Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Hayat bir ömür çalışmaktır.

Hayat bir ömür çalışmaktır. Hele yoksul ve vasıfsız bir insansan ayakta kalmak için ölümüne bir yaşam seni bekler, çalışmak, çalışmak zorundasın. Ne pandemi, ne sıcak , ne de yasak. Hiç biri seni durduramaz. İki kilo soğan, üç maydanoz ve az biraz kabak. Bütün dükkan bu. Üç tekerlekli bir arabanın üstünde satılığa çıkarılan yeşillik. Tümünü toplasan 100 TL etmez. Artık gerisini siz düşünün.

Bir yürek işçisi: A.Hicri İzgören

Şair ve yazar. 1950, Siverek doğumlu. İlk ve ortaokulu Siverek’te tamamladı. Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi (1972), Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümü mezunu. Millî Emlak Müdürlüğünde memurluk yaptı (1976-79). Daha sonra öğretmenliğe geçti. İlk kitabı Acıyla Diri’den dolayı 1981 yılında Diyarbakır’da gözaltına alındı. Ardından Kırşehir’e sürgün edildi. 1999 yılında emekliye ayrıldıktan sonra da, çalışmalarını, hayatının büyük bölümünü -halen yaşadığı- Diyarbakır’da sürdürdü. Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği ve PEN üyesidir.

Şiirlerini 1980 yılından itibaren Türkiye Yazıları, Yeni Olgu, Sanat Edebiyat 81, Yaba, Oluşum, Yarın, Parantez (Almanya), Sanat Rehberi, Varlık, Karşı Edebiyat, Kıyı, Dönemeç, Yazıt, Bakış, Çevren (Yugoslavya), İletişim (Almanya), Evrensel Kültür, Nudem (İsveç), Ayrım, Amida, Mavi Derinlik, Poetikus, Mısralık (Kıbrıs), Eylül, Homeros, Türkü (Hollanda), Tan (Yugoslavya), Kedi, Yaratım, Yeni Biçem, Agora dergilerinde yayımladı. Yeni Ülke, Özgür Bakış, Demokrasi, Yeni Gündem gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Ürünleriyle “İnsan Hakları-Ekmek Barış Özgürlük” Şiir Birincilik Ödülünü (1989), İsveç Hümanist Enternasyonal (Efos Universal Culture House) Şiir İkincilik Ödülünü (1992), Suç Duyurusu adlı eseriyle Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülünü (1999) aldı.

 “A. Hicri İzgören, yaşanılan dünyanın her durumunu şiirine yansıttı. Şiirlerinde duygusallıkla katılık, eleştiriyle hoşgörü, öfke ile dinginlik birbirini dengeler.” (Eray Canberk)

A. Hicri İzgören, 1980 sonrası şiirimizde, arayışlarını tamamlamış olarak giren, yaralanmış ve kanlı bir coğrafyadan, şiddet içeriği yoğun sözcüklerle, insanlık sevgisi ve onuru yanlısı, olgun, imgeleri ve söyleyişi özgün, izlekleri sürükleyici, akıcı şiirler yazdı.” (Tuğrul Asi Balkar)

“Hicri İzgören’in Suç Duyurusu adlı kitabını okurken ben de şiirin kalbine dokundum. Şiirin saydam kalbine. Hicri İzgören yüksek sesle okunabilen bir şiir yazıyor. Lirik, özgün bir şiir. Yaşadığı coğrafyanın hüzünlü dokusu şiirine sinmiş.” (Betül Tarıman)

“İzgören’in şiirine doğal olarak sinen, Doğu’yu çağrıştıran imgeler, Doğu’yu söyleyen imgelerin, en büyük ve en doğal nedeni Doğulu (Siverekli) oluşundan kaynaklanmaktadır.” (Metin Fındıkçı)

Hicri İzgören, ilk kitabının yayınlandığı 1981’den bu yana,hemen hiçbir edebiyat çevresine dahil olmadan,her oluşumu,her kuşağı belli bir mesafeden izleyerek oluşturdu şiirlerini. Merkezde olmanın,iktidar ilişkilerinde bulunmanın bir şairde yaratacağı tahribatın farkındalığı mı bu? Yoksa şiiri ile kendisi arasına girecek olan ne varsa dışta bırakma çabası mı? Galiba bunların hepsi.Hem kendisi hem şiiri böylece temiz kaldı.Bunu Hicri’nin kişilik özelliği kadar ilişkilerindeki seçiciliğe bağlamak mümkün..Olaylar,duyumlar,görünümler karşısında kendini korumanın refleksi,gardını almış bir şair olarak görünmesine yol açıyor  belki. Özgürlüğü, eşitliği,adaleti ve bireysel vicdanı yaralayan toplumsal yaşamın ağrıları, kanamaları görülür yazdıklarında.En bireysel olandaki toplumsallığı; toplumsal olanda da bireyselliğin  devinimini duyumsatıyor. Felsefi dokusu olan bir şiirdir onun şiiri…” (Ahmet Telli)

ESERLERİ

ŞİİR: Acıyla Diri (1981), Sessizliğin Sağnağı (1984), Verilmiş Sözdür (1987), Bedeli Ödenmiştir (1992), Ve Öteki (İlk dört kitabından seçmeler, 1998), Suç Duyurusu (1999), Bebaran (Yağmursuz. Kürtçe çeviri – seçmeler, 2007), Zaman Ayarlı (2012).

DENEME:Sanat ve Hayat (2013),  Adres-Siz Mektuplar (2013).

