3.GÖZ

Düşüncenin sıra dışı hali…

3.GÖZ

VAR OLUŞUN GÜCÜ

Av. Feyzi Çelik yazdı…

İnsanın başkası hakkında düşünce oluşturması, değerlendirme yapması, ödül veya cezalandırması daha kolaydır. Hele hele düşünülmeden kabul edilen yöntemler kullanılmışsa bu daha da kolay olur. En büyük yanlış bile görünmez olur, kendi dar çerçevesinin oluşturduğu kendinden menkul meşruiyet alanı içinde bu böyledir. Ancak er geç bu düşünce ve değerlendirmeler yaşamın ve doğanın gerçeği ile karşı karşıya gelir. O zaman, oluşturulan meşruiyet çerçevesi dökülmeye başlar. Yine de gerçeğe ulaşmak kolay değil, çünkü tuzla buz olan çerçeve, gerçekliği bir sis bulutu altında bırakır.

İnsanın kendisi hakkında düşünce oluşturması daha zordur. Her ne kadar insan beynine yüklenmiş kodlar düşünce oluşturmasını kolaylaştırsa da insanın beynindeki karanlık noktalara hükmetmesi mümkün değildir. Aslında, buradaki karanlık noktalar bilinmez değildir. Bilinci bütünleyen bilinçdışı/altıdır. Öylesine orada yapışıp durmuş ki, onun bilincin oluşumundaki etkisini görmemiş olur. O çeşitli şekilde kendini ifade eder, bazen vicdan bazen de merhamet.

Bir insan, kendi bilincinin empatisini yapabilirse beynindeki karanlık noktalarla iç barışını sağlayabilir. Bunu becerebilenler olumlayıcı felsefi düşünüşün basamaklarına çıkmış olurlar.

Bir an için başkası hakkında düşüncelere dalalım. Kendimizi ele aldığımızda, daha doğrusu kendi içimizde oluşturduğumuz olumlu felsefi düşünce ile başkasına dair ödül/ceza verme ehliyetinde olmadığınızı da düşünerek, yargılarımızda daha sağlam olabileceğimizi görebiliriz.

İnsanın en büyük korkularından biri de yanlış anlaşılma korkusudur. Bu korku insanın kendi bilinçdışı etkinliğinden ileri gelir. Çünkü kendi karanlık noktası üzerinde hakimiyet sağlamadığın zaman yanlış anlaşılma korkusundan kendini kurtaramazsın.

İnsan var oluşuna hükmedebilirse, başkasının sahip oluş düşüncesinden kendisini kurtarabilir. Peki, var oluş, sahip oluş gibi fizikötesi bir şekilde gözlemlenebilir mi? Burada psiko-felsefe bize yol gösterebilir. İnsan, kendi özerkliğinin gücünü farkedebilirse sonsuz öz düşüncelerini dile getirek bunu yapabilir. Sahip oluş düşüncesi, bir anlamda irade özerkliğini yok eder. Bir de sahip oluş eyleminde olanı da görünmez bağlarla bağımlı hale getirir. Sahip olduğunu düşünen bir anda sahipli biri haline gelebilir. Kendi öz varlığı ve öz savunmasını esas alan ise var oluşun sonsuz özgürlüğünde kendi gücü oranında esnekliğe de kavuşur. Başkasına sahip olma düşüncesi olmadığından dolayı bağımlı kalma tuzağına da düşmez. Kuşkusuz bunlar kendi başına anlam ifade etmeyebilir, ekonomik, toplumsal ve siyasal faktörleri de dikkate almak lazım.

WhatsApp Image 2019-12-20 at 10.35.07

Soba yakılınca Antep Kalesi

Kış mevsimi bazı kentler için tam bir kabustur. Hava

kirliliği,eksoz dumanı kente bir kara basan gibi çöker. Bu kentlerden biri de Antep’tir.Özellikle yoksul ve dar gelirli yurtaşlarin yaşadığı ve siginmacilarin bulunduğu kale ve çevresi sabolarin yakildigi saatlerde hava kirliliği tehlikeli boyutlara ulaşıyor.

Ben bu yazıyı sizinle paylaştığım saatlerde başka bir arkadaş da aynı konuyu işlemiş sosyal medya hesabından. Yazıma ek olarak paylaşmak istedim.

