3.GÖZ

Düşüncenin sıra dışı hali…

3.GÖZ

Nefretlerim, Merakım ve Babam

 

WhatsApp Image 2019-12-19 at 20.07.23

Mustafa Çepik yazdı.

Evimizin bulunduğu muhiti sorgulardım çocukken “neden burası” diye. Evimiz, sabah seher vaktinde gelip öğlene doğru yeniden köye dönen ve günde tek sefer yapan köy dolmuşlarının durağına yaklaşık 100 metre mesafedeydi. Genelde, erkekler köyden İlçeye ticaret ve alışveriş için gelirken kadınlar ise hastane ve çeyiz işleri için şehire uğrarlardı. Köyden gelenlerin, özellikle kışın esnafların dükkanlarını açmalarına, eğer söz konusu hastane ve benzeri resmi kurumlar ise sabah mesaisinin başlamasına kadar bir yerlerde beklemeleri gerekirdi. Ve o an şehre ayak basanların zihninde birilerine misafir olma düşüncesi parıldardı. Ve bu yüzdendir ki İlkokul ve lise yıllarımda, sabahları erken uyanmışımdır hep sabahçı olsam da olmazsam da.. Bu uyanışlarımı, okula gidişime veya uykuya doymuşluğuma değil şafakla gelen misafirlerin şiddetli vuruşlarla kapıyı çalıp “xwediyê malê” (ev sahibi) diye seslenişlerine borçluyumdur. Evimiz sobalıydı ve 7 kardeş, yani hepimiz aynı odada uyurduk, annem sabah namazına kalktığı için erken vakitlerde uyanık olurdu. Ve ansızın sabahın sükunetini bozucu şekilde çalan kapı sesleri misafirlerin geldiğinin habercisi olurdu ve annem kapıya bakmadan hemen önce, Ayşe, Fatma, Mustafa, Çiçek … “rabin! mêvan hatin” (uyanın! Misafirler geldi) diye seslenirdi bize. Bunun üzerine hepimiz yarı açık yarı kapalı gözlerle üzerinde uyuduğumuz yer yataklarını ve yorganlarımızı kucaklayıp diğer odaya koşuşurduk. Çalan kapıya annem bakardı ve evin girişinde küçük bir selamlaşma diyaloğu, misafirlerin “sibe ya we bi xêr” (sabahınız hayırlı olsun) deyişi ve annemin “bi xêr u selametê” (hayır ve selametle) şeklinde karşılık vermesi… Annemin misafileri karşılamasından sonra, hepimiz hızlı hızlı, sırayla elimizi yüzümüzü yıkayıp bizi uykularımızdan etmelerinden olsa gerek, yalancı bir gülümsemeyle misafirlere “hûn bi xêr hatin” (hoş geldiniz) derdik. Biz çocuklar halimizden memnun değilken aksine annem bütün işleri kendisi yapmasına rağmen hiç de şikayetçi değildi, çünkü gelenler onun için “mêvanên Xwedê” yani tanrı misafirleri’ydi. Misafirlerin durumuna göre, gelenler kadın ise ablamlar, erkek ise abimler ilgilenirdi. Annem mutfakta kahvaltı hazırlmaya koyulur ve evin en küçüğü olan beni fırına ekmek almaya yollardı. Ne kadar itiraz edip ben gitmem desem de hiyerarşiye takılıp eninde sonunda başımı önüme eğip ayaklarımı yere süre süre fırının yolunu tutardım. Kahvaltı sofrası kurulup yemekler afiyetle yenildikten biraz sonra, işi sebebiyle gece vardiyecisi olan babam işten gelirdi. Bize konuk olan misafirleri selamlayıp yanlarına otururdu. Dışarda kahvaltı yapmayı seven babam ikinci kez kahvaltı sofrası hazırlatmazdı annemlere; ama çayı özellikle de demli çayı çok severdi ve annem de bunu iyi bilirdi. Babam henüz söylemeden annem çayı demler, misafirlere ve babama servis ettikten sonra ablamların yanına, diğer odaya geçerdi. Babamın hayatta iki şeye merakı vardır; ilki silah, ikincisi ise Kilamlar (kürt sözlü edebiyatında Dengbej denilen halk ozanlarının bir ensturmanla veya çalgısız söylediği dönemin şartlarını anlatan aşk ve yiğitliği konu edinen uzun hava tarzı eserler)’dır. Gelen misafirler babamın yaşlarında yahut babamdan büyük ise, babam bu fırsatı kaçırmaz ve hemen bizden tek gözlü kaset çaları olan teybini ve içinde en az 20-30 yıllık kasetlerinin bulunduğu kaset torbasını getirmemizi isterdi. Kasetlerin, içinde kayıtlı olan şarkılara veya sanatçılarına göre isimleri vardı. Babam falancanın kasetini takın yada falanca kilam’ı (şarkıyı) açın derdi. Üzeri yazısız olan kasetlerin hangi Dengbeje ait olduğunu yada şarkıların adlarını bilmediğimizden doğru kaseti taktığımızdan emin olabilmek için kasetlerin renklerini babamdan sorardık. Ve dinleti için ortam hazırlanır, kaset tek gözlü teybe takılır, demlenmeye terk edilmiş çay kıvamını bulmaya çalışırken tütünler sarılır, sigraralar yakılırdı. Cızırtılı seslere karşık “Dilê min liyane” (gönlüm inliyor) sitemiyle söze başlayan Dengbêj meseleleri ardı ardına sıralıyor… Olayların, bamtellerine dokunduğu zaman babam ve misafirimiz vah vah diye içerliyorlardı.
