Zamana direnen mekan: Gümrük Hanı

Zamana direnen mekan: Gümrük Hanı

Çoğu zaman fotoğraf çekmek, dinlenmek, soluklanmak için uğradığım Urfa Gümrük Hanı bana hep Ortadoğu’nun mistik havasını hatırlatır. Bazalt taşı ve Urfa’nın işlemeye müsait kalker beyaz taşından yapılan hanın avlusuna girdiğim gibi zihnim tarihsel olayların canlandığı bir sahneye döner. Kimi zaman savaş meydanları belirir, kimi zaman göç yolları öne çıkar. Belli belirsiz at kişnemeleri, kılıç şakırdamaları, sokak çatışmaları ve  sancılı ayrılıklar belirir. En köşede bir yolcu hoyrata başlar, aşkın derin sancısı ortalığı titretir, zaman eski çağlarda kendini yeniden var eder.

Oturduğum yerden nereye baksam bir hikaye, belki de Ahmet Arif’in dediği gibi “nereye dokunsam bin ah işiteceğim” cinsinden. Hele şu zamana direnen, alın teri ve binbir  emekle şekillenen taşlar var ya, sanki çağlar ötesinden sesleniyorlar. Hangi taşı kaldırsan bir yaşanmışlık, bir mitolojinin izi bulaşır günümüze. Belki bu nedenledir bütün acılar, yaşanmışlıklar, dokunuşlar saklıdır taşlarda. Öylece orada bekler, dururlar. Ta ki biri dokunana kadar.

Her mekanın kendine has bir estetiği var. Bu estetik, zamana direnir, çağlar sonrasında bile ilk günün ruhunu üzerinde yaşatarak dikkatleri üzerine çeker. 500 yıl dile kolay. En değme beton binanın ortalama ömrü 50-60 yıl olduğu düşünülürse Urfa’daki Gümrük Han müthiş bir dayanaklığa sahip. Kaç savaş gördü, kaç deprem atlattı bilinmez. Görünen, bilinen hanın zamana direndiğidir. Hem taşın zarafeti, hem de taş ustalarının marifetleri hanın duvarlarında vücut bulmuş…

Evliya Çelebi’nin Yetmiş Han olarak bahsettiği, zaman zaman kullanılan bazalt ve beyaz kalker Urfa taşından dolayı, Alaca Han da denilen kervansarayın, 15. yy sonuna doğru inşa edildiği kitabelerden anlaşılıyor. İnşa edildiği günden sonra bir ticaret merkezi haline gelen kervansaray uzun süre Ortadoğu’nun cazibe merkezi olarak tanındı. En uzak diyarlardan tüccarlar geldi; ipek kumaş, el dokuma halılar ve çeşit çeşit baharatın pazarlandığı bir alana döndü. Tüccarların konakladığı ve aynı zamanda mal alış verişlerinin yapıldığı bir yere döndü. Zamanla çevresinde çok sayıda han yapılsa da Alaca Han’ın cazibesi değişmedi, zamana direnerek bu güne kadar geldi.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Urfa genelinde kurulan 30 hanın içinde yer alan hanlardan biri olmasına rağmen, diğer hanlardan ayrılan bazı özellikleri var. Han olarak ifade edilse de asırlarca Kervansaray olarak kullanılmış, kentte gelenlerin barınma sorununu çözmüş. Ve aynı zamanda hanın altında Boyaxhane ve Değirmen olarak kullanılan bir çarşı daha var. Bu çarşının varlığı uzun yıllardır bilinmesine rağmen şimdiye kadar kimse bu konuda bir araştırma ve çalışma yürütmemiş. Bazı yerel tarih araştırmacıları varlığını birkaç yerde dile getirse de yer altı çarşısı pek dile gelmemiş. Bu yeraltı çarşısının Gümrük Han’ın bir devamımı yoksa bağımsız bir çarşı mı olduğu çok belli değil.

Fotoğraf: Mehmet Sadık Alican.

Sanırım bu konuda yeterince araştırma yok. Bu gün içinden su geçen çarşıda boya atölyesi ve değirmen olduğu düşünülen bölümler ve uzun koridorlar mevcut. Yer altında olmasına rağmen oldukça ihtişamlı görünen çarşı şimdilik tarihsel uykusuna devam ediyor. Urfa Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın  Biriminde çalışan Mehmet Sadık Alican tarafından fotoğraflanan yapı, oldukça mistik bir görüntüye sahip. Hanlar bölgesi olarak da bilinen alanın altında ayrı bir tarihi çarşının olması ve bu çarşının içinden su akması ise ayrı bir paradoks. Belki bir gün hanlar bölgesinin altında yer alan tarihi çarşıda gerekli araştırmalar yapılıp, bu günkü çarşıyla irtibatı sağlanır umudu taşıyarak, Gümrük Han’ın nemli havasında geçmişle gelecek arasında mekik dokuyor zihnim.

Mehmet Sadık Alican

Gümrük Han,  geçmişle günümüzü harmanlayarak varlığını sürdürüyor. Yer altı çarşısını düşünmesek iki kattan oluşan hanın,  zemin katı avluya açılan geniş bir avludan ibaret. Balıklıgöl Havzasından akan su bazalt taşlardan yapılan kanaldan hanlar bölgesine akıyor. Daha önceleri balıkların içinde yüzdüğü kanal eski özelliğini kaybedeli yıllar olmuş. Ne acıdır ki, üzerinde asırlık çınar ağaçları da yakın tarihte kesilmiş. Oysa o ulu çınarlar hanın birer parçası ve geçmişin canlı tanıklarıydılar. Kim, hangi nedenle kesti bilinmez ama şimdi iki masa daha fazla yer açılsın mantığıyla, hanın geleceği şekillendirilmeye çalışılıyor.

Zemin katta iki büyük kahvehane ve çok sayıda ciğerci, dönerci ve tatlıcı var. İkinci kat ise halen eskinin izini takip eden terzi esnafının dükkanlarından ibaret.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kaçak çayın inanılmaz çekiciliği ve asırlardır değişmeyen mırranın eşsiz tadı, menengiç kahvesinin kokusu, soğukta yükselen buğusu hanın atmosferinde birbirine karışırken, geçmişin hikâyeleri canlanıyor hanın taş duvarlarında. Hanın temel işlevi ticaret olsa da, kültürlerin buluşma alanı olduğu da belli oluyor. Ortadoğu’dan gelen kervanların, Asya’dan gelen tüccarların, Avrupa’dan gelen gezginlerin, tütün ve canlı hayvan tüccarlarının buluşma noktası olduğu anlatılıyor.

Mehmet Sadık Alican

Çok değil, iki üç yıl öncesine kadar her köşesinde dama ve domino  oynayan yaşlılar görülürken, bu gün daha çok yerli turistlerin uğrak yerine dönmüş. Buranın bir çok yaşlı müşterisi corona illetinden dolayı ya hayatını kaybetmiş ya da alışkanlıklarını değiştirmiş. Gümrük Han’da her türlü ticaret zaman içinde değişse de değerli taşlardan yapılan tespih tezgahları eski zamanlarda olduğu gibi varlığını korumuş. Bir çok tesbih satıcısı sabah erkenden gelerek hanın içinde küçük masalara tezgah açar, tesbih tamir eder, kehribarın hikayesini anlatır, kaçak sohbetlerle sınır hattında yapılan kaçakçılık yad edilir.

Şeyhmus Çakırtaş

Kim bilir kaç yaralı yürek buralarda soluklandı, tarihin akışkanlığında kavruldu ve aşkın ateşinde yandı.

Buralardan kimler geldi, kimler geçti ? Mırranın acısı da boşuna değildir hani. İsot tadında bir acayiplik şimdilerde. Dicle’den Fırat’a, Fırat’a Basra’ya akan bir zaman gibidir buralarda yaşam. Duvarlarında saklı aşklar ve insanın yüreğine dokunan yaşanmışlıklar dile gelir görünmez dengbejlerin dilinde.

Sürgün yemiş kimliklerin ve savrulmuş zamanların mekanıdır Gümrük Han. Eski ile yeninin derin kavgasında var olma mücadelesi veren kadim bir eski zaman çarşısıdır.

Bol menengiçli bir Kürt Kahvesi, sonra da demli bir çay lütfen, tarihin akışkanlığına kafa tutan cinsinden. Arap çöllerinde kaynayıp, kokusu buraya kadar gelen mırrayı da unutma, bir Türkmen hoyratı eşliğinde olsun. Sonra bir Ermeni taş ustasının cümbüşünde dile gelen hasretlik ezgisi duvarlarında yankılansın usulca…

Bir köprü hikayesi

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Evliya Çelebi‘nin cennete benzettiği ve tarihi gelgitlerin sıkça yaşandığı Adıyaman‘a bağlı Besni İlçesi’nin eski yerleşim yeri, artık eski önemini kaybedip, ören yerine dönerken, kent dokusu sokaklarından kırsala doğru gidildikçe daha eski tarihi dönemleri yansıtıyor.

Özellikle Fırat kıyılarında antik çağların izlerini görmek mümkün. Eski Besni kendine has bir mimari özellik gösterirken, Fırat kıyılarında bulunan yapılar, köprüler, dikili taşlar Kommagene‘nin izlerini günümüze taşıyor.

Özellikle taş yapılar Kommagene uygarlığının varmış olduğu aşamayı gösterme açısından önemli.

Kommagene uygarlığı Orta Fırat’a akan dere ve çaylar üzerine kurduğu çok sayıda köprü ile dikkatleri 2 bin yıl öncesine çekiyor. 

Bu köprülerden en çok bilinen ise, Adıyaman sınırları içinde akan Cendere Çayı’nın üzerinde kurulan köprüdür.
 

kizilin-koprusu-yeni-1024x576.jpg

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Yüzlerce yıldır ayakta olan Cendere Köprüsü, Roma mimarisinin harika bir anıtsal eseri olduğu biliniyor.

Dönemin taş ustaları tarafından inşa edilen köprü, çağının en iyi yapıları arasında gösteriliyor. Sadece Cendere Köprüsü değil, buna benzer altı köprünün varlığı daha biliniyor.

Çoğu gezgin, bu köprülerden Cendere’yi bilir. Bunun dışındaki köprüler ise pek bilinmez. 

Cendere Köprüsü’nün bir benzeri de Besni sınırlarında akan Göksu Çayı üzerinde yapılan 1800 yıllık köprüdür.

Harika taş işçiliği ve kademeli yokuş tekniği ile inşa edilen köprü, o dönemin taş ustalarının sanatsal güçlerini görme açısından önemli bir yapıdır.

18 asır önce yöreye özgü beyaz taşlardan inşa edilen köprü, asırlarca Kommagene Krallığı‘nın ticaret yollarını birbirine bağlamış, stratejik önemini koruyarak başkent olan Samsato’ya giden yolları birleştirmiştir. 

Tarihteki ismi, Singas olan Göksu Köprüsü hem Cendere’yi andırıyor, hem de Kommagene Krallığı’nın özelliklerini yansıtıyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprü, Gümüşkaya ve Ağcin köyleri arasında akan Göksu Çayı üzerinde inşa edilmiş. 

Toplam uzunluğu 150 metre olan tarihi köprü, 8 metre genişliğinde olup biri geniş olmak üzere 3 kemerden oluşuyor.

Kemer yüksekliği 31 metre olan, tamamı doğal mermerden inşa edilen köprü, 19’uncu yüzyıl başlarında yaşanan karmaşa ortamında her nasılsa ciddi hasar görerek, yıkılıyor.

Köprünün orta kemeri dış müdahale nedeniyle çökerek, büyük ölçüde tahrip oluyor. Tarihi köprü 100 yılı aşkın bir süre boyunca Yıkık Köprü olarak varlığını sürdürüyor ve bütün iklimlere, savaşlara ve tahribatlara karşı direnç göstererek ihtişamını koruyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprünün yıkılma hikayesi ise, geçmişi kadar berrak değil. Herkes oturduğu ve gördüğü yerden, kendi dünyasına göre konuşuyor.