İşte Can Tuğsuz’un paylaşımı.

Şu fotoğrafa bir bakar mısınız… Burası Nizip caddesi bölgesi. Dün bu fotoğrafı çektiğimde bulutsuz, güneşli (araç trafiğinin yoğun olduğu) bir akşam üzeri idi. Şehrin üzerini örten bu duman, SİS DEĞİL, Gaziantep’in HAVA KİRLİLİĞİ gerçeğidir. İnanın özellikle trafik yoğun caddeler olmak üzere 360 derece her yön bu vaziyette idi.

Bugün Gaziantep Türkiye’nin değil Avrupa’nın havası en kirli 10 şehri içerisinde gösteriliyor. Her ne kadar yetkili makamlar (Ulusal hava kalitesi izleme ağı ve Çevre bakanlığı) yaptıkları ölçümlerde hava kirliliğini ‘kabul edilebilir’ sınırlar içerisinde gösterseler de, hem bu fotoğraf, hem meslek kuruluşları, hem de bu havayı soluyan ciğerlerimiz tam aksini söylüyor. Makine mühendisleri odası, Dünya Sağlık Örgütü ve Temiz Hava Hakkı platformu hava kirliliği değerlerini yüksek buluyor. Bu konu her yıl haber olarak önümüze geliyor.

Yetkili makamların ise ölçümleri ve iddiaları güven vermiyor. Hava kirliliğini engelleme çalışmaları ve projeleri olduğunu duyuyoruz ve takip ediyoruz ancak Suriyeli göçmen sayısının milletten gizlendiği, enflasyon rakamlarının küçültülerek milletin kandırıldığı, Suriyelilere harcanan ekonomik kaynakların ve yardımların milletten saklandığı bir düzende yaşıyoruz. Öyle ki liyakat bitirilmiş, bilimsel gerçeklerden uzaklaşılmış ve iktidar sahiplerinin iradesi ne ise her alanda o söylenir olmuş. Sadece fotoğrafa bakın, pencerenizden dışarıya bakın ve Gaziantep’in ciddi boyutlardaki hava kirliliği sorununu gözlerinizle görün.

Negatif fotoğraflar

Ben fotoğrafçılığa başladığımda analog makineler vardı. Flimli yani. Bu makineların çalışma mantığı, kamera içinde olan görüntüye duyarlı flim, perde açılıp kapandığında filime düşen ışığı kayeder, ortaya negatif denilen görüntü ortaya çıkardı. Bu negatif, analizör denilen bir makinede çok az kırmızı ışıkta yine duyarlı olan fotoğraf kağıdına aktarılır ve ışık yardımıyla elde edilen görüntü fotoğraf olarak kağıtta ölümsüzleşirdi. Bu gün arşivimizde olan siyah beyaz, hatta renkli fotoğrafların çoğu bu dediğim teknikle elde edilirdi. Sonra dijital yöntem keşfedildi. Sayısal fotoğraf dediğimiz bu günkü yöntem de aslında aynı mantıkla işler. Işığa duyarlı ve görüntüyü IMG_8218belleğine kayıt yapan bir mekanizma. Yani fotoğrafın 200 yıllık serüveninin mantığı aslında değişmedi. Araçlar değişti, yöntemler geliştirildi. Hepsi bu…

Küllenmiş yaralar.

Yılmaz Odabaşı’nın mısralarıyla güne başlayalım dedik. Ne dersiniz; şiir,edebiyat bir iksir midir yoksa insanın içinde küllenmiş bir yara mıdır? Tabii burda ki küllenmiş kavramını Yılmaz Odabaşı’dan ödünç aldığımı belirmek gerekiyor. Zaten güne başladığım mısralarda Kül Aşklar kitabından…

Bir yanlızlık abidesi:Zifo Nene

 

Sivas’ın serin yaz günlerinin birinde kendisini ziyarete gittiğimizde, yıkadığı çamaşırlarını büyük bir özenle kuruması için dışarıdaki tele asıyordu.

Yavaş ve ağır hareketlerle bizi karşılayan, buyur eden, sevinen yaşlı ama bir o kadar da dinç birisi Zifo Nene.

90 yaşında olduğuna inanamadığım bu yaşlı bilge kadın, gerçekten kendinden yaşça daha küçük insanlara göre, genç bir ruha sahip.

