrılarak, tarım yapılan alanlara geçici olarak yerleştikleri, tarımsal faaliyetlere katıldıkları tahmin ediliyor. Bunlara işçi denilse de, aslında bunlar gerçekte işçi değil. Halk arasında âmele ya da çoğunlukla ırgat deniliyor. İşçi sayılmaları için bir sosyal güvenceye, sigorta ve düzenli bir işe sahip olmaları gerekir.
Oysa bu gün mevsimlik tarım işçileri olarak bildiğimiz insanların çalışma yaşamlarında hakları yok. Her şey elçi, çavuş ve iş verenlerin insafına kalmış. Günlük 60-70 tl ücret alan, sabah çok erken işe başlayan, çadırlarda yaşamak zorunda kalan, yemeklerini tarlada yiyen, sağlık hizmetlerinden mahrum, hijyen koşullarından uzak ve temiz suya ulaşamayan bu insanların haklarını savunacak bir sendika gibi bir mekanizmaları da yok. Kölelik sistemini çağrıştıran bir sistemin sonucu olarak varlıkları sürüyor.Bunlar işçi olmaktan öte, adeta bir köle. Köle kavramı sizi rahatsız edebilir ama mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı hayatlar göz önüne alındığında, yaşanılanların kölelikten farklı olmadığı görülecektir.
Dolayısıyla ilk endüstriyel pamuk üretimi ile hayatımıza giren mevsimsiz hayatlar, aradan çok zaman geçse de yaşamlarında çok değişen bir şey yok. Tarım büyük çoğunlukla mevsimlik tarım işçilerinin sırtında yürüyor.
Bu gün bazı kentlerde mevsimlik tarım işçisi yani ırgat olmasa, ürün tarlada kalır ve büyük ekonomik kayıplar yaşanır.
18 yy’da mevsimlik tarım işçilerinin aldıkları ücret çok azdı ve çoğunlukla ayrımcılığa da uğruyorlardı. Yoksul oldukları için de her yıl ekmek parası için uzaklara gitmek zorunda kalıyorlardı.
Aradan iki yüz yıl geçse de, aslında çok değişen bir şey yok. Tarımda yaşanan teknolojik gelişmeler ve yapılan barajlara rağmen mevsimlik tarım işçilerin göçü sürüyor ve yaşam koşulları içinde bulunduğumuz çağa göre oldukça da kötü.
Atatürk Barajının yapılmasından önce binlerce ailenin artık kendi toprağında çalışacağı söylense de, halen Urfa, Mardin illerinden yüzlerce aile uzak kentlere işe gitmek zorunda kalıyor. Baraj suyu Haran, Ceylanpınar, Bozava, Birecik, Suruç Ovasına ulaştırılmasına rağmen mevsimlik işçiler en çok Urfa ve Mardin’den Türkiye’nin bir çok kentine doğru yola çıkıyor.
Kendi hayatımdan biliyorum ki, her yıl bahar mevsiminin başında başlayan, ta kışa kadar süren mevsimlik tarım göçü yıllardır aynı tekrarı yaşıyor. Koşullar değişiyor, tarımda makineleşme artıyor ama mevsimlik göç değişmiyor.
Günlük yaşamları, barınma yerleri, sağlık sorunları, eğitim meseleleri, sosyal güvenlik konusu hepsi mevsimlik tarım işçileri için başka bir köklü çalışma ve tanımlama yapılmasını gerektiriyor.
Çünkü kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu bu kitlenin herhangi bir iş güvencesi ve çalışma yaşamıyla ilgili yasal hakkı bulunmuyor. Çalışma Bakanlığı, işçi örgütleri,herkes durumu sadece kotarmaya çalışıyor.
Bu kitlenin düzenli bir çalışma saati yok, sigorta ve iş güvenliği Allah versin. Her şey kayıt dışı, her şey iş veren rolündeki toprak ya da çiftlik sahibinin insafına kalmış.
Sonuç olarak mevsimlik tarım işçisi hem var, hem yok. İstihdam istatistiklerinde var, ama üretimden pay alma da en alt sırada yer alıyor, ucuz iş gücü olarak ekonomi çarkları arasında yer alıyor.