Bu dinletiler esnasında birkaç görevim olurdu. Bunlar, tütün kokusunun boğuculuğunda babamın ve misafirlerin çaylarını tazelemek, kaset bittiğinde kaseti çıkarıp diğer yüzünü çevirmek ve ayrıca kasetin sarması durumunda kalem veya benzeri bir aletle kasetin saran kısmını eskisi haline getirmekti. Sigara dumanın verdiği rahatsızlık ve orada zorunlu bulunuşum beni iyiden iyiye Kilam’dan, Dengbêjlerden nefret ettirmişti. Ve bu durum kasette söylenenlere kulağımı tıkamama ve onları anlamaya çalışmamama sebebiyet vermişti. Derken yıllar sonra üniversite dönemlerinde Kürt Edebiyatına yöneldim ve okuduğum hemen hemen bütün yazılı eserler sözlü edebiyattan, yani babam dinlerken benim kendilerine kulak tıkadığım Kilamlardan derlenmişti. Bu fark edişi, bu yönelişimi babamla paylaşmalıydım, bu konuda babamdan istifade etmeliydim, fakat nasıl? Çünkü; Babam genel olarak bütün babalar gibi çocuklarını sevse de onlardan farklı olarak bu sevgisini pek hissettirmez ve bize karşı mesafeli dururdu, hatta kendisiyle konuşup sohbet ettiğimiz bile sayılıydı. Düşünüyordum; Şimdi 25 yaşında bir evlat ve 70 ine merdiven dayamış bir baba karşılıklı oturup iki kelime konuşamayacak mıydık? Annemler misafirliğe gitmişlerdi, evde yalnızdım, bilgisayarla uğraşıyordum, derken babam geldi. Bilgisayarı bir kenara bırakıp onu karşıladım, evde yalnızca ikimiz vardık babam ve ben… Kendisiyle konuşmak için, kilamlardan dengbêjlerden söz etmek için büyük bir fırsattı bu. Kendisine aç olup olmadığını sordum, “hayır tokum” şeklinde kısa bir yanıt verdi. Ardından kalkıp diğer odaya gittim, oradaki ses sistemini alıp babamın bulunduğu odaya getirdim ve bilgisayara bağladıktan sonra sessizce mutfağa yöneldim, çünkü 15- 16 yıl öncesinin sinerjisini oluşturabilmek için çay olmazsa olmazlardandı. Çayı koyduktan sonra içeri geldim, babamın yıllar önce teypten dinlediği ve benim ise bir şekilde temin ettiğim Kilam’ı bilgisayar ortamında çalmaya başladım. Bir iki kaval sesinden sonra Dengbêj’in “ax dilê min liyane” diye başlayan serzenişini duyan babamın gözlerinin parladığını fark ettim. Hasretlik, hasret kalmak, burnunda tütmek, anı anımsak zordur; bazen olgular zaman içersinde yitik, boynu bükük kalırlar, kendilerine su verecek birine hasret solmaya yüz tutmuş fidan misali beklerler ya hani… Babam can suyuna kavuşmuştu o vakit… Ve büyük bir hoşnutlukla bu şarkıyı nerden bulduğumu sordu, derken laf lafı açtı, çaylar içildi, babam tütün sarıp sigarasını nefesledi ve o vakit yanındaki misafir olmuştum ben kendisiyle beraber vah vah diyen… Kendisiyle dünden, bugünden, kilamlardan, benim kilamlara olan nefretimden ve şimdiki hayranlığımdan, insanların hayatlarındaki değişikliklerden konuştuk, ben sordum o yanıtladı, o anlattı ben dinledim… Öyle konuşmuşuz ki, vakit gece yarısına dayanmış, saat saatleri kovalamış, zaman çöl sıcağında eriyip giden buz misali akıp gitmişti… Ama sadece benim değil, aslında her ikimizin de o geceye, bir arada sohbet etmeye ihtiyacı varmış. Onun sevdiğini seviyor olmam, onu anlamam, onunla aynı potada eriyebilmemin onun için paha biçilmez olduğunu anladım…
Bazen sevemediklerimiz, sevdiklerimizi anlamamızda, aramızdaki kuşak farklılıklarını ortadan kaldırmamızda en büyük yardımcımız olabilmekte… Ve ben bugün artık diyebilirim ki, kendimde babamı görüyorum; tenim kumral, gözlerim yeşil olmazsa da… Mayıs 2013