Her şeyden önce kendi ayakları üzerinde duran, ihtiyaçlarını karşılayan birisi olarak, kendine güveni tam.

Oldukça dinç ve zihni açık bir şekilde sohbet ediyor; oturup, kalkıyor, bize ikramda bile bulunmak istiyor.

Hayretler içinde izliyorum…

Daha önce de yaşı ilerlemiş insanlarla konuşmuş, sohbet etmiştim. Ama kesinlikle Zifo Nene, hepsinden daha dinç ve zihni açık birisi. Hem olayları iyi dramatize ediyor, hem de günümüzü biliyor. Yani zihninde herhangi bir dumura uğrama yok. Her şey yerli yerinde işliyor. Geçmişi de biliyor, günümüzü de yaşıyor.

Hayat hikayesi 1930 yıllarında doğmasıyla başlamış, henüz 15 yaşında evlenme ile yaşamı tümden değişir. Komşu köyden, bu köye geldiğinde henüz çocuk denilecek bir yaşta olmasına rağmen, büyük ve kalabalık bir aileye gelin gelmiş.

Bize hayat hikayeni anlat dediğimizde, ses tonu biraz yükselerek,tatlı sert bir tonla;

“Aman  ne yapacaksın hikayemi? Ne var ki hikayemde? Gün mü gördüm? Ah yavrum, ah; her şey yalan oldu, yalan”  diyerek derin bir iç çekerek sustu.

Belli ki, içindeki acılar depreşmiş, anılarına gitmişti. Konuşmak istese de, dudakları titriyor, kendi kendine fısıltıyla anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu.

Ben de sustum, gözlerinde geçmişi görmeye çalıştım. Alnındaki çizgiler,  gözlerine doğru inen çizgiler, neler gördü neler?

Kim bilebilir ki?

Zifo Nene’den başka kim bilebilir  ki?

Kendini toparladıktan sonra  yine devam etmeye başladı. Şiirsel, duygu yüklü ve kendinden emin.

“Aman, ne anladım hayattan. Her şey geldi geçti. Geldi, geçti eme bu sinayı deldi geçti.

Sana söylim mi? O gemide çalışıyordu.”

O kim? diye sorunca,

“O işte”  tatlı bir sertlikle  “O işte, bizim adam.”

dedi.

“Adı ne?” dediğimde ise “Aman, ne bileyim, adam işte. Adını anmak istemiyorum.

Gemide çalışıyordu. Evlendik, köye gelin geldim, bir süre sonra adam, İstanbul’a gitti. Gemide iş buldu ve çalışmaya başladı. İlk yıllarda gidip, geldi sonra daha az gelmeye başladı. Bazen aylarca eve gelmiyor, uzaklara gidiyordu. Ben de bu dağın başında kendi başıma kalıyor, bütün yükü bir başıma taşıyordum. Çift sürüyor, köyün altında, 45 ölçeğin yeri, yani 45 teneke. Çift sürüyordum, tırpan biçiyordum, sap getiriyordum öküzünen. Düveynle sürüyorduk. Tığ savuruyorduk, buğda,çerç savuruyorduk. Buğdayı un edip, değirmene, hep yalanız.

Nasıl yalanız yürüttüm bütün işleri.

Yavrum, gece bile bana uyku yok. Çektiğim çileler, çok çektim. Bir gün görmedim. O eskiler aklıma geliyor.Geceleri uyuyamıyorum.

Şu tapan varya, sapıda var böyle. Oğlanla yükledik, çifte gideceğiz. Şu tepeyi geçtik, tapan düştü. Kaldıramadım, bir türlü eski hale bağlayamadım.  Tapanı sırtladım, tah sürecek tarlaya götürdüm. İki evlek sürdüm sürmedim,komşu köyün çobanı tarlamıza davar getirdi. Dedim ki davarı öte götür. Bu tarafa çok getirme, sen beni biliyorsun. Bu taraf bizim de yerimiz diye sesini yükselti. Tarlalarımız yan yana. Öteye götür dedim. Yok götürmem dedi. Götürmez misin, öyle mi?

Tabancayı çektim,  götürmez misin, seni buraya serim mi dedim?

Tabancayı görünce, tamam tamam götürür, bir daha da bu tarafa getirmem Zifo Bacı dedi.

Ben yine de havaya iki tane sıktım ki, bir daha tarlama davar getirmesin.

