Zamanın gri tonunda bahardı fotoğraf

Yağmurlu bir günden arda kalan fotoğraftı hayat.  Soğuktu, ıslak ve sisliydi. Bir elde yaşanmışlıklar, bir elde geleceğe dair umutlar vardı,

kış kıyamet.

Uzun bir yoldu belki,

belki de menzile ramak kalmıştı.

Öylesine kurşun gibi ağır ve ıslaktı zaman.

Bir yürekte sönmeyen ateş,

bir de umut dolusu gülüşler ,

bahardı,

zamanın gri tonunda.DSCF9971

Hayatın gölgesi

Pek çok insan hayata bakar, ama onu yaşamaz. Onların gördükleri hayatın

gölgesidir…Onlar ne hayatı yaşamaya cesaret ederler, ne de hayatın ruhunu kendilerine sunulduğu gibi anlarlar…Pek az insan yüreği,bütün kalpleriyle benimsediklerinden vazgeçebilecek mertlik ve cesaretle doludur.İnsanlar hep kafalarını kaldırınca ellerindeki küçük imkanları kaybetmekten korkuyorlar…

Emma Goldman

AH NE EYLERSIN

ŞİİR : Kadir Büyükkaya

Yol vermez
Kervan geçmez
Issız yollarda
Ve Uzaklarda
Çok uzaklarda
Eşe dosta yar olduk
Yoldaş olduk
Bilir misin ?

Ah ne eylersin!
Gün döndü gün,
Dem-devran döndü
İnsan deryasında
Bir başıma
Yapayanlız öylesine bekes
Öylesine bekes kaldım
Ne neylersin!

Tar-u mar edilmiş
Viran bağlarda
Baykuş sesine inat
Öten bir Bülbül
Dağlara vurgun
Bir yavru Şahan
Ve
Ölümden öte
Köy tanımayan
Bir Baba Derviş oldum bilir misin?

Ah ne eylersin !
Gün döndü gün
Dem-devran döndü,
Bağ –gülistan
Gül – bostan içinde
Sessiz, sedasiz
Kem-u lal,
Kem-u lal kaldım
Neylersin !

Issız gecelerin
Kör karanlığında
Ay oldum
Yıldız oldum,
Yol bildim Yordam bildim,
Bilir misin?

Ah ne eylersin !
Gün döndü gün
Dem- devran döndü
Açık denizlerde
Pusulası bozulmuş
Kaptan-ı deryaya döndüm
Ne eylersin !

Harran Ovası’ndan
Kerbela Çölü’ne uzanan
Coşkun Fırat ,
Dağlardan ovalara inen
Asi bir nehir
Ve
Namerde baş eğmeyen
Mağrur bir Cihangir oldum,
Bilir misin?

Ah ne eylersin!
Gün döndü gün
Dem- devran döndü
Deniz derya içinde
Çatlayan toprak
Çatlayan yürek
Çatlayan sabır taşı
Deniz derya içinde
Suya hasret bir ben kaldim
Ne eylersin !

Soğuk ve Karanlık
Gecelerde Zagroslarda fırtına
Karacadağ’da kar-boran
Ve
Sınır boylarında
Bir boydan bir boya
Esen bir asi rüzgar oldum
Bilirmisin ?

Ah ne eylersin!
Gün döndü gün
Dem- devran döndü
Her gün gelip gittiğim
Bu hüzünlü yollarda
Yol bilmez
Yordam bilmez
Boynu bökük bir garibana döndüm
Neylersin !!!

Kadir bilmez
Halden anlamaz her puştun
Ocağında patlayan
Onurlu bir tüfeng
Haktan, emekten yana
Hiç susmayan
Ata yadigari bir mavzer
Ve
Yiğit zulasında saklı
Bir hançer oldum
Bilir misin?

Ah neylersin!
Gün döndü gün
Dem- devran döndü
Kurtlar sofrasında
Paralanan bir can
İhanet pazarında
Talan edilen bir kervan
Ve
Kör karanlıklarda
Çingene pazarında
İpe çekilen bir béçare-i Serdar oldum
Ne eylersin !!!