HAKKINDA: Erhan Tığlı / Sessizliğin Sağnağı (Günümüzde Kitaplar, Şubat 1984), Metin Turan / Şiirin Anlattığı (Erdem dergisi, Mart 1990), Ethem Baymak / Çevren dergisi (sayı: 71), Veysel Öngören / Anahtar Sözcük Paylaşmaktır (Demokrasi gazetesi, 3.3.1996), Mustafa Durak / Suskun Şiiri Üzerine (Yeni Biçem, Ağustos 1996), Sabit Kemal Bayıldıran / Edebiyatımızda Şiirler (Varlık, Ağustos 2000), Betül Tarıman / Uzun Bir Çığlıktır Şiir (Cumhuriyet Kitap, 25.11.1999), Mahmut Temizyürek / Suç Duyurusu (Virgül, Ocak 2000), Metin Fındıkçı / Suç Duyurusu (Cumhuriyet Kitap, 31.8.2000), Damar  Dergisi – Hicri İzgören Dosyası (Haziran 2007), Sennur Sezer / Hicri İzgören’e Mektup (Evrensel Gazetesi, 6 Haziran 2012), Sennur Sezer / Hicri İzgören’e Mektup (Evrensel Gazetesi, 6 Haziran 2012), Önder Elaldı / Düş Kurun Ezberi Bozun (Gündem Gazetesi, 17.05.2013), Ahmet Telli / Hicri İzgören Şiiri (Damar Dergisi, Sayı 195), Sezai Sarıoğlu / Şiirin Amedli Hicri Takvimi (Yaratım – Ötekisiz Dergisi, Sayı: 1, 2013), İhsan Işık / TEKAA (2006) – Diyarbakır Ansiklopedisi (2013), Kendisinden alınan bilgiler (2014), Necmiye Alpay / Beklediler Gitmedik (Milliyet Kitap,1.1 2014).

Düşlerimi kanatıyor her gece
Dudaklarında donmuş gülümsemesi
O muhacir evde asılı duruyor hâlâ
Yitirilmiş bir arkadaş sureti

Anılar mı yakın bana acı mıdır en eski
Bir sağnak yıkasa yaralarımı belki
Yumuşayacak gecenin mimikleri ağrılarım dinecek
Ya da korunak olacak karanlığın kendisi

Hava su ve toprak kirlendi artık
Tuz ve ekmeğe karışıyor yüksek gerilim
Yeryüzünün bütün koordinatları
Barınacak bir yer arıyor
Haritadan silindi yüreğimin meskûn yerleri
Her gün kütüklerden aşklar düşüyor hayat
Artık ‘ölü sayısı…’ belirliyor gündemi

Kaynakça: https://www.antoloji.com/orda-bir-koy-yok-uzakta-siiri/

https://www.biyografya.com/biyografi/30

Gün dönerken ben.

Fotoğraf benim için bir terapi gibi. Sıkıldığında kendimi sokaklara atar, gözüme ilişen zıt içerikli renkleri, görüntüleri fotoğraflarım. Tek kıstasım hayatın zıtlık kuralına göre kompozisyonun oluşmasıdır. Özellikle ışık ve ters ışık fotoğraf için bulunmaz bir ortam yaratır. Hele bir de ortada zıtlığı destekleyen gölgeler, yansımalar ve eşyalar varsa, fotoğraf harika olur.

Kah bakarsın Adıyaman’da bir emekçisinin sarı sıcakta, içeceği suyun bakır tasında objektifim sabitlenir, bir bakarsın gün sonunda. Belki Antep’in eski hamamlarında, zihinde kalan Antep’in Hamamları adlı türküde renkler ölümsüzleşir. Sonra hayat denilen muammanın ortasında mısır satan gençler kadrajıma girer. Mısırlar güzel, iştah kabartır ama gdo mısırın de tadını bozmuş olduğunu bir dost uyarırken, gün akşama dönüyor. Ve ben corana belasına rağmen, sokaklarda zıtlığın peşinde koşturup, duruyorum. Adana’da çiçeklenen bir tarla kenarında ya da bir köy sofrasında soluklanmak ve dostlarla zamanı kadrajımda dondurmak. Son bir kaç gün içinde spontane çektiğim bir kaç kare…

Bir ses ustası: Seyitxan Boyaxçi

İnsan yaşadığı sürece arkasında bir takım izler bırakır. Kimisinin izi, karda oluşan iz gibidir, hava ısındı mı kısa sürede yok olur. Kimisinin de izi yıllarca taşa kazınmış bir kitabe gibi durur, asırlarca yerinde kalır, varlığını korur. Kara yazılan, taşa işlenen izler dışında,  bazı izler vardır ki sese kazınır, sesle yaşar, sesle geleceğe aktarılır. Gönüllerde yaşar, unutulmaz, zihinlere kazınır. Nesilden nesile sesle aktarılır ve dil döndükçe varlığını sürdürür.

Kürtler bu sesli izleri taşıyanlara dengbej der. Bir nevi kültür taşıyıcı olan dengbejler hayatın bütün yönlerini sesin sihirli namelerine yükleyerek, geleceğe aktarır.

Asırlardır durum böyledir. Söz, söz ustaları olan dengbejler tarafından dokunaklı makamlarda söylenir. Ne ses sistemine ihtiyaç vardır, ne notaya, ne de özel kıyafetlere, törensel anlara. Her şey doğal seyrinde yaşanır ve hayatın içinde varlığını korur.

Çünkü dengbejlik hayatın bütün yönlerini ele alır, aşkı yüreğe nakşeder,  ağıtları zihinlere gömer, yiğitlik namelerini dilden dile aktarır.

Dengbejlik geleneğini yazılarında işleyen Mehmet Uzun ”Dengbêj sesi kelam, kelamı kılam, türkü haline getirendir. Tıpkı yazılı edebiyatın ilk Homeros’u gibi.” der.

Evdalê Zeynıkê, Şakıro, Susika Simo, Karapetê Xaço ve Seyitxanê Boyaxçi ve adı sanı duyulmayan  yüzlerce kişi dengbejlik geleneğini yaşatarak, tarihsel mirası dilden dile aktararak, bu kadim geleneğin yaşamasını sağladılar.

Bu en eski sanat, insanın işaret dilinden sonra sesi keşfettiğinde hayatlarına girdi ve insanlar yazıyı bulduktan sonra yazılı eserler vermeye başlasalar da, dengbejlik özellikle Mezopotamya’da varlığını sürdürdü.. Binlerce yıllık bir mirasın üzerinde yaşamaya devam etti. Yani yazılı kültürün bağrında dengbejlik varlığını sürdürdü. Bunun siyasal nedenleri olsa da, söz kültürel bir rahim olma özelliğini hiç kaybetmedi. Özellikle de Kürtler için.

Tarih yazıya dönerken, Mezopotamya dengbejlik geleneğini sürdürdü.

Kürt Dilinin yasaklara maruz kalması da işin tuzu biberi oldu, dengbejlik geleneğinin yaşamasına, gelişmesine, sürmesine yardım yataklık etti. Geçmişte ve bu gün hiçbir  dengbej eserini yazarak söylemedi, zihinde uzun süre demlenen olaylar spontane söylenmeye başlanır ve belli bir şekil alır. Bunlara şiir demek mümkündür bence. Bu okuma yazma bilmeyen ama en az bir Homeros kadar etkili söz ustalarından birisi de Seyitxan Boyağçı’dır.

