Yüzü tamamen yanmıştı. O zamanlar gencecik biriydi. Onun en büyük istek ve özlemi yüzüne yeniden kavuşmaktı. Televizyondaki haberlerden A Tıp Fakültesinde görev yapan bir doktorun yüz nakli yaptığını öğrendiği an onun için bayram anıydı. Dünyaya yeniden gelmiş gibi seviniyor, uzun yıllardır karşısına çıkamadığı aynaların karşısına çıkabileceğini düşünüyordu. Kendi yüzünü görmek için evinin her yerini ayna ile kaplamaya hazırdı. O anda evinde hiçbir aynanın neden olmadığını hüzünle yeniden gördü. Onun, bir yüze ait olma hayali vardı, fakat parası yoktu. Para kazanacak onunla yeni yüzüne kavuşacaktı. O da yetmiyordu. Kavuşacağı yüzü nasıl bulacaktı. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki kaza ve ölüm haberlerini inceliyor. Sağlam kalmış bir yüz var mı? diye. TV’lere daha fazla bakıyordu. Ölüleri, yaralı olarak hastaneye götürülenlerden çoğunun da öleceğini biliyordu. O yüzden TV haberlerini izlerken kendisini yeni yüzüne daha yakın hissediyordu. TV’den resimler çekiyor, gazetelerdeki ölü yüzlerini kesip biriktiriyordu. Bu resimlerden hangisinin kendisine yakışacağını kestirmeye çalışıyordu. Şimdiden binlerce resim biriktirmişti. Her bir yüzü buldukça umudunu daha da artırıyordu. Beğendiği yüz resimlerinden bir kısmını büyütüp evinin değişik yerlerine asıyordu. Bu yüzlerden birinin kendi yüzü olabileceğini o kadar kendisini inandırmıştı ki, bir zamanlar kendi yüzünün olduğunu unutmuştu. Hayallerini, evinde asılı yüzler süslerdi. Bu yüzlere nasıl kavuşacaktı? O doktoru nasıl bulacaktı?
Çok şey yazmaya gerek yok. Sözde de olsa, özde de olsa demokrasi sandık rejimidir. Sandıktan çıkan sonuç hile hurda süreci yaşasa bile sonuca göre ülke yönetimleri belirlenir. Yani sayılan oyların miktarı, hükümeti ortaya çıkarır.
Yani ne kadar yem, o kadar takla meselesi gibi…
Şimdi nereden çıktı bu sandık diye sorabilirsiniz. İçimden geldi, yazmak istedim.
Başka bir nedeni yok. Demokrasilerde hile de bir yöntemdir. Engelleyebildiğin oranda adalet sağlanmış olunur. Yani sandıkta örgütlü değilsen, sonuç senin alehine gelişir.
İçimden geldi, valla söyletiyorlar. Ben yazmıyorum, bütün suç parmaklarımın…
Şimdi yeniden ilkokul Hayat Bilgisi dersinin demokrasi kısmına dönmek gerekiyor sanırım.
Demokrasi çoğunluk rejimidir. Çoğunluğun bir avuç azınlığa zulum etme rejimi değildir. Yani hak, hukuk demokrasinin olmazsa olmazıdır.
Çoğunluk ise çeşitliliğe dayanır. Her düşünce, her inanç, her kimlik hatta her cinsiyet kendini ifade eden kanallar yaratır. Bu genellikle demokrasilerde siyasi partidir. Bundan sonrasını yazmaya gerek var mı?
Siyasi Partiler seçimlere hazırlanır, eşit koşullarda yarışır ve aldığı oy oranında temsiliyetti yakalar. Buna nispi temsil denilir. Ülkemizde uygulanmaz ama tanımı böyledir.
Mesele şudur. Eğer demokrasi iddiamız varsa, çeşitliliğe, farklılığa tahammül etmek, yasaları buna göre düzenlemek gerekir.
Öyle kırmızı çizgi, beka , vatan, sakarya hikayeleri demokrasilerde geçerli akçe değildir.
Tek geçerli olan halkın tercihi ve tevecühüdür.
Sandık birazcık farklı sonuçlar gösterince, yeni renklerin ortaya çıkması gayet doğaldır. Bu bazen var olan gemiyi terk etmek, bazen de toplumun içinden kendiliğinden ortaya çıkma şeklinde olabilir.
Demokrasi budur zaten. İlelebet bir düşünce, bir grup, bir parti ya da bir adam başta kalamaz. Böyle bir dünya yok.
Vor olan da demokrasi değildir.
Dolayısıyla herkes demokrasi dersine yeniden çalışmalı bence. Şariat istiyenler , sosyalizm talep edenler,totoliter rejimi benimseyenler olabilir. Zararı yok. Ortak payda demokrasi ise bunları gögüslemek zorundayız.
Demokrasi asgari düzeyde ortaklaşma rejimidir. Varlığım, varlığına emanettir. Kimse kimsenin efendisi değildir. Herkesin hakkı saklıdır ve anayasal güvence altındadır.
Böyle olmaldıır, böyle yaşanmalıdır. Böyle değil mi?
Yine dörtüyorlar beni. Niye dürtüyorlar, niye yazdırıyorlar?
Baran sokak aralarından yürüyerek, farkında olmadan Çınaraltı
Çay Ocağına ulaştı.Belki üç kilo metre yol yürümüş,sıcaktan bunalmış ve
yorulmuştu.Ter bütün göğsünü kaplamış, atleti ıslanmış, koltuk altları
tuzlanarak, koyu renkli gömleğinde beyaz lekeler bırakmıştı.
Aylardır düzenli bir iş yapmıyordu.Evdeki işleri iş
saymasak, sabah erkenden evden çıkarak, amele pazarında birkaç saat boyunca iş
bulma umuduyla duruyor, işçiye ihtiyacı
olan birisinin kendisini işe götürmesini bekliyordu.
Ama bir kaç aydır tek bir gün bile olsa işe çıkamamış, tamamıyla
işsiz kalmıştı. Daha önceleri sürekli çalışabilecek işler peşinde koştururken, son
aylarda gündelik işler bile bulamıyordu.
İşsizlik artmış olacak ki, amele pazarı her gün biraz daha
kalabalıklaşıyor, gündelik işlerde çalışmak için gelenlerin sayısı artıyordu.
İşçilerin arasında yıllardır gündelik çalışanların yanında, amale dünyasına
yabancı üniversite mezunu kişiler de vardı.
İşsiz sayısı artıyordu gün be gün…Herkes iş arıyordu, yediden
yetmişe iş arıyordu.
Amale pazarı hiç böyle kalabalık olmamıştı, işsizlerin
gidebileceği başka bir yeri de yoktu.
İşçi bulma kurumu ise tamamıyla bir yalandı. Adı, binası,
çalışanları vardı ama iş dağıtacak adaleti yoktu.