Kadir Büyükkaya / Hollanda
31.12.2004 Amsterdam

Artemis,Kibele ve Dayik

Ece Tuta yazdı

Kimi coğrafyada sana Artemis demişler, kimisinde Kibele. Bu topraklarda Ana, benim dilimde Dayîk…
ben kaç kez şahit oldum, elinin değdiği boş bahçelerin çiçek çiçek açtığına, Şahidim; o nazarla baktığın göğün yağmur yağdırdığına, sonra istediğinde güneşin doğduğuna…
Çıkılan yollardan kazasız belasız dönüldüğüne, hastalıkların sağalıp, sınanmaların atlatıldığına..
Boş tencerelerin aşla, boş evlerin işle, boş kalplerin sevgiyle dolduğuna, şahidim en affedilmezlerin bile bağışlandığına… Kendi ömrüme şahidim ben; kimbilir kaç kez ucundan, kaç kez kıl payı, kaç kez ramak kala kurtuldum… hesabı yok, kaç kez şahit oldum dualarının gerçek olduğuna…

Benim büyüdüğüm yerde çocuklar çabuk büyür ya, yetim kaldığımda gençtim, hattâ biraz çocuk. Ama annem yanımdaydı, hemen kapattı o yarayı, yaralarımızı.
Şimdi bu yaşımda öksüzüm. Yakışmıyor belki bu yaşta insanın kendine öksüz demesi ama annenizi kaybettiğinizde anlıyorsunuz, o varken yaşınız ne olursa olsun siz çocuksunuz. Bir kadının yavrusu, sarıp sarmaladığı, gözünden sakındığı, dualarına kattığı. O gidince birden büyüyorsunuz. Ölüm sizi büyütüyor, olduğunuz yaşa ışınlıyor. Annenizin ölümü hiç bir ölüme, içinize düşen ateş hiç bir acıya benzemiyor. Çünkü anne ile birlikte, o güzel çocukluğunuzu da gömüyorsunuz toprağa. yaratıcınızı kaybettiğinize ayılıyorsunuz.
Sen nefes almakta zorlandığında, “nefesim nefesin olsun” diyordum, diyorduk… sana kurban olayım diyordum, diyorduk. Sense hep “allah etmiye!” Buz gibi ayaklarını kabul etmediğin nefesimle ısıtmaya çabaladım ben annem. Cansız bedenine bile mümkün olsa kurban olurdum o dakka. Ama sen yine derdin “allah etmiye!”

Artık …
Paganım ben dayîkamin, bir tek sana eğiliyorum… yarattığın her şeyi sonsuz seviyorum… çünkü, sen varsın orda…….

Herdem Siverek

Kanlukuyu: Bir kuyudan öte…

47075036_288819408641992_3163182622536892416_n

Kanlıkuyu:

Bir kuyudan öte…

Tipik bir Mezopotamya kenti olan Siverek’in en merkezi meydanında, adı vahşetle anılan bir kuyu var. Yıllardır Türkçe ismiyle bilinen kuyunun,  16 yüzyılda yaşayan Kuyucu Murat Paşa’dan günümüze ulaştığı söyleniyor. Ne zaman, kim tarafından inşa edildiğine dair elde çok fazla bilgi yok. Hatta hiç bilinmiyor desem, çok abartı olmaz. Bu nedenle bir şehir efsanesi de olabilir, tarihsel bir gerçeklik de.

Kanlı ve derin bir geçmişe sahip olan bu kuyu bir hayli zaman önce inşa edildiği tahmin ediliyor. Kuyu, aynı zamanda Mezopotamya tarihinin de özeti gibidir. Dokunsan, suyunu avuçlasan bütün çığlıklar dile gelecek, tarihin kanlı yüzü görünecek.

Halk arasında Kanlı Kuyu olarak bilinen, bulunduğu meydana adını veren kuyunun başında, söylenenleri doğrulayan çok yaşlı bir dut ağacı var. En az kuyu kadar zihinlerde yer alan, tarihe tanıklık yapan müthiş bir dut ağacı. Yapılan yaş tespiti analizlerinde 1655 yılında dikildiği anlaşılan yaşlı dut ağacı hala tarihsel tanıklığına ve zamana inat yaşamaya devam ediyor.

Ağaç öylesine yaşlı ki gövdesi adata işlenmemiş bir kayaya dönmüş durumda. Devasa gövdesiyle varlığını sürdüren dut ağacı, aynı zamanda kuyuyla da bütünleşmiş.