Zihinlerde, kulaklarda, yüreklerde buruk bir iz bırakan Seyitxanê Boyaxçi  mevsimin en sıcak, en kavurucu gününde, 7 Temmuz 2020 ‘de  hayatının son kılamını söyledikten sonra hayata veda etti.

Ölüm döşeğinde bile Têlli adlı destansı aşkı dile getiren, elinde ki tespihi bir ömür düşürmeyen Xalê Seyitxan Boyaxçi yokluk içinde ki hayatını noktalasa da, ölüm haberi kısa sürede bir çok basın yayın kuruluşunda haber konusu oldu. Söz ustası,  Xalê Seyitxanê Boyaxçi ve Diyarbakır’lıların deyimi ile “Bûlbûlê Amedê”bir süredir  felç  olduğu için evinde tedavi olmaya çalışıyordu. Enfeksiyon bütün vücudunu sardığı için de tedavi süreci zorlu ve pahalıydı.  Yaşlılığından kaynaklı rahatsızlıkları da enfeksiyona bağlı rahatsızlığa eklenince, evinde yatağında kılam söyleyerek ölümü bekledi demek belki de daha doğru olur.

Bu nedenle Xalê Seyitxanê  Boyaxçi  geride silinmez bir iz bırakarak, yatağında ebediyete göçtü. Diyarbakır’ın Ergani İlçesine bağlı  Lexeri Köyünda başlayan sürüveni, son nefesini verdiği Diyarbakır’da  son bulduğunda 87 yaşındaydı.

Nur içinde uyusun.

Ne malı, ne mülkü, ne de sahip olduğu bir tahtı vardı yaşarken.

Yoksulluğu sermayesi, sesi yaşam hazinesiydi.

Her ikisini de bir ömür üzerinden atmadı, sım sıkı sarılarak, hayatını sürdürdü.

Daha çocuk yaşlarda duyduğu her şeyi zihnine kaydetti, ağıtlarla büyüdü, kılamlar topladı yaralı yüreğini dağlayarak, hayata tutundu.

Xalê Seyitxan doğduğunda takvim yaprakları 1933 yılını gösteriyordu, doğduktan 2 yıl sonra annesini kaybetti.. Bocaladı, annesizliğin bütün sancılarını yaşarken, 4 yaşına geldiğinde bu kez babasını  kaybetti. Anne baba ölünce hem öksüz, hem de yetim kaldı. Artık dengbej olmak için bütün koşullara sahipti. Yaralı bir yüreği, paramparça olmuş bir hayatı ancak dengbejler kaldırabilirdi.

O da öyle yaptı, Yedi yaşına geldiğinde, annesinin izinde yürüdü. Kendi ifadesiyle annesi de bir dengbejdı… Her ne kadar hakkında bir bilgi olmasa da, kendi ağzında  annesinin de bir dengbej olduğunu sık sık söyler.

Kardeşleriyle ortada kalan Seyitxan’ı amcası sahiplenmek zorunda kalır.   Seyitxan küçük yaşta amcasının davarlarına çobanlık yapmaya başlar. Çok zor şartlarda anne baba olmadan 15 yaşına kadar köyde amcasının yanında kalır. Ev işlerini görür,  hayvanlarına çoban olur. Ama amcasının baskılarına dayanamaz, amcasının evini,  kendi evi olarak belleyemez ve 15 yaşında Diyarbakır’da ki hâlasının yanına kaçar ve bir daha köye dönmez…

Daha küçük yaşta yaşadığı ağır travmaların etkisiyle içinde biriken duyguları dışa vurmaya, ağıtsal kilamlar söylemeye başladığında yedi yaşındadır. Çevrede söylenen kılamları ezberler, ağıtları derler  ve zihnine kaydeder..

Bütün bunları 15 yaşına kadar sürdü ve kendi başına kaldığında söylenmeye, uzun uzun ağıtlar yakmaya devam etti. Çobanlığı sırasında da ustalaştı ve daha köydeyken sesi dikkatlerden kaçmadı.

Diyarbakır’a geldiğinde, henüz 15 yaşında bir çocuktu ama onun çocukluk dönemi 4 yaşında noktalanmıştı.Çocuklar oyun oynarken, o davarda kendi başına, kurda kuşa yem olmamak için  hayat mücadelesindeydi. Bu nedenle 15 yaşında yetişkin ama çelimsiz biri olarak en zor işlerde hayata tutunmaya çalıştı.

Bir süre hamallık yaptı, meyan suyu sattı, daha bir çok iş yapsa da, asıl şanını aldığı ayakkabı boyacılığa başladı. Ve 25-30 yıla yakın bu işe devam etti. Ayakkabı boyacısı iken, belediyede temizlik işçisi olarak çalışsa da, bir süre sonra işten ayrıldı ve boyacılığa devam etti.

Sesi yanık olmasından dolayı, özellikle kılam sevenlerin tercihi haline geldi.

Artık adı Dengbej Seyitxanê Boyağçıydı.

Zor şartlarda hayata tutundu ve hâlasının desteği ve telkini ile evlendi. Evliliği süresince yedi kez baba oldu.

Seyitxan Boyağçi ayakkabı boyacılığı yaparken, aynı zamanda yüreğinde biriken ezgileri de serbest bırakır. Fırça sallarken, sesi titreyerek yükselir, acılar ilmik ilmik örülerek insanlara ulaşır. Asıl onu kitlelere tanıtan Têli  Têli adlı aşk destanı olur.. Uzun soluklu bir kılam olan Têli têli imkansız bir aşkın ağıtı olarak yıllar boyu dengbejlerin sesinden Seyitxan Boyaxçı’nın zihnine, zihninden de ses olup, Diyarbakır sokaklarına akar.

Seyitxan Boyaxçi dengbejliği annesinden alır. Kendi söylemine göre annesi de bir dengbejdi, Bu konuda yeterli bilgi olmasa da, birkaç konuşmasında annesinin dengbejliğini vurgular. Ayrıca kardeşi de bir dengbej olarak hayatını sürdürür. Kardeşiyle arasında bir fark vardır. Kardeşi ağaların dengbeji, Seyitxan ise sıradan halkın dengbeji olmayı yeğler. Oysa bir  ağanın yanında dengbej olarak kalmış olsaydı, geçimi ağaya ait olacak, ağa istediği zaman odasında misafirlerine, kendisine  kılam söyleyecekti.

