Hasankeyf hakkında ben dahil çok sayıda insan yazdı,çizdi. Korunması için çaba sarf etti ama güçlerimiz Hasankeyf’i kurtarmaya yetmedi. On bin yıllık Hasankeyf şimdi Dicle’nin serin sularında, Moğol Saldırılarında yanan günleri anımsıyor.
Author Archives: ŞeyhmusÇakırtas
Hevsel Bahçeleri Hazan Mevsimi
Hevsel Bahçeleri,Diyarbakır Surları ile Dicle nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık sulak arazidir. Binlerce yıllık tarımsal geçmişi ile günümüze kadar gelen, alanda yakın zamana kadar su değirmenleri, sulama arkları bulunan alanda kentin sebze ihtiyacı karşılanıyor. Sur ilçesinde yaşayan bir çok ailenin geçim kaynağı olan Hevsel Bahçeleri yemyeşil dokusu ile geçmişten beri ilgi odağı olduğu biliniyor.
Çok farklı türlerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bitki örtüsüne sahip Hevsel bahçeleri, aynı zamanda bölgenin en büyük kuş cennetidir. 180’den fazla kuş türünün yanı sıra susamuru, tilki, sansar, sincap ve kirpi gibi birçok memelinin barınağıdır.
Göçmen kuşlar tarafından bir istasyon, dinlenme, barınma ve de bir korunma yeri olarak kullanılan vadide bölgeye has kuşlar olarak bilinen boz alameceklerle pembe göğüslü ötleğenlerin yanı sıra yabani şahin, kızıl şahin, arı şahini, yılan kartalı, gökçe delice, kukumav, kerkenez ve küçük kerkenez gibi yırtıcı kuşlara da yılın hemen her mevsiminde rastlanmaktadır.Türkiye’de nadir bulunan yaz atmacalarına da ev sahipliği yaptığı biliniyor.
Hevsel Bahçeleri, 2013’te Dünya Mirası listesine girmesi için UNESCO‘ya aday gösterildi. 2015’te ise UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edildi ve arazinin tümü sit alanı olarak ilan edildi.
Diyarbakır’ın sebze ihtiyacının karşılandığı Hevsel Bahçelerinde 8 bin yıldır tarım yapıldığı düşünülüyor. Daha önce Diyarbakır’ın simgesi olan yeşil beyaz çizgili iri karpuz asırlar boyu Dicle Kıyısında yani Hevsel Bahçelerinde yetiştirildi.
Ancak son yıllarda nehire bırakılan atıklar, kum ocakları ve ımar alanlarının Dicle Kıyısına yaklaşması nehir ve Hevsel Bahçelerinin florasını bozmuş durumda. Karpuz ekimi hemen hemen biterken, sebze ekimi ise devam ediyor. Onlarca yaban hayvan türünün yaşadığı, onlarca çeşit endemik bitki örtüsünün bulunduğu Hevsel Bahçeleri beton ve çarpık kentleşmenin baskısı altında yok olma tehlikesi altında varlığını yürütüyor.
Uluslararası Fotoğraf Sanatını Federasyonu Üyesi Mehmet Masum Süer yıllardır bölgede gerek Hevsel, gerekse de yok olma tehlikesi altına olan tarihi ve kültürel varlıkları fotoğraflıyor, eski ve yeni hallerini karşılaştırarak dosya haberler hazırlıyor. Bir çok uluslararası fotoğraf organizasyonuna da katılan Süer Hevsel için sık sık çağrılarda bulunarak, alanın daha sıkı ve doğru korunmasını istiyor.
Hem doğal hayatı koruma, hem de kent florasında böylesine zengin bir bitki örtüsünün bulunmasının büyük bir hazine olduğuna dikkat çeken Süer şunları belirtiyor:”
Bir süre önce barajlarda su tutulması nedeniyle Dicle nehrinin suları çekildi. Bu çekilme özellikle Ongözlü Köprü civarında ve Hevsel bahçelerinin kıyısında, Dicle’deki kirliliğin boyutlarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Günlerce etrafa kötü kokular yayıldı. Bu arada nehirdeki çok sayıda balık kirlenmenin etkisiyle ölerek sahile vurdu veya su yüzüne çıktı.
Üç yıl önce Keçi Burcunun altından nehre inen yolun sağında olmak üzere bahçelerin 5-6 noktasında kepçe ve dozerlerle çalışmalar yapılarak, ekim için yer açmak ve başka düşüncelerle, birçok canlının barınağı olan ağaçlar ve çalılıklar köklerinden söküldü. Hevsel’in önemli simgelerinden biri olan birçok dut ağacı da bu dönemde yine kesildi veya yerinden söküldü. Gazi Köşküne giden yolda karayolunun kenarındaki çalılıklar tamamen söküldü. Bahçelerde zaman zaman belli alanlardaki agaç, kök veya çalılıkların ateşe virildiğini görüyorum.
Zaman zaman bahçelerde ve Ongözlü Köprü civarında gezen vatandaşlar görmüşlerdir, bahçelerde, günün belli saatlerinde, sağdan soldan atılan av tüfeği ve diğer ateşli silahların seslerinden geçilmiyor. Çoğu 15-20 yaşlarında olan çocuklar ve gençler, amaçsız ve bilinçsizce ya silahlarla veya diğer bazı aletlerle kuşları avlıyor veya öldürüyor. Güvenlik güçlerinin bu silah seslerine ve kullanımına kayıtsız kalmasını hayretle izliyorum.
İşletmelerden örnek tavır
Ongözlü Köprü civarındaki işletmeler kişisel olarak, bu bölgedeki kuş ve özellikle nehirdeki yaban ördeklerinin avlanmasına izin vermediklerini ve engel olduklarını söylediler. Bu girişimin etkisiyle, bu bölgede, günün hemen her saatinde, yaban ördeklerinin korkusuzca nehir suları üzerinde dolaştığını görmek mümkün. Bu yöredeki su samurlarının da son zamanlarda korkmadan ortaya çıktıkları ve ve su yüzünde dolaştıkları görülüyor.
Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu tarihi ve kültürel bahçelerin değeri çok çok büyüktür. Böyle bir doğal alan zor bulunur. Bunun kiymetini bilmemiz gerekir. Yetkililere ve özellikle alanla ilgili sivil toplum kuruluşlarına çağrıda bulunuyorum. Bahçelerin her anlamda güvenliğinin sağlanması, değişikliklerin izlenmesi ve ağacıyla, bitkisiyle, hayvanıyla tümüyle bir koruma altına alınması için çalışmalar başlatılmalı ve gereken önlemler alınmalıdır.