VAR OLUŞUN GÜCÜ

Av. Feyzi Çelik yazdı…

İnsanın başkası hakkında düşünce oluşturması, değerlendirme yapması, ödül veya cezalandırması daha kolaydır. Hele hele düşünülmeden kabul edilen yöntemler kullanılmışsa bu daha da kolay olur. En büyük yanlış bile görünmez olur, kendi dar çerçevesinin oluşturduğu kendinden menkul meşruiyet alanı içinde bu böyledir. Ancak er geç bu düşünce ve değerlendirmeler yaşamın ve doğanın gerçeği ile karşı karşıya gelir. O zaman, oluşturulan meşruiyet çerçevesi dökülmeye başlar. Yine de gerçeğe ulaşmak kolay değil, çünkü tuzla buz olan çerçeve, gerçekliği bir sis bulutu altında bırakır.

İnsanın kendisi hakkında düşünce oluşturması daha zordur. Her ne kadar insan beynine yüklenmiş kodlar düşünce oluşturmasını kolaylaştırsa da insanın beynindeki karanlık noktalara hükmetmesi mümkün değildir. Aslında, buradaki karanlık noktalar bilinmez değildir. Bilinci bütünleyen bilinçdışı/altıdır. Öylesine orada yapışıp durmuş ki, onun bilincin oluşumundaki etkisini görmemiş olur. O çeşitli şekilde kendini ifade eder, bazen vicdan bazen de merhamet.

Bir insan, kendi bilincinin empatisini yapabilirse beynindeki karanlık noktalarla iç barışını sağlayabilir. Bunu becerebilenler olumlayıcı felsefi düşünüşün basamaklarına çıkmış olurlar.

Bir an için başkası hakkında düşüncelere dalalım. Kendimizi ele aldığımızda, daha doğrusu kendi içimizde oluşturduğumuz olumlu felsefi düşünce ile başkasına dair ödül/ceza verme ehliyetinde olmadığınızı da düşünerek, yargılarımızda daha sağlam olabileceğimizi görebiliriz.

İnsanın en büyük korkularından biri de yanlış anlaşılma korkusudur. Bu korku insanın kendi bilinçdışı etkinliğinden ileri gelir. Çünkü kendi karanlık noktası üzerinde hakimiyet sağlamadığın zaman yanlış anlaşılma korkusundan kendini kurtaramazsın.

İnsan var oluşuna hükmedebilirse, başkasının sahip oluş düşüncesinden kendisini kurtarabilir. Peki, var oluş, sahip oluş gibi fizikötesi bir şekilde gözlemlenebilir mi? Burada psiko-felsefe bize yol gösterebilir. İnsan, kendi özerkliğinin gücünü farkedebilirse sonsuz öz düşüncelerini dile getirek bunu yapabilir. Sahip oluş düşüncesi, bir anlamda irade özerkliğini yok eder. Bir de sahip oluş eyleminde olanı da görünmez bağlarla bağımlı hale getirir. Sahip olduğunu düşünen bir anda sahipli biri haline gelebilir. Kendi öz varlığı ve öz savunmasını esas alan ise var oluşun sonsuz özgürlüğünde kendi gücü oranında esnekliğe de kavuşur. Başkasına sahip olma düşüncesi olmadığından dolayı bağımlı kalma tuzağına da düşmez. Kuşkusuz bunlar kendi başına anlam ifade etmeyebilir, ekonomik, toplumsal ve siyasal faktörleri de dikkate almak lazım.