Ah yavrum, her şey yalan oldu, yalan”

diye içerlenerek geçmişini yad ediyor.

Hayatı boyunca bütün ağır işleri yapmış, beş çocuk büyütmüş. Üç kız, iki oğlan.

Çocukları İstanbul’da yaşıyor.  Kızları kendisini İstanbul’a götürdüğünde, bir iki gün içinde sıkılıyor, evlerine girdiği gibi,tekrar geri dönmek istiyor.

Son yıllarda çocukları kışın köyde kalmasına müsade etmiyorlar.

Bu nedenle kış boyunca İstanbul’da çocuklarıyla kalıyor.

Toprak birazcık ısındığı gibi, tekrar 200 yıllık, eski Sivas evine geri dönüyor. Köye döndüğünde çocuklar gibi seviniyor, eşyalarıyla konuşuyor.

Ev kocaman,  çam kütükleriyle ayakta tutturulmuş. Duvarları kalın ve taştan. Üç bölümden oluşuyor. Kocaman bir hol karşılıyor insanı. Hol yüz metre kare var. Odanın tam ortasında, evin içine ışık düşsün diye, çam kütüklerden gökyüzüne doğru konik bir çıkıntı yapılmış. Bu evin hem ışık almasını sağlıyor, hem de hava. Çünkü kocaman odanın çevresinde de odalar var. En arka odada zahire, ön odalarda ise misafir ve yatak odası mevcut.

Kullanılan çamların kalınlığına bakıldığında, en az 100 yıllık çamlar. Ev kaç yıllık bilmiyorum ama Zifo Nene’nin anlatımlarından anlaşıldığı kadarıyla en az 200 yıllık. Henüz sapsa sağlam duruyor.  Taşıyıcı kolonların yerine kullanılan ağaçların, ardıç çamı kullanılmış. Taş gibi sert ve sağlam duruyor.

Kendisi dahil köydekilerin çoğu gerçek adını  unutmuş. Herkes  Zifo Bibi diyor. Yaşlı olmasına rağmen, bir çok insana göre daha çok hayat dolu. Gülüyor, şaka yapıyor, kendi işini görüyor. Evlendiği günden başlayarak, tek başına yaşamaya alışmış.

Gemilerde çalışan eşi, aralıklarla evine dönse de, gurbetlik yılları çok uzun sürmüş.

Ta ki eşi ansızın ölene kadar.  Eşi ölünce tümden yalnız kalmış. Tam 17 yıldır artık kocaman evde tek başına yaşıyor. Az uyuyor, bütün gün evin işlerini görerek, geçiriyor.

Kendi evinin temizliğini, yemeğini ve düzenini kendisi görüyor.

90 yaşında. Dile kolay.

Kaç yaşındasın Zifo Nene sorusuna,

Önce “55” dedikten sonra, soruyla devam ediyor.

“Göstertiyor  de hemi ee kurban?” diyerek ironi yapıyor.

 

“1939 yılında mektebe gittim. Bir yıl odalarda, iki yıl mektepte okuduk.255 kişiydik. Ben o zaman 9 yaşındaydım. Hadi hesapla, kaç yaşındayım, hesapla”diyor.

İyi bir okur yazar. Şeyh Bedrettin Destanı, Hz Ali’nin hayatını okuyor. Kitaplarda boş sayfalara yazılar  yazmış yıllarca. Defterler doldurmuş. Torunu bu kitap ve defterleri kendisinden alarak İstanbul’a götürmüş.

Şimdi elleri titrediği için yazamıyor.

“Ellerim  titremese, neler yazardım neler?” diyor.

Zor günler geçirmiş, savaş yılları, açlık ve seferberlik yıllarını geri de bırakmış.

Zaman değişmiş, mevsimler geçmiş ama Zifo Nene hep köyde kalmış. Çıkamamış buradan, adeta kök salmış toprağa. Ekmiş, biçmiş, ağaç yetiştirmiş, hayvan beslemiş, insanları sevmiş, gülümsemeyi elden bırakmamış. Kaskatı yaşamından, kocaman bir ömür çıkarmış.