Yıkılma nedenleri tarihsel belgelerden ziyade halk arasında söylentilere bağlı olarak varlığını sürdürüyor. Bu konuda sisli bir süreç yaşandığı anlaşılıyor.

Kommagene Krallığı’nın önemli yapıları arasında gösterilen tarihi köprünün, orta kemerinin yıkılması ile ilgili halk arasında iki söylenti konuşuluyor.

Birinci söylentiye göre, çayın iki kıyısında yer alan köylerin birbirleriyle husumetli olması nedeniyle burada yaşayanlar tarafından dinamitle patlatıldığı ve bunun şiddetinden orta kemerin tümden çöktüğü ifade ediliyor.

Asırlar boyu deprem ve sellere dayanan, onlarca savaş gören tarihi köprünün 19’uncu yüzyılın başlarında dinamitle patlatıldığının iddia edilmesi ilginç geliyor bana.

Dolayısıyla o günün koşulları göz önüne alındığında devasa köprünün denilen şekilde havaya uçurulması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Mutlaka başka önemli bir neden olmalı diye düşünüyorum. İnsanların ekmek bulmada zorlandığı bir dönemde sıradan köylülerin dinamit bulup, köprüyü havaya uçurması pek mümkün görünmüyor diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İkinci söylenti ise daha farklı. Biraz daha siyasal ortamları ve toplumsal sorunları hatırlatan cinsten.

19’uncu yüzyılın başlarında ortaya çıkan iç ve dış karışıklık nedeniyle olası lojistik ikmal yapılmasının önüne geçilmesi için köprünün yıktırıldığı ifade ediliyor.  

O dönemde ne olduğuna dair herhangi bir bilgi, belge olmamasına rağmen, bölgede büyük bir toplumsal hareketlenmenin olduğu, iç karışıklık yaşandığı, bu nedenle de köprünün yıktırıldığı iddia ediliyor. 

Köprünün hem genişliği, hem de yüksekliği dikkate alındığında yıkımın sıradan bir iş olmadığı, organize bir patlatma olduğu anlaşılıyor.

Tıpkı Bosna Hersek’ te bulunan Mimar Sinan tarafından yapılan tarihi Mostar Köprüsü gibi.
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Nedeni ne olursa olsun, kimler tarafından yıkılırsa yıkılsın sonuç olarak 1800 yıllık bir tarihsel anıt büyük ölçüde zarar görerek geçmişin izleri kaybolmuş.

Uzun yıllar boyunca öyle yıkık halde kalan köprü, 2017 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından onarılmaya başlanılarak, çayın iki yakasında yer alan yerleşim yerlerini yeniden birbirine kavuşturmuş.

Her ne kadar köprünün altından çok sular geçse,  iki yakada yaşayan toplulukların demografik yapıları önemli ölçüde değişse de köprünün günümüze ulaşması, yeniden yerleşim yerlerini birbirlerine yaya olarak bağlanması kıymetlidir. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Öte yandan, Göksu Köprüsü’nün tarihsel önemi ve mimari özellikleri göz önüne alındığında yıkılan kısımların yeniden inşa edilmesi, “Bu kadar büyük çaplı bir restorasyon ve onarım geçirmesi antik yapısına halel getirir mi” sorusu akla geliyor.

Bu durumu sanat tarihçilerine bırakıyorum. İşin uzmanları mutlaka bu konuda fikir beyan etmeli, sonuç hakkında kamuoyu bilgilendirilmelidir.  

Keza eski yapıların büyük ölçüde (güya) aslına uygun yeniden inşa edilmesi hep tartışma konusu olmuştur.

Kimisinin projeleri facia ile sonuçlanırken, kimisi de kısa sürede gözden düşerek önemini kaybetmiştir.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilen ve Kommagene dönemine ait köprünün onarım ya da restore edilmesi için yaklaşık 5 bin ton kesme mermer taşı kullanıldığı ifade ediliyor.

Köprünün eski ve orijinal kemerleri göz önüne alındığında, ilk kullanılan taşların daha büyük ve tek tek ustaların ellerinde işlendiği bilinirken, onarım sırasında kullanılan taşların ise modern araçlarla kesildiği anlaşılıyor.  
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kendine has bir mimari yapısı olan köprü hakkında değişik kaynaklar birbirlerine yakın bilgiler yazıyorlar.

Evliya Çelebi’nin hayranlıkla bahsettiği yapılar arasında yer alan köprü için yerel basında şunlar yazılmış:

Milattan sonra ikinci yüzyılda, Roma döneminde hüküm süren Kommagene Uygarlığı tarafından inşa edilen köprü 155 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğindedir. Yuvarlak orta kemerin kilit taşı ile yerden yüksekliği 31 metredir. Düzgün kesme taşlarla inşa edilen yapının bir taşı bir buçuk ile 2 ton arasındaki bir ağırlığa sahiptir.

3 gözlü kemere sahip olan köprünün ana kemerini oluşturan orta gözün her iki yanında yer alan diğer kemerli gözler, çayın debisinin yükseldiği dönemlerde boşaltma gözü olarak kullanılmış. 1 

 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

1800 yıl önce inşa edilen Göksu Köprüsü, Ortaçağ’da da önemli bir bakım ve onarımdan geçtiği bilgisi yazıtlarında yer alıyor.

Tarihi köprü yıllarca köyleri, kasaba ve kentleri birbirine bağlayarak tarihsel görevini sürdürmüş. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (11).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göksu Köprüsü’nün inşa edilmesinin amacı iki yakada yaşayanları birbirine bağlamak, Kommagene Krallığı’nın denetiminde olan yolları birbirine kavuşturmak ve ticaretin gelişimine katkı sunmak olduğu görülüyor.

Roma Kommagenesi’nin ihtişamlı eserlerinden biri olan köprünün, Cendere Köprüsü’nün yapım teknikleriyle yapıldığı yazılı kaynaklarda mevcut.  

Görev yaptıkları bölgelerin güvenliğinden sorumlu olan Roma lejyonları, aynı zamanda bu bölgelerdeki imar faaliyetlerini de yürütmüşlerdir. MS 1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun doğu sınırı olarak kabul edilen Fırat (Euphrates) Nehri’nin batısında konuşlanan lejyonlar da öncelikle askeri yollar ve nehrin kolları üzerine köprüler inşa etmişlerdir. İnşa yazıtlarına ve tespit edilebilen buluntulara göre, İmparatorluk Dönemi’nde bölgede lejyon tarafından inşa edilmiş üç köprü bulunmaktadır. Bu köprüler yol ağının kesintisiz biçimde devam edebilmesini sağlamıştır. Köprülerin bulundukları yol güzergahları, mimari üslupları ve inşa malzemeleri, imparatorluğun askeri hareketliliğinin ve doğu sınır politikasının anlaşılması için önemlidir. 2


1800 yıllık köprünün tarihteki ismi bazı kaynaklarda “Singas”3 olarak geçiyor. Son yüzyılda ise zaman zaman Kızılin Köprüsü, zaman zaman Göksu Köprüsü olarak anılıyor.

Son dönemlerde ise Yıkık Köprü olarak da bilinen yapı, artık iki yakada yaşayanları yaya da olsa bir asırdan fazla zamandan sonra kavuşturdu.

Üç Besni var, bir Besni içinde…

Küçüklüğümden bilirim; kavun, karpuz ve üzüm zamanı geldi mi Adıyaman kavun karpuz kokardı. En çok da Besni kavunu açık alanlarda, sokaklarda, yol kenarlarında sergilenerek satışa sunulur, kokusu bütün Adıyaman’ı sarardı.

O yıllarda, Besni kavununun kendine has bir kokusu ve harika bir aroması vardı. Uzun zamandır artık görmediğim, denk gelmediğim Besni kavunu hem sulu, hem de müthiş tatlıydı.  

Kavunuyla ünlü ilçe aynı zamanda üzüm diyarıydı. Hem de asırlar öncesi dağ köylerinde yetiştirilen çeşit çeşit bağlara sahipti.

Beyaz ve iri taneli üzümü yaz sıcaklarında sofraları süslerken, kurutulmuş olanı bütün mevsimlerde insanlara katık olurdu.

Bu nedenle, Besni denilince aklıma hep kavubn ve kuru üzüm gelir. Bu gün bile bu algıyı zihnimden silebilmiş değilim.
 

eski-besni-resimleri-6.jpg
Eski Besni Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Çocukluğumda gördüğüm o fotoğraf öylece duruyor. Besni’nin nasıl bir yer olduğunu bilmeden, görmeden orayı kavun ve üzüm diyarı bellemiştim.

Sonra aradan yıllar geçti. Önce ben değiştim, çocukluk, gençlik derken zaman ilerledi. Yaşadığım coğrafyanın kentleri giderek değişti, kavun karpuz sergileri azaldı, yerel tohumlar buharlaştı, hibritlenmiş tohumlar poşete girdi ve eski zaman tılsımını yitirdi.
 

eski-besni-resimleri-8.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Yeni meyveler, alışkanlıklar ve çılgınca bir tüketim kültürü hayatımıza girdi. Yerel tatlar bir bir ortadan kalkmaya, azalmaya, hatta yok olmaya başladı. Yerel olana karşı bir itibarsızlaştırma ve tarımsal süreçlerin ilaçla tanışma süreci başladı.

Murathan Mungan’ın dediği gibi;

Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.


Zaman aktı, tarımsal faaliyetlerde kullanılan teknikler büyük ölçüde değişti. Ne dünya eski dünya, ne de Besni eski Besni idi. Zihnimdeki fotoğrafla örtüşen hiçbir ibare yok artık, her şey değişmiş, farklılaşmış, başkalaşmıştı.

Sokaklar değişmiş, kentler betonlaşmış, ürün çeşidi çoğalmıştı. Daha önce, özellikle Besni’nin ova kısmının genelinde, ekimi yapılan kavun zaman içinde giderek ekim alanlarını kaybetmiş, yerine başka ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı.
 

eskianadolufotoğrafları.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

İşte Besni’ye, o zihnimde müthiş kavun kokan kente, yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 2008 yılında gitmiştim. Hem çocukluk yıllarımdaki Besni’yi görmek, hem de o damağımda unutulmaz izler bırakan kavunların fotoğraflarını çekmek üzere ilçeyi ziyaret etmiştim…

Adıyaman üzerinden kente ilk girdiğimde zihnimdeki fotoğrafla örtüşen kavun sergileri yoktu artık. Arada bir yol kenarlarında açılan birkaç küçük tezgahta az da olsa bal kavun, üzüm ve incir göze çarpıyordu.

Kavun yerine üzüm öne çıkmış, çocukluğumdaki kavun yığınları yok olmuştu. Oysa ben her sokak başında ya da tarla kenarında kavun yığınları bekliyordum.
 

(15).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin çarşılarını gezerken bu hayal kırıklığıyla zaman geçirmiş, sonra Eski Besni’ye yönlendirilmiştim. 

Ben, Eski Besni denilince korunmuş çarşılar, evler, konaklar olabileceğini düşünerek söylenenlere uymuş ve eski kenti ziyaret etmiştim.

Oldukça derin bir vadi yatağında akan derenin, iki yakasında kurulan, Eski Besni Harabelerini görünce şaşıp kalmıştım. Doğrusu ben, bu kadar eski bir yerleşim yeri beklemiyordum.
 

(16).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Daha çok korunan ve halen yaşam olan bir çarşı bekliyordum. Karşımda duran ise basbayağı eski bir kentin harabeleriydi. Karışık duygular içinde Eski Besni’yi gezmiş, geçmişteki yaşamın izlerini görmeye çalışmıştım.

Yaz aylarıydı ve sıcak beynimi uyuşturuyordu. Buna rağmen dere tepe eski harabeleri, terk edilmiş camileri gezdim, değirmen ve hamam kalıntılarında dinlendim.
 