Baran bu nedenle uzun süredir işsiz bir şekilde ortalıkta
dolanıyor,hangi kapıyı çalsa, üzerine kapanıyordu.
Tek çare amale pazarıydı. Pazarda iş bulacak umuduyla sabah
erkenden geliyor, bekliyor, bekliyor, iş bulamayınca Çınıraltının yolunu
tutuyordu.
Amele Pazarı kalabalıklaşmış ama işçi bulmak için amale pazarına
gelenlerin sayısı iyice azalmıştı. Artık işçiye ihtiyaçları olanlar, pazara
gelmiyor, daha çok akraba ve dostları vasıtasıyla işçi buluyordu.
Amele pazarına gelen bir iki kaç kişi de ya yakınlarını, ya
da pazarda organizeli olan bazı işçileri işe götürmek zorunda kalıyordu. Bu
işçiler, gündelikçi arayanları görür görmez, öne fırlayarak çevrelerini sarıyor,adeta
kapatıyor, başka işçileri görmesini engelliyorlardı.
İşi bağladıklarında ise kendi adamlarına işaret ederek, çar
çabuk işçi arayan kişinin peşine takılıyorlar ya da arabasına atlıyorlardı.
Böylelikle geride Baran gibi kaderine razı kişiler
kalıyordu.
Çınaraltı Çay Ocağı da aslında bir işçi pazarıydı. İşçi
simsarları, ameleler, işçi arayanlar
hepsi buraya geliyor, bir yandan zaman öldürüyor, bir yandan da iş
umuduyla bekliyorlardı.
Burada bekleyen, gündelik iş kovalayanların büyük
çoğunluğunun düzenli bir işleri yoktu. Zamanlarını çay içerek, dama oynayarak
ya da uyuklayarak geçiriyorlardı.
Çınaraltı Çay ocağı aslında küçücük bir dükkân,birkaç tabura,
sürekli kaynayan bir semaver ve yıllardır çalışmayan bir duvar saati.
Bütün ayrıntı bundan oluşuyordu. Ne bir fotoğraf, ne bir tablo
vardı boyası eskimiş duvarlarda.
Şaşılacak kadar sadeydi, bir ayet bile duvarda asılı
değildi.
Yaz kış, müşteriler dükkân önünde, çınar ağacının gölgesinde
oturuyor, içeriyle pek işleri olmuyordu.
Oturur, oturmaz çayları önlerine gelir; çay ocağı ikinci
evleri gibiydi. Bazen çay içmek için değişik insanlar gelse de müşterilerinin
çoğunluğu işsizlerden oluşuyordu.
Bu nedenle çayın veresiye verildiği tek yerdi. Bir bakkal
gibi, çay borca yazılıyordu. İş bulunursa verilecek, bulunmazsa duvara yazılıp,
başka bir baharda ödenecekti. Defter ödenmemiş çaylarla doluydu.
Çay ocağının hemen önünde bulunan çeşme ise buranın simgesi
olmuştu. Her gelen oturmadan serin suyundan içer, yüzünü yıkayarak nefeslenirdi.
Bir su ki, dersin buz, içimi hoş, hazmı kolay bir kaynak
suyu. Gün yirmi dört saat akan sudan, kentin birkaç yerinde daha var. Yıllar
önce kentte olmayan şebeke suyuna alternatif içme suyu ihtiyacı için inşa
edilmiş. Kenttin kuzeyinde bulunan dağlardan, Gırlevik adı verilen kaynak suyun
uzantısı.
Baran da herkes gibi yaparak, önce buz gibi suyla yüzünü
yıkadı ve kana kana içti. Biraz da boynuna dökerek, serinlemeye çalıştı. Kafasını
suyun altına koymayı düşünse de, suyun serinliği düşünerek vazgeçti.
Yüzünü, boynunu birkaç kez daha suyla iyice yıkadı ve
saçlarını ıslatarak, boş bir yere oturdu.
Çınar ağacının gölgesi hemen fark edildi, serin bir hava
serinletti Baran’ı.
Daha nefeslenmeden çay önüne geldi,mis gibi kaçak çay,tavşan
kanı derler çay tiryakileri.
O da itiraz etmedi, buranın kuralları gereği, önüne konulan
çaya uzandı.
Tek lüksüydü çünkü.
Her gün belki on, belki on beş çay içerdi.
Çayını yudumlarken, Çınaraltına Sılêman adlı arkadaşı da
geldi.
Baran’ın yanına oturuverdi.
Baran’ın moralsizliğini bilen Silêman sessizce konuşmaya
başladı.
Mümkün oldukça çevrenin duymayacağı bir şekilde, biraz da
yaklaşarak:
“Baran bir iş buldum. Bizi kurtaracak bir iş.”
Baran iş lafını duyunca gözlerini kocaman açarak: “Ne işi,
nerede?”
Sılêman “Baran Kore’ye gideceğiz. Orada iş çokmuş. Bizim
köylüler işçi götürüyor.”
deyince Baran şaşkın
bir şekilde
“Kore neresi?”diye sordu.
Sılêman “Uzak bir ülke, Çin gibi ama Çin değil. Bayağı
zengin bir ülkeymiş. İş çokmuş…”
Baran duraksadı. Kore adını hiç duymamıştı, yabancı bir ülke
ve uzak bir diyardı…
Düşüncelere daldı, ortamdan sıyrıldı, günlerdir yaşadığı
işsizlik bütün hayatını alt üst etmişti. Yirmi altı yaşında, işsiz bir erkek
olarak zor günler geçiriyordu.
Evlenme çağında olmasına rağmen, işsiz olduğu için kimsenin
kapısına da gidemiyordu. Aile de yoksul olunca, hemen orada Kore fikrine sıcak
bakmaya başladı.
“Sanırım Adıyaman’dan iyidir.” Cümlesi istem dışı ağzından
döküldü. Arkadaşı içindekileri
okurcasına “Evet buradan kat be kat iyi. Bazı akrabalarım gitmiş. Oradalar, eve
para da gönderiyorlar.” diyerek Baran’ı cesaretlendirdi.
Sonra çay içtiler konuşmadan, akşam olunca eve gitmek üzere
dağıldılar…
Baran artık Adıyaman’da değildi. Bilmediği, tanımadığı hatta
adını duymadığı Kore sokaklarında yürüyor; kısa minyon tipli Korelilerle
selamlaşıyor, bazen de şakalaşıyordu…
Hatta kendisine bir iş bile bulmuştu…
Bu duygular içinde eve vardı.
Hiçbir şey konuşmadı. Annesinin sorularına, babasının hal
hatır sormasına üstün körü cevaplar vererek, iç dünyasında yaşadı.
İşsizlik çekilir gibi değildi. Her eve geldiğinde biraz daha
küçülüyor, eziliyor, bunalıyordu.