Ama o içindeki kılamları serbest bırakmayı esas aldı ve köyden ayrıldı.

Ağaların  yanında dengbejlik yapan kardeşinin aksine, Seyitxan Boyağçi yaşadıklarına isyan ederek ve başkasının yanında dengbej olmayı red ederek, Diyarbakır’a sığındı.

Ve hayatı boyunca sesine bir bend koymadı, sınır tanımadı, halkının dengbeji oldu. En çok imkansız aşkları dile getirdi, acılarını, elemlerini ifade etti.

Boyacılık yaparken, kılamlarını seslendirir, müşterilerinin gönlüne dokunur ve gerçek bir dengbej olduğunu kanıtlar.  Artık herkes Seyitxan Boyaxçıyı tanır ve yerini bilir. Yıllarca Sur ilçesinde Ulu cami çevresinde boyacılık yaparak geçimini sağlayan Xalê Seyitxan artık bir dengbej olarak anıldığında 20 yaşlarındaydı.

Şakiro Diyarbakıra gelir.

Yılı tam olarak belli olmasa da, gençlik yıllarına denk gelen bir zaman diliminde, dengbejlerin piri olarak bilinen, yüz yılın en büyük nefesi olarak tanımlanan  ünlü dengbej Şakiro Diyarbakır’a gelir.  O dönemlerde Diyarbakır Sur’da dengbejlerin bir araya geldiği, zaman zaman kılamlar söylediği  Hazro’lu Mıhamed’in  kahvehane vardı.

Buranın daimi müşterileri kılam dinleyen, dengbej hayranı insanlardı.

Şakiro’nın kahveye gelip, bazı dengbejlerle birlikte divan kuracağını duyunca, Seyitxan Boyağçıyı da kahveye davet ederler.

Seyitxan Boyaxçı

“Ben kim, Şakiro kim? O Serhat’ın soğuk suyuyla büyümüş. Ben onun yanına yaklaşabilir, boy ölçebilir miyim”der, ama çevrenin ısrarlarına da dayanamaz, Şakiro’nın geldiği gün, dengbejler kahvesine gider.

Divan kurulmuştur. Kürtlerin en ağır dengbejleri buluşmuş,  şevbuhêrk* başlamıştır. Onlarca beğ, ağa, efendi ünlü dengbejleri dinlemek için kahveye gelmiştir. 

O gece bir çok dengbej söz alır, sıra genç Seyirxan’a gelince utana sıkıla başlar söyleme. Söyledikçe çoşar, çostukça söyler.Ünlü dengbej Şakir baştan aşağı Seyitxan’ı süzer ve sorar“Bu ses kimden çıkıyor? Kim söylüyor bu kılamları? Sen ufacık bir birisisin, ama sesin bir çok daha güçlü birisinin sesi gibi çıkıyor.”der.

Şakiro’nun söyledikleri Seyitxan için bir referanstır aslında. O artık dengbejlerin pirinden onay almış, bir nevi dengbejler dünyasına adım atmıştır.

Öksüz ve yetim bir çocuk olarak hayata başlamasının ağır travması ve yoksulluk bütün ömür boyunca peşini bırakmasa da, o sesini günden güne terbiye etmeyi bilir, aç susuz geçirdiği günlerde bile kılamlardan vazgeçmez.

Hayatı boyunca vazgeçmediği başka şeyler de vardı. Biri daha çocukken eline aldığı tespihi, diğeri ise içindeki siteme bir ahenk katan sessiydi.

Her ikisini de hiç bırakmadı, ölümceya kadar korudu. Ölüm döşeğinde kılam söylerken, elinde tespihi vardı.

Boyacılık yaptı, çöpçülük yaptı ama tespih sallamaktan ve kılam söylemekten hiç vaz geçmedi.

Hem de en kritik dönemlerde.

Kürtçe ıslık çalmanın, çarşı pazarda Kürtçe konuşmanın yasak olduğu zamanlarda bile kılamlarını söylemi sürdürdü.

Öldüğünde sitem doluydu, yoksuldu ama dünya genelinde ölümü haber olacak kadar tanınan birisiydi.

Son yıllarını 2007 yılında hizmete açılan Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi Dengbejler Evinde geçiren, gelenlere kılan söyleyen Xalê Seyitxan Boyaxçi acılara daha fazla dayanamayarak hayatını noktaladığında, geride yüzlerce kılam bıraktı. Sesi Diyarbakır sokaklarında, taşlarında, surlarında hala yankılanıyor, yüreklerde buruk bir sevinç olarak yaşıyor.

O da her dengbej gibi yokluk içinde öldü ve son nefesinde sitem ederek, dengbejlere sahip çıkılmasını istedi.

Gerçekten de müzik dünyası için müthiş bir kaynak olan dengbejlik geleneği, sektörü canlı tutarken, kendileri aç ve yoksul bir şekilde hayatlarını sonlandırıyor.

Son yıllarda ölen bütün degnbejler gibi, Xalê Seyitxan Boyaxçı da yoksul öldü ama sesi yedi kıta öteden duyuldu.

İşte dengbejliğin gücü buydu.

Tvitter
Fotoğraf: Muhammer Cebe
Fotoğraf: Muharrem Cebe

Kriz zamanı

İndependent Türkçe’de yayınlanan yazım.…

21 yy, tarihin en sancılı yüzyılı olarak kayıtlara geçeceğine benziyor. Dünya genelinde  yaşanan siyasal tıkanma, corana etkisi, pandemi süreci, toplumlar arasında ki çelişki ve kavgalar, çatışmalar, iç savaşlar; küresel ısınma, yoksulluk, işsizlik, küresel güç çekişmeleri bunalımı  daha bir derinleştiriyor, sorunları ağırlaştırıyor, ekonomik krizleri fırtınalara çeviriyor.

Buna kapitalizmin bunalımı demek de mümkün, solun krizi demek de. Her halükarda tespit derin bir krizi işaret ediyor. Dünya iki büyük savaştan sonra en gergin, en kaotik durumu yaşıyor. Özellikle bölgesel sorunlar, küresel  problemler ve görülmeye başlanan coranavirüs ve pandemi süreci sorunları daha bir ağırlaştırarak, tarihsel bir krizin yaklaştığını ifade ediyor.