(17).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Böylesi eski bir kentin, neden terk edildiğinin hikayesinin peşine düşmek için, şu anki kent merkezine dönmüş, yeni yapılar arasında hem eski kavunu, hem de terk edilme nedenleri öğrenmeye çalışmıştım.  

Konuştuğum insanların anlatımları düşünce ve siyasal anlayışlarına göre değişiklik gösterse de ortak bazı ipuçları çıkıyordu ortaya.

Söylenenlere göre artık kavun, masrafını kurtarmadığı ve bostanlarının hasat zamanından önce kurumaya başladığı, hastalık geçirdiği için kavun ekim alanları daralmış, yerini başka ürünlere bırakmıştı.
 

(10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sonraki yıllarda birkaç kez daha ziyaret ettim Besni’yi. Her gittiğimde geçmişi, M.Ö 5 bin yıl öncesine kadar uzanan kentle ile ilgili yeni bilgilere ulaştım.

Halkın anlatımlarına kulak kabartarak zihnimde bilgiler biriktirdim, dostlar edindim. Bir gün belki, hikayesini yazmak üzere zihnimdeki arşive bıraktım.

Aradan bayağı zaman geçtikten sonra,  geçen hafta sonu 12-15 Mayıs tarihleri arasında kentte düzenlenen fotomaratona katılarak hem geçmişi yad ettim, hem de zihnimde oluşan fotoğrafın izlerini sürdüm.
 

(4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Üç gün boyunca süren koşturmaca sonucu onlarca fotoğraf, güzel dostlar ve tarihsel kırılma süreçleriyle ilgili hikayeler edindim.En çok da Eski Besni’yi ziyaret ederek zaman içinde yaşanan değişiklikleri görmek istedim.

Eski Besni’yi güneş batımına yakın ziyaret ederek hem ışığın sihirli gücünü, hem de baharın serin esintisini hissetmek, duyumsamak ve ortamın güzelliğini fotoğraflamak istedim.

Oldukça derin bir vadide akan Besni Deresi, eski görkemini kaybetse de, suyun açtığı yarıklar vadi tabanında derin kavisler oluşturmuş.
 

(7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Derenin batı kısmına düşen Besni Kalesi, yüksek rakımıyla göze çarparken, çevresinde imar edilen yerleşimlerden arda kalan harabeler arasında, ayakta kalan iki minare terk edilmişliğin ruhunu yansıtıyordu.

Sessizlik, vadi boyunca arada bir gelip geçen araba gürültüleriyle bozulurken, kentin harabelerinde dolaşan meraklı fotoğrafçılarla çobanlar arasında köşe kapmaca oynanıyordu.  
 

(1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Seyir Tepesi olarak inşa edilen platformdan, kuşbakışı harabeleri izlerken, kentin eski hali gözlerimde canlandı ve bir an tarihsel süreçlerin karmaşasını yaşadım.

Bir zamanlar, bu vadi içinde oldukça canlı bir kent vardı ve kentin sakinleri ticaretle uğraşıp, tarımsal girdilerle hayatlarını sürdürüyordu.
 

(3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski kent harabelerinin, biraz daha yıpranarak varlığını halen sürdürüyor olması sevindirici. Ama bir terk edilmişlik duygusu her adımda kendini belli ediyor.

Evlerden, köşk ve konaklardan taş yığınları kalmış. Kale hala heybetini korusa da bir koruma ve restorasyon çalışması göze çarpıyor.

İki minare de, sanki dini mekanlara karşı olan hassasiyetlerden dolayı ayakta kalmış.  Tek değişen, yeni yapılan prefabrik taş yapı ve dere boyunca uzanan yolun asfaltlanması. Onun dışında her şey, eskisi gibi duruyor. 

19’uncu yüzyıl başına kadar oldukça canlı bir ticaret merkezi olan Eski Besni, zaman zaman Malatya’ya, Maraş, Antep ve Diyarbakır’a bağlanan bir sancak şeklinde varlığını sürdürdü, takvim yaprakları 1954 yılını gösterdiğinde ise artık Adıyaman’a bağlanan bir ilçe olacaktı.  
 

(9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin yaşlılarının anlattıklarına göre; Eski Besni’de oldukça canlı bir çarşı ve her türlü ihtiyaca cevap olacak bir esnaf yapısı vardı.

Kürtlerin, Osmanlılar tarafından yerleştirilen Türkmenlerin ve Ermenilerin iç içe yaşadığı, 19’uncu yüzyıl başlarında başlayan sosyal çöküntü ve savaş ortamı kentin dokusunu bozmuş, göç hızlanmış ve sık sık eşkıyaların saldırılarına uğramıştır.

Bu nedenle, kent merkezi taşınma gündeme gelmiş, karar alındığı halde bazı alileler Eski Besni’yi terk etmeyerek burada hayatlarını sürdürmüşlerdir.
 

(5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski Besni’nin tamamıyla terk edilmesi ise kentin Adıyaman’a bağlandığı yıl olan 1954 yılına denk gelir ve 1965 yılına kadar taşınma süreci devam eder.

1965 yılına gelince Eski Kent, artık hayalet bir kente dönerek, tarihsel sürecini tamamlar. Camiler, kiliseler, hanlar, hamamlar, su değirmenleri, çarşılar ve Besni Kalesi baykuşların öttüğü bir alan haline gelir.

Bugün ayakta kalan cami ve eski hamam kalıntıları dışında kale varlığını bütün yıkımlara karşı sürdürüyor.

Yeni kent de kendi içinde ikiye ayrılmış. Orta Besni diye anılan şu anki kent merkezi ve Sarhan Mevki giderek daha da büyüyen, beton bloklarıyla göze çarpan Yeni Besni geçmişin gölgesinde büyüyor.
 

(2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle, Besni’de üç farklı yerleşim yan yana ama biraz ayrık olarak, üç zamanlı bir yerleşim yeri özelliklerini gösteriyor.

Yeni yapılar Antep yolunda kümeleşirken, yakın zamanda kurulan kent merkezi ise eski ile yeni kentin arasında yüksek tepelerde kurulmuş.  

Kentin yer değiştirmesi ve farklılık göstermesinin nedenleri arasında her ne kadar heyelan, sel baskınları gibi sonuçlar gösterilse de, tarihsel süreçte kentin sosyolojik yapısının, zaman zaman savaş ve istila nedeniyle değişmesi, göçlere sahne olması yer değiştirmesinde neden olan başka etkenler olduğu kuvvetle muhtemel.

Devam edecek…

Bir vekil profili Ömer Faruk Gergerlioğlu…

Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı bir milletvekili. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerde HDP listesinden İzmit Milletvekili olarak meclise girdi. Kendisini gıyaben, Mazlum – Der Genel Başkanı olduğu dönemden beri biliyorum. Zaman zaman adını duyuyor, yazılarını okuyordum. Ama yakından dinleme, tanışma fırsatım  hiç olmamıştı. Ta ki geçen haftalarda, Urfa’ya yaptığı iki günlük ziyarete kadar.  KHK’lılarla bir araya gelme amacıyla  düzenlenen iftar yemeğinde kendisiyle tanışma fırsatı buldum. Programa katılanlar hem yaşadıklarını anlattılar, hem de bazı soruların cevabını bulmak için sorular sordular. Her bir katılımcı ayrı bir hikaye, ayrı bir dramı dile getirdi. Böylelikle hem kendisini , hem de KHK ile işlerinden olan farklı kesimlerden insanları dinledim. Program sonrası karşılıklı kısa sohbet ise ortaya mini bir röportaj çıkardı. Dinlediklerimi, sorup cevabını aldıklarımı, kafamın bir köşesine atıp, biraz demlemeye bıraktım ama  yazı güncel sorunlar barındırdığı için kaleme almayı daha uygun gördüm. 

Kanımca Gergerlioğlu, mevcut milletvekili yapısı içinde farklı bir profil çizenler arasında yer alıyor. Kendisi de  KHK ile görevinden uzaklaştırılmış uzman bir doktor. Yaşadıkları, yakın tarihi anlama açısından önemli ip uçları barındırıyor. İslami bir hayat tarzı sürdüren, aynı zamanda çok farklı kesimlerin dertlerini kendine dert edinen birisi olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Sanırım,  Urfalı olması da, hayat hikayesinin daha  ilginç hale gelmesini sağlamış diye düşünüyorum.

 “Urfalıyım. Annem babam Urfalı. Dedem, Balıklıgöl cıvarında bulunan Hekimdede Mahallesinde doğup, büyümüş, yaşamış. Marangozdu dedem. Babam da, veteriner hekimdi. Annem ise Balıkgöl’ün hemen karşısında bulunan evlerin birinde oturuyormuş. Annem babam bir şekliyle tanışmışlar, evlenmişler.

Babam, veteriner hekim olduğu için tayin nedeniyle başka illere gitmek zorunda kalmış. Babam rahmetli dindar bir insandı, büyük doğu geleneğinden gelen, daha sonra milli görüş geleneğini benimsemiş olduğundan muhalif bir kimliği vardı ve dini görüşleri, dindarlığı nedeniyle de devlet dairelerinde sevilmeyen, dışlanan ötekileştirilen bir insandı. Çocuklarını imam hatibe gönderdiği için hor görülen, sürgüne gönderilen birisiydi. Eski devirlerde öyleydi, şimdi devirler biraz değişti, ama o devirlerde de maalesef  dindar olmak başörtüsü ve benzeri şeyler büyük suç olarak görülüyordu ve insanlar bundan dolayı zorluklar yaşıyorlardı. Babam bu nedenle değişik il ve ilçelere sürüldü. Ben 2 Kasım 1965 tarihinde Isparta’nın  Şarkikaraağaç  ilçesinde yani sürgünde doğmuşum. Bütün bu evrelerde Urfa’ya dönemedik ancak akrabalar vardı ara sıra gidip geliyorduk. Urfalıyız, kültürünü yaşıyoruz çiğköftesi, yemekleri, annemin, babamın konuşma tarzı, akrabalarım o kültürel birikimiyle tüm benliğiyle Urfalıyız. Ama tabi dışarda yaşıyoruz. Çocukluğumuzda kültürel farklılıkları hissederek Aydın, Denizli, Antalya, Bursa’da yaşadık. Bir türlü oralı olamıyorsun, aslında bir başka yerlisin ama orda yaşıyorsun, ailenin kültürü, bir başka kültür, bir ikilemde yaşıyorsunuz. Bulunduğunuz yere pek uyamıyorsunuz. Çünkü Urfa’nın sıcakkanlı misafirperver, kanlı canlı bir kültürü var, ama batıya gidince o biraz daha mekanik ilişkilere dönebiliyor, biz aile olarak bunu yaşadık, şaşırıyorduk.” diyor, Gergerlioğlu.

Çocukluğu Türkiye’nin batı illerinde geçen Gergerlioğlu, babasının görevi nedeniyle ilk ve ortaokulu Antalya, Aydın, Denizli’de, imam hatip lisesini Bursa’da okudu. Liseyi bitirdiğinde babası artık emekli olmuş, kendisi de 1984 yılında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Elazığ’da Tıp  öğrenimine başlayan Gergerlioğlu ileriki yıllarda  Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yaparak 1990 yılında okulunu bitirir. Aynı yıl Iğdır’a bağlı Orhaneli Beldesine doktor olarak atanır. Mecburi hizmetinden sonra Bursa’ya döner. Çeşitli sağlık ocaklarında pratisyen doktor olarak çalışır ve 1995 yılında Tıpta Uzmanlık Sınavını vererek Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz alanında uzmanlık eğitimine başlar. Beş yıllık eğitiminden sonra İzmit Seka Devlet Hastanesi’nde uzman doktor olarak mesleğini sürdürür. Bundan sonraki hayatı giderek zaman içinde farklılaşacak ve şu an kamuoyunun bildiği, yakından tanıdığı Ömer Faruk Gergerlioğlu sahnede belirecektir.