Bu nedenle zaman zaman geç saatlere kadar dışarıda turluyor,
yorulunca eve dönüyordu.
O saatte herkes uyusa da annesi bekliyordu Baran’ı.Gece de
olsa önüne bir sofra seriyor, oğlunun aç yatmasına gönlü razı olmuyordu.
Sofralarında bir iki dilim peynir, yoğurt ve belki
domates,salatalık olurdu.
Salama, sucuğa, ete yabancıydılar…
O gün de öyle oldu.
Birazcık yoğurdu sulandırıp, içine pişmiş pırpırım koyan
annesi sofrayı serdiğinde yanına soğan ve bir tabak da bulgur koydu…
Baran uzun süre sofraya baktı.
Oturmadan önce anne ve babasının duyabileceği bir sesle
“Sanırım iş buldum. Biraz uzak ama olsun, gideceğim.”
Annesi sevincini belli edercesine “Gözün aydın, inşallah iyi
olur. Kısmet oğlum”
Babası “Ne kadar uzakta, nerede?”
“Kore”
Babası: “Kore neresi, neredeymiş? Dedi.
“Kore diye bir ülke. Uzak ama çok iş varmış.Öyle deniliyor.
Bir çok Pirinli Kore’ye gitmiş.Ben de gideceğim.”
Herkes sustu, ağır bir hava ortalığı kapladı.
Annesi sessizliği bozarak “Kısmet neyse o olur, oğlum”
Baran karanlıkta, gözleri tavana dikmiş saatlerce düşündü.
Bir düşünce belirdi, biri yok oldu. Ard arda uçuşan düşünceler gece boyunca
zihnini meşgul etti. Uyuyamadı, yorgun düştü, içi acıdı ve hüzünlendi.
Ama gitmekten başka da bir umut ışığı belirmedi içinde…
Gün doğduğunda, Baran çoktan Pirin yolundaydı. Güneş bir
insan boyu yükselmiş, etrafta insanlar belirmişti. Uyuyanlar uyanmış, köylüler erkenden
işlerine gitmek için sokaklarda telaşlı telaşlı koşturmaktaydı. Tarlaya giden
kadınlı, erkekli, çocuklu gruplar uyku mahmurluğunda yürüyorlar. En çok da
tütün reşberleri dışarıdaydı. Çünkü tütün işleri sabah erkenden serinlikte
görülür, sıcak bastırınca bırakılırdı.
Baran Pirin Mağaraların bulunduğu alanda durakladı. Ne çok
mağara var diye düşündü. Neydi burası, niye yapılmıştı diye kendi kendine
sordu.
Bu mağaralar 10 bin yıllıktı. Yer altında, yer üstünde
kayalara oyulan bir koca bir kent gibiydi.
Kayalara oyulmuş mağaraların içinde mezar odaları, oturma
yerleri ve yollar çok eski çağların izlerini taşıyordu. Yıllarca toprak altında
olan Pirin Mağaraları, Komagenne Krallığıın derin izlerini taşıyor.
Baran kendi çevresinde dönerek Pirin Mağaralarına ve Pirin
Köyüne baktı, baktı…
Başı dönene kadar çevresinde döndü.
Bu kayaları nasıl oymuşlar, neyle oymuşlar diye düşündü.
Bir grup turist ise
mağaralarda dolanıyor, inceliyor, fotoğraf çekiyordu. Baran turistlere bakıp,
durdu, bir süre izledi. Aralarında Koreli var mı diye düşündü. Ayırt edemedi
ama çekik gözlüler göze çarpıyordu.
Çevrede tütün ekimi başlamış, tarlalar insanlarla dolmuştu.
Burada yaşayanlar Pirin Mağaralarıyla değil, tütünle ilgileniyorlardı.
Ne tuhaf dedi kendi kendine . “Onlar çok uzaklardan burayı
görmeye, ben ise çalışmaya gideceğim. Pirin ayaklarımın altında, ama bir defa
olsun merak edip, buraya gelmedim.”
Arkadaşının evine doğru yürümeye başladı. Gün başlamış,
yaşam büyük bir telaşla sürmeye odaklanmıştı.
Yolda bir iki köpek dişini göstererek havladı ama Baran’ın
üzerine yürümedi.
Zaten çok geçmeden arkadaşı köşeden belirdi…
Baran rahatladı. Köpeklerin saldırma ihtimali de ortadan
kalktı böylelikle.
Kuytu bir yere çekilmek üzere ara sokaklardan yürüdüler.
Pirin Mağaralarına yakın gölge veren ağaçların altında, uzun süre konuştular ve
köyden ayrılarak, şehirde birisiyle buluştular.
Karşılarında oturan kişi kendinden emin
“1000 dolar masrafı var. Bilet, yol masrafları, yeme içme
size ait. Sizi havaalanından alacaklar. Yapmanız gereken turist gibi uçağa
binip, Kore’de inmeniz. Her yönüyle turist gibi olmalısınız.Gümrük Kapısında
sizi Pirin’li Abuzer karşılayacak…1000 dolar peşin. Bir aksilik çıkmaz ama oldu
ya işler ters giderse, 500 dolarınızı iade edeceğim.Hepsi bu.”
“Peki iş, iş var mı?” dedi Baran.
“Evet, işi kafana takma, iş hazır, siz yeter ki turist gibi
davranın”
Baran sevindi, içinde ki umut büyüdü ama anne,babasına nasıl
anlatacaktı bunca parayı.
İçini derin bir sessizlik kapladı. Hüzünlendi, bir an umudunu
kaybetti.
Bu kadar parayı nasıl bulacaktı?
Arkadaşından ayrıldığının bile farkında değildi.
Yürüdü, uzun bir süre sokaklardan yürüdü ve eve ulaştı.
Önce bir şey söylemedi.
Kafasından her şeyi yeniden tasarlayarak anlatmak, eksiksiz
ifade etmek istiyordu.
Yemeğe oturduklarında Baran konuşmaya başladı.
“Bu gün bizi gönderecek kişiyle konuştum. 1000 dolar
istiyor. Yol ve masraflar bize ait. Bunun da 1500 dolar tutacağını söylüyor.
Yani bütün masraf 2500 dolar. 1000 doları peşin vereceğiz. Ben, Sılêman ve üç
kişi daha var. Gitmekten başka bir yol kalmadı. Günlerdir iş arıyorum,
çalmadığım kapı kalmadı. İnşaatlar da bile işçi ihtiyacı yok, olan da
akrabasını çalıştırıyor. Burada durup, ne yapacağım? Siz söyleyin, ne yapacağım?
Kore’de çalışanlar evlerine çok para gönderiyor.”
Annesi bir şey demedi, babası iç çekerek “Dediğin çok para.