Gölge versin, meyvesiyle yolculara güç versin diye dikilen dut ağacı köklerini toprağın derinliklerine, dipsiz kuyunun suyuna kadar saldığı için, asırlardır yeşil kalabilmiş.

Siverek merkezde var olma serüvenini sürdüren ağaç; yaşlı gövdesi yemyeşil yapraklarla bezeniyor, kuşlara sığınak, Sivereklilere gölge oluyor. Bu gün 366 yaşında olan ağaç, artık bir anıt ağaç olarak varlığını sürdürüyor. Kökünü saldığı, suyundan beslendiği, canlı kalmasını sağlayan kuyu ise ağaçtan çok daha eski dönemlere ait hikayeler, yaşanmışlıklar, çığlıklar ve kan kokan imgeler taşıyor.

Birkaç asırdır, kadim bir geçmişse sahip olan Siverek’in tam orta yerinde sessizce,  bir anıt mezar gibi var olan ve yerin derinliğinde kaynayan bir suya sahip olan kuyu, aynı zamanda kentin güneyinde bulunan birkaç kuyuyu da besliyor.

Kuyunun varlığı biliniyor ama geçmişi tam bilinmiyor. Hakkında ne bir araştırma yapılmış, ne de geçmişini aydınlatan bir belgeye ulaşılabilmiş. Sadece anlatılanlardan, kuyunun çok eski yıllarda inşa edildiği anlaşılıyor. Hem adının kanla anılması, hem de üzerindeki ağacın yaşı kuyu hakkında bilgi ve ipuçları veriyor bize.

Ne zamandan beri kuyuya kanlı kuyu adı veriliyor bilinmese de, rivayet olunur ki; Osmanlıların, Beyler Beyi olarak göreve getirdiği Kuyucu Murat Paşa döneminden kalma bir isim. Kuyucu Murat Paşa Celali İsyanlarını bastırmak için Osmanlı Padişahları tarafından ihtiyaç duyulan birçok bölgede görevlendirilen, 90 yıldan fazla ömür süren, herkesin Kuyucu Paşa dediği kişi, Boşnak ya da Hırvat olan Devşirme Murat Paşa’dır.

Oldukça sert ve sadist bir kişiliğe sahip olan Paşa kendisince suçlu gördüğü insanların kafalarını kesip, kuyulara atmasıyla tarihe geçmiştir. Ve bu nedenle adı Kuyucu Murat Paşa olarak resmi ve gayri resmi tarihe yazılmıştır.

15 yüzyılın yarısında Kanuni Sultan Süleyman tarafından göreve getirilen Kuyucu Murat Paşa, 90 yıllık ömrü boyunca Osmanlıya hizmet etti, padişahların keskin kılıcı oldu, gözünü budaktan sakınmadı. Daha çok Anadolu, Trablusşam, Yemen ve Mısır’da görev yapsa da, asıl ünü Doğu’yla tanışıklığıyla başlar.

Karaman Beylerbeyinde görevde iken, kendi eyalet askerinin başında olarak Özdemiroğlu Osman Paşa serdarlığı altında İran Seferi’ne katılır. 1585’te Tebriz yakınlarında Hamza Mirza komutanlığı altında bulunan Safevi güçleri ile yapılan savaş sırasına atının ayağı takılıp, derin bir çukura düşmesi sonucu İranlılara esir düşer. Romanlara konu olmuş, ulaşılması çok zor olan Alamut Kalesi’nde üç yıl esir tutulur. 1578-1590 Osmanlı-Safevî Savaşı‘nın 1590’da imzalanan Ferhat Paşa Antlaşması ile sona ermesinden sonra Kuyucu Murat Paşa’nın esirliği biter ve 1590’da İstanbul’a döner. Bir süre dinlendikten sonra yeniden görev verilerek değişik bölge ve coğrafyalarda ‘adına yakışır’ uygulamaları hayata geçirir, sorgusuz – sualsiz, mahkemesiz öldürdüğü insanların kafasını, ibreti alem olsun diye kuyulara atarak hem korkuyu yayar, hem de adının başına Kuyucu lakabının gelmesini sağlar. Bu nedenledir ki adı halk arasında Kuyucu Murat Paşa olarak kalır ve tarihe de öyle geçer. O dönemden kalan, değişik kentlerde bulunan birçok kuyunun adının Kanlı Kuyu olması da ilginçtir.