Yaşanan sorunların kaynağında coranavirüs yok ama sorunları ortaya çıkarma ve daha da büyümesinde etkisi  olduğu kesin.

Hayat teoriden ibaret değil elbet. Binlerce yıllık deneyim ve gözlem gösteriyor ki, sorunlar ağırlaştığında, söylenen sözler hep eksik kaldığında, krizler daha da derinleşerek insanı etkiliyor, vuruyor, kırıyor.

Görünen o ki,biri çerçeveyi çizmiş, diğeri taşırmış, bir başkası renkleri karıştırmış, renksizleştirmiş, tümden çerçeveyi boşaltmak isteyenler de çıkmış ve sonunca coranavirüs üstüne tuz biber olmuş.Dolayısıyla çinde bulunduğumuz süreçte küresel bir krizin yaşandığı, pandemiyle birlikte küresel yönetimlerin dahil bütün mekanizmaların yerlerde süründüğü aşikâr.

Bu gün internet sayesinde dünya genelinde yaşanılanları çok hızlı bir şekilde öğreniyoruz.  Deprem anını canlı izliyor, gökyüzünde hedefine giden füzeleri çayımızı yudumlayarak seyrediyoruz. Okyanusların dibindeki hayatı, uzayın kara deliklerini anlamaya çalışıyoruz.

Daha neler, neler…

Ama bu hızlı değişime denk bir insani dönüşümün yaşandığını söylemek çok mümkün değil.

İnsanlık binlerce yıllık deneyime rağmen, sanki eski çağların ilkelliğiyle yol almaya çalışıyor. Kaba kuvvet, güç ve şiddet hala tek geçerli yöntem.

Çatışmalar bütün hızıyla sürüyor, göç ve göçertme insanlığın en büyük dramı olarak yaşanıyor. Açlık, yoksulluk, hak mahrumiyeti, yasaklar, sağlıksız yaşam koşulları ve pandemi.

Sanki hiçbir uygarlık katmanı geçirmemiş bir dünya ile karşı karşıyayız. Teknoloji alabildiğince gelişiyor ama insanca bir yaşam standartları çağın gerisinde seyrediyor, hatta insani değerler buharlaşıyor.

Çağlar ötesi ilkler, ne devrimlerin anası değişiklikler, ne de yazılı hakların bir önemi yok. Bir çırpıda en uygar olduğunu söyleyen toplumlar bile, birden bire en ilkel yöntemlere dönebiliyor.

Zihniyet tarih sayfaları kadar eski, araçlar yepyeni ve daha bir öldürücü.

Bu gün yeryüzünde ki silahların miktarı, tahrip gücü, parasal değeri akıllara durgunluk veriyor ama zerre i miskal kadar küçük bir virüs dünyayı kasıp kavuruyor.

Yüz binlerce insan hastalığın pençesindeyken, silaha, eğlence sektörüne, kozmetiğe ayrılan paraların onda biri sağlık ve insanca bir yaşam için kullanılmıyor, bilin insanlarına yatırım yapılmıyor. Yeryüzünün refahı, insanın mutluluğu ve doğanın geleceği düşünülmeden projeler yapılıyor, her şey kâr çerçevesine yerleştiriliyor.

Ortalığı kasıp kavuran Koranavirus’in insanlığı düşürdüğü azizliğe bakar mısınız?

Her şey oluruna bırakılmış, sanki basit bir salgınla karşı karşıyayız. Kentler karantina altına alınıyor ama salgınla ciddi bir mücadele yürütülmediği de ortada.Her devlet kendi havasında, kendi gücünde virüsle baş etmeye çalışıyor.

Hani gelişmiştik, hani teknoloji her şeye kadirdi? Hani küresel bir dünya olmuştuk?

Demek yanlış giden bir şeyler var.

Bunca topluluk, bunca filozof ve bunca devlete rağmen insanlar hala virüsten ölüyor,  siyasal nedenlerden dolayı açlık çekiyor, işkence görüyor, açıkta yatıyor, barınacak bir yer özlemi içinde can veriyor,  açık sularda boğuluyor, hakları için ağır bedeller ödüyor.

Bunca gelişmişliğe rağmen insanların söz hakkı buharlaşıyor,  düşünce dünyası çoraklaşıyor, önemsiz bir canlı oluyor.

Uzun lafın kısası tarihte yaşanılanlar görmezlikten geliniyor, iktidar ve erk olmak için her şey mubah sayılıyor.

Dünya genelinde bir tartışma, bir karmaşa.

Süren çatışmalar, anlaşmazlıklar, kavgalar ve ortaya çıkan kaos?

Paylaşılmayan nedir?

Birkaç km toprak mı, yoksa iktidar olmanın nimetleri mi?

Ya da bilmediğimiz bambaşka nedenler mi?

Görünen o ki, eski imparatorluk hayranlığı, kral ve hükümdar olma sevdası bir doktrin olmuş durumda.

Yaşanan kriz bu şekilde aşılmaya çalışılıyor.

Yani daha fazla baskı, daha fazla savaş, daha fazla hükümdarlık. Corana da işin cabası.

Oysa hepimiz biliyoruz ki, insan ve doğa için doğru olan savaşlardan uzak durmak, toplumsal kaynakları tüketmemek, doğaya sahip çıkmak ve salgınlara karşı yek vucut olmak, her kesin rengiyle yaşamasına olanaklar yaratmak.

Ayakları havada laflar gibi gelebilir sizlere. Ama gidilen yol, yol değil. İnsan haklarıyla, varlığı ve benliğiyle var olmalıdır.

Devlet, otorite, yasa, yönetmelik, genelge insanı baskılıyorsa, yaşam koşullarını daraltıyorsa yolun yanlış olduğu açıktır.  Rejimlerin adı ne olursa olsun, kıstas insandır, insanın içinde yaşadığı koşullardır.İşin sonunda geniş yoksul kitleler varsa, haklar kısıtlanmışsa ve insanı yaşam koşulları yoksa doğrudan bahsetmek mümkün değildir.

Sonuç olarak ben var olmalıyım, beninle birlikte başkaları da var olmalıdır. Ne kendimi, ne de başkalarını tehlikeye atmamalıyım. Başkaları diye bir şey de yok aslında. İnsanlık var ve kocaman bir aile. Bu ailenin kurtuluşu da herkesin çabasına bağlı.İnsanlık ailesinin yok olması bu koşullarda söz konusu değil ama coranavirüs yayıldıkça bir çok dengenin bozulacağı, yoksulluğun artacağı, işsizliğin korkunç boyutlara ulaşacağı düşünüldüğünde, küresel bir dayanışmanın gerekliliği de ortaya çıkmış oluyor.