Bakalım nasıl bulacağız. Bir inek var içerde. Satsak bu parayı çıkarmaz. Gitmen
için çok ama çok borçlanacağız.”
Derken aslında Baran’ın fikrini de benimsemişti. Çevreden
gidenler hakkında konuşulanları duymuş, Kore fikrini benimsemişti. Tek mesele
paraydı.
Baran sessizce beklemeye devam etti.
Babası
“Yarın ineği satalım. Sonra diğer para için bakarız.”
Herkes sustu.
Baran sofraya baktı. Yemekleri inek sayesinde biraz olsun
çeşitleniyordu. İneği de satarlarsa ne yiyip, içeceklerdi diye düşündü.
Sustu, kimse de bir şey söylemedi.
Yemek öylece kaldı. Uzunca bir süre sofra yerde kaldı, sonra annesi kimsenin daha
yemek yemeyeceğini düşünerek, sofrayı alelacele topladı.
Gece boyunca kimsenin uykusu gelmedi. Evin damında,
gökyüzünün altında öylece kalakaldılar. Yatar gibi yaptılar, ama kimse uyumadı,
daha doğrusu uyuyamadı.
Gün ışıdığında gözler şiş, moraller bozuktu…
Annesi babasına “ineği satma, ineği satarsan ne yeriz, ev de
bir şey mi var?” diyordu sessizce.
Baran duyuyor ama hiç ses çıkarmıyordu.
Babası da annesinin söylediklerini sanki hiç duymuyor,
dalgın dalgın eşinin yüzüne bakıyordu.
Babası erkenden para bulmak için yollara düştü, akşama kadar
da eve dönmedi.
Akşam geldiğinde terlemiş, yorulmuş, yorgun düşmüş bir halde
paranın bir kısmını temin ettiğini söyledi ve yarın diğer kısmı temin ederim.
Bakalım artık. Temin etmesek bile inek var dedi…
Baran yine sustu, içi acıdı ama bir şey söyleyemedi.
Bahçede ki ineğe baktı, aile bireylerine. Çaresizliğin
girdabında gidip, geldi.Gece boyunca düşündü, düşündü, bir çıkar bulamadı. Ne
olursa olsun, gitmeliydi.
Ertesi gün, babası paranın büyük kısmını akrabalarından borçlanarak
buldu ve ineklerini satmaktan kurtardı.
Paranın bulunması Baran’da bir heyecan fırtınası yarattı.
Şimdi her zamankinden daha fazla Kore’ye yakındı. Önünde hiçbir engel
kalmamıştı diye düşünüyordu.
Parayı bulmuş, evraklarını hazırlamıştı.
On beş gün zor geçti Baran için. Artık çay ocağına gitmiyor,
daha çok sokak aralarında, cadde üzerinde ki mağazalarda dolanıp, duruyordu.
Bir turist nasıl giyinir, ne yapar öğrenmeye çalışıyordu.
Tatil için uygun elbiseler aldı, ellerini her gün kremle
besledi ve gidiş günü gelip çattı.
Otogara annesi, babası ve bütün kardeşleri yolcu lamaya
geldiler. Araç hareket etmeden herkesle vedalaştı. Herkes sus pus olmuş,
içlerinde ağlıyordu. Annesi dayanamadı, boşaltı göz yaşlarını, sonra kardeşleri
göz yaşlarını tutamadılar.
Babası metanetle yolculadı oğlunu, hiç konuşmadı.
Baran herkesle tek tek vedalaştıktan sonra geriye bakmadan
otobüse kendini attı ve hemen koltuğuna oturdu. Hiçbir şey görmüyor, içi
daralıyordu.
Otobüs hareket ettiğinde, zor bela elini salladı.
Derin bir sessizliğe gömüldü, arkadaşlarıyla yan yana
olmasa, hüngür hüngür ağlayacaktı.
Otobüs gece boyunca zaman zaman otogarlara girerek yolcular
aldı, yolcular indirdi. Geceyi yararak yolu almaya devam etti.
Baran hiç inmedi, mola yerlerinde bile koltuğundan kalkmadı.
Zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için kısa süreliğine bir iki kez inmenin
dışında inmedi.
Arkadaşlarının bütün uyarılarına rağmen, koltuğa yapışık bir
şekilde İstanbul Esenler Otogarına vardı.
Otobüsten indiğinde ayakları kütük gibi olmuş, idrardan
böbrekleri şişmişti.
Kendisini zor bela tuvalette attı.
Yüzünü yıkadı, aynada kendisine baktı.
Yüzü sapsarıydı, bilinmezliğe yolculuğun derin ifadesi alnında,
göz bebeklerinde birikmişti.
Beş arkadaş sıkı bir pazarlıkla aynı taksiye binerek,
havalanın yolunu tuttular. Yol boyunca şoförün sorduğu hiçbir soruya cevap
vermediler.
Havaalanın giriş kapsına geldiklerinde hepsinin heyecandan
dili tutulmuştu bile.
Sağa sola baktıktan sonra, dış seferler kapısından girdiler
içeriye.
Uçuş zamanına bayağı vardı, işlemlerini bitirdikten sonra
uçağı beklemeye başladılar.
Kalabalıktan, havaalanın hareketliliğinden başları döndü,
midelerine kramplar girdi. Çok yabancıydılar bu hareketliliğe, bu dünyaya.
Kore uçağının kalkış için anonsları yapıldığında, herkesten
önce giriş kapısına yöneldiler ve uçağa herkesten önce bindiler.
Hiç biri daha önce uçağa binmemişti. Bir sürü yanlış
davranıştan sonra yerlerini bularak, oturdular koltuklarına.
Uçak havalandığında Baran nefesini tuttu ve koltuğa gömüldü.
Yolculuk bitene kadar pencereden gökyüzüne, gecenin
karanlığına baktı. Hiç böyle bir duygu yaşamamıştı. Çevresinde bir sürü
yabancı, arkadaşlarının dışında tanıdığı hiç kimse yoktu. Gülenler, konuşanlar,
keyifle içeceklerini yudumlayanlar ona çok yabancı ve uzak geliyordu.
İşte o an, geri dönülmez bir yolda, bilinmezliğe uçtuğunun
farkına vardı, nefesi daraldı. Göksünü havalandırmak için, gömleğinin düğmesini
açtı.
Hala nefes almada zorluk çekiyordu.
İçinde ki hüzün, derin bir acıya döndüğünde yolculuk
bitmişti.
Uçaktan indiğinde, hayatın şokunu yaşadı Baran.
Her şey o kadar
yabancıydı ki, ne yapacağını karar veremedi. Hangi yöne, hengi kapıya
yöneleceğini bilemedi.
Arkadaşlarıyla kala kaldı orta yerde.