Kuyucu Murat Paşa’nın kendine buyruk olduğuna dair başka bir örnek de Yemen’de yaşanır.

1576’da Yemen Beylerbeyi’nde görevdeyken büyük kazanç ve servet kazandığı söylentileri yayılır ve bu iddialar nedeniyle 1580’de bu görevden azledilerek İstanbul’a çağrılır. Bütün servetine el konulur, suçlu bulunarak Yedikule Zindanına kapatılır.

Ancak bir süre sonra Anadolu ve Balkanlarda çıkan huzursuzluk nedeniyle bütün suçlarına sünger çekilerek, affedilir ve Şarki Karahisar Sancakbeyi olarak görevlendirilir. Oradan da Trablusşam’a Beylerbeyi olarak gönderilir. Orada düzeni sağladıktan sonra yeniden Anadolu’da ki Celali İsyanlarını bastırmak için göreve getirilir.

Anadolu’nun özellikle batı ve iç bölgelerinde yaşanan irili, ufaklı Celali İsyanlarını bastırır, birçok alanda düzeni sağlar. Ancak doğuda sorun giderek büyümekte, Osmanlının düzeni sağlama gücü kaybolmaktadır.  Bunun üzerine doğuda yaşanan huzursuzluğu gidermek, isyanları bastırmak ve Sefavi Devletinin etkisini kırmak için 1610 yılında Beyler Beyi olarak Diyarbakır’a atanır.

Göreve geldiğinde Şia kökenli Sefavi devletinin varlığı Osmanlının sınırlarına dayanmıştır.  Doğuda birçok Kürt Beylik Sefavi devletiyle siyasi ve ticari ilişkiler geliştirme eğilimine girmiştir.

Bu nedenle göreve başlar başlamaz bölge genelinde varlığını hissettirmek için bazı önlemler alır, asker sayısını artırır ve yaşanan olaylara el atar. En küçük bir toplumsal harekette kılıcını sallamaktan geri durmaz, en ağır şekilde cezalandırma yöntemlerini devreye koyar. Uzanabildiği her yerde devletin keskin kılıcı olmaya çalışır ve kısa zamanda birçok kentte Kanlı Kuyular inşa ederek, düzeni sağlamaya çalışır.

Görev yürüttüğü Diyarbakır çevresinde yoğunlaşan Kuyucu Paşa bir gün Siverek çevresinde birkaç askeriyle tebdili kıyafet Karacadağ eteklerinde sürülerini otlatan Koçerlere bir yolcu olarak konuk olur. Sürü sahipleri, çobanlar konukların kim olduğunu bilmeden izzeti ikramda bulunur, yemede içmede kusur etmezler. Paşa ağırlanmaktan memnun olurken,  Koçerlerin, köylülerin, çevrede yaşayan aşiretlerin kendisi ve Osmanlı hakkında ne düşündüklerini öğrenmek istemektedir. Bu nedenle havadan sudan konuşmalar yapar, sözü dolaştırarak Osmanlıya, Kuyucu Paşa’ya getirir. Koçerler Murat Paşa’nın adını duyunca, yüzleri gerilir, memnuniyetsizliklerini dile getirmekte bir sakınca görmeyerek, Paşa’nın zalimliklerini anlatırlar.

“Paşa bölgeye geldikten sonra, suçlu suçsuz ayrımı yapmadan insanları öldürüyor, kuyulara atıyor. Duyduğumuz, gördüğümüz budur. Adamlarıyla köylere, zozanlara baskın yapıp, zulüm ediyor, insanları öldürüyor. Bazı köyleri yaktığını ve mallarına nedensiz el koyduğunu duyuyoruz. Paşa orada burada yeni kuyular kazarak, insanları içine dolduruyor. Ben Osmanlıyım, Padişah’ın keskin kılıcıyım diyormuş.” demişler.

Bu sözleri duyan Paşa öfkelenmiş ama tebdili kıyafet olduğu için söylenenleri yutmuş, zozanda konuğu olduğu çadırın sahibini, orada bulunanları kim olduklarını öğrenmiş, çevre aşiretler hakkında bilgiler toplamış, yönetim hakkında düşüncelerini öğrenmiş.

Ve yolcu yolunda gerek deyip, arkadaşlarını alıp oradan uzaklaşmış.