Suriye iç savaşının patlak vermesiyle, gelen göçler zaten ucuz olan iş gücüne bir de Suriye’li sığınmacılar gerçekliği eklemiş durumda. Artık mevsimlik tarım işçilerinin arasında çok sayıda Suriyeliyi görmek mümkün.
Yani mesele daha bir çetrefilli hale gelmiş durumda.
Kış mevsiminde tarım işçilerinin sesleri pek duyulmaz. Ama toprak uyanmaya başlamadan; mevsimsiz hayatlar yollarda kaza geçirirken haber olacak, çadırlarda yangın çıktığında ekranlara yansıyacak, tarım ilaçları nedeniyle zehirlenen işçilerden bahsedilecek ve çocukların okulsuz kaldığı söylenecek. Haklarında çok şey konuşulacak, ama ayrımcılığa, ırkçı saldırılara maruz kaldıkları ise hep fısıltıyla dile gelecek, görmezlikten gelinecek.
Ve böylelikle mevsimlik işler, mevsimsiz hayatlar tarafından görülmeye devam edilecek.
Neden?
Çünkü bu işin doğasında daha fazla kâr var. Daha fazla kâr için de mevsimlik tarım işçi göçü devam etmek zorunda. Yasal düzenlemelere ne gerek var? Böyle belirsiz, kölelikten kalma koşullarda varlıkları sürüp gitsin, ne olacak ki?
Dilenci ve Şair…
Şair bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıpkendini tanıtıncadilenci;”Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır.Bir haftada kazancım ikiye katlandı.Çok merak ediyorum tabelaya ne yazdınız?”
Bunun üzerine şair gülümser ve.
“tabelada -DOĞUŞTAN KÖRÜM, YARDIM EDİN-yazıyordu bense-BAHARGELECEK AMA BEN YİNE GÖREMİYECEĞİM-diye yazdım.
DİLENCİ
New York’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci, bir şairin dikkatini çeker.
Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.
Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…Dilenci:
‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?
Bunun üzerine şair gülümser ve:
Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.
Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “der.Önemli olan, anlatılmak istenen şeyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşın.

Alıntı
Çocuk ama ağır işçi
1983 yılında Pakistan’ın en fakir bölgelerinden biri olan Mudrike’de dünyaya gelen Iqbal Masih, 4 yaşına geldiğinde diğer tüm akranları gibi 600 rupi (yaklaşık 16 dolar) karşılığında bir halı dokuma fabrikasına işçi olarak satıldı…
Haftanın 7 günü günde 14 saat çalıştırılan Iqbal 10 yaşında sadece 27 kg ağırlığında ve 6 yaşında gibi görünüyordu.
Tesadüfen çocuk işçiliğinin yasak olduğunu öğrendiğinde fabrikadan kaçtı ancak kısa sürede polis tarafından yakalanıp tekrar fabrikaya gönderildi…
Fakat o kaderine boyun eğmemekte kararlıydı tekrar kaçtı fakat bu sefer beraberinde 3.000 çocuğu da götürdü.
Iqbal Masih çocuk işçiliğine ve köleliğe karşı verdiği mücadele dünya çapında ses getirince, 1995 yılında 12 yaşında bir suikastla katledildi.
Kaynak:Aforizmalar,

Felsefe sanat mitleri
Av. Tahir Elçi’nin Anısına düzenlenen yarışmanın sonuçları açıklandı.

Urfa Barosu dört yıl önce Diyarbakır’da kameralerın önünde basın açıklaması yaparken kurşunlara hedef olan Av. Tahir Elçi’nin anısına düzenlemiş olduğu İnsan Hakları, Adalet ve Özgürlük konulu fotoğraf, şiir ve makele yarışmasında dereceye girenler açıklandı. Benim de bir fotoğrafım yarışmada ikincilik aldı. Paylaşmak istedim.