Ne yazıları okuyabiliyorlar, ne de yönleri
çıkarabiliyorlardı. Beş yabancı olarak orta yerde kaldılar. Çevrelerine
baktılar, herkesin gittiği koridora yürümeleri gerektiğini kandi aralarında
kararlaştırdılar. Yanlış kapılara yöneldiklerinde ise görevliler kontrol
noktasına gitmeleri gerektiğini el kol hareketleriyle anlattılar.
İtiraz etmediler, kalabalığın içinde, koridorda ilerlediler.
Gece ilerliyor, Baran ve arkadaşlarının tedirginlikleri de
artıyordu.
Sıraya girdiler kontrol için. Hava alanı bayağı büyüktü ve
bin bir çeşit insan vardı en çok da kısa boylu, çekik gözlü Uzakdoğulular…
Polis pasaportlarına bakınca Baran ve arkadaşlarını kontrol
odasına aldı. Onların dışında birkaç yabancı daha vardı.
Önce Korece konuştular, anlamadıklarını görünce, İngilizce
konuştular, İngilizce’de bilmediklerini göründe hepsini, daha gerilerde bulunan
nezaret tarzında dizayn edilen bir odaya kapattılar.
Ne kadar zaman geçti bilmediler. Saatlerine el koymamışlardı
ama kimsenin saate bakacak gücü kalmamıştı. Her biri ayrı bir yere
çekildiler,uzun tahta ranzalara oturdular.
Temiz bir yerdi ama dışarıdan yalıtılmıştı. Penceresiz,
havalandırma sistemi olan bir odaydı,içerisi iyi aydınlıktı, ışıklar da sürekli
yanıyordu. Duvarlarda Korece ve İngilizce panolar, uyarı levhaları vardı.
Öyle beklediler, içlerinde ki korku büyümüştü.
Baran kalbinin hızlıca attığını, gögüs kafesini zorladığını
hissediyordu. Korkunç bir susuzluk çekiyor, beklemenin ne zaman biteceğini
düşünüyordu.
Kapı açıldı. Baran ve odada bulunan herkes irkildi. Önce
Baran, sonra yol arkadaşlarını işaret ederek, dışarıya buyur ettiler.
Başka bir odaya, penceresi olan bir ofise aldılar.
Ellerine baktılar, uzun uzun. Çantalarına, özel eşyalarına
tek tek baktılar. Cüzdanlarında ki para miktarına, kimliklerini incelediler.
Elbiselerini, üzerlerinde ki notları bile kontrol ettiler.
Baran’ın cüzdanından çıkan, Amerikan Bankalarına ait kredi
kartını uzun uzun incelediler. Bir yana bırakarak, yeni gelenlere gösterdiler.
Ceplerinde ki para miktarını kayıt altında aldılar.
En çok da kredi kartlarına bakıyorlardı. Gelmeden herkes bir
kredi kartı temin etmişti. Kimsenin hesabında tek kuruş yoktu ama kredi
kartları vardı. Baran’ın iki kredi kartı vardı üstelik. Görevliler en çok Baran’ın
cüzdanından çıkan ABD menşeli kredi kartını inceliyorlardı.
Baran’ın da dikkati çekti bu özel ilgi. Bir arkadaşı vermişti
yolculuğa çıkmadan. ABD’de okuyan ilkokul arkadaşı yaz tatilinde Baran’la
karşılaşmış, sohbet etmişlerdi. Kore’ye gideceğini söyleyince, arkadaşının
söylediklerini hatırladı…
“ İşiniz çok zor.
Söylendiği gibi değil, her yerde sıkıntılar var. Turist olarak sizi kabul
etmeye bilirler. Sana bir kart vereceğim. İçinde para yok ama sena prestij
kazandırır. Bu kartı cüzdanında bulundur, belki sana faydası olur.”
Polisin iki de bir kartta bakması Baran’ı hem tedirgin
ediyor, hem de sevindiriyordu. Çünkü arkadaşı boşuna vermiş olamazdı…
Gelmeden birkaç gün önce ellerine krem sürmesi saçma
gelmişti Baran’a ama polislerin sık sık avuçlarını içlerini kontrol etmesi,
ellerini incelemesi, kendilerini
gönderen kişiyi haklı çıkarmıştı.
“Elleriniz turist eli olmalı, nasır filan olmamalı” dediğini
hatırladı Baran.
Bayağı bir zaman sonra bir tercüman getirdiler.
Koreliler tercüman vasıtasıyla sordu, Baran ve arkadaşları
cevapladı, ailenin geçim kaynakları, kardeş sayısı ve mülkiyetleri,
cüzdanlarında ki kredi kartları, öğrenim durumu, neden geldiklerini ve yaptıkları işleri sordular.
Baran ve arkadaşları önceden belirlenen cevapları
söylediler. Hepsi çiftçiydi, hayvancılıkla uğraşıyorlardı, aile çiftlikleri
vardı…
Sorgulama bittikten sonra Baran ve arkadaşlarını iki gruba
ayırdılar. Her iki gruba birer görevli
vererek, zıt iki yöne yürümeleri istendi.
İçleri burkuldu. Bir grup geriye gönderilecekti demek, ama
geriye dönecek olan kimdi bilmiyorlardı. Yürürken içlerinden birisi yüksek sesle:
“ Baran ikiye ayrıldık, yönümüz nereye bilmiyorum ama içimizden birileri Kore’ye
ayak basacak. Hasça kalın”
Hepsi yürüyordu görevliler eşliğinde ama gidecek yönleri
farklıydı.
Baran ve bir arkadaşı birazdan çıkış kapısına vardıklarında
anladılar ki diğer arkadaşları Kore’ye kabul edilmemişlerdi. Onlar geldikleri
yöne gönderildiler.
Üzüntü, sevinç, tasa iç içe geçti o an. Şimdi her şey
yolunda görünüyordu. Ne de olsa turist idiler. Önlerine çıkan görevliler
Uzakdoğu geleneklerine uygun eğilerek selamlıyor, hoş geldiniz anlamında yol
gösteriyorlar..
Kapıdan çıktıklarında artık Kore ayaklarının altındaydı.
Bir yeri tanımak için,güneş doğmadan sokaklarda olmalı insan.
Otogarlar,tren istasyonları, ibadet merkezleri, köprü altları ve otobüs
durakları gerçekliğin aynasıdır.
Hakikat bu saatlerde abartısız, yalın ve çıplaktır. Ne
makyaj, ne de maske vardır insan yüzlerinde.
Her şey çıplak, çırıl çıplaktır. İnsan yüzleri uykunun derin
izinde daha yalındır,yalansız ve sahicidir.
Evsizler parklarda bulabildikleri bankalarda, köprü
altlarında ve sığınabildikleri yerlerde uyurken, sokak köpekleri hemen
yanlarındadır. Oysa gündüz evsizler belirsizdir. Orda burada görünseler de
kimse onların sokakta uyuduğunu bilmez, bilmek istemez.