O günlerle ilgili şunları ifade ediyor: “Ben zaten İslami bir aileden geliyordum. Milli görüş, babamın, annemin dindar olması, imam hatip mezunu olmam yani bu camianın içindeydim.  Ama, giderek Türkiye’nin tüm sorunlarına da ilgi göstermeye başladım.  Bir meseleyi teğet geçer gibi ilgilenmeyi sevmem,  meseleyle ilgileneceksin, tutup koparıp alacaksın. Benim tavrım budur. Bir meselede haksızlık varsa hakkı istemek için süreklilik lazım ve ben de  bu sürekliliği göstermeye başladım. Mazlum- Der  Kocaeli Şubesinde başkanlık, yöneticilik yaptığım 2005-2010 yılları arasında her hafta türban yasağına karşı açıklama yaptım. Sivil, barışçıl bir açıklama, amacım ortadaki haksızlığı göstermek, farkındalık yaratmaktı.”diyor.

Beş yıl gibi uzun bir süre belli bir çerçevede talepler dile getirince kamuoyunda bilinen bir isim olmaya başlanır ve giderek daha fazla insan hakları alanında görünür hale gelir.

“2002- 2005 arası Mazlum- Der Kocaeli Şube başkanı olarak görev yürüttüm. 2007 yılında Mazlum- Der Genel Başkanı oldum. 2009 kendi arzumla görevi bıraktım ama insan hakları savunuculuğunu bırakmadım. Daha sonra da Hrant Dink’in cinayetinin aydınlanmaması  ile ilgili Adalet Talebi Platformunu kurdum. Etik medyacılık için “Sessiz Kalmamak Gerek İnsiyatifi” ile ahlak dışı haber yapan medya kuruluşlarına karşı tepki  gösterdik. Çözüm süreci gelince Kocaeli Barış Platformu kurduk. Farklı, herkesin geldiği, katıldığı sağcısı, solcusu, Türkü, Kürdü, Alevisi, Sünnisi yer aldığı bir çalışma yürüttük. Yani, insan hakları alanına girince kendi Müslüman kimliğimle başka kimlikleri kucaklayan bir anlayışla yola devam ettim. Yani, babamdan bana devir olunan İslami yapı ile yetinmedim. Onu daha da geliştirerek, herkesin sorununa duyarlı bir hale geldiğimi düşünüyorum. Hani Kürt olmasam da, bir Türk olsam da, Kürt Meselesine çok büyük duyarlılık gösterdim. Bana göre  İnsan Hakları çalışması budur. Yani Kürt olmasan da, Alevi olmasan da,LBGT olmasan da şu bu olmasan da onların hakları için uğraş vermen demektir. Yani, biz bu süreç içinde sadece İslami kimliğimizle kalmadık. Bir insan hakları kimliğine doğru evrildik. Bunu çok önemli buluyorum, Bundan dolayı da gurur duyuyorum. Ve böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Zaten böyle olunca mesafe kat ediyorsun. Yoksa kimlikçi duruşlar, ben şucuyum, ben şurada durayım, sen bucusun, burada dur, herkes kendi köşesinde dursun. Birbirinden uzak dursun demekle bir yere varılmıyor. Zaten süreç içinde farklı kimliklerin bir arada durmasının, ortak paydada bulunmasının da çok önemli olduğunu  gördük.”

Gergerlioğlu, bu süreçlerde Türkiye’deki sorunları irdelerken Kürt Sorunu üzerinde yoğun bir okuma süreci yaşıyor. İrdeliyor, sorguluyor ve sorunun kaynağına inmeye çalıştığında  “Eyvah!” diyor kendi kendine.

“ Kürt Meselesini anlamaya başladığımda eyvah dedim. Demek ki büyük acılar yaşanıyor bu toplumda. Ben Kürt olmasam da , Kürtler çok büyük sıkıntılar çekiyor diyerek irkilmiştim. Bu  benim insan hakları alanında kulaç atmamı sağlamıştı. Kürtler, daha sonra bir Ermeni Hrand Dink mücadelesi, Alevilerin  üzüntüsü, dışlanmışlığı, sol camianın o yaşadığı korkunç zulümler, linçler ve benzerleriyle karşılaşınca o dünya senin bildiğin gibi değil, çok farklı bir dünya demeye başlıyordum.. Bunlar beni her aşamada, hayatımın her evresinde etkiledi. Mecburi hizmetimi bir Kürt Köyünde yaptım. Orada Kürt Halkının yaşadıklarını birebir insanlarla oturup konuştuğumda anlamış, çok etkilenmiştim. Zaten bunları biliyordum. Bir de pratikte görmüş olunca sorunları daha yakıcı hissetmeye başladım.” diyor.

Gerek Kocaeli, gerekse de Mazlum –Der’de yürüttüğü çalışmalar, ötekileştirilen insanlarla kurduğu ilişkiler, Kürt Sorunu hakkında resmi yaklaşımları aşan düşünceler dillendirmesi dikkatlerin üzerinde toplanmasına neden olur. 15 Temmuz olayı yaşandığında Gergerlioğlu, Kocaeli’de  bir insan hakları aktivisti doktor olarak kamu hizmetini yürütmekteydi. Konunun tam ortasında kendisini bulan Gergerlioğlu, bir süre sonra kendisi de sürecin mağduru olacak ve kendiliğinden sorunun hem parçası, hem de KHK karşıtı mücadelenin odağı olacaktı.

“KHK’ler yayınlanmaya, ihraçlar ilk başladığında yaşanılanları görünce inanılmaz hukuksuzluklar olabilir, ülke mahvolur demiştim. Haklı da çıktım. Kısa sürede zaten olmayan demokrasi ve hukuk  yerle bir oldu, bir de üzerine darbe girişimi ve OHAL ilan edilmesi ülkeyi mahvolma sürecine soktu. Olup bitenleri izleyince daha ilk günlerde eyvah , kasırga geliyor dedim. Ve ardından süreci takip ederken bu kasırga beni de vurdu. İlk başta açıkçası şunu düşünmüştüm. Evet yani büyük ihlaller geliyor ama Gülen grubundan değilim, bu kasırga beni de bulur mu diye düşünüyor, yapılanları eleştiri ile izliyordum. Meselenin  sadece o grupla alakalı olmadığı, meselenin demokrasinin ayaklar altında alma meselesi olduğunu da daha yakinen anlamış olduk. Kürt Meselesinde olduğu gibi,  sen konuştuğun anda aynı şey senin de başına geliyor ve geldi benim başıma.  Aynı KHK ile ihraç edildik, başıma gelmeyen iş kalmadı, sosyal dışlanmışlık, damgalanma. Ben uzman hekimim, 6 ay işsiz kaldım, bir şekliyle kendimi idare edebildim, zor bela Batman’da  özel bir hastanede iş buldum. Ya iş bulamayanlar? Ekonomik sefalet yaşayan, sosyal dışlama, ayrımcılık, psikolojik baskı ve bin bir sorun yaşayan yüzbinlerce insan kitlesi oluştu. Ben bunların dramlarını takip etmeye başladım, kulak kesildim. Ne oluyor anlamında gözlemledim. Yaşanan acılara hissetmeye, empati geliştimreye başladım. Bundan dolayı yaşanan olaylara karşı duyarlı oldum. Bana, bir insan hakları savunucusu olarak mağdurlar yaşadıklarını, dertlerini göndermeye başladılar. Dertler, sıkıntılar Twiter, gmail, şurdan burdan gelince  şoke oldum, hak ihlalleri gelmeye devam etikçe ben şoke olmaya  devam ettim. Çünkü inanılmaz hak ihlaller gelmeye başlamıştı. İnanılmaz hak ihlalleri…

Ve bütün bunlardan dolayı da eyvah dedim kasırga hakikaten gelmiş, ben bütün olanlara duyarlı olmalıyım. O zaman bazı demokrat sitelerde Kürt Sorunu ağırlıklı yazılar yazıyordum. Ama artık bütün gündemim hak ihlalleri olmuştu. Bir baktım ki, çok akut bir kasırga gelmiş. Yeni bir kasırga. Kürt meselesi zaten kronik ve felaket bir sorundu. Bir de baktım yeni bir kronik sorun gelmiş. Ve çok canlı yaşanıyor. Ve bu insanlar kimsesiz. Haksız, hukuksuz ihraçlar, anne babaların cezaevine girmesi, binlerce çocuğun ortalıkta kalması, hasta mahpuslar dev gibi bir felaket  vardı karşımızda. Ve ben hepsine yetişmeye çalıştım. Benim siyasetle bir alakam yoktu. Kendi halimde ihraç edilmiş, Batman’da doktorluk yapan, orada bir yaşam kurmuş birisiydim. Yarın öbür gün milletvekili olacağım hesabı yaban birisi değildim. Ama bana bir gün bir teklif geldi. Kocaeli’den HDP birinci sıra adayı ol diye. Durdum, şaşırdım. Ben HDP üyesi değildim. Evet, ben HDP fikriyatı gibi konuşuyordum ama aktif siyasette değildim. Farklılıklar içinde birlikte olmak lazım , Kürt meselesi şöyledir böyledir   gibi yazılar yazan bir adamdım, orada aktif olarak yokum ama oradan bir teklif alıyorum. Bu biraz ürküttü beni. Ben o ana kadar bağımsız bir insan hakları savunucusuydum. Bir partinin siyaseti içine girersem  bağımsızlığım, tarafsızlığım bozulur mu diye düşündüm?

Ama sonrasında şöyle bir anlayışla ‘hayır bu teklifi kabul edeyim’ dedim.

Düşüncem şuydu: “Ben şu ana kadar sivil toplumda bir sürü hak ihlalleri mücadelesi veriyorum. Giderim siyasi parti içinde aynı mücadeleyi devam ederim. Ben zaten Kürt Meselesinden dolayı görevimden ihraç olmuş bir insanım. Zaten bu konuda HDP’den farklı bir tarafım yok. Ben o mücadeleyi biliyorum, bedelini de ödemişim. Oraya girip de farklı  bir şey olacak durum yok. Öbür taraftan KHK’lar var, başka insan hakları ihlalleri var ve ben siyasete girip, yaptıklarımın aynısı yaparım diye düşünerek teklifi kabul ettim.”

Bu gün HDP sıralarında siyasi faaliyetini sürdüren, zaman zaman yol kazaları yaşayıp, kırmızı kart gören, vekilliği düşürülen, sonra anayasa mahkemesi kararı ile milletvekilliliği geri iade edilen birisi olarak, her fırsatta KHK sorunlarını gündeme getiriyor. İlginç olan  Gergerlioğlu’nun da KHK mağdurluğu devam ediyor. O da binlerce insan gibi ihraç olmanın derin sancısını yaşıyor. Ekonomik olmasa da psikolojik travmasını içinde hissediyor.

Siyaset içinde farklı duruşu, hem HDP kimliği, hem de kendi İslami Kimliğini yaşatabilme becerisi kendisine güç katıyor. Eleştiren de var, gittiği yolun doğru olduğunu söyleyen de.

Doğal olan da bu zaten. Sanırım bu zeminde ne herkes tam doğru, ne de herkes tam yanlış. Günahı, yanlışları çok olanlar var, kendi konumunu korumaya çalışanlar ve hakikat için ilkelerinden ödün vermeyenler de var…

Gergerlioğlu, bu karmaşa içinde mecliste var olma mücadelesi veriyor, Kürtlerin çektiği sıkıntıları dile getiriyor ve KHK zulmünü yüksek sesle dile getiriyor. Yaşadıkları ise aslında dile getirdiği hak ihlallerinden çok farklı değil…

devam edecek…

Damıtılmış zamanın ruhu…

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Hayatın ‘an’larını fotoğraflamaya çalışan birisi olarak yıllardır yakın çevremden başlayarak, daha uzak yerlere uzanan bir yolculuk yapıyorum.

Bu yolculuk bildiğiniz bir seyyah yolculuğu değil. Ondan öte içsel bir yoğunlaşma ve kültürel bir sörf, antropolojik bir kazı, arkeolojik bir giz ve zamanı anlamaya çalışan bir zihinsel dönüşüm olarak tanımlanabilir.  