Hevsel bahçeleri, hem doğal, tarihi ve kültürel bir zenginliğimizdir. Hem de turizm açısından önemli bir çekim ve ilgi merkezi olduğu da unutulmamalıdır. Diyarbakır’a gelen turistlerin en önce görmek istediği ve gezdiği alanların başında geliyor. Diyarbakırlılar olarak bu kaynağı kendi ellerimizle yok etmemeli ve koruyup geliştirmeliyiz…”
Binlerce yıllık tarımsal miras alanından şu ana kadar bir koruma planı açıklanmadığı gibi, saha da herhangi koruma çalışması yürütülmüş değil.







Foto: Mehmet Masum Süer/Hevsel ecological gardens in Diyarbakir. 25/03/2018
Fotoğraflar: Mehmet Masum Süer
Derleme Dosya Haber: Şeyhmus Çakırtaş
Kaynak: Vikipedia, ajanslar, 3.Göz arşiv.
Bir medeniyet yalanı:Irkçılık
İnsanların büyük bir kısmı bilerek ya da bilmeyerek ırkçı düşüncelere sahip olur. Kendisini üstün, başkalarını kendinden aşağı gören, ötekileştiren ve insanların renginden, etnik kimliğinden,dilinden,dininden,cinsiyetinden,yoksulluğundan dolayı aşağılayan çok sayıda kişinin aramızda dolaştığını biliyor, tanık oluyoruz. Hatta dünya genelinde kendi ırkını üstün gören, başkalarının haklarını yok sayan, milliyetçi hezeyanlarla yaşayan oldukça kalabalık bir gruhtan bahsetmek mümkün.
Bu gruhlar her yerde yaşam alanı buluyor, günlük yaşama hükmediyor ve fırsatını bulduklarında değişik örgütlenmeler yaratarak siyasal yaşama katılıyor.Milliyetçilikten temelinde ve belki de daha öte bir düşünce dünyası ile kapitalist ilişkilerin harcı oluyor,sermaye ve devlet düzleminde bir ağırlığa sahip olarak da görev ve yetkiyi ele geçiriyor…
Özellikle kamusal alanda, ordu, güvenlik örgütlerinde düşünsel bir etki alanı yarattıklarında, toplumsal dengeyi zedeleyecek türde uygulamalara neden oldukları biliniyor. Çünkü bu gruhlar kendi düşüncelerinin dışında, hiçbir düşünceye tahammül göstermiyor,hatta farklılıkların ortadan kalkması gerektiklerini savunuyor.
İşte herkes için tehlike burada başlıyor.Kamusal alanının partizanca yönetilmesi, mülteci ve göçmenlere üsten bakılması , siyahilerin köle olarak görülmesi, yabancı düşmanlığı, etnik ve dinsel ayrımcılık ırkçılığın temelini oluşturuyor ve toplumun bütün kesimleri için hayat daha zor hale geliyor.
Bu gün dünyada yaşanılan budur.
Demokratik zeminleri kullanarak varlıklarını sürdüren ırkçı gruplar, devlet düzlemine indiklerinde iş farklılaşıyor; yetki şiddete,şiddet örgütlü bir etkiye, etki de ölümcül politikalara dönüşebiliyor.Günümüzde Hitler iktidarda değil ama Hitler türevleri olan gruplar varlıklarını sürdürüyor, iktidarlara destek oluyor, ortaklık yaparak dramatik kararların yasallaşmasını sağlıyor.
Dünya genelinde Siyahiler, Çingeneler, Romenler ve göçmenler hayata mağlup başlıyor ve doğar doğmaz ayrımcılığa uğruyor. Azınlıklar baskı altında yaşıyor, ötekileşen insanlar kendini kuşatılmış hissediyor. Devletti yönetenler her ne kadar cilalı laflar söyleseler bile sonuç değişmiyor.Çünkü ırkçı söylemin yaşam bulduğu asıl alan devlet düzlemidir.Devlet düzleminde hayat bulan ırkçı düşünce, etkili oluyor, taraftar topluyor ve iktidar üzerinde bir nüfuza sahip oluyor.
George Floyd olayı ve Irkçı düşüncenin dışa vurumu
George Floyd adlı siyahi bir ABD Vatandaşı, 25 Mayıs günü Minneapolis’te bir polis memuru tarafından gözaltı işlemi yapılırken öldürüldü. Polis memuru yere yatırdığı şüpheliyi boynuna diziyle aşırı baskı uygulayarak kameralar önünde hayatını kaybetmesine neden oldu. Şüpheli George Floyd ‘nefes alamıyorum’ diye bağırsa da, bir şey değişmedi,görevli polis şiddet kullanmayı sürdürdü, devriye arkadaşı ise çevrede güvenlik önlemi alarak şiddetin sürmesini sağladı ve siyahi şüpheli güpe gündüz insanların bakışları arasında can verdi.
George ile ilgili video görüntüleri sosyal medyada yayınlanıp, viral olduğunda özellikle siyahi yurttaşların tepkileri arttı, insan hakları aktivistleri ayağı kalkarak protestoları sokağa taşıdı, ABD ve Avrupa’da görüntüler oldukça ciddi bir yankı buldu.Günlerdir evlerde coranavirüs nedeniyle evlerde kapalı kalan binlerce insan sokaklarda polis şiddetini protesto etmek için sokaklara döküldü ve ırkçılık karşıtı talepleri yüksek sesle ifade etmeye başladı.
Sokaklar protesto sesleriyle inlerken, ABD’de bazı eyaletlerde polisin yetkisi kısıtlansa da tepkiler dinmedi, giderek siyahilere uygulanan politikalar gündeme oturdu. Artık mesele bir polisin ferdi şiddetinden öte, siyahîlere karşı uygulanan ayrımcı politikaların sorgulanma sürecine dönüştü.
Çünkü bir çok ülkede siyahilere karşı polis şiddeti zaman zaman yaşanıyor, sistemli bir yönelim izlenimi veriyor.
Protestolar genişlediğinde ABD Başkanı Donald Trump göstericileri, sert önlemler almakla tehdit etti, orduyu olayları bastırmak için görevlendirme yoluna gitti. Sosyal Medya hesabından da bazı ırkçı gurupların video görüntülerini paylaştı. Görüntülerde ‘Güç beyazlara ’ vurgusu olduğu ortaya çıktı ve paylaşım gelen tepkiler üzerine kaldırıldı.