Artık dünya gerçekten bir köy kadar küçük.

Çünkü gözden uzak bir hapşırık, herkesi hasta etmeye yetiyor.

Uygarlığın sonu (mu?)

21 YY en büyük sorunu sanırım güven kavramının giderek kaybolması, anlamını kaybetmesi, yeni bir boyuta taşınmasıdır. İçinde bulunduğumuz çağda güven yoktur demek belki daha doğrudur.  İnsanlar birbirine güvenmekten çok, küresel düzeyde faaliyet yürüten kurumların yönlendirmelerine kapılıyor ve istemese de onların izinden yürüyor.

Matematikte güven sayılardır, bankacılıkta güven kefildir, ipotek ve rehin gösterilecek mal, mülktür. Ticarette güven çektir, referans gösterilecek kaynaktır.

Gerisi laf û güzaftır.

Bu nedenle güven yüzyıl, hata yarım yüzyıl öncesinde anlaşıldığı gibi bir anlam içermemektedir. Anlam kayması, yeni anlamlar yüklenmesi söz konusudur. Bildiğimiz, yalın ve insana güç katan güven artık çok gerilerde kalmış, yerini daha çok maddi temellere dayanan bir ilişki biçimi ortaya çıkmıştır.

Güven kavramının eksen değiştirmesi, anlamını yitirmesi iyi mi olmuştur, yoksa kötü mü olmuştur?

Doğrusu konu oldukça çetrefilli, insanın durduğu yere göre değişmektedir.

Dünya hızla sanal bir düzleme, maddi temelleri olan bir yapıya, daha teknolojik bir gezegene doğru ilerlemektedir.

Dolayısıyla mevcut üretim ilişkileri, kültürel yapı ve parasal girdi ve çıktılar güvenin sayısal olmasını dayatmaktadır.  Yani bildiğimiz güven buharlaşarak, başka bir rotaya girmek zorunda kalmıştır.

Aslında laf kalabalığım bir anlamı yoktur artık. Güven ve güvensizlik tartışması geride kalmış, güven için yeni araçlar devreye girmiştir.

İnsanların bunca şüphe ile yoluna nasıl devam edeceği ise bir muammadır. Aile ilişkileri, evlilikler bile senetlerin gölgesinde şekillenmeye başlanmaktadır.

Yani sözün bir kıymeti harbiyesi kalmamıştır.

Belki de uygarlığın sonu, hayatın başka boyuta taşınma dönemine girilmektedir.

Ama buna rağmen, yürekleri insanca atanların güveneceği insanlar vardır, olmalıdır.

Çünkü insan, insana ihtiyaç duyar.

Ne para, ne robot, ne de yapay zeka insanın, insandan aldığı sıcaklığı veremez.

İşte bu sıcaklık güvendir.

Açlık…

Dünyadaki açlığın nedenleri arasında, açlık çekmeyenlerin açlığı görmemesi birinci sırada yer alır. Komşunuz aç ve siz tok yatıyorsanız, binler açlıktan kırılıyor, yoksulluk içinde yaşıyorsa ve siz hala keyif ve işlerin yolunda olmasından bahsediyorsanız;vicdanınız kör, duygularınız taş, ahlakınız buharlaşmıştır demektir.

Çünkü yeryüzünde ki kaynaklar değil 8 milyar, 100 milyar insana yetecek kadar çoktur. Mesele doymak bilmeyen, adaletsiz bölüşümü esas alan sisteminiz dedir. Denizdeki balıklar, ormanlarda ki yemişler, ovadaki buğdaylar hepimize yeter..

Ama yetmez kılan elinizdeki kılıç ve paylaşım ölçünüzdür.

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 3 kişi
Görüntünün olası içeriği: 2 kişi
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

Rowan Gillespie, İrlandalı bronz heykeltıraş (1953-)
Açlık Anıtı, Dublin

Foto:Ioannis Messinis

Bağlanmış Emek ve Çocuk İşçiliği

Pakistan’ın yoksul bir köyünde dünyaya gelen, İkbal Mesih’in inanılması güç bir hayat hikayesi var.İnsan gerçekten inanamıyor. Bu nedenle hikaye demek eksik kalır belki de; gerçek, hatta gerçekten öte bir yaşanmışlık.

İlk okuduğumda anlatılanların abartı olduğunu düşünmüştüm, bu nedenle bir kaç kaynağı karşılaştırmak, daha fazla bilgi toplamak için derinlikli araştırmaya başladım.

Özellikle doğduğu Pakistan kaynaklarında,hayatı hakkında doğru bilgilere ulaşmaya, yaşadıklarını öğrenmek için değişik araştırma sonuçlarına ulaştım.Yazılanların doğruluğuna inanmama neden olan ise araştırmaların genelinde benzer bilgilerin olmasıydı. Birkaç kaynak değil, bir çok kaynak olayın özünü hemen hemen birbirlerini doğrular nitelikte yazmışlardı.

Ben araştırdıkça, meselenin sadece İkbal Mesih meselesi olmadığı ve binlerce çocuğun aynı hikayenin içinde olduğu ortaya çıkıyordu.

Binlerce çocuk arasından İkbal  simge olmayı başarmış, kölelik düzeyinde ki çalışma koşullarına isyan etmiş, acılarını yüksek sesle, çığlıklarını avazı çıktığı kadar dışa vurmuştu.

Peki İkbal Mesih kimdi?

İkbal Mesih 1982 yılında Pakistan’ın Lahor Kentine bağlı, yoksul ve gözlerden uzak Muridke adlı küçük bir köyde doğdu. Doğduktan bir süre sonra babası Saif Masih’in aileyi tek ettiği, annesi Inayat’ın evin geçimini sağlamak için temizlik dahil, bir çok ağır işte çalışarak, çocuklarını büyütmeye çalıştığı anlaşılıyor. İki göz oda da hayatlarını sürdüren ve anneleri dışarıda çalışırken, küçük İkbal köylerinin dar sakaklarında her şeyden habersiz oyunlar oynuyor, ablasının bakımıyla büyüyordu.Ancak aile kazandığı parayla geçinemiyor, ek desteğe ihtiyaç duyuyordu.