Yaz kış, durum aynıdır aslında. Evsizler güneş doğduğunda
uyanmak, varsa bir iki öteberisini uygun zulalarına yerleştirmek ve herkesten
önce yaşama akmak zorundadır.
Herkesin olduğu saatlerde parkta, kaldırımda, bankta, köprü
altlarında uyumak mümkün olmadığına göre, erkenden katılmak gerekiyor yalana,
dolana.
Keza evsizlerin yoldaşları olan mülteciler de açık alanda,
eski battaniyelere sarılarak uyurlar, çoluk, çocuk. Evsizlerin çocukları yoktur
genelde ama mülteciler dizi dizi bebelerle yaşamak, geceyi sabahlamak
zorundalar.
Yatakları beton, yastıkları kartondur. Yanlarında yarım kalmış
bir karpuz, artık ekmek ve yeryüzünün laneti olan tanınmış gazlı meşrubat
şişeleri…
Her şey bu kadar olağan hale gelmiş bir fotoğraf karesi
gibi.
Yoksunların saati, bu saattir. Varlıklarının en çıplak
göründüğü saattir.
Sonrası kocaman bir karmaşadır.
Erkenden uyanan işçiler, gündelikçiler ve memurlar bir
karmaşanın aktörleri ve figüranlarıdır.
Kağıt-karton toplayıcısı karton kutularla dolu çöp bidonuna hızla yaklaştı. Kutuları tek tek birbirinden ayırdı. Arabasına takılı çuvala bastı. Bazen ayaklarıyla üstüne çıkıp sıkıştırıyordu. Zevkle yapıyordu. Bazen eline ıslak, kötü çöpler de geliyordu. Ellerini ustaca çöpten çıkan peçetelerle kurutuyordu. O hep kağıt ve karton arardı. Plastikleri, camları, tenekeleri de bir kenara koyardı. Az sonra başka bir arkadaş gelip alacaktı. O arkadaşı da karton ve kağıda karışmazdı. Aralarında bir iş bölümü vardı sanki.
Bidonun diplerine kadar inmişti nerdeyse. Bir poşet gördü. Poşeti çıkardı. Bir poşet daha vardı onu da açtı. İçinde kitaplar vardı. Kitapları tek tek çıkardı. Kapağına baktı. Dini kitaplardı. Arapça, Türkçe kitaplar, Kur’an tefsirleri… O kitapları çuvalına koymadı. Çöp bidonunun yanındaki kaldırıma kitapları üst üste yığdı. Biri gelir alsın diye düşündü. Bir an önce gitmek istiyordu. Birileri onu orda görse kitapları almayabileceğini düşündü. Arabasını çekmeye başladı. Arkasına baka baka arabayı çekiyordu. Kimse yoktu ortalıkta. Biraz uzaklaştıktan sonra, kitapların yanına birinin geldiğini gördü. Gelen kişi kitapları eline aldı, tek tek baktı kitaplara. Hay Allah dedi. Bu kitaplar atılır mı? Diye içinden geçirdi. Acaba kim atmıştı bunları. Ama atılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Dini kitaplar olduğunu gördü. Evinde bu kitaplardan hiç olmadığını düşündü. Yüreği kaldıramadı. Onları orada bırakmazdı. Çöp bidonunun yanında bir poşet buldu. Tek tek bakarak kitapları poşete doldurdu. Sonra evine doğru gitti. Sabah erken bir saatti. Evdekiler henüz uyanmamışlardı. Kitapları çıkardı. Masanın üstüne koydu. Şimdiye kadar hiçbir dini kitap okumamıştı. Merak etti. Okumaya başladı. Dalıp gitti. Peygamber, Melekler, İman, Kıyamet ne varsa okudu. Okudukça merakı arttı. Çocukluğu ve gençliği aklına geldi. Ölmüş babasını hatırladı. Ne kadar da istemişti dini kitaplar okumasını. Çok çaba harcamıştı ancak birini dahi okumamıştı. O an aklına geldi. Keşke babamı dinleyip o kitapları okusaydı da babası görseydi. Kitaplardan başını kaldırdı. Acıkmıştı. Mutfakta bir şeyler vardı. Kitaplara daldığı sırada oğlu ve karısının kahvaltı yaptığını görmemişti bile. Daha önce de böyle olmuştu. Ama şimdi çok farklıydı. Acele ile bitirdi kahvaltısını. Sonra yine kitapların yanına gitti…
Çok vasat bir ilkokul hayatım oldu. 3. Sınıfa kadar Türkçe’yi çok az biliyordum. Ard arda değişen öğretmenlerimiz de işin tuzu biberi olunca, iyi bir eğitim aldığımı söyleyemem.
Bir çok şeyi üstün körü öğrendik. Ya biz işi sıkı tutmadık, ya da öğretmenlerimiz önemsemedi, eğitim sistemi ise bizi bir kobay gibi gördüğü için işlerin nasıl yürüdüğünü çok esas almıyor, kağıt üzerinde işleyen sistem yeterli görünüyordu. Okullar açıktı, öğrenciler sınıftaydı. Gerisi önemli görünmüyordu yani kimsenin umurunda bile değildik. Okulda görünmemiz yeterliydi.
Öğrencilik yıllarımızın çoğu törendi, anma ve alkıştı. Bazen
de bizi iki gün yataklara düşüren aşı.
Neyse ki ilkokulu bitirdim, bir çok arkadaş gibi. Takılmadan, sınıf tekrarı yapmadan bitirdim. Karnem de iyiydi. Uslu ve efendi bir öğrenciydim.
Sessizdim, içe kapanık ve donuktum.
Ama içim bir başka akıyordu.
Ortaokul acılarla ve büyük ayrılıklarla başladı.
Bir alt üst oluşun yaşandığı Siverek 78- 79-80’lı yıllar. Herkesin korkunç yaralar aldığı,hem ben de, hem de toplumsal düzeyde çözülmenin, yıkılmanın ve kırılmaların yaşandığı yıllar…
Tarihin kara lekeleri, kavgalar, çatışmalar,acılar ve
giderek karmaşıklaşan hayatlar silsilesinin kaba hesabının yapıldığı yıllar.
İkili, hatta üçlü iktidarın hayatımıza girdiği sisli yıllar.
Üç koca yıl. Korku, kaygı ve zap u rapt altında geçen
zamanlar.
Eğitim ile ilgili zihnimde az iz kalan,daha çok çalkantı,
çelişki ve içe dönük kıvılcımlarının
çakıldığı yıllar olarak zihnimde kalan dönemler.
Güzel insanlar, güzel arkadaşlıklar ve kesintiye uğrayan bir
zaman dilimi.
Darbe, 12 Eylül, Kenan Evren ve Siverek.