Bir süre sonra çok sayıda askerle zozanlara baskın yapmış,  İsyancılarına destek veriyorlar diye aralarında çocuk yaşta erkeklerin de bulunduğu çok sayıda kişiyi ellerini kollarını bağlayarak  halkın gözü önünde infaz edip, kafalarını ibreti âlem olsun diye en  kuyulara atmış olduğu söylenir. Bu gün hala varlığını sürdüren Üç Kuyu Köyünün ismi ve Siverek’te bulunan Kanlıkuyu o dönemden kaldığı kuvvetle muhtemel. Köyde yakın zamana kadar üç tane kuyu vardı ve köy ismini bu kuyulardan alıyordu. Söylenenlerin ne kadarı doğru bilinmiyor, belgelere yansıyıp, yansımadığı,  tarihi vesikalarda yer alıp, almadığı da tam bir muamma. Olayın aradan 500 yıl geçmesine rağmen halen söylenmesi, Kanlı Kuyu, Üç Kuyu  isminin yaşaması oldukça ilginç ve düşündürücü.

O gün, bu gün adı hala Kanlı Kuyu olarak kalan,  1950-60’larda bir ara Güzel Kuyu adını alsa da hiçbir zaman Güzel Kuyu olmamış, hep Kanlı Kuyu kalmış. Keza Karacadağ eteklerinde kurulan köyün ismi de hala Üç Kuyu…

Bu kuyular araştırmalara, arkeolojik kazılara, incelemeye, teze konu olmuş mudur bilmiyorum, bu konuda herhangi bir belge ve bilgiye ulaşamadım. Tam bir sır kuyusu olarak varlığını sürdüren Kanlı Kuyu öylece sessiz, öylesine derin,  bir vahşet abidesi olarak varlığını sürdürüyor.

500 yıllık bir sürecin cansız tanığı olarak tarihin karanlık tünelindeki yerini korumuş, günümüze ulaşmıştır.

Uzunca bir süre itfaiyenin ve çevredeki kahve ve çay ocaklarının su ihtiyacını karşılayan kuyu, 2000 yıllarında belediyece elden geçirilerek, çevresi park haline getirilmiş.

Kentin en merkezi yerinde bulunan ve yıllarca, onlarca miting ve gösteriye ev sahipliği yapan kuyunun adı öylesine kanıksanmış ki, kimse adının neden Kanlı Kuyu olduğunu bile sormaz olmuş. Kuyunun başında ne bir levha var, ne de bir işaret. Öylesine bir kuyu olarak yerinde kapalı duruyor.

Bir zamanlar gelip, geçen kervanların, yolcuların, kent ahalisinin su ihtiyacını karşılayan, adına kan karıştıktan sonra zaman zaman ıssızlaşan,  toprak altında sessiz bir zulüm abidesi olarak yaşamaya devam ederek varlığını sürdürür.

Ayrıca Siverek merkezde bulunan Kanlı Kuyu için 1910 yıllarında yaşanan kanlı olaylar için de benzer anlatımlar dile getirilir. Hatta çoğu insan, Kanlı Kuyu ismin 1915 olaylarında yaşanan vahşet günlerinden kaldığını ileri sürer. Aynı şekilde insan bedenlerinin kuyuya atılmış olduğu ifade edilir. Ne acıdır ki şimdiye kadar bunun aksini ispat eden ne çıkmış, ne de yazmış.

Kanlı kuyu meydanla, yaşlı dut ağacıyla, Siverek’le özdeşleşmiş.

Çocukluk ve kısmen gençlik yılları Siverek’te geçen ünlü şiar Ahmed Arif’in bir röportajında Kanlı kuyu ve asırlık ağaçtan bahseder.

Siverek’te Kanlıkuyu diye bir yer var. Çok eski bir yapı. Büyük kısmı yıkılmış, ama bir tarafı sağlam duruyor. Burada büyük bir dut ağacı var, boyu göklere tırmanmış.”*

Kanlı kuyu ismine başka kentlerde de rastlamak mümkün. Urfa Birecik’te bulunan tarihi kalenin altındaki kuyuya da Kanlı kuyu adı verilir. Buradaki hikâyede de insanların kuyuda katledilmesinden bahsedilmesi başka bir ilginç taraf.