Sokaklarda gösteriler sürerken, bir ayrıntının ortaya çıkması, olayların geldiği nokta açısından önemliydi. Yıllardır başta İngiltere ve ABD ve benzer ülkelerde geçmişte köle ticareti yapan, sömürge valisi olarak Afrika’da görevlendirilen bazı kişilerin heykellerin varlığı göstericilerin heykellere boya ve yumarta atmasıyla ortaya çıktı. Göstericiler İngiltere’de bir köle tüccarının heykelini kırarak, denize atmaları olayların geldiği noktayı gösteriyordu.
Böylelikle 21 YY’da köle ticareti yapan tüccarların, diplomat ve krallar tarafından görevlendirilen askerlerin heykellerin hala ayakta olduğu da ortaya çıkmış oluyordu.
Güya kölelik yasaklanmıştı ama köle ticareti yapanların heykelleri Avrupa ve ABD kentlerinin meydanlarını süslemeye devam ediyordu.
Göstericilerin heykellere yönelmesi, ABD Başkanının hemen bir kararname yayınlayarak heykelleri koruma alması da başka ilginç bir gelişme olarak tarihe dip not olarak düştü.
İnsana vay be, dedirtecek gelişmelerdi bunlar.
Kölelik, ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme kötü olarak anılsa da, yaşam bulduğu açıkça görülüyordu.
Başta ABD olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde Siyahilerin sık sık polis şiddetine maruz kalması, göçmenlerin ırkçı saldırılara uğraması, etnik kimliklerinden dolayı insanların ciddi baskı görmesi,dillerinden dolayı ötekileşen kitlelerin varlığı yeryüzünün bir başka havada olduğu, cilalı lafların artık kapitalist sistemi örtmediğinin kanıtıdır.
Bu gösteriler şimdilik dinmiş görünüyor ama mesele varlığını sürdürüyor.Özellikle köle tüccarlarının heykellerinin İngiltere Meydanlarında varlığı ilginç geldi bana.
21 yy’dayız ve bir çok ülkede insanların canına kıyan, katliamlar yapan, sömürge anlayışını kanla yerleştiren kişiliklerin heykelleri bir çok ülkede ayakta olması tuhaf. Demek oluyor ki, geçmişle bir yüzleşme söz konusu değil, tam tersi o kara tarihin sahiplenilmesi söz konusu. Devlet düzeyinde sürdürülen sömürge anlayışların hala çok ciddi prim yaptığının da açık kanıtı.
Anlaşılır gibi değil, insana pes dedirten bir durum bence.
ABD’de özellikle siyahilere karşı ırkçı yaklaşımların olduğu, yakın bir tarihe kadar siyahilerin köle olarak görüldüğü, vatandaşlık haklarından yararlanmadığı biliniyor.
ABD’de durum böyleyken, dünyada farklı mı?
Değil, bir çok ülkede ırkçı yönetimler iş başında ve bazı vatandaşlarına karşı ayrımcılığı yasaların gücüyle yapıyorlar.
Kimi ülkede bu insanların derisinin rengi üzerinden yapılıyor, kimi yerde etnisite ya da dini inançlar üzerinden yürütülüyor.
Dolayısıyla dünya da birçok kenttin meydanı ırkçılığı savunan, kendi ırkını üstün ırk gören bazı kişiliklerin heykelleriyle donatılmış ve bu konuda bir sakınca görülmemiş.
Yani dünya bir yanılsama ile yönetilmiş, yönetilmeye de devam ediyor. Eski çağlardan bu yana var olan ırkçı yaklaşımlar, 16 yy’da sistemleşerek,ırkçılığı ve köle ticaretini meşru hale getirdi ve o gün bu gün, ırkçılık, kölelik değişik mecralarda, farklı kılıklarda devam ediyor.
Dünyada ırkçılık, kölelik yok diyebilirsiniz ama görünen köy, kılavuz istemiyor.
Her şey ortada,
her şey açık. Karanlık çağ varlığını sürdürüyor.


People protest during the March In Memory of George Floyd. Krakow, Poland on June 7, 2020. George Floyd, a 46-year-old African American man, died on 25 May in Minneapolis while he was being restrained by the police. Video footage of the incident showed an officer kneeling on Floyds neck as he gasped for breath. In response to the death demonstrations broke out across the US and other countries. (Photo by Beata Zawrzel/NurPhoto via Getty Images) 




Kendi topraklarında doymayanların ölüm mevsimi.
Mevsimsiz tarım işçileri her yıl km yol kat ederek, karın tokluğuna çalışmak için doğduğu topraklardan uzak diyarlara gidiyorlar. Nisan başında başlayan ve kışın başladığı kasım sonuna kadar süren süreç bin bir zahmetle sürer ve sonunda eğer yaşanılıyorsa az biraz parayla bu kez tersine göç başlanır.

Yapılan araştırmalar Türkiye genelinde yarım milyondan fazla mevsimlik tarım işçisi olduğu, bunların çoğunun aileleriyle birlikte çalışma alanlarına gittikleri ve çoğunun çadırlarda insani yaşam koşullarından uzak yaşadığı biliniyor. Salgın hastalıklara açık bir yaşan sürdüren mevsimlik tarım işçilerinin aynı zamanda sigortasız çalıştıkları da biliniyor. Az ücretle, gün boyu güneş altında çalışan işçilerin yaş ortalaması da 13-60 yaş arası olduğu da belirtiliyor.
Yaşadıkları sıkıntılar arasında temiz içme suyuna ulaşma, tarım ilaçlarının olumsuz etkisinden korunma ve naylon çadırlarda yaşamak zorunda kalmaları gösteriliyor.
Öte yandan mevsimlik tarım işçilerini bekleyen en büyük tehlike iş ve trafik kazaları. Her yıl onlarca iş kazasında ölen mevsimlik tarım işçilerinin yanında yollarda ölümlü trafik kazaları da gündeme gelmelerine neden oluyor.
Türkiye’nin en büyük tarımsal arazilerine sahip Urfa aynı zamanda Türkiye’nin değişik bölgelerinde yer alan 40 ile mevsimlik tarım işçisi veriyor.
Dönemin Tarım Bakanı A.Eşref Fakıbaba’nın bakanlığı sırasında Twiter hesabından yaptığı açıklamada Urfa’nın 48 ile mevsimlik tarım işçi gönderdiğini ve bununla gurur duyduğunu yazmıştı.
Urfa son bir ay içinde 15’den fazla mevsimlik tarım işçisi uzak diyarlarda değişik nedenlerle hayatını kaybetti. Geçen haftalarda şeker pancarı söküm işi için Sivas’a giden mevsimlik tarım işçilerinin üç çocuğu serinlemek için girdikleri Kızılırmak’tan cesetleri çıktığı olayın üzerinden kısa bir zaman geçmeden bu kez Konya Yunak’tan gelen haber il genelinde şok etkisi yarattı. Toplam yedi tarım işçisinin öldüğü ve çok sayıda tarım işçisinin değişik yerlerinden yaralandığı Trafik Kazası tarım işçilerini ve yakın akrabalarını yasa boğdu.