WhatsApp Image 2019-12-20 at 10.35.07

Soba yakılınca Antep Kalesi

Kış mevsimi bazı kentler için tam bir kabustur. Hava

kirliliği,eksoz dumanı kente bir kara basan gibi çöker. Bu kentlerden biri de Antep’tir.Özellikle yoksul ve dar gelirli yurtaşlarin yaşadığı ve siginmacilarin bulunduğu kale ve çevresi sabolarin yakildigi saatlerde hava kirliliği tehlikeli boyutlara ulaşıyor.

Ben bu yazıyı sizinle paylaştığım saatlerde başka bir arkadaş da aynı konuyu işlemiş sosyal medya hesabından. Yazıma ek olarak paylaşmak istedim.

İşte Can Tuğsuz’un paylaşımı.

Şu fotoğrafa bir bakar mısınız… Burası Nizip caddesi bölgesi. Dün bu fotoğrafı çektiğimde bulutsuz, güneşli (araç trafiğinin yoğun olduğu) bir akşam üzeri idi. Şehrin üzerini örten bu duman, SİS DEĞİL, Gaziantep’in HAVA KİRLİLİĞİ gerçeğidir. İnanın özellikle trafik yoğun caddeler olmak üzere 360 derece her yön bu vaziyette idi.

Bugün Gaziantep Türkiye’nin değil Avrupa’nın havası en kirli 10 şehri içerisinde gösteriliyor. Her ne kadar yetkili makamlar (Ulusal hava kalitesi izleme ağı ve Çevre bakanlığı) yaptıkları ölçümlerde hava kirliliğini ‘kabul edilebilir’ sınırlar içerisinde gösterseler de, hem bu fotoğraf, hem meslek kuruluşları, hem de bu havayı soluyan ciğerlerimiz tam aksini söylüyor. Makine mühendisleri odası, Dünya Sağlık Örgütü ve Temiz Hava Hakkı platformu hava kirliliği değerlerini yüksek buluyor. Bu konu her yıl haber olarak önümüze geliyor.

Yetkili makamların ise ölçümleri ve iddiaları güven vermiyor. Hava kirliliğini engelleme çalışmaları ve projeleri olduğunu duyuyoruz ve takip ediyoruz ancak Suriyeli göçmen sayısının milletten gizlendiği, enflasyon rakamlarının küçültülerek milletin kandırıldığı, Suriyelilere harcanan ekonomik kaynakların ve yardımların milletten saklandığı bir düzende yaşıyoruz. Öyle ki liyakat bitirilmiş, bilimsel gerçeklerden uzaklaşılmış ve iktidar sahiplerinin iradesi ne ise her alanda o söylenir olmuş. Sadece fotoğrafa bakın, pencerenizden dışarıya bakın ve Gaziantep’in ciddi boyutlardaki hava kirliliği sorununu gözlerinizle görün.

Negatif fotoğraflar

Ben fotoğrafçılığa başladığımda analog makineler vardı. Flimli yani. Bu makineların çalışma mantığı, kamera içinde olan görüntüye duyarlı flim, perde açılıp kapandığında filime düşen ışığı kayeder, ortaya negatif denilen görüntü ortaya çıkardı. Bu negatif, analizör denilen bir makinede çok az kırmızı ışıkta yine duyarlı olan fotoğraf kağıdına aktarılır ve ışık yardımıyla elde edilen görüntü fotoğraf olarak kağıtta ölümsüzleşirdi. Bu gün arşivimizde olan siyah beyaz, hatta renkli fotoğrafların çoğu bu dediğim teknikle elde edilirdi. Sonra dijital yöntem keşfedildi. Sayısal fotoğraf dediğimiz bu günkü yöntem de aslında aynı mantıkla işler. Işığa duyarlı ve görüntüyü IMG_8218belleğine kayıt yapan bir mekanizma. Yani fotoğrafın 200 yıllık serüveninin mantığı aslında değişmedi. Araçlar değişti, yöntemler geliştirildi. Hepsi bu…

Küllenmiş yaralar.