Zifo Nene aslen Aydın’lı. Ailesi bilinmez bir nedenle on yıllar önce Sivas Hafik’e  göçüp, Celali Nahiyesi, Kesirik Köyüne yerleşmişler. Bu köyde doğan Zifo Nene, 15 yaşına geldiğinde,  Sivas Acıdere Köyüne  gelin geliyor. Sivas’tan 70 km uzaklıkta köy kışı sert, yaz mevsimi serin geçen bir yer.

Sivas’ı bilenler, bilir; en büyük engel kış mevsimidir. Kar yağar, yollar kapanır, toprak donar, doğa ıssızlaşır.

İşte Zifo Nene buna rağmen yıllarca kışa, kara, kurda karşı direnerek yaşamını sürdürmüş.

.

Hiç umutsuzluğa kapılmamış, içindeki umudu ve yaşama sevincini korumuş. Kimseye muhtaç olmadan, yaşamaya devam etmiş.

Ne yalnızlığa, ne de sevdiği adamın uzak limanlarda çalışmasına aldırmamış. Bir başına tırnaklarıyla toprağı kazmış, yaşamını sürdürmüş.

Şimdi 90 yaşında. Çocukluğunda tanıştığı silahı bir ömür yanından ayırmayarak, kendini korumayı ve gerektiğinde silahı kullanmayı öğrenmiş.Halen  odasının baş köşesine tüfeğini asılı tutuyor.Asılı duran tüfeği torununa miras bırakacağını söylüyor. “

Kimseye bırakmam, torunum gelecek, ona vereceğim.” diyor.

Zifo Nene kentleri sevmiyor. Kentlerdeki kalabalık, beton bloklar ve trafik kendisini çok rahatsız ediyor. Bu nedenle kentlerden uzak duruyor. Çok soğuk geçen mevsimlerde çocuklarının ısrarı üzerine İstanbul’a kısa süreliğine gittiği oluyor.

Onun dışında bütün ömrü Sivas Acıdere’de geçiyor.

Köyde tek başına kalmak zor olsa da köyde kalmayı yeğliyor.

Her gün sabah erkenden uyanıyor, kendisine kahvaltı hazırlıyor, yemek yapıyor, evinin temizliğini yapıyor  ve kendi ihtiyaçlarını karşılıyor.

Çamaşırlarını yıkıyor.Tüm bunları yaparken artık zorlansa da yaşama direniyor.

Hiçbir olayı unutmamış, yaşadıklarını zihninde canlı tutmayı başarmış.

Kaldığı ev, köyün kuzey tarafında ve birazcık yüksek bir tepede. Toprak damlı, taş duvarlı eski bir Sivas Evi. Evde eski elekler, bakır kap kaçak, kilim ve zahire saklama sandıkları bulunuyor. Ev adeta bir müze.

Eski ama halen kullanılan bir ev.Zifo Nene gibi. Bütün kadimliğini üzerinde taşıyor.

Hayat dolu,araçtan inmeyi bekleyen bir yolcu gibi yaşamını sürdürüyor.

 

Fotoğraf ve görüşme konusunda bana yardımcı olan, Zifo Nene’nin fotoğraflarını çeken, roportajı kayıt altına alan Sabriya Çınar Doğan ve Ceren Doğan’a tşk ediyorum.

 

Düşünce Pilavı, salçasız.

 

Okuma ve yazmayı  seven bir toplum yapımız yok. Çoğumuzun ömründe ya hiç kitap okumuyor, ya da çok az okuyor. Bu üniversite mezunu insanlar için de geçerli. Okuma alışkanlığının olmadığı, hatta okumanın tehlike görüldüğü bir toplumun ürünüyüz. Hep birlikte kitap, düşünce ve sanattan uzak yaşamayı daha rahat buluyoruz.

Rahmetli babam okuma yazma bilmezdi. Ama kafasına yerleşen bir düşünceyi sık sık dile getirir, zamam zaman da yüzüme vururdu.

Babama göre bazı kitaplar insanı delirtir. Bu kitapları okuyanlar, hiç tereddütsüz gerekirse kendini ateşe atabilir, canını hiçe sayabilir.

Bu düşüncesini ifade ederken ironi mi yapıyordu yoksa içindeki korkularını mı ifade ediyordu bilmiyorum.

Ama beni korumak istediğine emindim. Okumaya karşı bir ilgim vardı, okuma delisi değildim ama sanırım “Delirten kitaplar’ okuyordum.

Babamın düşüncesi değişmeden, delirdiğimi de görmeden hayata veda etti.