Çaresizlik içinde, bin bir tehlike altında çalışan, kazalarda can veren tarım işçilerinin hayat standartlarının yükseltilmesi için henüz bir çalışma yapılmadığı gibi, kazaların önüne geçecek bir mekanizma da kurulmuş değil.

Bir ölüm yolculuğu: Mültecilik
Göç, göçertme olgusu bütün zamanlarda insanlık için büyük sorunların başlangıcı olmuş; binlerce, yüz binlerce insanın köklerinden, topraklarından, evlerinden kopmasına, büyük acıların, dramların yaşanmasına neden olmuştur. Tarih boyunca insanlığın en büyük sorunu belki de göçtür, göçertmedir. Sonuçları ise her zaman sarsıcı olmuş,izleri asırlar boyu sürmüştür.
Göç, göçertme olgusu ne bitmiştir, ne de bitmeye dair bir işaret söz konusudur. Her şey ta başlangıçta nasıl yaşanmışsa, öylece davam etmektedir.
Bu gün BM’in insani kriz olarak nitelendirdiği olay, giderek yakıcılığını artırmakta, büyük kitlelerin mülteci yaşamı krizi derinleştirmektedir. Göç, göçertmenin kökeninde savaş,iç savaş,çatışma, siyasi alan kazanma, yer üstü, yer altı kaynaklara sahip olma, sömürme olduğu açıktır. Milyonların hayatı toplumlar arasında ki bu bitmez anlaşmazlığa, devletler arasında ki üstün gelme siyasetine bağlıdır.
Göçler zaman zaman daha iyi yaşam koşulları için yaşansa da, asıl sorun savaş ve çatışmanın kendisidir. Savaş ve çatışmanın olduğu bölgelerde, toplumlarda, ülkelerde insani yaşam alanları daraldığı için, göç olgusu bazen kendiliğinden, bazen de karşıt grup ve düzenli orduların zoruyla gerçekleşmektedir.
Tespit basit ama yaşanılanlar korkunçtur. Dünya genelinde bir çatışma hali yaşanmasa da, bölgesel sorunlar, iç savaş ve toplumlar arasında ki husumet sorunları daha da büyütmekte, siyasal erk olma girişimleri kitleleri yerinden, yurdundan etmektedir.
Ortadoğu bunun en dramatik örneğidir. Yanı başımızda, zaman zaman içimizde süren yangından kaçıp, güvenli alanlara ulaşmaya çalışan binlerce insanın hala hareket halinde olduğunu söylemek mümkündür.
Kimisi savaşın yakıcılığından kaçmıştır, kimisi açlığın pençesinden kurtulmak için her şeyini bırakıp, yollara düşmüştür.
Mayınlı arazi ve tel örgülere rağmen, ölümden kaçarken ölüme yakalandıkları bilinmektedir. Binlerce insanın açık denizlerde alabora olması, çocuk bedenlerinin sahillere vurması dramın geldiği noktayı gösterme açısından oldukça çarpıcıdır.
Bunun sıradan bir göç olmadığı, bir göçertme olduğu açıktır. İnsanlar kendi iradeleri dışında evlerini terk ederek, bin bir tehlike ile dolu yollara düşmektedir.
Özellikle çatışmaların yaşadığı yerlerde, insanlar doymuyor, güvenli bir yaşam kuramıyor, bir gece ansızın canını kurtarabilirse aç sefil yollara, bilinmezliğe yol alıyor.
Kimisi bu insanlara mülteci diyor, kimisi sığınmacı. Misafir diyende var, muhacir diyen de.
Adı, tanımlaması ne olursa olsun insanın yerinden,yurdundan kopması, koparılması korkunç bir duygudur. Ailelerin dağılması, yollarda kurda kuşa yem olması, aç sefil bilinmez yollarda ucuz iş gücü olması, ötekileşmesi, ırkçı saldırılara uğraması sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Yani insanın buhurlaştığı, vicdanların kuruduğu bir çağın ortasında mültecilik giderek yaygınlaşmaktadır. Her ne kadar sorunlar küresel düzeyde gündeme gelse de, mültecilik ülkeler arasında siyasal bir sorun haline geldiği için çözümün çoğunlukla uzun vadeye yayıldığı görülmektedir Yerlerinden, yurtlarından ayrılan yüz binlerce insanın, tekrardan evlerine döndükleri ise pek görülmemektedir.
Savaşların, çatışma ve husumetlerin son bulması için sosyolojik bir çözüm yerine, askeri güce dayalı çözümler devreye sokulmakta, güç etkisini kaybettiğinde çatışma koşulları yeniden devreye girmektedir. Yani her halükarda sığınmacılar kaybetmektedir. En başta çocuklar, kadınlar, yaşlılar zarar görmekte, binlerce yetişkin savaşçı da çatışma alanlarında ölmektedir. Yani bu sürecin başında, ortasında ve sonunda ölümün dışında bir şey yoktur.
Bu gün BM bağlı (UNHCM) Mülteciler Yüksek Komiserliği dünyanın dört bir tarafında çalışma yürütse de, sığınmacıların sorunları çözülememiş, çadırlarda insani koşullardan uzak bir yaşam dışında pek bir gelişme olmamıştır. Sığınmacıların kitleler halinde ölmemeleri için asgari yaşam ihtiyaçlarının karşılanması için kimi sınır bölgelerinde çadırlar kurularak, nefeslenmeleri sağlanmaktadır. Savaştan, ölümden kaçan insanlar için çadır kentler kurulması, asgari yaşam koşullarının oluşturulması elbette önemlidir, hem de çok önemlidir. Kimisinin bir çadır bile bulmadığı gerçekliği de söz konusudur. Buna rağmen asıl çözümün bu olmadığını hepimiz bilmekteyiz. Göç ve göçertmeye neden olan sorunlar varlığını sürdürdükçe, mesele yakıcılığını koruyacaktır.
Bu gün gelinen nokta, dün yaşanılanlarla karşılaştırıldığında aslında çok değişen bir şey olmadığını göstermektedir. Ortadoğu’nun son elli yıllık tarihine baktığımızda göçlerin, mültecileşmenin ne kadar hazin ve dramatik sonuçlar yarattığını görmüş oluruz. Sorunun bize yansıyan bir yüzünün, yaşanan göç dalgalarının yarattığı sonuçların ne kadar yakıcı olduğunu gösterme açısında önemlidir.