Yılmaz Odabaşı’nın mısralarıyla güne başlayalım dedik. Ne dersiniz; şiir,edebiyat bir iksir midir yoksa insanın içinde küllenmiş bir yara mıdır? Tabii burda ki küllenmiş kavramını Yılmaz Odabaşı’dan ödünç aldığımı belirmek gerekiyor. Zaten güne başladığım mısralarda Kül Aşklar kitabından…

Bir yanlızlık abidesi:Zifo Nene

 

Sivas’ın serin yaz günlerinin birinde kendisini ziyarete gittiğimizde, yıkadığı çamaşırlarını büyük bir özenle kuruması için dışarıdaki tele asıyordu.

Yavaş ve ağır hareketlerle bizi karşılayan, buyur eden, sevinen yaşlı ama bir o kadar da dinç birisi Zifo Nene.

90 yaşında olduğuna inanamadığım bu yaşlı bilge kadın, gerçekten kendinden yaşça daha küçük insanlara göre, genç bir ruha sahip.

Her şeyden önce kendi ayakları üzerinde duran, ihtiyaçlarını karşılayan birisi olarak, kendine güveni tam.

Oldukça dinç ve zihni açık bir şekilde sohbet ediyor; oturup, kalkıyor, bize ikramda bile bulunmak istiyor.

Hayretler içinde izliyorum…

Daha önce de yaşı ilerlemiş insanlarla konuşmuş, sohbet etmiştim. Ama kesinlikle Zifo Nene, hepsinden daha dinç ve zihni açık birisi. Hem olayları iyi dramatize ediyor, hem de günümüzü biliyor. Yani zihninde herhangi bir dumura uğrama yok. Her şey yerli yerinde işliyor. Geçmişi de biliyor, günümüzü de yaşıyor.

Hayat hikayesi 1930 yıllarında doğmasıyla başlamış, henüz 15 yaşında evlenme ile yaşamı tümden değişir. Komşu köyden, bu köye geldiğinde henüz çocuk denilecek bir yaşta olmasına rağmen, büyük ve kalabalık bir aileye gelin gelmiş.

Bize hayat hikayeni anlat dediğimizde, ses tonu biraz yükselerek,tatlı sert bir tonla;

“Aman  ne yapacaksın hikayemi? Ne var ki hikayemde? Gün mü gördüm? Ah yavrum, ah; her şey yalan oldu, yalan”  diyerek derin bir iç çekerek sustu.

Belli ki, içindeki acılar depreşmiş, anılarına gitmişti. Konuşmak istese de, dudakları titriyor, kendi kendine fısıltıyla anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu.

Ben de sustum, gözlerinde geçmişi görmeye çalıştım. Alnındaki çizgiler,  gözlerine doğru inen çizgiler, neler gördü neler?

Kim bilebilir ki?

Zifo Nene’den başka kim bilebilir  ki?

Kendini toparladıktan sonra  yine devam etmeye başladı. Şiirsel, duygu yüklü ve kendinden emin.

“Aman, ne anladım hayattan. Her şey geldi geçti. Geldi, geçti eme bu sinayı deldi geçti.

Sana söylim mi? O gemide çalışıyordu.”

O kim? diye sorunca,

“O işte”  tatlı bir sertlikle  “O işte, bizim adam.”

dedi.

“Adı ne?” dediğimde ise “Aman, ne bileyim, adam işte. Adını anmak istemiyorum.

Gemide çalışıyordu. Evlendik, köye gelin geldim, bir süre sonra adam, İstanbul’a gitti. Gemide iş buldu ve çalışmaya başladı. İlk yıllarda gidip, geldi sonra daha az gelmeye başladı. Bazen aylarca eve gelmiyor, uzaklara gidiyordu. Ben de bu dağın başında kendi başıma kalıyor, bütün yükü bir başıma taşıyordum. Çift sürüyor, köyün altında, 45 ölçeğin yeri, yani 45 teneke. Çift sürüyordum, tırpan biçiyordum, sap getiriyordum öküzünen. Düveynle sürüyorduk. Tığ savuruyorduk, buğda,çerç savuruyorduk. Buğdayı un edip, değirmene, hep yalanız.