Kuyucu Murat Paşa’nın ölümü de şüpheli ve bilinmezlikle doludur. Diyarbakır’da görev başındayken bir iddiaya göre zehirlenerek öldürülür, serveti de şüpheli görülerek devletin hazinesine kaydedilir. “Aralarında daha önceden husumet bulunan Nasuh Paşa tarafından bir ziyafette zehirletildiği de rivayet edilir. Ölümünden sonra Murat Paşa’nın orduda bulunan bütün erzak, esvap ve 6,5 milyon akçeye ulaşan nakit parası Veziriazam Nasuh Paşa tarafından müsadere edilir.”***

Paşa tartışmalı bir şekilde ölür ya da öldürülür, geriye ise yüzlerce kanlı kuyu ve tarifsiz acılar kalır.

Kaynak:

*Şeyhmus Diken

** İslam Ansiklopedisi

***İslam Ansiklopedisi

****Sabri Çepik

Annemin İstanbul Tepkisi

İlgili resim

Rahmetli annem okuma yazma bilmeyen, ama güncel olaylara, siyasete  merakı olan birisiydi. Gün 24 saat kulağı televizyonlarda ki haber bültenleri takip eder, radyoda ki gün ortası ajans haberlerini dinlerdi. Kim ne demiş, nereye gitmiş, ne olmuş hepsini kavramaya çalışırdı.

Dolayısıyla günceli takip etme konusunda benden daha iyi bir yorumcuydu desem abartmamış olurum.

Mesela Filistinliler için şunu söylerdi, intifada döneminde.

“Bunlar  taş atarak İsrail’i yıkacağını mı düşünüyor? İstediğin kadar taş at, kimin umurunda?”

Politikacılar için de

“Devleti yönetenler ne iş yapar, işleri çok konuşmak mı?” diyordu.

Türkiye’ nin hangi bölgesinden olursa olsun, gelen ölümlü haberlere üzülür, etkilenir, acıları yüreğinde hissederdi. Özellikle genç insanların ölümüne son derece üzülür, isyan ederdi adeta. Ağzından çıkan beddualarda bile sükûnet, barış ve merhamet vardı.

En çok ta namaz kıldığında “Allah tı avê ne adirîra kerê?” diye dua ederdi.

Gerek toplumsal, gerekse de kişisel olaylarda insanlar öldüğünde en çok yaşlıları eleştirir, olayların tırmanmasında yaşlıların payına dikkat çekerdi.

“Her gün niye gençler ölüyor, bu yaşlılar ne diye bu ölümleri seyrediyor. Bunlar dünyaya çivi mi çakacaklar? ” diye veryansın ediyordu.

İyi bir çevreciydi, hayvanları sever, temizliğe olağanüstü önem verirdi.  Beton blokları sevmez, doğaya bağlı yaşardı. Son 25 yılını apartman dairesinde yaşamak zorunda kalsa da, her gün toprağa basmadan edemezdi. Yürüyüşü sever, doğal ürünlerle beslenmeye çalışırdı.

En çok da kengeri severdi.

Çoğu yakın akrabalarımız, dayılarım, ablalarım ve sonra da amcalarım 1990’l arda İstanbul’a taşınınca, ikimize misafir olarak İstanbul’a yol göründü.

İstanbul’a ilk indiğimizde çok bir şey söylemedi. Şokta olduğunu hatırlıyorum. Hani insan aşırı bir gürültü ve kalabalık karşısında afallar ya, aynen öyle bir anda sersemleşti, sendeledi.

Neyse ki kalabalık ortamda çok kalamadan, kısa sürede ablamlara vardık.

Hoş beş, ertesi gün kendine gelmelerden sonra çevrede ki binalara, gökdelenlere bakıp, bakıp içinden konuştu. Kendisini İstanbul’u görsün diye bir kaç yere götürdük. Her gittiği yeri bayağı inceledikten sonra

“Eyvallah bu İstanbul toprağına. Nasıl dayanıyor bu koca koca binalara. Akıl kârı mı bu kadar bina?  Toprak ne yapsın, nasıl dayansın bu yüke? Her taraf dağ gibi binalarla kaplı.

İstanbul’da deprem de olur , su da biter. Bunca insana su mu dayanır, toprak mı yeter?  Allah’ın onca yeri var, niye herkes burada? Bu İstanbul bir gün batar, toprak taşımaz olur. Allah muhafaza bir gün, bu binalar toprağa gömülür.”

dedi.