ÖDÜL SONUÇLARI
ŞİİR KATEGORİSİ
BİRİNCİ – YUNUS AKBULUT
Patinaj
Tali idi her yolların çıkışı miladına
Gidilir gidilmez, gündüz ile sabah iç içe
Sabittir. Her duvak şiirde yer edinir
Belli anılar, belli rüyaların iz düşümü
İnsan yaşarken hatırlamaz eprimişleri
Yaşamazken çöker üstüne kelimelerin anlamı
Gidilmek her gülüşün sebeplerini bekler
Yüzün bir piramit olur, sallanır;
Depreminde, geometrisinde, coğrafyasında.
İkiye ayrılır dünya, bilirsiniz;
Güneşin kurumasıyla incir ağacının gölgesinde
Tütün çiğnenir, alarenklenir, neftî çıkar
Huzurda edilir harf-ı ziya, haberdir,
Tüm tipi azını çağırınca;
Birbirini tutmayan iki saatin eceli
İşleyen makinelerin zulüm paydosunda.
İKİNCİ- ÖMER FARUK İPEK
Dost
Tahir’e…
Telafisi imkansız günler adına…
İkliminde bir bülbül güle sevdalanmalı,
Lokman deva bulmalı en onulmaz sızına.
Hasretin gazabına aşk şarabı banmalı;
Firavun küllerini o Nemrut’un kızına…
Her sıla gurbet sana, bilindik diyar gider,
Ayrılık dilde kalır, bir ömürlük yâr gider…
Bakarsın renk solduran, kirlenen bir beyaza,
Bir ceylan kadar ürkek, bir aşık kadar derin.
Bakarsın, Zühre için candan geçtiği naza;
Aşkını yüreğine nakşeden bir Tahir’in…
Tövbesini yitirmiş an düşer, günah gider,
Sen üzülme güzel dost, elbet bir gün ah gider.
Ve tükenmez bilirsin cihanın hengamesi,
Her saniye ömürden dökülen bir yapraktır.
Şimdi geçmişte kalan bir sohbetin nağmesi;
Sende mahzun bir seda, bende kırk yıllık hatır…
Elbet güneş de doğar; bahar kalır, güz gider,
Gönülde yer edinen her dem ölümsüz gider…
ÜÇÜNCÜ- MURAT ARİ
ZAMAN
Bahtiyar olasın bir kıyamet sabahında!
Delinmiş göklerde inliyor seda,
Zaman; kundakta saklanan
Elemi sızdıran en soysuz ihtiyar,
Bir kurdun azığı,
Bir siyahın dışlanışı,
Telkini sabaha saçan boşboğazlar,
Diz boyu ölüm, kan pıhtıları
Kaderin sitemi, ahir belası,
En son günahın ilk vebali…
Bir yaşam sanatı dört eşikte,
Zaman; sitemi bastıran,
Yarsız yaşatan en derin duygu,
Kavgada namus, ölümde intihar,
Kara bilenmiş dar sokaklar,
Sarılar giyinmiş sonbahar,
Yıldızlar içinde güzelim bahar,
Küçük bir umuda bağlanan
Zamansız, dipsiz, sonsuz kalbim,
Bir bir yaşatan dillerde
Dik yokuşların siyahi umudu.
Zaman; ruhları çürüten ömürsüz ayin.
FOTOGRAF KATEGORİSİ
BİRİNCİ-MEHMET KARACA
Fotoğraf kopyalanmaya karşı korunduğu için baro sayfasından ulaşabilirsiniz.
http://www.sanliurfabarosu.org.tr/Detay.aspx?ID=121494
YARI%C5%9EMA%20SONU%C3%87LARI.pdf erişimi için tıklayın
İKİNCİ-ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ

ÜÇÜNCÜ-MEHMET KILIÇ
Fotoğraf kopyalanmaya karşı korunduğu için baro sayfasından ulaşabilirsiniz.
http://www.sanliurfabarosu.org.tr/Detay.aspx?ID=121494
YARI%C5%9EMA%20SONU%C3%87LARI.pdf erişimi için tıklayın
MAKALE KATEGORİSİ
BİRİNCİ- ONUR CAN AYKUT
ULUSLARARASI VE ULUSAL İNSAN HAKLARI
HUKUKUNDA
AÇIK VE YAKIN TEHLİKE KRİTERİ
İKİNCİ – MEHMET BAKIR KUZU
AVRUPA iNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ
ÇERÇEVESİNDE DÜŞÜNCE VE
VİCDAN’IN, DİN ÖZGÜRLÜĞÜ İLE BÜTÜNSEL
DEĞERLENDİRİLMESİ
ÜÇÜNCÜ –HÜSEYİN ERPOLAT
UTANÇ DUYGUSU VE
İNSAN HAKLARI İHLALLERİ
Hak, insanın en tabi örtüsüdür.