Nasıl yalanız yürüttüm bütün işleri.

Yavrum, gece bile bana uyku yok. Çektiğim çileler, çok çektim. Bir gün görmedim. O eskiler aklıma geliyor.Geceleri uyuyamıyorum.

Şu tapan varya, sapıda var böyle. Oğlanla yükledik, çifte gideceğiz. Şu tepeyi geçtik, tapan düştü. Kaldıramadım, bir türlü eski hale bağlayamadım.  Tapanı sırtladım, tah sürecek tarlaya götürdüm. İki evlek sürdüm sürmedim,komşu köyün çobanı tarlamıza davar getirdi. Dedim ki davarı öte götür. Bu tarafa çok getirme, sen beni biliyorsun. Bu taraf bizim de yerimiz diye sesini yükselti. Tarlalarımız yan yana. Öteye götür dedim. Yok götürmem dedi. Götürmez misin, öyle mi?

Tabancayı çektim,  götürmez misin, seni buraya serim mi dedim?

Tabancayı görünce, tamam tamam götürür, bir daha da bu tarafa getirmem Zifo Bacı dedi.

Ben yine de havaya iki tane sıktım ki, bir daha tarlama davar getirmesin.

Ah yavrum, her şey yalan oldu, yalan”

diye içerlenerek geçmişini yad ediyor.

Hayatı boyunca bütün ağır işleri yapmış, beş çocuk büyütmüş. Üç kız, iki oğlan.

Çocukları İstanbul’da yaşıyor.  Kızları kendisini İstanbul’a götürdüğünde, bir iki gün içinde sıkılıyor, evlerine girdiği gibi,tekrar geri dönmek istiyor.

Son yıllarda çocukları kışın köyde kalmasına müsade etmiyorlar.

Bu nedenle kış boyunca İstanbul’da çocuklarıyla kalıyor.

Toprak birazcık ısındığı gibi, tekrar 200 yıllık, eski Sivas evine geri dönüyor. Köye döndüğünde çocuklar gibi seviniyor, eşyalarıyla konuşuyor.

Ev kocaman,  çam kütükleriyle ayakta tutturulmuş. Duvarları kalın ve taştan. Üç bölümden oluşuyor. Kocaman bir hol karşılıyor insanı. Hol yüz metre kare var. Odanın tam ortasında, evin içine ışık düşsün diye, çam kütüklerden gökyüzüne doğru konik bir çıkıntı yapılmış. Bu evin hem ışık almasını sağlıyor, hem de hava. Çünkü kocaman odanın çevresinde de odalar var. En arka odada zahire, ön odalarda ise misafir ve yatak odası mevcut.

Kullanılan çamların kalınlığına bakıldığında, en az 100 yıllık çamlar. Ev kaç yıllık bilmiyorum ama Zifo Nene’nin anlatımlarından anlaşıldığı kadarıyla en az 200 yıllık. Henüz sapsa sağlam duruyor.  Taşıyıcı kolonların yerine kullanılan ağaçların, ardıç çamı kullanılmış. Taş gibi sert ve sağlam duruyor.

Kendisi dahil köydekilerin çoğu gerçek adını  unutmuş. Herkes  Zifo Bibi diyor. Yaşlı olmasına rağmen, bir çok insana göre daha çok hayat dolu. Gülüyor, şaka yapıyor, kendi işini görüyor. Evlendiği günden başlayarak, tek başına yaşamaya alışmış.

Gemilerde çalışan eşi, aralıklarla evine dönse de, gurbetlik yılları çok uzun sürmüş.

Ta ki eşi ansızın ölene kadar.  Eşi ölünce tümden yalnız kalmış. Tam 17 yıldır artık kocaman evde tek başına yaşıyor. Az uyuyor, bütün gün evin işlerini görerek, geçiriyor.

Kendi evinin temizliğini, yemeğini ve düzenini kendisi görüyor.

90 yaşında. Dile kolay.

Kaç yaşındasın Zifo Nene sorusuna,

Önce “55” dedikten sonra, soruyla devam ediyor.

“Göstertiyor  de hemi ee kurban?” diyerek ironi yapıyor.

 

“1939 yılında mektebe gittim. Bir yıl odalarda, iki yıl mektepte okuduk.255 kişiydik. Ben o zaman 9 yaşındaydım. Hadi hesapla, kaç yaşındayım, hesapla”diyor.