Çalıştığı ile evini geçindiremeyen anne Inayat, çareyi tefecilerden 600 rupi borç almakta bulması, hayatlarının dramatik başlangıcı olur. Evlere temizliğe gitse de, aldığı borcu zamanında ödeyemez ve ana paranın üzerine giderek daha fazla faiz eklenir. Bir süre sonra da, alınan borç ve faizi ödemeyince, o dönem Peshgi adı verilen ve Pakistan toplumunda yaygın bir şekilde hayata geçirilen bir tür bağlanmış emek sözleşmesine imza atmak zorunda kalır. Sözleşmeye göre borcuna karşın günlük 3 rupi borcundan düşülecek, anne de 4 yaşında ki oğlu İkbal’ı halı dokuma atölyesine yatılı çalışmaya gönderecekti.

Pakistan’da resmi olmasa da, yerel tepeciler yani halı tüccarları, özellikle yoksul ailelere borç para veriyor, borç karşılığında ise bağlanmış emek denilen ve çocuklarının halı atölyelerinde çalışmalarını şart koşan bir anlaşmayı kabul ettirerek büyük paralar kazanıyorlardı. Bu tüccarlardan borç para almanın tek yolu, çocuklarını el işi halı üreten atölyelere köle olarak verilmesini kabul etmekti. Inayat ‘da aynı şeyi yaptı,ailesinin masrafları için aldığı borç para karşılığı, küçük oğlu İkbal’ı çok küçük yaşta çalışması için  halı tüccarına işlettiği atölyeye verdi. O yıllarda yüzlerce halı tüccarı bu yöntemle binlerce çocuk işçi temin ediyor, köle gibi çalıştırıyordu.

İkbal Mesih’in hayatı annesinin borç almasından sonra korkunç bir boyutta değişti, henüz 4 yaşında olmasına rağmen, kölelik koşullarının hakim olduğu halı atölyesinde, kendisinin yaşında olan onlarca çocukla birlikte çalışmaya başladı.

Halı tüccarlarının bağlanmış emek sözleşmesi yapmalarının bir nedeni vardı. Özellikle çocuk işçilerin çalıştırmalarının arka planında sadece ucuz emekten öte,  küçücük parmakların halı dokuma sırasında en iyi düğümü atmaları yatıyordu.1995 yılına kadar süren bu yarı resmi kölelik, yerel atölyelerde el yapımı halıların üretimi için yüzlerce köleleştirilmiş çocuk çalıştırılıyordu. Ölmeyecek kadar ekmek ve su verilen çocuk işçiler atölyelerde yatılı olarak kalıyor, usta başlarının şiddetine, cinsel tacizine  maruz kalıyorlardı. Bu kampların adeta bir esir kampı olduğunu söylemek abartı gibi gelebilir ama yaşanan esirlikten öte bir şeydi.Ayrıcı bu krediyi kullanan aileler çocuklarını halı dokuma işini öğrenmeleri için 1 yıl boyunca ücretsiz çalışmaya göndermek zorundaydılar. Bir yıl ,yani çıraklık döneminden sonra borç miktarı önceden belirlenen faizi ile ödenene kadar çocuk çalışmak zorunda kalıyordu.Çalışma koşulları öylesine zor ve baskı altında yürütülüyordu ki, çocukların hataları krediye ceza olarak yansıtılıyor, halı tezgahlarında kullanılan malzemelerin zarar görmesi borca ekleniyordu. Beslenme de çocukların zayıf kalmaları üzerineydi ve çoğunlukla ekmek ve su ile yapılıyordu. Bu nedenle çocuk işçiler zayıf kalıyor, çoğu çocuk borçlarını bitirmeden halı atölyelerinden  ya kaçıyor, ya da hayatını kaybediyordu…

İkbal Mesih de bir çok çocuk gibi, çırak olarak işe başladı, işi öğrenmesi için usta başlarının sorumluluğuna verildi. Dayak yedi, hataları yüzünden cezalar aldı ve zaman zaman kaçma girişiminde bulundu, kaçmaması için demir tezgahlara zincirlendi.6 yıl boyunca kölelik koşullarında çalıştı ve 10 yaşından geldiğinde kaptan kaçıp, polise sığındı.

Ancak yerel polis İkbal Mesih’e yardım edeceğine, tekrar çalıştığı dokuma atölyesine teslim etti, halı tüccarına İkbal’ı tezgaha bağlanmasını önerdi. Bütün bunlar olurken, Pakistan Yüksek Mahkemesi Bağlanmış Sözleşme ile çocuk çalıştırmayı yasaklamıştı. Ama polis çocuk köle çalıştıran tüccarları işlerinin sürmesi için, İkbal’ı çalışma kampına geri götürmüştü.

İkbal hem kaçmanın cezasını, ağır ödedi, şiddetle cezalandırıldı ve para cezası ödenecek rakama eklendi.

Tam altı yıl, sadece az ekmek ve su karşılığı çalıştı,zayıfladı ve bedensel ağırlığı 27 kg’a kadar düştü…Annesinin aldığı kredi ise katlanarak, aldığı paranın birkaç katı oldu. İqbal 10 yaşında geldiğinde toplam borç 13000 rupi yani yaklaşık 260 dolar olmuştu. Ailesinin bu parayı ödeme imkanı olmadığı gibi, yeni borç almak zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bu nedenle İkbal bilinmez bir tarihe kadar çalışmak zorunda kalacaktı.

Tek çaresi bu kölelik ortamından kaçmaktı. 10 yaşında kadar kaçma teşebbüsleri hüsranla sonuçlansa da, denemeye devam etti, yeni yollar aramayı sürdürdü.

Haftanın 7 günü, günlük 14 saat çalışan İkbal çocuk işçileri alanında çalışan bir derneğin varlığından haberdar oldu ve derneğe sığınıp, yardım  isteme planları yaptı.Bir kaç arkadaşına durumu açtı. Bir süre sonra derneğin çalıştığı kasabada toplantı yapacağını öğrendi ve o gün arkadaşlarının yardımıyla atölyeden gizlice çıkarak, toplantıyı dinlemeye gitti. Toplantıda  Peshgi kölelik sisteminin yasaklandığını duyunca, hemen oracıkta atölyeye dönmeme kararı aldı. Ne olursa olsun, halı dokuma atölyesine dönmeyecekti.