Zaman zaman bu içsel yolculuktan sıyrılıp rastgele dağ, bayır, köy, kent dolaştığım olsa da bir seyyah olma özelliğini hiç yakalayamadım.

İçsel yolculuğum, seyahatlerimde benimle oldu. Bir türlü sıyrılamadım ve sadece gezme iradesi gösteremedim.

Bu nedenle hayıflandığım, kendime kızdığım oluyor sık sık. Hayatın gerçekliği bazen insanın içsel yolculuğunun, seyyah anlamda gerçekleşmesine olanak vermiyor.

Bunu biliyorum artık, buna rağmen içsel yolculukla, seyyah sürecini iç içe geçirerek gezmek her zaman hayal ettiğim bir şey.

Bu hayalimin üzerine umutlarımı koyup, fotoğraf çekmeyi sürdürüyorum.
 

012.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sürdürüyorum, çünkü hayatın en kısa anında gizli olan enerjinin bize ne anlattığını anlamak, yorumlamak ve fotoğraflamak istiyorum.

Sokaklar, tarihi mekanlar, ören yerleri ve henüz gizleri çözülemeyen antik çağların kalıntıları, çarşı pazar, insan yüzleri bana muazzam bir olanak veriyor.

Nereye baksam fotoğraf, nereye dönsem zamandan kopan fırtına ve ışığın hayatla dansı karşılıyor beni.
 

IMG_20220403_005226_358.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kimi zaman siyah beyaz bir an, kimi zaman renklerle dolu bir kalkışma oluveriyor fotoğraf.

Donan ama aynı zamanda yaşayan ilginç bir giz anı.

Bir de bu işin ‘ama’sı var. 

Urfa’da bayağı zamandır binlerce Halil-ür Rahman fotoğrafı çektim. Defalarca dolaştım, havasını teneffüs ettim.

Mistik atmosferinde zamanın sesini dinledim, ama burayı anlatan, binlerce yıldır mit olan rivayeti yansıtan bir fotoğraf çekemedim.
 

134.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle her fırsatta yeniden çekmek için Balıklıgöl’e gittim, hala gidiyorum.

Çünkü anlatılan hikayenin aramızda yaşadığını, binlerce yıllık bir mirası taşıdığını, bir realiteyi barındırdığını, ışık taşıdığını biliyorum.

Keza, aynı şey Girêmiraza/Göbeklitepe’de de geçerli. Orası sadece dikili taşlardan oluşan olağanüstü bir yer değil.

12 bin yıl, belki de çok daha eski bir mirasa, ışığa ve ruha sahip. İşte o mirasın günümüzdeki yansımasını çektiğim gün, Göbeklitepe benim açımdan fotoğraflanmış olacak.
 

DSC_2915.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göbeklitepe fotoğrafları konusunda ciddi bir deneyim ve birikim sahibi olmama rağmen henüz o fotoğrafı çekemedim.

Ve bir gün biliyorum ki, ben ya da başka bir fotoğrafçı zamanın ruhunu yakalayan bir kare çekip, en eski tarihsel süreci tek bir karede anlatacak.

Görenler “Ha işte, bu!” diyecek ve 12 bin yıllık süreci bir saniyeden daha az sürede çekilen andan yola çıkarak yorumlayacak.

Buna rağmen, çekilen fotoğraf her seferinde eksik kalarak, yeniden keşfedilme merakı uyandırarak yeni yorumlamalara yol açacak.

Yani hiç bitmeyen bir enerji, harika bir ışık ve görsel deneyim çalışılmaya devam edecek.

Benim açımdan mesele budur. Bitti derken, yeniden başlamak gibi bir şey.

Simurg gibi yanarken, küllerinden doğmanın hikayesidir fotoğraf. 

Gezdiğim, gördüğüm her yerde, her sokakta, binlerce yıllık bir kalede ya da ilk çağların izlerini taşıyan taşlarda, kült merkezlerinde, insan yüzlerinde, hatta acıyı yansıtan tebessümlerinde geçmişten günümüze uzanan ve yaşadığına inandığım ışığı görmeye, fotoğraflamaya çalışırım.

Karşımdaki objelerin düşüncelerini görmeye, seslerini duymaya, acılarını hissetmeye çalışır, ona göre fotoğraf çekerim. 
 

Resim düzeltilmiş hali259.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ayrıca var olan realitenin, buluntu ve kalıntıların, öteden beri söylenenlerle arasında bir bağlantı yakalamaya çalışırım.

İnsanlar ne konuşur, neyi düşler, umut ettikleri nelerdir, inançların temellerini nereye dayandırır anlayıp, anı ona göre yorumlamak isterim.

Yani geçmişi günümüze, günümüzü de bir anlamında geçmişe taşıma gibi zihinsel deney yapar, tarih boyunca damıtılan zamanı fotoğraflamaya çalışırım.

Bana göre fotoğrafın gücü de buradan gelir. İnsanı geçmişe götüren, zihninde sörf yaratan ve gerektiğinde dank ettiren bir etki söz konusu.

An gerçek, fotoğraf ise gerçeğin yansımadır.
 

FB_IMG_1429289620622.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Günümüzde teknolojik ve dijital aygıtlar sayesinde artık herkes fotoğraf çekiyor.  

Fotoğraf çekmeyen, fotoğrafa ilgi duymayan insan yok gibi. Herkesin cebinde fotoğraf makinesi hazır nazır.

Hatta cebinde demek eksik kalır; elinde, tetikte bekliyor. Hiçbir dönemde bu günkü kadar fotoğraf çekildiğini sanmıyorum.

Cep telefonları sayesinde öyle çok fotoğraf çekiliyor ki insan aklı duruyor adeta.
 

img1405.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Düşünsenize dünya genelinde bir saniyede kaç milyar fotoğraf çekiliyor?

Benim matematiksel bilgim bunu hesaplamaya yetmiyor. 

Peki, bunca fotoğraf etki açısından bir Göbeklitepe ya da Hasankeyf’te bulunan kalıntıların yerini tutabiliyor mu? 

Yani şuna getirmek istiyorum. Bir şeyin çoğalması, onun amacına uygun hizmet ettiğini anlamına gelmiyor. 
 

DS.CF1130.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüz, yüz elli yıl önceki fotoğrafların insan zihninde unutulmaz etki bırakmasının nedeni nedir? 

O yıllarda çekilen fotoğraflar kalite açısından harika fotoğraflar değildi. Ama ilk olmaları, benzersiz öğeler taşıması o dönemin fotoğraflarını değerli kılıyor.

Yani çekilen fotoğraf sayısının az olması etkisini azaltmıyor, tam tersi artırıyor diye düşünüyorum. 

Şimdi ise durum çok farklı. Her anımız, hatta andan öte hayatı oluşturan enerjimiz fotoğraflanıp, kaydediliyor. Bunun kaçta kaçı arşivleniyor bilmiyorum.

Ama çekilen çoğu fotoğraf ve videoların zamanla buharlaştığını da biliyor, yaşıyorum. 
 

DSC_1364.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İşte, kötü olan yön bu. Oysa kalıcılık hayatın olmazsa olmazıdır. Sanat kalıcı bir iz bırakmıyorsa sanat değildir, keza felsefe sarsıcı bir etki bırakmıyorsa felsefe değildir.

Fotoğraf ise daha somuttur, gerçeğin ta kendisidir ve geleceğe aktarılması gereken bir kalıntıdır.

Bu nedenle her şeyden önce fotoğrafların buharlaşmasını önlemek ve zamanın ruhunu yansıtan fotoğraflar çekmek gereklidir diye düşünüyorum…
 

DSC_1882.JPG1_.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Henri Cartier-Bresson adlı fotoğraf sanatçısı “Benim yaklaşımımda fotoğraf makinesi, bir not defteri, ‘an’ ı saptamada bir sezgi aracıdır. An’ı yakalamadaki ustalık, bence vizörden görülen görüntüleri çok kısa bir zamanda görsel bir biçimde düzenleyebilme ve anlık kararlar alabilme yeteneğidir. Bu eylem; akıl disiplinini, duyarlılığı, yerleşik bir geometri anlayışını, her şeyden önce bir konsantrasyonu gerektirir. Kişi, bu yöntemle çok sade bir anlatım biçimine ulaşabilir” diyor.
 

IMG_20220309_115521-01-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Başka bir fotoğrafçı olan Irving Penn ise “İyi bir fotoğraf, bir hakikati anlatan, ruha dokunan, ve izleyiciyi bunu gördüğü için farklı kılan fotoğraftır; yani tek kelimeyle etkilidir” diye not düşüyor.  
 

IMG_20220328_102703-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yousuf Karsh ise insan düşüncelerini fotoğraflamaktan bahseder:

İnsanların ruhları ve düşüncelerini fotoğraflamaya çalışırım. Fotoğrafçı olarak  insanların ruhlarını çekip almak yerine, onları ara bulucu olarak  birbirlerine aktardığımı düşünüyorum. Bu karşılıklı bir etkileşim bana  göre.


Sonuç olarak şunu söyleyebilirim. Fotoğraf bir yaşam biçimi, zamanı anlamlandırma yöntemi, gerçekliği kayıt altına alma eylemidir.

Destansı bir aşkın anatomisi

Mem û Zin, Zembilfroş,  Cebeli û Bınevş, Heso û Nazê , Siyabend û Xecê Kürt sözlü edebiyatının  asırlardır bilinen ve dilden dile aktarılan aşk destanlarından bazılarıdır.Muhakkak ki benim bilmediğim, duymadığım başka aşk destanları da var. Dengbejlerin dile getirdikleri ölümsüz aşk hikayeleridir bunlar. Mezopotamya’nın dengbej geleneğinin bir sonucu olarak özellikle uzun kış gecelerinde anlatılan aşk  hikayeleri aynı  zamanda Kürt toplumunun sorunlarını da en yalın şekilde  satır aralarında da olsa  dile getiren Kürt sözlü edebiyatının ölümsüz eserleridir.

Bu ölümsüz destansı aşk hikayelerinin çoğu ne yazıkki  yazılı Kürt edebiyatının gündemine  yeterince gelmemiş, dengbejlerin dilinde asırlarca yaşayarak günümüze gelmiştir. Bu destanların  gerçek anlamda yazı ile tanışması Ahmedê Xanî’nin 1690-95 yıllarında dengbejler tarafından anlatılan Mem û Zin’i  Kürtçe kaleme almasıyla başlamış, kendi alanında bir çığır açarak Kürt edebiyatında bir ilk olmuştur.  O tarihlerden çok sonra gerek Kürtçe, gerekse de Türkçe olarak bu aşk hikayeleri az da olsa kaleme alınmış, edebiyat dünyasında bilinir olmuşlardır. Bu konuda Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun’un dengbejlik geleneğini romanlarına taşıması  aşk destanlarının dünya edebiyatının gündemine de girmesine neden olmuştur.

Bu destanların her biri en az Leyla Mecnun kadar etkili, Romeo Juliet kadar dokunaklı ve Kerem Aslı gibi yakıcıdır. Bu hikayeler aşkın sancılarını dile getirmenin yanında egemenlerin zalimane yönetimleri , yönelimleri de dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelmişlerdir. Tek başına iki karşı cins arasında yaşanan aşktan öte, yaşanmışlıkların sosyal boyutları da oldukça ciddi olarak ele alınmış, sözlü anlatımlarla nesilden nesile aktarılmış olduğu görülmektedir.

Kürt Dengbejler sayesinde dile gelen bu destanlarda aile baskısı, ağa ve bey zulmü,  yoksulluk, mir şiddeti ve nihayetinde devlet otoritesi aşkı ezen sistematiğin dişleri olarak anlatılır ve kavuşamamanın nedenleri destansı bir dille ifade edilir. Anlatımlarda  olağanüstü vurgular ,mucizeler dile gelse de işin özü  aşkın sarsıcı ve yakıcı yönüdür.