Hepimiz gülüştük.

Sonra annem 2017 yılında aramızdan sessizce ayrıldı, İstanbul  batmadan.

 

Bu gün annemin gördüğü İstanbul’dan eser yok. Daha çok beton, daha çok gökdelen var. Yeni yollar, yeni devasa yapılar yapılmış. Kimisi buna gelişme der, kimisi değişim. Korkunç bir nüfus artışı giderek büyüyen bir mega kent.

Hükumete sorsanız İstanbul’un devasa büyümesi iktisadi yaşam açısından önemli ve gerekli. Yani her şey yolunda. Muhalefet ise son derece tedirgin. İstanbul SOS veriyor…

Bütün tartışma iki uç arasında, insanlar arada sıkışıp kalmış.

Çünkü Kanal İstanbul gündemde.

Bir süre sonra ilk kazma vurulur sanırım. Hükumet itirazlara kulak kapatmış görünüyor.  Ne olursa olsun, yapma kararlığında.

Doğanın tahrip olması, fay hatlarının kırılması, canlıların habitatları teferruat olarak görülüyor.

Neyse uzun lafın kısası gerçekten, İstanbul zemini ne kadar sağlam, bunca tahribatı ne kadar kaldırır, düşünen var mı?

Yok sanırım, her şey paranın cazibesinde kayboluyor.

Annem ne demişti:

“Bu İstanbul batar”

 

 

Kaçan Tren.

Kadri Özbadem yazdı.
Üç arkadaş Siverek’ ten Diyarbakir tren istasyonuna gitmişler. İçlerinden biri gişeye yaklaşıp bilet almış ve trenin kalkmasına ne kadar zaman olduğunu sormuş..
– Bir saat on beş dakika…
Arkadaşlarına dönmüş;
-Daha çok var, hadi gidip şu karşıki kahvehanede çay içelim.. Oradan buradan derken laf lafı açmış… Birden tren düdüğüyle kendilerine gelmişler. Koşarak dışarı fırlamışlar ama, nafile…Tren kaçmış..
Sormuşlar; -Sonraki tren ne zaman?
-Bir buçuk saat sonra…
Yine dönmüşler kahvehaneye. Yine çay yine laf ve derken yine düdük sesi… Koşmuşlar ama bu defa da treni kaçırmışlar.
Bir saat sonra bir tren daha varmış.
Dönmüşler kahvehaneye.. Ama bu kez uyanık duruyorlar.
Trenin sesini duyar duymaz kalkmışlar koşmaya başlamışlar.
-İçlerinden biri bir vagona, diğeri başka vagona zar zor yetişmiş…
Üçüncüsü ise geride kalarak yetişememiş…
Bir süre nefesini toparladıktan sonra başlamış katıla katıla gülmeye.
Durumu gören istasyon memuru dayanamayıp sormuş ;
-Hem treni kaçırdın hem gülüyorsun !
*-NASIL GÜLMEYEYİM?*
*ONLAR BENİ UĞURLAMAYA GELMİŞTİ*
Zamani unutturacak dostlariniz ve hep gülecek bir bahaneniz olsun.

 

Tarihten bir ağıt

Papatyalar açarken fırat kenarında,
Sesizce izlemek guneşin

doğuşunu,
Tarihten bir ağıttır,Hasankeyf te gece,
Kuru soğuktur Nemrutta seher,
Direnistir Amed surlarinda türküler,
Dicle asalettir sesizce,
Munzur aglar vah Dersimo,
Serhatta Dengbej sesidir gece vakti,
Botan çayı kan akar,
Çıglığıdır yankılanan acı tarihin,
Dağların yamacında Ézidi köyü,
Sarı gelin,bir yani Ermeni,
Acilin kapilar der pir sultan
Ve cok sesli stranlar,
Zagrosa uzanır bir boylu boyunca,
Inadina bulusur dicle ve firat,
Karacadağ hep kar,
34 defa vurulurum sinirda,
40 beden daragacinda,
Zilan’da Kocgiri de isyanda,
Vurulurum hergun yeniden,
Metafizik kurallari alt ust,
Kimliksizlestikce cogalirim,
Her Dem Dehaklara kawa,
Isyan atesiyim mezopotamyada,
Yanarim alev alev..

Hasan Yesiltaş/HerdemSiverek