Askerler, panzer ve paletli tanklar. Delucan, Kör Mızo,
Şeytan Küçesi, Halk Sinemalı yıllar.
Öncesi yangın yeri, sonrası yangın yerinin düm düz ediliş
yılları.
İşte o yıllarda kitapla, yazıyla, fotoğrafla tanıştım. Biraz
özenti, biraz öğretmenlerimizin yöneltmesi beni kitapların dünyasına çekti.
Sanırım ilk kitap üzerinde derinlikli düşünmem ilkokul 5.
Sınıfta oldu. Ortadoğu çöllerinde kervan yolculuğunu anlatan, adını hatırlayamadığım
bir çocuk kitabıydı.
Beynimde şimşekler çakan, içimde ki gezi potansiyelini
ortaya çıkaran bir kitaptı.
Hemen o gün karar vermedim yazmaya. Ama içimden gezi ile
ilgili bazı parçalar harekete geçti sanırım. Sonra ki yıllar içinde aslında
yaşadıklarımı kayda geçirsem iyi olur diye düşündüm. Zaman zaman günlükler filan
yazdım. Karalamalar, şiir dizeleri ve beğenmeyip yırttığım saçmalıklar dönemi.
Ne çok kağıt karalıyordun o dönemde. Öylesine karalıyordum
ki, bittiğinde okunacak durumda değildi artık. Kalan bir iki boş yer olsa imza
mı atıyordum durmadan.
Neler mi yazıyordum?
Basit, kişisel ve özel.
Kendimce içimde ki hisleri döküyordum kağıda. Yazı
bittiğinde onlarca karalama ve onlarca imza…
Yani okunacak bir tarafı kalmıyordu artık.
Gülünç ama böyle sürüyordu yazı maceram…
Anlaşılmaz, karışık ve melankolik.
Ama bir gün ortaokul 3.sınıfta, yaz tatilinde annemle
birlikte gittiğimiz palî yani mercimek,
nohut, arpa, buğday hasadı ile ilgili yazdığım anı türündeki yazımın Türkçe
Öğretmenimiz ( Ali Şahin) tarafından beğenilip, okul duvarına(pano) asılmasıyla
içindeki fay hatları harekete geçti. İçimdeki kıvılcımlar ateş olup, bedenimde
kora döndü.
Artık bütün hayallerim yazı yazan, çizen bir insan olmaya
dairdi. Yazım duvar panosuna asılmış, bir de ilk kez bir fotoğraf makinem
olmuştu.
Ne hayaller kuruyordum, sormayın…
En çok da gazeteci olmayı; gezip, röportajlar,gözlemler
yazmayı hayal ediyordum.
O yıllarda Siverek yığınca sorunla boğuşuyordu. Ben de güya
bu sorunları yazacak, fotoğraflayacak ve herkese duyuracaktım. Bütün umudum bu
hayal çerçevesinde dönüyordu.
Bir gün iyi bir toplumcu gazeteci olacağımı düşünüp,
duruyordum.
Hatta bu konuda o kadar ileri gidecektim ki,
sınıf arkadaşım, ünlü avukat ve aynı zamanda yazar olan
Feyzi Çelik’e toplumsal davranacağıma dair verdiğim sözü yazılı hale getirip,
bir yerlerde saklayacaktık. Ben sorunları yazacak, toplumun fotoğrafını
çekecektim. Onun o yıllarda yazar olma hayali yoktu ama sanırım benden önce bu
işi sevdi ve başarılı bir şekilde devam ediyor. Hem iyi bir avukat ve iyi bir
kalem sahibi olarak sürdürüyor iddiasını.
Ben ise çalkantılar, çelişkiler içinde yazmaya, fotoğraf
çekmeye devam ettim…
Süreç içinde sorunları anlatıp, fotoğraflarsam bana makinemi
koyacak güzel bir çanta alacaktı. İmansız çanta mı hala almadı. Sanırım
toplumsal hakikati tam olarak anlatamadığı düşünmüş olacak ki çanta alma
meselesini unuttu ya da rafa kaldırdı.
Kendisi hatırlar mı bilmiyorum ama aramızda yazılı bir
sözleşme yapmıştık. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra evlerin giriş kapısının
bulunduğu taş duvarda ki aralıklardan birine saklamıştı.
Bir gün sözümüzü unutursak, çıkartıp okuyalım diye taşların arasına sıkıştırmıştık. Halen orda duruyor mu bilmiyorum. Belki Feyzi bilir.
O yıllarda çok hayal kurduk Feyzi’yle.
Lisede de aynı sırayı paylaştık. Doğrusunu yazmak gerekirse,
Feyzi çok çalışkan, ben ise eh ortalama bir öğrenciydim. Ben hayal kurardım,
Feyzi ise ders çalışırdı.
Ama sanırım yazı konusunda iyiydim…Merakım giderek artıyordu.
Lisede okul duvar gazetesi benim için erken üniversite oldu.
Yiğit mi yiğit bir edebiyat hocamız vardı. Sağolsun, uzun ve sağlıklı yaşasın. Nedret
Özbek. Şimdi ne yapıyor, nerede bilmiyorum. Uzun süre izini sürmeme rağmen
haber alamadım. Bir ara İstanbul’da yaşadığını duydum ama haberleşecek bir
kanal bulamadım.
Onun sayesinde hem Maksim Gorki, hem de Yaşar Kemal’ın bütün
kitaplarını lisenin ilk yıllarında okudum. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski , Lev Nikolayeviç Tolstoy ve başka yazarlarla tanıştım…
Öyle ki Yaşar Kemal’ın İnce Memed’i rüyalarıma girdi,
geceler boyunca. Çukurova’yı hiç görmediğim halde, gidip gelen ırgattan
dinlediklerimden öyküler çıkardım. Saydam Caddesini, Büyük Saati anlattım.
O yıllarda her hafta çarşamba günü son ders, sosyal
etkinlikler vardı.Ben Edebiyat Kolunda sorumluluk alarak, okul duvar gazetesinin
düzenli bir şekilde düzenlenip,
geliştirilmesinde aktif görevler aldım. Yazı artık benim için bir tutkuya,
okumak bir önceliğe dönmüş, merakım da iyice
artmıştı.
Merakla birlikte, çelişkiler zihnimi kaplamış, zaman zaman beni huzursuz etme derecesine
gelmişti. Merakım artıkça, kafamdaki çelişkiler de büyümüştü sanırım.
Daha ortada kendime
ait bir yol filan yokken, ilk badire çıktı karşıma. O yıllarda, Siverek lisesi
birinci sınıfta hayatı sorgulamanın bedeli olarak ilk kırmızı kartı yedim.