Biraz geçmişe,1988 yılına, Saddam Hüseyin’in Halepçe’de kimyasal silah kullanarak en az on bin Kürdü öldürdüğü yıllara gidelim. Katliamın yaşandığı o günlerde, büyük bir göç dalgası yaşanmış, binlerce insan mayınlı arazilere rağmen, sınırlara dayanmıştır. Arkasından patlak veren Körfez Savaşı ve ABD’nin Irak müdahalesinde Saddam’ın Kürt Bölgelerine saldırıya geçme, tekrardan kimyasal silah kullanma ihtimali üzerine ikinci büyük göç dalgası başlamıştı. O yıllarda çoğu insan gibi sınırın bu tarafında bizzat tanık olduğumuz göç dalgasında, yüz binlerce Kürdün sınırları aşarak Hakkari’ye ulaşması, sonrasında Diyarbakır ve Muş’ta çadırlarda bin bir zorlukla yaşamasının yarattığı travma hala belleklerde canlıdır.
Taşların yerinden oynadığı Ortadoğu giderek hareketlenmiş, nihayetinde 2010 yılında Suriye’de de benzer bir alt üst oluşun yaşandığı görülecektir.
Suriye’de patlak verem iç savaş kısa sürede ülke geneline yayılacak ve rejim güçleriyle muhalif kesimler arasında bitmez bir savaşın fitili tutuşacaktır. Çatışma ve ölüm korkusu, sınırlara doğru büyük bir göç dalgası yaşanmasına neden olmuş, rejim muhalifleriyle büyük çatışmalar başlamıştır. Bunun üzerine binlerce sivil ölümden kaçarak, sınırlara dayanmış, büyük bir insanlık dramı yaşanmıştır. Birkaç kez art arda yaşanan bu göç dalgasının sonucunda, binlerce, on binlerce Suriye’li sığınacak güvenli yer arayışına girmiş, yüzlercesi yollarda bombalara hedef olmuş, mayınlı arazilerde ölmüştür. Bu gün hala yakıcılığını yaşadığımız bu göç dalgası sonucu Urfa, Antep, Hatay ve bir çok ilde Suriye’lilerin kaldığı çadır kentler kurulmuş, binlercesi de değişik illerde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu gün Suriye iç savaşı ne bitmiştir, ne de çözülmüştür. Sorun küresel güçler tarafından askeri önlemlerle tetikte beklemeye alınmış, belirsiz bir ortam oluşmuştur. Oysa 6 milyon Suriye’li yerinden yurdundan edilmiş, binlercesi yollarda hayatını kaybetmiştir.
Yani hayat, savaş ve çatışma mağdurları için ölüm ve ölümün kıyısında bir yaşamdan ibaret olmuştur.
Bu gerçeklik zemininde yaşanılanlar ilgili olarak, UNHCR, BM Mülteci Örgütü, çatışma, zulüm ve kamu düzenini ciddi biçimde bozan olaylar nedeniyle yerinden edilen milyonlarca mülteciye ve diğer insanlara birer yuva bulmak için dünya çapında tüm ülkelere çok daha fazlasını yapmaları için bugün çağrıda bulunuyor. Dünya Mülteciler Günü nedeniyle yayınlanan rapor, zorla yerinden edilme olaylarının artık dünyadaki insanların %1’inden fazlasını -her 97 kişiden birini- etkilediğini; ve her geçen gün evini terk eden insanlardan eve dönebilenlerin sayısının daha da azaldığını gösteriyor.
UNHCR’nin 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nden iki gün önce yayınlanan Küresel Eğilimler raporu, 2019 yılı sonu itibarıyla şimdiye dek görülmemiş bir sayı olan 79,5 milyon insanın yerlerinden edilmiş olduğunu gösteriyor. UNHCR, daha önce toplamda bu kadar yüksek bir sayı görmemişti.
Rapor ayrıca mültecilerin içinde bulunduğu zor durumun yakın zamanda son bulacağına dair ümitlerin de giderek azaldığını gösteriyor. 1990’lı yıllarda her yıl ortalama 1,5 milyon mülteci evlerine geri dönebiliyordu. Son 10 yılda ise bu sayı yılda yaklaşık 385.000’e düşmüş görünüyor. Bu, günümüzde yerinden edilme durumlarındaki artışın, yerinden edilmeye bulunan çözümlere oranla çok daha fazla olması demektir.
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi şöyle belirtiyor: “Günümüzde zorla yerinden edilme olgusunun değişim geçirerek yalnızca çok daha yaygın olmakla kalmayıp kısa süren, geçici bir olgu olmaktan çıktığına tanık oluyoruz. İnsanların, eve dönme şansı ya da bulundukları yerde bir gelecek inşa etme umudu olmadan, yıllarca süren bir kargaşa durumunda yaşaması beklenemez. Evini terk etmiş herkese karşı, özünde daha yeni ve daha kabul edici bir tutum ile yıllarca süren böylesi acıların yaşanmasının temelinde yatan çatışmaları çözmeye adanmış bir gayrete ihtiyacımız var.”
UNHCR’nin Küresel Eğilimler raporu, geçen yılın sonu itibarıyla yerlerinden edilmiş olan 79,5 milyon kişinin 45,7 milyonunun kendi ülkeleri içinde diğer bölgelere kaçan insanlar olduğunu gösteriyor. Geri kalanı ise başka yerde yerinden edilmiş insanlardır: 4,2 milyonu sığınma talebinin sonuçlanmasını bekleyen insanlar, 29,6 milyonu ise mülteciler ve kendi ülkesini terk etmek zorunda kalan diğer insanlar.
2018 yılı sonunda 70,8 milyon olan bu sayıda bir yıl içinde yaşanan artış, iki ana faktörün sonucudur. Birincisi, 2019 yılında özellikle Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde olmak üzere, Sahel, Yemen ve artık onuncu yılını yaşayan ve dünyada yerinden edilmiş nüfusun altıda birine denk gelen 13,2 milyon mülteci, sığınmacı ve ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ile Suriye’de oluşan endişe verici yeni yerinden edilme olaylarıdır.
İkincisi ise, ülkeleri dışında olan ve çoğu resmi şekilde mülteci ya da sığınmacı olarak kayıtlı olmayan, fakat koruma duyarlı düzenlemelere ihtiyaç duyan Venezüelalıların durumunun daha görünür hale gelmesidir.