Ben bu destanların çoğunu farkına bile varmadan duydum, dinledim, bir kısmını okudum. Yani bir araştırma yapmaktan ziyade yaşadığım coğrafyanın toplumsal hafızası ve sözlü edebiyatın güçlü olması nedeniyle doğal bir şekilde kulak aşinalığına sahip oldum. Bunun için bir çabaya bile gerek kalmadı; zaten çarşı pazar, düğün dernek, tarla, bağ bahçe bu anlatımlar için doğal mekanlardı.  Dengbejlerin, yaşlı insanların, mesel anlatıcıların olduğu her yerde destanlar doğal olarak dile gelirdi.

İşte o destanlardan biri de Siyabend û Xecê’dir.   Ta çocukluğumdan beri duyduğum, çok kez dinlediğim ölümsüz bir aşk hikayesidir.

Bugüne kadar defalarca anlatılmış, yüzlerce kez yazılmış, hatta filmi çekilmiş olan bu destanın köklü bir geçmişi var. Oldukça gerilerden gelen bir anlatım. Hikayenin ne zaman ve nerede  yaşandığı da tam bilinmese de, olayın  Serhat Bölgesi olarak bilinen Van dolaylarında geçtiği düşünülmektedir.*

Keza bazı kaynaklar ise olayın Silvan yani Farkîn Bölgesinde geçtiğini ifade eder.**

Daha farklı anlatımlar olsa da genelde yer ve zaman net değildir.

Çocukluğunda duyduğum Siyabendi û Xecê’nin aşkı yıllarca köy odalarında,  bey konaklarında, mir divanlarında dengbejler tarafından söylenmiş, uzun kış gecelerinde yaşlılar tarafından anlatılmış, dilden dile aktarılarak günümüze ulaşmış bir Kürt Destanıdır. Tıpkı Batı Edebiyatında şaheser sayılan William Shakespeare’nin yazdığı Romeo Juliet gibi aşkları efsane olan iki çaresiz insanının yaşadıkları dile getirilmiş.

Değişik yörelerde dile gelen anlatımlar  arasında nüans farklılıkları olsa da destanın ana konusu aynı kalmış. Anlatan her yürek farklı yorumlamış, değişik şiirsel imgeler yüklemiş. Aşk kavramı da kişiden kişiye değiştiği için yüklenen anlamlar da zamanla farklılaşmış.

Bir dengbej meseleyi aşka dayandırmış, diğeri toplumsal yapıya. Biri ağaların zulmünü öne çıkarmış, bir başkası aşıkların direngen sevdalarını söylencesine mihenk taşı yapmış. Buna rağmen öz değişmemiş ve aşk asırlardır dengbejlerin dilinde, ölümsüzlük notasıyla zamana karşı direnmiş, direniyor.

Farklı anlatımların hiç biri yanlış değil aslında. Bütün anlatımlar bir gerçekliği öne çıkararak, meselenin özünü arz ediyor. Sanırım ben de aynı yöntemi izleyerek bu aşk hikayelerinin dokunaklı kısımlarını size aktaracağım. Destanın aslına uygun anlatımları ancak dengbêjlerin duru ve rafine edilmiş  Kürtçeyle söylenen  uzun stranlarda***  bulanabileceğini belirtmem gerekiyor. Hiçbir anlatım dengbejlerin anlatımının yerini tutmaz. Benim de yaptığım bir nevi çeviri sayılır. Bu nedenle biliyorum ki yazdıklarım dengbej anlatımları kadar etkili olmayacak ve bazı sihirli kelimeler  dengbejlerin dillerinde kalıp, güzelliğini orada koruyacak.

Çocukluk yıllarımda annem, zaman zaman da babam anlatırdı bu hikayeyi. Sonra başka zaman  ve mekanlarda hikaye anlatıcılarından da dinledim.  O yıllarda modaydı sanırım. Evlerin duvarlarını süsleyen duvar halılarının dışında ucuz, pamuklu ince kumaşa değişik resimler basılır, basılan kumaşlar evlerin duvarlarını süslerdi. İşte o resimlerden birinde yer alan boğa güreşçisini babam Siyabend’e benzetir, ve yiğit bir boğa güreşçisi olduğunu söylerdi.

Doğrusu sonraki yıllarda Siyabend’in boğa güreşçisi olduğuna dair bir bilgi okumadım. Daha çok anlatımlarda güçlü birisi olduğu, karşısına çıkanları yıktığı ifade ediliyordu. Yani Siyabend güreşçi olmaktan öte,  günlük hayatın içinde kendini koruma güdüsüyle karşısındakileri yıktığı anlaşılıyor. Yani bu günkü bildiğim güreşçi değil, dağlarda yaşadığı için güçlü bir atletik bir bedene sahip.

Siyabend û Xecê’nin ne zaman bahsi açılsa babam Siyabend’ê Silifi derdi ve hikayesini kendi bildiği tek dil olan Zazacayla bize anlatırdı. Yıllar sonra anladım ki babamın Silifî dediği, aslında Siyabend’in doğduğu düşünülen köyün adıymış.  Bu nedenle de adı Siyabendê Silıvê olarak tarihe dip not olarak geçmiş.

Hikayesi, yaşadıkları, gözü pekliği ve mertliği dilden dile aktarılmış ve aşkı halkın dilinde destanlaşmış.

Anlatımlara göre Siyabend yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha çocukken anne ve babasını kaybeder, yapayalnız kalır. Amcası bu durum karşısında Siyabend’i mecburen evine alır ve bir süre sonra da bakımı karşılığında kendisini köyün çobanı olarak görevledirir. Amcasının yanında koyun gütmeye başlayan Siyabend hem amcasının, hem de diğer aile bireylerinin kötü muamelesine maruz kalır. Git zaman, gel zaman bir gün koyunları güderken, dağdan yuvarlanan taşın,  sürüden bir koyunun bacağını kırması hayatını değiştirir.  Amcası otlattığı koyunun ayağının kırıldığını duysa kendisini fena dövecek ve belki de köyden kovacağını düşünmeye başlar.  İçinde kovulma korkusu olduğu için Siyabend, koyun sahibine durumu anlatır, kayalıklardan yuvarlanan taşın koyununu yaraladığını söyler. Durumu amcasına açmaması  halinde, koyununa karşılık kendi ayağını kırabileceğini söyler. Koyun sahibi dediğini kabul etmez ve amcasına şikayet eder. Akşam dönüş yolunda Siyabend’i sorgusuz sualsiz dövüp azarlayan, hakaretler etmesi üzerine koyun sürüsünü bırakarak köyün dışına kaçar ve amcasının evine dönmez.  Siyabend geceyi köyün dışında, ağaç altlarında geçirmeyi düşünür. Amcası akşam olunca eve dönmediğini gördüğünde  peşine düşer, korkutarak eve gelmesini sağlamaya çalışır. Siyasebend ise amcasını görür görmez, oradan uzaklaşır,  Süphan Dağı’na sığınır.

Kısa zamanda dağlara uyum gösterip; doğadan beslenmeye, otla, avladığı hayvanlarla hayatını sürdürür. Bir gün dağ bayır gezerken, uyuya kaldığı bir ağaç gövdesinde bir rüya görür. Rüyada  birisiyle güreştiği, ve güreştiği kişiyi yıktığı,  galip geldiği,  sonrasında da rakibiyle çok iyi dost olduklarını görür.

Bir süre sonra şaşılacak bir şekilde rüyası gerçekleşir. Etrafta gezinirken, köyün birinde  gençlerin güreşe tutuştuklarını görür. İzlemek için yanaşır. Köylülerin güreşe davet etmesi üzerine en güçlü güreşçiyle karşılaşır. Herkes Siyabend’in yenileceğine kesin gözüyle bakar, güreş başlar ve Siyabend karşıdaki kişiyi yıkar, oyunu kazanır. Bunun üzerine yenilen güreşçi bir süre önce gördüğü rüyasını anlatır. Anlattığı rüya Siyabend’in gördüğü rüyanın aynısıdır. Bunun üzerine rüyayı her ikisi de hayra yorup, dost olurlar ve dağlarda birlikte yaşamaya başlarlar. Siyabend ve arkadaşı güçlü bir birliktelik kurup, özellikle ağa ve beylerin zulümlerinden kaçanlara kucak açar, zenginlerden alıp, fakirlere dağıtma yoluna giderler.

Yine böylesi bir günde Süphan Dağı dolaylarında dolaşırken, gözden uzak bir yerde kurulan derme çatma bir çadıra denk gelirler.  Çadırın hangi amaçla dağların arasında bulunduğunu öğrenmek için ziyaret eder. Siyabend çadırda yedi kardeşiyle yaşayan Xecê’yi görür görmez vurulur, kalbi yerinden sökülecekmiş gibi çarpmaya başlar.

Kimsiniz, nereden gelirsiniz diye sorduğunda Xecê hikayesini anlatır. Köyün ağasının kendisini zorla almak istediğini, bunu kabul etmediği için de köyden yedi kardeşiyle birlikte sürüldüğünü anlatır.

Bunun üzerine Siyabend de  amcasının kendisini döverek köyden kaçmasını sağladığını ve böylelikle tek başında dağlara sığındığını söyler. Kardeşleriyle tanışır ve ortak bir yaşamları oluşur zamanla. Xecê de daha ilk günde Siyabend’i beğenmiş, gözlerinde ki sevgiyi, aşkı görmüş, karşılık vermiştir. İlerleyen zamanda Siyabend, Xecê’ye aşkını ilan eder, kardeşlerine söyler. Xecê ve kardeşleri beraberliğe onay verince Siyabend evlilik hazırlığı yapar.

Ancak Xecê’yi sürgün eden ağa olanları duyar, adamlarıyla çadırlarını basıp, Xecê’yi kaçırır, Siyabend’in arkadaşını da yaralar.

Akşam çadıra dönen Siyabend olanları görünce çılgına döner, arkadaşı son sözlerini söylerken hayatını kaybeder. Bunun üzerine Xecê’nin kaçırıldığı köye gizlice girer, yaşlı bir çiftin evine misafir olur. Davul sesi,müzik köyde yankılanırken, Siyabend yaşlı çifte sorar :

“Bu davul sesleri de neyin, nesi?”

Yaşlı çift “Köyün ağası Xecê diye bilinen dünyalar güzeli kızla evlenecek.” deyince Siyabend parmağındaki yüzüğü  çıkarıp, yaşlı kadına verir, bunu hemen ağanın evindeki rehin olan Xecê’ye götürmesini söyler.

“Sen yüzüğü ver, o benim burada olduğumu bilsin ve kendisini kurtaracağıma emin olsun.”

Düğün dernek sürerken, Siyabend bir yolunu bulur, ağayı can evinden, kalbinden okla vurur ve  Xecê’yi tutulduğu yerden alıp, yine dağların yolunu tutar.

Xecê’yle birlikte dağlarda bir yaşam sürdürmeye başlarlar. Günün birinde Siyabend, sevdiğinin dizlerinde uyurken, Xecê yanından geçen bir ceylan sürüsüne görünce, ağlamaya başlar. Ağlayınca  göz yaşlarından bir damla Siyabend’in kapalı göz kapaklarına denk gelir ve aniden uykusundan sıçrar. Xecê’nin göz yaşları içinde görünce

“Bir şey mi oldu, niye ağlıyorsun?”diye sorar.

Xecê “Bir şey yok, öylesine içim doldu ağladım, demin buradan bir ceylan sürüsü geçti, onları görünce ağladım iste. ” der.

Siyabend, sevdiğinin üzülmesine neden olan olayın açlık olduğunu anlayınca:

“Nereye doğru gittiler, bana tarif et” deyip, peşlerine takılır.

Dağların arasında, uçurum kenarlarında  sürüye denk gelir, en yaşlısını nişan alarak okuyla vurur, üzerine gittiğinde yaşlı ceylan son bir hamle ile Siyabend’i boynuzlarıyla  iter. Uçurumdan yuvarlanan Siyanbend  bir ağaç dalının göğsüne saplanmasıyla ağaçta asılı kalır.