İyi bir okur yazar. Şeyh Bedrettin Destanı, Hz Ali’nin hayatını okuyor. Kitaplarda boş sayfalara yazılar  yazmış yıllarca. Defterler doldurmuş. Torunu bu kitap ve defterleri kendisinden alarak İstanbul’a götürmüş.

Şimdi elleri titrediği için yazamıyor.

“Ellerim  titremese, neler yazardım neler?” diyor.

Zor günler geçirmiş, savaş yılları, açlık ve seferberlik yıllarını geri de bırakmış.

Zaman değişmiş, mevsimler geçmiş ama Zifo Nene hep köyde kalmış. Çıkamamış buradan, adeta kök salmış toprağa. Ekmiş, biçmiş, ağaç yetiştirmiş, hayvan beslemiş, insanları sevmiş, gülümsemeyi elden bırakmamış. Kaskatı yaşamından, kocaman bir ömür çıkarmış.

Zifo Nene aslen Aydın’lı. Ailesi bilinmez bir nedenle on yıllar önce Sivas Hafik’e  göçüp, Celali Nahiyesi, Kesirik Köyüne yerleşmişler. Bu köyde doğan Zifo Nene, 15 yaşına geldiğinde,  Sivas Acıdere Köyüne  gelin geliyor. Sivas’tan 70 km uzaklıkta köy kışı sert, yaz mevsimi serin geçen bir yer.

Sivas’ı bilenler, bilir; en büyük engel kış mevsimidir. Kar yağar, yollar kapanır, toprak donar, doğa ıssızlaşır.

İşte Zifo Nene buna rağmen yıllarca kışa, kara, kurda karşı direnerek yaşamını sürdürmüş.

.

Hiç umutsuzluğa kapılmamış, içindeki umudu ve yaşama sevincini korumuş. Kimseye muhtaç olmadan, yaşamaya devam etmiş.

Ne yalnızlığa, ne de sevdiği adamın uzak limanlarda çalışmasına aldırmamış. Bir başına tırnaklarıyla toprağı kazmış, yaşamını sürdürmüş.

Şimdi 90 yaşında. Çocukluğunda tanıştığı silahı bir ömür yanından ayırmayarak, kendini korumayı ve gerektiğinde silahı kullanmayı öğrenmiş.Halen  odasının baş köşesine tüfeğini asılı tutuyor.Asılı duran tüfeği torununa miras bırakacağını söylüyor. “

Kimseye bırakmam, torunum gelecek, ona vereceğim.” diyor.

Zifo Nene kentleri sevmiyor. Kentlerdeki kalabalık, beton bloklar ve trafik kendisini çok rahatsız ediyor. Bu nedenle kentlerden uzak duruyor. Çok soğuk geçen mevsimlerde çocuklarının ısrarı üzerine İstanbul’a kısa süreliğine gittiği oluyor.

Onun dışında bütün ömrü Sivas Acıdere’de geçiyor.

Köyde tek başına kalmak zor olsa da köyde kalmayı yeğliyor.

Her gün sabah erkenden uyanıyor, kendisine kahvaltı hazırlıyor, yemek yapıyor, evinin temizliğini yapıyor  ve kendi ihtiyaçlarını karşılıyor.

Çamaşırlarını yıkıyor.Tüm bunları yaparken artık zorlansa da yaşama direniyor.

Hiçbir olayı unutmamış, yaşadıklarını zihninde canlı tutmayı başarmış.

Kaldığı ev, köyün kuzey tarafında ve birazcık yüksek bir tepede. Toprak damlı, taş duvarlı eski bir Sivas Evi. Evde eski elekler, bakır kap kaçak, kilim ve zahire saklama sandıkları bulunuyor. Ev adeta bir müze.

Eski ama halen kullanılan bir ev.Zifo Nene gibi. Bütün kadimliğini üzerinde taşıyor.

Hayat dolu,araçtan inmeyi bekleyen bir yolcu gibi yaşamını sürdürüyor.

 

Fotoğraf ve görüşme konusunda bana yardımcı olan, Zifo Nene’nin fotoğraflarını çeken, roportajı kayıt altına alan Sabriya Çınar Doğan ve Ceren Doğan’a tşk ediyorum.