Ve tüm bu rakamların içinde çok sayıda bireysel ve kişiye özgü kriz bulunuyor. Örneğin Avustralya, Danimarka ve Moğolistan’ın nüfuslarının toplamı kadar çocuk (on binlercesi refakatsiz olmak üzere, sayılarının 30-34 milyon olduğu tahmin ediliyor) yerinden edilmiş durumda. Aynı zamanda, yerinden edilmiş insanlar içinde yaşı 60 ve üzeri olanların oranı (%4), dünya nüfusunda %12 olan bu oranın çok daha altında – ki bu ölçülemeyecek boyutlarda üzüntü, çaresizlik, fedakarlık ve sevdiklerinden ayrı kalmayı gösteren bir istatistik.
Günümüzde Zorla Yerinden Edilme Hakkında Bilmeniz Gereken 8 Şey:
- Son 10 yılda en az 100 milyon kişi ülkeleri içinde ya da dışında sığınma arayışı içinde evini terk etmek zorunda kaldı. Bu, dünyanın en kalabalık 14. ülkesi olan Mısır’ın nüfusundan daha fazla insanın evlerini terk etmesi anlamına geliyor.
- 2010 yılından beri zorla yerinden edilme durumları neredeyse ikiye katlandı. (2010 yılında 41 milyon kişiye karşı bugün 79,5 milyon)
- Dünyada yerinden edilmiş kişilerin %80’i şiddetli gıda yetmezliği ve kötü beslenme etkisi altındaki ülkeler veya bölgelerde yaşıyor. Bu ülkelerin çoğu iklim değişimi ve diğer afet riskleriyle yüzleşiyor.
- Dünyadaki mültecilerin dörtte üçünden fazlası (%77) uzun süreli yerinden edilme durumu içinde. Örneğin Afganistan’daki durum 50 yılı aşkın süredir devam ediyor.
- Her 10 mültecinin 8’inden fazlası (%85) gelişmekte olan ve genellikle terk etmek zorunda kaldıkları ülkeye komşu olan ülkelerde yaşıyor.
- Dünyada yerinden edilmiş insanların üçte ikisi toplamda 5 ülkeden geliyor: Suriye, Venezuela, Afganistan, Güney Sudan ve Myanmar.
- Küresel Eğilimler Raporu, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecileri için Yardım Kuruluşu kapsamındaki Filistin’de yaşayan 5,6 milyon mülteci de dahil olmak üzere, tüm büyük yerinden edilmiş ve mülteci topluluklarını kapsıyor.
- 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları kapsamında “kimseyi geride bırakma” ilkesi, BM İstatistik Komisyonu tarafından geçtiğimiz yılın Mart ayında kabul edilen mültecilere dair yeni bir gösterge sayesinde artık açık şekilde mültecileri kapsıyor.
Orda burada ucuz iş gücü olmaktan başka bir özgül ağırlığı yoktur. Mülteci Kampları, sığınmacı evleri ve savrulan kaçak yaşamlar sorunun çözmekten uzak, savrulmaya açık bir metotdur.
UNHCR’nin açıkladığı rakamlar kayıt altına alınan sığınmacı ve mültecileri yansıtıyor. Kaçak olarak orada burada karın tokluğuna çalışan, ayakta durmaya çabalayan kaçak göçmenlerin durumları daha ise daha vahim.
Onlar hem varlar, hem de yoklar.
Varlar, çünkü her yerde ucuz iş gücüdürler, yoklar çünkü hiçbir tanımlamaya sığmıyorlar.




An injured man is about to be placed on a stretcher and brought onboard by MSF members. Medecines sans Frontieres, approximately 10-15 nautical miles off the Libyan coast on July 27, 2015. The MSF-hired ship, named “Bourbon Argos” , was patrolling the waters off of Libya when it encountered two wooden boats carrying a total of nearly 700 migrants, according to MSF. The migrants reported that a third boat left Libya with them, but it could not be located by MSF. It was reported to have been rescued the following day by an Irish ship, with casualties. 
Eritrean migrants are seen in their boat as they are about to be rescued by MSF. Medecines sans Frontieres, approximately 10-15 nautical miles off the Libyan coast on July 27, 2015. The MSF-hired ship, named “Bourbon Argos” , was patrolling the waters off of Libya when it encountered two wooden boats carrying a total of nearly 700 migrants, according to MSF. The migrants reported that a third boat left Libya with them, but it could not be located by MSF. It was reported to have been rescued the following day by an Irish ship, with casualties. 
Eritrean migrants are seen in their boat as they are about to be rescued by MSF. Medecines sans Frontieres, approximately 10-15 nautical miles off the Libyan coast on July 27, 2015. The MSF-hired ship, named “Bourbon Argos” , was patrolling the waters off of Libya when it encountered two wooden boats carrying a total of nearly 700 migrants, according to MSF. The migrants reported that a third boat left Libya with them, but it could not be located by MSF. It was reported to have been rescued the following day by an Irish ship, with casualties. 
Eritrean migrants are seen in their boat as they are about to be rescued by MSF. Medecines sans Frontieres, approximately 10-15 nautical miles off the Libyan coast on July 27, 2015. The MSF-hired ship, named “Bourbon Argos” , was patrolling the waters off of Libya when it encountered two wooden boats carrying a total of nearly 700 migrants, according to MSF. The migrants reported that a third boat left Libya with them, but it could not be located by MSF. It was reported to have been rescued the following day by an Irish ship, with casualties. 
Eritrean migrants, who were rescued at sea by a ship hired by MSF. Madecines sans Frontieres, are seen on deck as the ship transports them to Reggio Calabria, Italy, on July 27, 2015. The ship, named “Bourbon Argos” , was patrolling the waters off of Libya when it encountered two wooden boats carrying a total of nearly 700 migrants, according to MSF. The migrants reported that a third boat left Libya with them, but it could not be located by MSF. It was reported to have been rescued the following day by an Irish ship, with casualties.

Dinlenme zamanı
Emekçilerin dinlenme zamanı çoğunlukla kamyon kasasında olur.
Bütün yaraların bileşkesi:Mültecilik

Bu gün dünya mülteciler günü. Dünyada süren savaş, çatışma, antidemokratik uygulamalar, baskılar ve açlık yüzünden yüz binlerce insan evini, varını, yakınlarını bırakarak, ölümüne bir yolculuğa çıkıyor. Güvenli yerler arayan insanların geneli Avrapa’ya gitmeye çalışsa da, umut yolculuğu çoğu zaman büyük dramlarla son buluyor. Mayınlı araziler, tel örgüler ve açık denizler, paramiliter güçler, ırkçı gruplar ve insan kaçakçıları mülteciler için en büyük tehlike olmasına rağmen, binlerce insan daha iyi bir yaşam için deniz aşırı ülkelere gitmeye çalışıyor.