Siyabend’in geri gelmediğini görünce kaygılanan Xecê de kendisinin peşinden gider, uçurumdan bir inleme sesi geldiğini duyar, yaklaştığında bunun Siyabend olduğunu görür.

Ne yapar, ne eder sevdiğini uçurum dibinden çıkaramaz.  Ağlar, dövünür, çığlık çığlığa kalır. Siyabend kendisini bırakmasını, yoluna devam etmesini istese de, Xecê kabul etmez, oda sevdiğinin peşinden kendisini boşluğa bırakır, aynı dalda, göğsünden yaralı olarak asılı kalır.

Hikaye burada biter ve denilir ki Siyabend û Xecê’nin mezarları başında her bahar iki gül biter, gülün arasında ise siyah dikenleri olan bir deve dikeni boy atar.

Kaynakça:

1 *  https://www.bernamegeh.com/siyabend-u-xece-destani/

2 ** https://www.kundir.net/siyabend-ve-xece-hikayesi/

3 ***Uzun ve manzum şeklinde söylenen ağıtlar, halk türküsü

Baharsız kentin serencamı

Bizim buralarda istisnalar hariç mart dedin mi bahardır. Güneş yüzünü gösterir ve hava aniden ısınır.  Bundandır ki bahar  pek yaşanmaz. Sıcaklık birden bastırdığı için, direk yaza girilir. Bizim bahar mevsiminde gördüğümüz sıcaklığı, yüksek rakımlı memleketler yazın ortasında görür. Neyse ki bu yıl havaların soğuk ve yağışlı geçmesi nedeniyle kış hem uzun sürdü, hem de mart boyunca zaman zaman etkisini gösterdi, kar bile yağdı, yağmurlu bir süreç yaşandı, mevsim aslına, normale döndü.

Ve  bahar,

Nisanla geldi, bütün coşkusu ve güzelliğiyle.

Her ne kadar kent kalabalıkları her şeyi kurşuni bir havaya dönüştürse de,  dağlara, yaylalara bahar geldi. Toprak ısındı, çiçekler açtı ve ağaçlar yapraklandı.

Bahar geldi.

Ve ben kentin ağır, kurşuni havasında,  geciken baharı ararcasına deliler gibi sokak sokak geziniyorum. Kentin en kalabalık meydanında, köşe başında nergis satan seyyar çiçekçi gözüme ilişiyor. Mavi plastik leğende, kökleri suda olan nergisleri görünce adımlarım kendiliğinden duruyor. Ne zaman nergis görsem bir yerlerde karların eridiğini, dağlara bahar geldiğini düşünürüm. Çocukluğumda böyle öğrendim, böyle gördüm, bu nedenle hala öyle bilirim. Beynim nergisle baharı özdeşleştirmiş bir kere. Nergis her daim bahar kokuyor zihnimde. Kokusunu çekiyorum içimden, içime.

Ben dağ nergisi düşlerken satıcı  “Sera malı nergis” diyor. Duraksıyorum bir an. Elim geri geri gidiyor. “Sera malı abi, dağ nergisi kaldı mı ki?” diyor.

Almaktan vazgeçiyorum bir an, sonra nergis diyorum kendi kendime. İçimdeki dağ nergisinin özlemini gidermese de sonuçta nergis diye bir demet alıyorum.

Ellerim ıslanıyor, nergislerin kokusunu içime çekiyorum. İçimdeki kokuyla aynı değil ama yine de baharın deli dolu kokusunu hatırlatıyor. Bir dağ esintisi, nergislerin büyülü kokusu sarıyor bedenimi. Bütün çiçekler, renkler, kelebekler raksa kalkıyor içimde.  Bir an bahar oluyor her taraf. Şiir kokuyor bütün çiçekler,  aşka dair türküler ve yeniden var olmanın dayanılmaz güzelliği  zihnimde canlanıyor. Bir şelale gibi akıyor zaman, gökyüzü okyanus mavisine dönüyor gözlerimde.

Oysa bulut var, biliyorum realiteye yani içinde bulunduğum ana dönüyorum, elimde bahar kokan nergislerle.

Sokaklar kalabalık, yollar insan kaynıyor. Her kesimden insan. En çok da sığınmacılar giriyor kadrajıma, yoksullar, işsizler, kağıt toplayıcıları ve birbirinin farkında olmayan insanlar. Kalabalık yalnızlıklar gözüme ilişiyor.

Hava bahar tadında ısınmış olmalı ki terliyorum artık. Ben de kalabalık yalnızlıkların arasına dalıyorum. Kimse kimsenin farkında değil. Herkes kendi dünyasına gömülmüş, kendi başına yaşıyor, bir başına yürüyor.

 Kent meydanları kalabalık ama durgun. Sanki doğru gitmeyen bir şeyler var, bir suskunluk var ortalıkta, hüzün çökmüş zamana. Bir tıkanmışlık var, insanı rahatsız eden bir yılgınlık. Havanın gri tonuna, karanlık bulutlara yoruyorum insan yüzlerindeki bu serencamı. Arkamı dönüp yürüyor, kalabalığa karışıp, kenti dinliyorum. Kentin gürültüsü,  homurtusu zihnimi uyuşturuyor gibi.

Kalabalığa karışırken, beynim ikircikli davranıyor artık. Doğanın uyanışı içimde coşku yaratırken, hayatın realitesi baharı gölgeliyor ve baskın bir atmosfer yaratıyor.

Yine de umutlu olmak, yarına dair düşlerde baharı görmek gerekiyor diyorum kendi kendime. Teselli veriyorum yani. Hani haksız da değilim. Umutsuz, baharsız da olunmaz ki.

Elimde bahar kokulu nergisler,  insanların homurdanmalarını duyar gibi oluyorum. Çarşı huzursuz, çarşı ard arda gelen fiyat artışları altında inliyor sanki. Ekmek,  adalet ve eşitlik artık aynı kefede. Her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde, kalabalıklar arasında baharı karşılamaya, görmeye çalışıyorum.

Bahar mevsimi insanın yüreğine ılık bir yağmur gibi dokunur. Renkleriyle, sesleriyle ve yeniden dirilişiyle insanın yüreğine bir kelebek dokunuşu yapar. Zamanı az, etkisi çoktur. Bu nedenle bahar en kıymetlisi, en nazlısıdır mevsimlerin. Naif bir fotoğraf olan bahar, her zaman insanın içini ısıtır ve ruhunda bir tatlı tebessüm bırakır. Şiir tadında bir iz, gökkuşağı renginde bir görüntü yaratır.  Sonbahara inat yemyeşildir ve dirilişin türküsüdür ilkbahar.

Kendi kendime diyorum, yağmur başlasa, nisan yağmurlarında yürüsek, doysak şiirsel ortama, romantizm koksa sokaklar, beyaz çiçeklerin kokusunda raksa kalksa bütün doğa, iyi olur.

Çünkü bahar çiçekle gelir ve insan yüreğinde sıcak dalga yaratır, sonra daha yakıcı olan  yaza yerini bırakır. Bizim buraların özelliğidir. Yaz uzun, bahar kısa ömürlüdür. Çünkü güneş yakıcı olunca baharın ömrü kısa olur. Sarı sıcak bastırdı mı bahar mahar kalmaz.

Bahar biraz hayal, sonbahar hüzün, yaz ve kış ise çıplak gerçektir.

Tıpkı çarşı pazardaki gerçeklik gibi…

Siverek Karacadağ etekleri

Topraktan doğan uygarlık: Harran

Bugün artık hayatta olmayan babam, bundan 55-60 yıl önce Fırat’ın kıyısında bulunan köylerinde yetiştirdikleri narların kabuğunu ve “cıft” adı verdikleri meşe palamudunun taçlarını katırlarla, 180 kilometre uzaklıktaki Deşt; yani Harran‘a satmak için ulaştırır, köylerde dolaşarak elindekini bir ölçeğe karşılık iki ya da üç ölçek buğdayla değiştirip geri dönermiş.

Nar kabuğu ve “cıft”ın o dönemde oldukça değerli olduğunu, deri tulumlarının sarartılmasında, sırlanmasında kullanıldığını söylerdi.

O yıllarda Harran civarında nar ve meşe yetişmediği için, köylülerin ihtiyaçlarını bu şekilde karşıladığını, narın kabuğunun aynı zamanda antiseptik özelliğinin bulunduğunu da ifade ederdi. Bize anlattığında artık o işi bırakmış, şehre yerleşmişti.

O zaman Harran’ın nerede olduğunu bilmezdim, doğrusu merak edecek bir bilinçte ve yaşta da değildim. Sonuçta köyden köye mal değişimine dayalı bir hikâyeydi benim için.
 

IMG_7045.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Babamın anlatımları uzun süre zihnimde uyur halde kaldı. Çok sonra Atatürk Barajı hayata geçirildiğinde babam henüz yaşıyordu ve bize anlattığı Harran hiç düşünemediğim kadar hayatımıza girdi ve köklü bazı değişikliklere neden oldu.

1983 yılında GAP kapsamında temeli atılan Atatürk Barajı ve Fırat suyunu Harran’a ulaştırılacak tünellerin yapımı, Harran’ı uzunca bir süre hayatımızın bir numaralı konusu haline getirecekti.

O dönem ülkeyi yönetenlere göre, GAP bittiğinde, bölgede işsizlik azalacak, uçsuz bucaksız Harran Ovası suya kavuşacak, endüstriyel tarım gelişerek bölgenin makûs talihi değişecekti.
 

IMG_7001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Baraj inşaatı ve Urfa tünellerinin yapımı ilerledikçe, sonuçları aile olarak sarsıcı olmaya başlayacak, projeyle akrabalarımızın Fırat kıyısında bulunan arazileri baraj suları altında kalacak, nar, incir, kayısı ve meyve bahçeleri bir bir yok olacaktı.  

1992 yıllarında büyüklerimizin düşünemediği, inanamadığı sonuçlar zaten oldukça dar bir alana sıkışan köyümüzün arazilerini büyük çoğunluğunun su altında bırakacak, en verimsiz dağlık arazi geriye kalacaktı.

Baraj göleti şişecek, Bazova ilçesinden başlayarak Samsat, Kahta, Gerger, Hilvan, Siverek ve çok az Çermik Köylerinde belirgin bir alan kapatarak devasa bir gölette dönüşecekti.
 

1992 (11).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Bu göletten tünellerle Harran’a su ulaştırılacaktı. Daha sık duymaya başladığımız Harran Ovası’na su ulaştırılması için süreç içerisinde Samsat ilçesi, 34 köy ve 85 mezranın sular altında kalacaktı.

1990’ların gündemi yöre için Harran’dı. Bütün konulara, sorunlara panzehir olarak Harran gösteriliyordu. Hem uçsuz bucaksız arazileri, hem de Harran’da bulunan tarihi kalıntılar, benzersiz evler ilgi odağı haline geliyordu, getiriliyordu.

İşte o yıllarda herkes gibi ben de Harran’ı merak etmeye başladım. Hem babamın gittiği yol, hem de ilginç evleri merakımı kamçılıyor, görme isteğimi artırıyordu.
 

1992 (13).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Geçmişi 7 bin yıl öncesine dayanan ve adı asırlardır değişmeden günümüze ulaşan nadir yerlerden biri olan Harran Ovası’nı, konik kubbeli evlerini, asırlar öncesinden kalan kalıntıları ve belki nar kabuğunu alan köylülerle tanışmak, fotoğraflamak niyetiyle 1992 yılında babamın izlediği yolu günün koşullarına denk bir arabayla kat ederek ziyaret etmiştim.  
 

1992 (1).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

İlk anda gözüme çok değişik gelmese de, Harran sokaklarında gezdikçe doğu masallarının görüntüleriyle örtüşen dokusu belirgin ve ilginç gelmeye başlıyordu.
 