Duvar gazetesine yapıştırdığımız merhum Çetin Altan’ın YÖK ile ilgili yazısında
cuntaya eleştiri yapıldığı gerekçesiyle, Milli Güvenlik Dersine giren ve hatırlayabildiğim
kadarıyla adı Arif Dolmuş olan Binbaşı, yazıları tek tel kırmızı kalemle
yuvarlak içine alarak, hakkımızda soruşturma başlatmış,bir grup askeri de okula
çağırarak, duvar gazetesinde bulunan yazı ve kupürlerin fotoğrafını çektirmiş, sorumluluk alan ben ve birkaç arkadaşımızı
adeta gözaltına aldırmıştı.
Bizi müdür odasının arka kısımlarında bulunan arşiv odasına
kapatıp, sorguya almıştı.
Bunu duyan Nedret Hoca okul müdürün odasına gelerek, “Sorumlu
benim, ne diye çocukları rahatsız ediyorsunuz.Edebiyat Kolu benim
sorumluluğumda, duvar gazetesinin de sorumlusu benim.” diyerek, adeta meydan
okumuş, bizim arşiv odasında ki sorgulamamıza son vererek, normal odaya
alınmamızı sağlamıştı.
O olayda bayağı etkilenmiştim. Çok mu korkmuştum, bilmiyorum
ama Nedret Hoca’nın duruşu hiç aklımdan çıkmadı. Saygınlığı, kişiliği bu
davranışıyla ben de perçinlendi. Biz ifade vererek,sınıflarımıza döndük, Nedret
Hoca ise daha uzun ifade verdi ve sanırım yaşanılanlar nedeniyle bir takım yaptırımlara maruz kaldı.
Duvar gazetemiz ise Nedret Hoca öncülüğünde düzeninden
hiçbir şey kaybetmedi, o yıl on beş günde bir yeni yazılar ve gazete
kupürleriyle öğrencilerin karşısına çıktık,değişik yazılar paylaştık. Benim
için adeta bir staj görevi gördü. Duvar gazetesindeki yoğunluğum, ilçede yayın
yapan tek yerel gazete olan İrfan Gazetesine yansıdı. Orada da zaman zaman yazdım…
Yıllar geçti böylelikle…
Yazko Edebiyat dergisi o yıllarda elime geçti. Düzenli takip
ettiğim dergiler arasına girdi bir süre.
Bu gün halen öğretmenlik yapan sınıf arkadaşım Selhattin Aykar o yıllarda, bu dergilerden birini bana hediye etmişti. Şiir,öykü ve düz yazılar yayınlayan derginin o günkü sayısı hala kitaplığımda duruyor.
Çok şey yazdım, çizdim ve çoğunu kaybettim ama o dergi hala elimin altında…İlginç ama gerçek.
Yazı ve Yazko Edebiyat Dergisinin o sayısıı büyük bir inatla hayatımda varlığını sürdürüyor,sürdürmeye de devam edecek.
Bingöl Erzurum yolculuğum sırasında yol boyunca özellikle Lice’de hareketlilik gözüme çarpınca telefonla bir kaç kare çekmeye çalıştım. Olağanüstü dağlar ve olağanüstü bir güvenlik arasında sıkışmış küçük tarlalarda tarım yapan emekçi insanlar,insanlarımız. En çok da kadınlar. Yorgun,argın ama bir o kadar inat kadınlar…
Sağlı sollu yükselen dağların arasında oluşan vadilerde küçük tarlalar insanı eskilere götürüyor. Herkesin kendi ihtiyacı kadar ektiği ve fazlasını komşusuna pay ettiği dönem yani…
Kültür meselesi yıllardır kafamı kurcalıyor. Zamam zaman
içimden düşünür, tartışır, bir sonuca varmaya çalışırım. Kendi kendime zihnimdeki
tahtaya yazar, çizer, sonra da silerim. Gerçi tortusu zihnimde kalır, bazen
yeniden beynimde belirir…
Yıllar önce düşündüğüm, unuttuğum bir ayrıntı bile bazen
kendiliğinden çıkar ortaya…
Toplumlar, coğrafyalar, diller, inançlar, yaşam biçimleri
bir farklılık disiplini barındırıyor. Bazı şeyler farklı, bazı şeyler çok
farklı.
Bunun gerçek bir ayrılık değil, ayırt etme ile ilgili
olduğunu düşünürüm. Çünkü insan doğduğunda kendi rengini, dillini, inancını
seçemiyor.
İçinde yaşadığı toplum, aile neyse kişi de aynı oluyor.
Bazı kalıtsal özellikler, toplumsal ilkeler, yaşam biçimleri
adeta kodlanıyor, insanla birlikte yaşamına dahil oluyor.
Buna kültür demek mümkün sanırım.
İnsan bütün canlıların en karmaşık sosyal varlığıdır.
Yani konuştuğu dil, inancı ya da taşıdığı kültür onun
varlığını oluşturur. Canlı olmaktan öte düşünsel bir mekanizmadır. Duygulardan
oluşan, iyi ile kötüyü ayırt eden, düşünce üreten bir varlık…
Her toplumun, her insanın düşünce biçimi, yaşama bakışı
farklı farklıdır. Bu aslında kültürel dokudur. İnsanı insan yapan, varlığını
değerli kılan kültürel doku.
Varlık olmanın ana rahmi kültürdür. Dil ise kültürel
varlığın ana rahminde büyüyen bir ağaçtır.İnsana, topluma dair ne varsa bu
rahimde filizlenir, gelişir, kök verir, büyür.
Tıpkı ölümsüz bir ağaç misali. Her dalı, her yaprağı değerli
olan bir ağaç gibi…
Kök toprağa kendini saldıkça, dallar serpilir, yapraklar
daha bir yeşillenir.
Ağaç bu. Yıllarca yaşar. Su, toprak ve yeterli ısı varsa ve
genetiği yaşamaya müsaade ediyorsa ağaç büyümesine devam eder. Kültür ise
insana bağlıdır. Yaşaması, toprağa kök salması insana bağlıdır. Ömrü de tabii. İnsan kültürel dokusunu,
varlığında yaşatıp, taşıyorsa kültür büyümeye devam eder. Yıllar,asırlar,
çağlar boyu devam eder yaşama.
Ağaçtan ötedir yani…Kökleri derine indikçe etkisi artar. Bu
gün yaşantımızda var olan kültürel dokuların yaşının peşinde koşan antropologlar
her araştırmada yeni bilgilere ulaşıyor.
Demek ki kültür tarihle eşdeğerdir, yaşıttır ve iç içedir,
insanlık sürecidir.
Burada bir nokta koymak gerekiyor.
Belki yazımda çelişkiler olacak, yanlış tanımlamalar ve
belki dağınık bir zihnin izleri olacak.
Biliyorum ve buna rağmen yazıyorum.
Belki birisi eksiklerimi tamamlar diye umut ediyorum. Umutla kalın…