Dünyada ki mülteci sayısı resmi rakamlardan ibaret. Oysa kaçak sığınmacı, göçmen ve işçi o kadar çok ki, sayısı mevcut mültecileri aşıyor. Bu konuda bir rakam olmasa da insan kaçakçıların mesaileri bütün ülkelerde son hızla devam ediyor.
Öte yandan UNHCR, BM Mülteci Örgütü, çatışma, zulüm ve kamu düzenini ciddi biçimde bozan olaylar nedeniyle yerinden edilen milyonlarca mülteciye ve diğer insanlara birer yuva bulmak için dünya çapında tüm ülkelere çok daha fazlasını yapmaları için bugün çağrıda bulunuyor. Bugün yayınlanan rapor, zorla yerinden edilme olaylarının artık dünyadaki insanların %1’inden fazlasını -her 97 kişiden birini- etkilediğini; ve her geçen gün evini terk eden insanlardan eve dönebilenlerin sayısının daha da azaldığını gösteriyor.
UNHCR’nin 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nden iki gün önce yayınlanan Küresel Eğilimler raporu, 2019 yılı sonu itibarıyla şimdiye dek görülmemiş bir sayı olan 79,5 milyon insanın yerlerinden edilmiş olduğunu gösteriyor. UNHCR, daha önce toplamda bu kadar yüksek bir sayı görmemişti.


Rapor ayrıca mültecilerin içinde bulunduğu zor durumun yakın zamanda son bulacağına dair ümitlerin de giderek azaldığını gösteriyor. 1990’lı yıllarda her yıl ortalama 1,5 milyon mülteci evlerine geri dönebiliyordu. Son 10 yılda ise bu sayı yılda yaklaşık 385.000’e düşmüş görünüyor. Bu, günümüzde yerinden edilme durumlarındaki artışın, yerinden edilmeye bulunan çözümlere oranla çok daha fazla olması demektir.
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi şöyle belirtiyor: “Günümüzde zorla yerinden edilme olgusunun değişim geçirerek yalnızca çok daha yaygın olmakla kalmayıp kısa süren, geçici bir olgu olmaktan çıktığına tanık oluyoruz. İnsanların, eve dönme şansı ya da bulundukları yerde bir gelecek inşa etme umudu olmadan, yıllarca süren bir kargaşa durumunda yaşaması beklenemez. Evini terk etmiş herkese karşı, özünde daha yeni ve daha kabul edici bir tutum ile yıllarca süren böylesi acıların yaşanmasının temelinde yatan çatışmaları çözmeye adanmış bir gayrete ihtiyacımız var.”
UNHCR’nin Küresel Eğilimler raporu, geçen yılın sonu itibarıyla yerlerinden edilmiş olan 79,5 milyon kişinin 45,7 milyonunun kendi ülkeleri içinde diğer bölgelere kaçan insanlar olduğunu gösteriyor. Geri kalanı ise başka yerde yerinden edilmiş insanlardır: 4,2 milyonu sığınma talebinin sonuçlanmasını bekleyen insanlar, 29,6 milyonu ise mülteciler ve kendi ülkesini terk etmek zorunda kalan diğer insanlar.

2018 yılı sonunda 70,8 milyon olan bu sayıda bir yıl içinde yaşanan artış, iki ana faktörün sonucudur. Birincisi, 2019 yılında özellikle Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde olmak üzere, Sahel, Yemen ve artık onuncu yılını yaşayan ve dünyada yerinden edilmiş nüfusun altıda birine denk gelen 13,2 milyon mülteci, sığınmacı ve ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ile Suriye’de oluşan endişe verici yeni yerinden edilme olaylarıdır.
İkincisi ise, ülkeleri dışında olan ve çoğu resmi şekilde mülteci ya da sığınmacı olarak kayıtlı olmayan, fakat koruma duyarlı düzenlemelere ihtiyaç duyan Venezüelalıların durumunun daha görünür hale gelmesidir.



Ve tüm bu rakamların içinde çok sayıda bireysel ve kişiye özgü kriz bulunuyor. Örneğin Avustralya, Danimarka ve Moğolistan’ın nüfuslarının toplamı kadar çocuk (on binlercesi refakatsiz olmak üzere, sayılarının 30-34 milyon olduğu tahmin ediliyor) yerinden edilmiş durumda. Aynı zamanda, yerinden edilmiş insanlar içinde yaşı 60 ve üzeri olanların oranı (%4), dünya nüfusunda %12 olan bu oranın çok daha altında – ki bu ölçülemeyecek boyutlarda üzüntü, çaresizlik, fedakarlık ve sevdiklerinden ayrı kalmayı gösteren bir istatistik.
Günümüzde Zorla Yerinden Edilme Hakkında Bilmeniz Gereken 8 Şey:
- Son 10 yılda en az 100 milyon kişi ülkeleri içinde ya da dışında sığınma arayışı içinde evini terk etmek zorunda kaldı. Bu, dünyanın en kalabalık 14. ülkesi olan Mısır’ın nüfusundan daha fazla insanın evlerini terk etmesi anlamına geliyor.
- 2010 yılından beri zorla yerinden edilme durumları neredeyse ikiye katlandı. (2010 yılında 41 milyon kişiye karşı bugün 79,5 milyon)
- Dünyada yerinden edilmiş kişilerin %80’i şiddetli gıda yetmezliği ve kötü beslenme etkisi altındaki ülkeler veya bölgelerde yaşıyor. Bu ülkelerin çoğu iklim değişimi ve diğer afet riskleriyle yüzleşiyor.
- Dünyadaki mültecilerin dörtte üçünden fazlası (%77) uzun süreli yerinden edilme durumu içinde. Örneğin Afganistan’daki durum 50 yılı aşkın süredir devam ediyor.
- Her 10 mültecinin 8’inden fazlası (%85) gelişmekte olan ve genellikle terk etmek zorunda kaldıkları ülkeye komşu olan ülkelerde yaşıyor.
- Dünyada yerinden edilmiş insanların üçte ikisi toplamda 5 ülkeden geliyor: Suriye, Venezuela, Afganistan, Güney Sudan ve Myanmar.
- Küresel Eğilimler Raporu, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecileri için Yardım Kuruluşu kapsamındaki Filistin’de yaşayan 5,6 milyon mülteci de dahil olmak üzere, tüm büyük yerinden edilmiş ve mülteci topluluklarını kapsıyor.
- 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları kapsamında “kimseyi geride bırakma” ilkesi, BM İstatistik Komisyonu tarafından geçtiğimiz yılın Mart ayında kabul edilen mültecilere dair yeni bir gösterge sayesinde artık açık şekilde mültecileri kapsıyor

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
Lütfen izinsiz kullanılmayın.
Bunu izlemelisiniz.