1992 (18).jpg

Özellikle de konik kubbeli evler beni birkaç asır öncesine götürüyor, adeta geçmişe taşıyordu. Bir zaman kapsülünde değildim ama bulunduğum zamanın çok gerisinde bir yerlerde kendimi görüyordum.
 

1992 (2).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Gerçekten de 1992 yılındaki Harran oldukça otantik ve eskinin son hali gibi duruyordu. Bu nedenle Harran’ın hem fotografik yönü, hem de tarihsel dokusu bende unutulmaz anılar bırakmıştı. Modernleşen hayatın orta yerinde, çağa kafa tutan bir yapısı vardı.
 

1992 (3).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Harran’ı ziyaret ettiğimde henüz tünellerden su bırakılmamıştı. Suyun Harran’daki arazilere ulaşması için son çalışmalar yapılıyordu.

Güneşten kuruyan, sararan ovanın ortasında asırlar önce, beyaz taşlardan yapılmış görkemli bir kale, alan olarak kaleyi birkaç katı büyüklükte bir bilim merkezi ve binlerce yıllık Mezopotamya’nın konik kubbeli evleri Harran’ı ilginç kılıyordu.

Kale bir yıkıntı halde olsa da, görkemli dururken, asıl ilgiyi konik kubbeli evler hak ediyordu.
 

1992 (4).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Henüz betonla yeni tanışan Harran 1990’lı yıllarda eskiyi terk edip, yeni olana hızla koşuyor, konik kubbeli evlerin yanında ek beton yapılar göze çarpıyordu. Buna rağmen Harran hala eski dünyanın bir yansıması olarak 20’nci yüzyılda varlığını sürdürüyordu. 

Kimisinin kümbet, kimisinin konik kubbeli yapı dediği evler aslında 7000 yıllık Mezopotamya mimarisinin tipik örnekleri arasındaydı.
 

1992 (14).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Sadece Harran’da değil, Mezopotamya ovasında, Suriye içlerinde, Akdeniz’e kıyısı olan bazı ülkelerde rastlamak mümkündü. Sonraki yıllarda aynı evlere benzer yapıları Suruç Ovası’nda bazı eski köylerde de görecektim.
 

1992 (6).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Bu evlerin mimari yapısı arazi üzerine oturtulan bir kare temel üzerine yan yana taş duvardan inşa edilen odaların iç içe açılması ve odaların taş duvarlarına dayanacak şekilde gökyüzüne doğru daralan bir huni şeklinde kubbe inşa edilmesine dayanıyordu.

Harran kalesinin çevresindeki evlerin tarihçesi mimari olarak 7 bin yıl öncesine dayansa da, bu evlerin inşa süreci tahminen 180-200 yıl öncesine dayanıyor.
 

1992 (5).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Osmanlı’nın Suriye ve Ortadoğu’nun değişik yerlerinden buraya yerleştirdiği Arap Aşiretleri tarafından, ören yerlerinden toplanan tuğlardan inşa edildiği tahmin ediliyor.

Bu evlerin en büyük özelliği yazın kavurucu sıcaklara karşın serin, kışın ise sıcak olması. Taş, toprak, tuz ve samandan yapılan bu evlerin asırlarca ayakta kalması her yıl balçıkla sıvanmasına bağlı. Her yıl dışardan balçıkla sıvanması yıkılıp, harap olmaları geciktiriyor.
 

1992 (9).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Kentin orta yerinde ise taşlardan örülmüş kemerli kocaman bir giriş kapısı ve gökyüzüne doğru uzanan dört köşe şeklinde sarı Urfa taşından inşa edilen bir kule. Moğol saldırılarında yıkılmış olan ve hayatın izlerini hala yansıtan lahit taşlar öylece duruyordu.

Harran’ı tarihte var eden bilim merkezi, Moğolların saldırılarında aldığı yaraların izini aradan asılar geçmesine rağmen taşıyor, var olma inadını sürdürüyordu.
 

1992 (15).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Yüzlerce yıldır ayakta kalan kule ise ihtişamından bir şey kaybetmemiş olarak karşımızda duruyordu. Anlatılanlara göre Harranlı bilim insanları bu kuleden gökyüzünü inceliyormuş. Bu nedenle buranın bir rasathane olduğu da söyleyenler vardı.

1992 yıllarında Harran’ın antik alanını çepeçevre saran surları yer yer yıkılsa da önemli ölçüde ayaktaydı. Surların iç kısımlarında bulunan alan ise tek kelime ile tarih fışkırıyordu.
 

1992 (7).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Nereye baksan insan emeğiyle yapılmış taşlar, kitabe ve yarısı toprak üstünde kalan yapılar göze çarpıyordu. Harran’ın en yüksek tepesinde bulunan höyüğün yer yer gelişi güzel kazılmış olduğu, yer yer kırılmış çanak çömleklerin ortalıkta durduğu görülüyordu.

O gün Harranlı çocuklarla gezmiş ve birkaç asır öncesine giderek, tarihin kanlı sayfalarında dolaşmıştım. Etkilenmiş, hayran kalmıştım.

Dünyanın en önemli bilim merkezi, ilk çağların mimari yapısını yansıtan konik kubbeli evler ve görkemli bir kaleyi arkamızda bırakarak oradan ayrılmıştım.
 

1992 (8).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Harran asırlardır ilgi odağı olmayı beceren bir yer. Yıllardır onlarca batılı diplomat, fotoğrafçı, gazeteci, araştırmacı, arkeolog buraları incelemiş, fotoğraflamış, kayıtlara geçirmiş. Benimkisi ise onların izini sürdürmek, belki ayrıntılar arasında birkaç fotoğraf çekmekti.

1992 yılının Haziran ayında Harran şaşkın, devlet ise gururlu görünüyordu.  Köylüler babamı tanımıyorlardı ama nar kabuğu ve cıftı biliyorlardı.
 

1992 (10).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Bugün Harran’da kazılar hala devam ediyor. Tarihi, her vurulan kazmada daha gerilere uzanıyor ve görkemli geçmişini bugünlere taşımanın yorgunluğunu yaşıyor. Bir turizm objesi olmaktan öte binlerce yıllık bir tarihin izlerini günümüze taşıyor, kültürel bir mirası yaşatıyor.

1979 yılında üzerinde bulunan bütün taşınmazlarla birlikte sit alanı ilan edilen Harran, 2000 yıllarında ise Unesco tarafından Dünya Mirası Geçici Listesine alındı.
 

1992 (12).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş, 1992

Harran ve çevresinde yapılan çalışmalarda 960 konik ev kayıt altına alınmış. Yıllar içerisinde bu sayı giderek azalmış olduğu görülüyor.  Kimisi bakımsızlıktan yıkılmış, kimisi özellikle yıktırılmış ve yerine sit alanı olmasına rağmen beton yapılar inşa edilmiş.

Harran asırlardır biliniyor. Zaman zaman uyku tünelinde uykuya dalıyor, zaman zaman yeniden tarih sahnesine çıkıyor. Bu bazen bir fotoğrafçının, bazen bir gezginin çabaları sonucu ortaya çıkıyor.
 

FİKRET OTYAM HARAN 09w.jpg

Fotoğraf: Fikret Otyam

1953 yılında Harran’ı gezip, sosyal hayatı fotoğraflayan Fikret Otyam’ın adını anmadan geçmek etik olmaz. Bugün elimizde olan o döneme ait bir çok fotoğraf Fikret Otyam’a ait.
 

Fikret Otyam Harran .jpg

Fotoğraf: Fikret Otyam

Harran’ı dünyaya yeniden duyurmuş, bir nevi yeniden keşfetmiştir. Çünkü Fikret Otyam, hayatının sonuna kadar Harran sevdasını hiç kaybetmeden çalışmalarını yürütmüş; gözlemlerini Harran ve Harran Koçaklaması adlı kitaplarla ölümsüzleştirmiş, yüzlerce fotoğraf çekmiş ve Harran’da ki somut hayatın izlerini tablolarında çizmiştir.
 

FİKRET OTYAM HARRAN TABKOSU.jpg

Fikret Otyam ve Harran tablosu

Yine dünyaca ünlü usta Fotoğrafçı Ara Güler 1960 yıllarında Harran’ı fotoğraflamış, çektiği fotoğrafları dünyaca ünlü fotoğraf ajansları vasıtasıyla dünyaya tanıtmıştır.

Yani Harran’ı Harran yapan bu iki usta fotoğrafçıdır. Aradan yıllar geçse de eserleri hala dünyada dolaşımdadır.

Ara Güler ve Fikret Otyam aralıklarla vefat ettiler. Arkalarında devasa bir Harran Arşivi bıraktılar, genç fotoğrafçılara yol açtılar.
 

bellitaş köyü ara güler 1967.jpg

Bellitaş köyü, 1967 / Fotoğraf: Ara Güler

Bugün Harran’ın milyonlarca fotoğrafı çekiliyor ama hiç biri eski Harran’ın etkisini veremiyor…

Tıpkı 2021 yılını son günlerinde gidip, çektiğim fotoğraflar gibi. 2000 yıllarında ilçe olan Harran kendi öz kimliği olan  Konik Kubbeli topraktan evlerini her gün biraz daha kaybederek artık sadece bir kaçının varlığını koruyor, antik alan turizm objesi olarak varlığını sürdürüyor.
 

Oysa doğru olan hem tarihi dokuyu korumak, hem de binlerce yıllık sosyal hayatı geleceğe aktarılması için önlemler almak. Kullanılmayan, gerçek hayatta var olmayan hiçbir eser yıllarca ayakta kalamaz.

Tıpkı Konik Kubbeli Evler gibi. Konik Kubbeli evler gerilik simgesi değil, sıcak iklimin ortaya çıkardığı özel bir mimari yapıdır.

Bunlardan feyz alıp, yeni bir mimari yapı ortaya çıkarılacağına, beton evler yapımına hızla devam ediliyor. Harran’da ören yeri dahil, bütün alanda tarih ve kültürel doku bu nedenle tehlike altındadır demek mümkün.

Bunu abartı olduğunu düşünenler, Harran Sokaklarını bir bir dolaşsınlar yeter.
 

Ölmeden önce 2014 yılında Urfa’ya ziyarette gelen ve Sabri Kürkçüoğlu’na verdiği röportajda usta fotoğrafçı , şöyle diyordu:

“Kırk bir yıl içinde birçok kere geldim. Ama bu seferki gibi sizinle birlikte çok ayrıntılı gezmemiştim Urfa ve Harran’ı. Fakat gördüm ki bu şehirde idareciler çok yanlış işler yapmışlar. Mesela Tarihi Harran Şehrinin her tarafını beton evler, elektrik direkleri ve teller sarmış. Bir şehrin estetiğini bozmak için birebirdir bunlar. Mahvetmişler. Urfa hayalimizdeki Urfa olmaktan çıkmış oldu. Seninle birlikte yaptığımız gibi bir çalışma yapmak isteyenler Urfa’nın estetik bakımdan tahrip edilmiş bir şehir olduğunu göreceklerdir. Görsel kirliliğin belki en büyük örneklerinden biri olmuş Urfa. Valilikçe tarihi kent merkezinde kurtarma ve canlandırma çalışmaları yapılmakta, ama çok yetersiz bunlar. Büyük destek lazım.

Afrika ülkelerini, Bengladeş’i, Endonezya’yı, Hindistan’ın en ücra yerlerini gezmişim, bu kadar estetiksiz hale getirilen bir yer yok. Yani bu niye böyle ki?”


O gün, bu gün Harran’da aslında değişen bir şey yok diye düşünüyorum. Evet Harran kalesinde restorasyon işleri devam ediyor, kazılar sürüyor ama betonun önüne geçen bir imar anlayışı henüz hayata geçirildiği görülmüyor…

Harran bir kez daha keşfedilmeyi bekliyor.

Kaynakça:

Wikipedia
Kültürportalı
Sabri Kürkçüoğlu
Arlet Natali Avazyan