Aradan yıllar geçti, ben  delirmedim ama kitaplara ilgim başıma türlü türlü belalar açtığını söyleyebilirim.

Çünkü kitap okumanın halen tehlikeli görüldüğü bir zamandayız. Hitler dönemi geride kaldı, ama sanırım ruhu yeryüzünde dolanıp, duruyor. Kitaplar en büyük suç aleti, yazarlar da en büyük suçlu.

Bu gün okullarda okuma dersi var, bazı kurumlar okumayı özendirme çalışması bile yapıyor. Olumlu gelişmeler tabii. Eğitim sistemine kitabın özgül ağırlığın olması güzel bir gelişme.

Ama bu güzelliği bozan, kokutan bazı girişimlerin olması ise insanı düşündürüyor. Sessiz düşündürse de, bir şekliyle sesli bir gürültüye dönüşeceği kesin.

Her nedense bazı kitaplar için  yasaklar konulur ve okunması tehlikeli görülür. Mesele eğitim bakanlığı, milli düşüncelere uygun olmayan kitapların okullara girmesini kesin ifadelerle yasaklar.

Önerilen kitap listeleri belirlenir, öğrenciler güya zararlı düşüncelerden korunur.

Peki korunur mu?

Doğrusunu sorarsanız, bence bir etkisi olmaz. Hatta bazen, yasak özendirici bile olabilir.

Yasak, sansür, engelleme girişimleri hep var olmuştur. Yasaklama tarih boyunca varlığını korumuştur.  Ama düşünce de varlığını korumuştur.

Çünkü düşünce sonsuz bir enerjidir.Engelle karşılaşmadıkça sonsuzlukta yol alır. Bir engelle karşılaştığında ise, varlığı yol alma süreçlerinden daha bir belirginleşir, adeta karanlıkta parlayan bir ışığa döner

.İlgili resim

Fizik kurallarına uygun olarak, sonsuzluk içinde engel yoksa, görünür de değildir. Gece ışık boşlukta bir anlam ifade etmez. Ne zaman bir cisme denk gelse, cismi aydınlatır ve aynı zamanda varlığını da  ortaya koyar.

Düşünce de aynen böyledir. En kalın duvar bile, düşünce için anlamsızdır. Bir çırpıda delip, geçer, sınır tanımaz, en ücra yerlere ulaşır.

Yani düşünce akışkan bir madde gibidir, maddenin üç halinden öte hallere sahiptir. Her kaba sığar, duvarları deler, karanlıkta bile çoğalma, yol alma gücüne sahiptir.

Bu nedenle yasaklamanın düşünceyi durdurma gücü yoktur. Sadece öteleme işine yarar, belki gecikmeye sebebiyet verir.

Düşünce bir şekliyle kendini yaşatır, yani delirmesi gereken insanların zihnine er ya da geç ulaşır.

Bu nedenle düşünceyi engellemenin mümkünatı yoktur. Bir şekliyle hedefine kilitlenir.

Kitap okuyanlar, yazanlar, düşünenler ve düşündüğünü sanatsal esere dönüştürenler bilir ki, insan düşündükçe, düşünce dünyası gelişir. Tez, anti tezi doğurur.

Sözüm şudur ki, düşünce en büyük enerjidir. Ne söküp almak mümkündür, ne de yayılmasını engellemek.

Er ya da geç, düşünce adresine ulaşır.

Her düşünce doğru mudur?

Değil elbet.

Ama her insanın düşünce dünyası, inanç biçimi, kültürel yapısı, dili farklıdır ve dünyayı bu farklılık çerçevede görür.

Dolayısıyla her insanın zararlı, yararlı yaklaşımı farklı olur.

Dün yararlı görülenler, bu gün zararlı, dün zararlı olanlar, bu gün yararlı görülebilinir.

Bu nedenle insanın, farklılıkları kabul eden bir dünya görüşüne sahip olması önemlidir. Her düşünce karşıtıyla vardır. Karşıtlık yoksa, düşünce de yoktur.

Daha neler?

Deliriyor muyum?

Yok valla, düşünmekten kendimi alamıyorum.

Hepsi bu.

Belki düşünmeye , yazmaya devam ederim. Sizler de bana katılırsanız, belki daha hızlı bir şekilde zihnimi toparlarım.