Bağlanmış Emek İşçileri Kurtuluş Cephesi (BLLF) İkbal gibi kölelik koşullarında çalışan çocuk işçilerin sorunlarını gündeme getiren, bu alanda mücadele veren bir dernekti. İkbal yönetici ve aktivistlerinin bulunduğu toplantıya katıldı ve  kendi yaşadıklarını tek tek anlattı.

Dernek yönetimi durumun acili yetini ve vahametini farkına vararak, hemen harekete geçti. Çocuk işçi çalıştırmanın yasaklandığını ve kendisi için girişimlerde bulunacağını söylediler. Kısa süre içinde İkbal için gerekli evraklar hazırlandı, belge dernek yönetimi  tarafından, bizzat İkbal’la birlikte bizzat halı dokuma atölyesinin sahibine götürülerek, İkbal için özgürlüğün kapısı açıldı.

Çocukları köle gibi çalıştıran, sömüren halı tüccarı ve aynı zamanda tefeci olan iş veren sinir krizi geçirse de, evrakların yasal dayanakları güçlüydü ve engel olunabilecek bir nokta yoktu. İkbal ise kendi kurtuluşuna sevinse de, arkadaşlarının da kurtulmasını istiyordu. Bu amaçla arkadaşlarına yönelik bir konuşma yaptı ve çocukların çalıştırılmasının yasaklandığını söyledi.

“Her şeyi öğrendim. Psehgi artık yasak. Özgürsünüz, benimle gelin,”

Böylelikle dernek yönetimi arkadaşlarının kurtulması için de evraklar hazırladı ve bir grup arkadaşını da atölyeden alarak ilk başarıya imza attı.

Halı dokuma atölyesinden kurtulduktan sonra Bağlanmış Emek Kurtuluş Cephesine katıldı, okula gönderildi, okuma yazma öğrenmesi sağlandı. Bir yandan da dernek çalışmalarında, toplantılarında konuşmalar yaptı, kendi durumunu her yerde anlattı. Kendisi gibi esir tutulan çocuk işçilerin yaşadıklarını, yaşayan birisi olarak gündeme getirdi.

Kısa süre de batı basının dikkatlerini çekti ve hikayesi Avrupa ve ABD ulaştı. Bir çok gazete ve dergi İkbal ‘in durumunu araştırmak için Pakistan’ın Lahor Kentine deneyimli muhabirler gönderdi. Böylelikle İkbal süreç içinde bağlanmış emek çoçuk işçileri arasında simge ve doğal bir lidere döndü. Basın İkbal’ı yazdıkça, çocuk işçilerin durumu batı dünyasının gündemine daha fazla girmeye başladı.

1995 yıllında dünya ünlü bir spor markası 1988 yılından itibaren 30 yaş altı gençlere verdiği insan hakları ödülünü İkbal  Masih’e vermeye karar verdi. Ödülünü almak için ABD’ye giden İkbal durumunu anlatmaya devam etti, ödül olarak aldığı 15000 doları  bağlanmış emek işçilerin eğitimi için bir yurt ve okul açacağı için kullanacağını söyledi ve ilerde çocukların haklarını korumak için avukat olmak istediğini belirti. İsviçre ev ABD’de bazı okullara konferanslara katıldı ve çocuklara durumunu anlatı, kendisi gibi ağır koşullarda esir kalan çocuklardan bahsetti.

Böylelikle özellikle Pakistan’da ciddi rahatsızlıklara neden oldu. Pakistan’da seçimlerin kaderlerini belirleyebilecek kadar etkili olan Halı Tüccarları yani Peshgi  ve çocuk işçilerin çalıştırılmasının yasaklanmasını İkbal’e bağladılar ve ona karşı öfkelendiler.

Bu haylaz çocuğun servetlerine engel olan birisi olarak gördüler. İqbal ise çocuk işçiliğini deşifre etmeye devam etti. Batının lüks salonlarını süsleyen halıları çocuk köleler tarafından dokunduğunu söyledi.

Böylelikle büyük bir farkındalık oluştu.

Artık İkbal Masih kölelikten kurtulan, batı dünyasında tanınan bir hak savunucu oldu.

12 yaşında olmasına rağmen, henüz çok daha küçük bir çocuk görünümündeydi. O çocuk yaşta bir yetişkine dönüştürüldü, bedeni çalışma koşullarından dolayı zayıf kaldı, böbrek rahatsızlığı çekti ve omurilik eğriliği görüldü.

Ama pes etme niyetinde değildi, bir çocuk kalbiyle, bağlanmış emek yani esir çocukların içinde ki durumu anlatmaya, çocukları kurtarmaya devam etti.

İkbal ABD ve Avrupa’dan döndüğünde köyüne, amcasının yanına gitti.

Kuzenleriyle bisiklet sürerken, bir haşhaş kullanan, madde bağımlısı tarafından ateş açmasıyla hayatını kaybetti.

Olay dünya çapında yankı bulsa da, İkbal’ın öldürülmesi hasır altı edildi, sıradan bir cinayet dosyası olarak ele alındı.

Oysa halı tüccarları,yerel tefeciler İkbal’den rahatsızlıklarını açıkça dile getiriyor, tehdit ediyor, milyonlarca dolar kazanmalarına engel olan bu çocuktan nefret ediyorlardı.

Olay karanlıkta kalsa da, yerel bağlanmış emek örgütleri, sıradan insanlar, çocuk işçiler, İkbal’ın kimler tarafından öldürüldüğünü iyi biliyorlardı.

İkbal suikasta kurban gittiğinde 12 yaşındaydı. Kısacık ömrüne büyük işler sığdırmış ve geriye de binlerce bağlanmış köle çocuk bırakmıştı. Onun sayesinde bir çok yasal düzenleme yapıldı Pakistan ve benzer ülkelerde.

Ama çocuk işçiliği, çocuk köleliği bitmedi hiçbir zaman. İşverenler, tefeciler, el işçiliği isteyen sektörler çocuk çalıştırmaya devam ettiler.

Bu gün 300 milyon çocuk, kölelik koşullarında çalışmak zorunda kalıyor. Sokakta kağıt toplayan çocuklardan tutalım, ışıklarda mendil ve su satan çocuklara kadar kölelik sistemi çalışıyor.

Herkes tarafından olağan karşılanan bu durum, çocuk işçileri sorununu daha bir ağırlaştırıyor.