Bu gün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan olmanın dayanılmaz ağırlığının günü yani. Hak, hukuk, adalet, eşitlik, uzun lafın kısası insanın insan olmaktan doğan haklarının günü.
Hani kaybolan, dehlizlerde ayaklar altında sürünen, karanlıkta buharlaşan hakların günü.
Oysa insan haklarıyla, insandır.
Hak, hukuk, adalet ve eşitliği insandan alın, geriye et yığını kalır.
Bu nedenle hak, insanın en tabi örtüsüdür…
YEŞİL BÖCEĞİN YOLCULUĞU
Av. Feyzi Çelik yazdı…
Küçür Onur, bayram tatili nedeniyle ailesiyle tatile gitmişti. Tatil dönüşünde yolda yesinler diye ekmek almışlardı. Ekmek torbasının içine bir böcek girmiş, böcek onlarla birlikte İstanbul’a yol almıştı. Kimse görmemişti. Eve geldiklerinde evin darmadağan olduğunu gördüler. Eve hırsız girmişti.
O sırada böcek ekmek torbasından çıkıp evi dolaştı. Kimse fark etmedi böceği. Onur, yatmak üzere yatağına giderken yastığının üzerinde yeşil renkli böceği gördü. Hiç de korkmadı. Sevindi, yaklaştı böceğe, böcek ondan kaçmadı. Sevdi böceği. Onunla konuştu. Arkadaş oldular. Onur, yalnızlığını böcekle gidermeye başladı. Odasından daha az çıkıyordu. Anne ve babası onu görmesin diye çaba harcadı. Böceğe verdiği değer, onunla konuşması, böceği onun gözünde bir insan gibi yapmıştı. Bir öğretmen gibiydi.
Bir gün annesi temizlik yaparken böceği gördü. Öldürmek istemedi. Süpürüp çöp poşetine attı. Çöp poşetini de kapının dışına bıraktı. O sırada Onur’un babası eve geldi. Çöp poşetinden çıkmaya çalışan böceği görünce irkildi. Zararlı olabileceğini düşündü. En çok da Onur’u düşündü. Onur’u sokabileceğini aklına getirdi. Ayağı ile basarak öldürmeyi düşündü. Bir yandan da böceğin yeşilimsi rengine hayran kaldı. Telefonu ile fotoğrafını çekti. Ayağı ile bastı. Öldüremedi. Ayağının altından kaydı. Durmadı, ayakkabısının topuğunu böceğin üzerinde gezdirdi. Ezdi onu. Kafasını, gövdesini, omurgasını iyice ezdi. Öldüğünden emin olduktan sonra cebinden çıkardığı kağıt mendile sararak çöp poşetinin içine attı.
Akşam olmuştu. Onur, odasında böceği aradı, bulamadı. Anne ve babasına da sormak istemedi. Gelir diye düşündü. İçinden çağırdı. Gelmedi.
Babası yanındaydı. Telefonuna baktı. Böcek telefonun içine girmişti onun gözünde. Ordan çıkarmaya çalıştı. Çıkmayınca babasına haber verdi. Babası, böceği öldürdüğünü söyledi. Onur, telefondaki böceğin resmine baktı, telefonu yanına aldı. Babasına kızdı. Sessizce odasına çekildi. Gözünü telefondaki resme bakmadan alamadı. Ağladı. Sonra telefonu kapatıp salona bıraktı. Odasına girdi, kapıyı kapadı.
Surîk
Eskiden düğünlerde evin damina Surîk denilen kırmızı bir bez ve sopanin başına da soğan saplaniırdı. Surîk ve soğan düğün bitse bile bir kaç gün kalır ,sonra kaldirilirdi. Surîk düğün evi olduğunu gösteren bir işaret ti.