Bu animasyonu mutlaka izlemelisiniz. Bugünlerde ihtiyacımız var. Organizeli kötülüğe karşı, dayanışma ruhunu diriltmek için birbirimize ihtiyacımız var.
Bir tutam gölge ve Palî Direnişi
Bahar mevsimi son deminde, yazın kavurucu sıcakları başlar ve Mezopotamya tam anlamıyla bir kaosu yaşar. Yemyeşil ovalar kısa sürede sararmaya, kurumaya yüz tutar, buğday başakları altın sarısına döner, mercimek,arpa hasadı zamanı gelir. Ağaçlar meyveye durur, toprak üzerindeki yeşil örtüyü atmaya, bitkiler tohumlarını dökmeye başlar.
Doğada bitkiler tohum dökme mevsimine girdiğinde, insanlar için hasat zamanı gelmiş olur.
Bu mevsimsel döngü, en eski zamanlardan bu yana insanların yaşam kaynağı, dayanağı ve umudu olmuştur. Bu nedenle bahar yeniden dirilişi ifade ederken, yaz çoğalma,ürün alma, bereket anlamına gelir.
Çocukluk yıllarımda bu döngüye tanık olur, zamanın ilerleyişini, doğanın renk değiştirmesini bizzat yaşardık.
Baharda sevinir, yazda, sarı sıcakta kavrulurduk. Önce derimizin rengi kararır, sonra başaklar dolar, olgunlaşır, boy atar, büyür ve hasat zamanı gelirdi.
Biz bu mevsimsel döngüye pali derdik. Doğanın insanla, insanın doğayla barışık olduğu zamanlardı. Avcı toplayıcı kültürün torunları olarak, güneşin döngüsüne göre yaşar, toprağın bereketine göre yol alırdık.
O zamanlar bugünkü gibi biçer döver, traktör, tarımda makineleşme pek yoktu, olsa da bizim oralara ulaşmamıştı, her şey insan emeğine bağlıydı.
Boy veren başaklar elle toplanıyor, sapla saman insan gücüyle birbirinden ayrılıyordu. Her şey insanların nasırlaşan ellerine, kabaran parmaklarına bağlıydı. İnsan isterse buğday bire on, bire yüz veriyordu.
O yıllarda Mezopotamya’da daha çok kuru tarım yapılırdı ve kimyasallar henüz çok yaygın değildi. Sulu tarım, doğal su gözelerinin bulunduğu alanlarda, nehir kenarlarında, küçük ölçekli arazilerde yapılırdı. Ne baraj vardı hayatımızda, ne de kimyasal ilaçlar. Her şey doğal seyrinde gelişir, zaman zaman verim çok olur, bazen de başaklar dolmadan kururdu. Kuru tarım yaygındı ve her şey baharda yağacak yağmura bağlıydı. Yağmur iyi, güneş de yeterli ısıyı verdi mi mayıs sonu, mercimek sararmaya, arpa başakları kurumaya başladığında pali zamanı gelmiş olurdu. Mayıs sonu pali mevsimiydi. Biraz daha erken, ya da geç mevsimin ortalama sıcaklığına, tarlaların sararmasına bağlıydı.
Pali zamanı her keste bir hareketlenme, bir endişe, bir umut ve bitmez bir yorgunluk baş gösterirdi. Zaman az, güç sınırlıydı. Özellikle geniş toprak sahipleri, kış boyunca umut bağladıkları ürün tarlada kalır, çürür, bir kıvılcımla küle döner korkusu yaşar, bir an önce hasadı kaldırma esas alınırdı. İnsan gücüne ihtiyaç duydukları için kentlerin varoşlarında yaşayan yoksul aileleri hasada dahil etmek zorunda kalırlardı.
Çoğunlukla kadın ve çocuklardan oluşan ve elle hasat yapan bu aile boyu işçilere palê denilirdi. Hasat zamanı geldi mi önceden elçiler çalışacak kişilerin bulunduğu mahallelere haber gönderir, görüşmeler yapar, bazı kadın elçiler ayarlanır, çalışabilecek kişiler haberdar edilerek, mercimek sararmaya başlar başlamaz, kentin belli noktalarına gece yarısı geçtikten sonra sabaha doğru kamyon çekilir, ne kadar işçi lazımsa kamyon kasalarına bindirilerek, tarlalara taşınırdı.
Yakın ve küçük tarla sahipleri ise kamyon yerine at arabası kullanır, az işçi ile yetinirlerdi.
Bu gün soframıza gelen bir çok tohumun ana vatanı olan Mezopotamya’da tarlalar uçsuz bucaksız bir şekilde uzanır, ufuk çizgisinde sonsuzluğu karışır. Düm düz ovalar, hafif eğimli araziler, tepeler ve kısmen de olsa yüksek yaylalar, dağlık alanlarda sıkışan küçük tarlalar mercimek, arpa ve buğdaya ev sahipliği yapardı. Özellikle geniş ovalarda yapılan ekimler, yüzlerce kadın ve çocuk paleciler tarafından elle yolunarak, toplanırdı. Çocuklar, ya onlarca çalışan kadın işçilere su dağıtır ya da kadın işçilerin yoldukları mercimek destelerini yığın haline getirirlerdi.
Gece yarısı başlayan pali yolculuğu, güneş doğmadan tarlada noktalanır, hasat güneş altında başlar, gün boyu devam eder, akşam karanlık basmadan yolma işi son bulurdu. Güneş öylesine sıcak ve tepeden vururdu ki, gökyüzünden alevler yeryüzüne iner gibi olurdu.. Güneş bir ateş topuna dönüşür, insanı nefessiz bırakırdı. Toz, toprak, saman ve sarı sıcak insanı adeta boğma noktasına getirir ve bütün takatını tüketir,bitap düşürürdü. Bu durumda kadın işçiler yüzlerine puşi, ellerine kalın çorap geçirerek, sıcaktan ve tozdan korunmaya çalışırlardı. O dönemde o kadar çok pale vardı ki , gerçekten pali zamanı bir kaosa dönerdi Mezopotamya kentleri.
Çoğu aile bu yolla geçimlerini sağlar, karınlarını doyururdu.
Bu günkü parayla 30-40 tl yevmiye verilir, çocuklara yarı ücret ödenirdi. Kimi zaman ücretler durduk yerde yarıya iner, insanlar köle gibi çalıştırılırdı. Emeğin buharlaştığı, bazıları için sermaye birikiminin olduğu yıllardı. Biz anlamazdık sermayenin nasıl biriktiğini, bilmezdik zenginliğin nasıl başladığını. Kimin, nasıl mal mülk sahibi olduğunu çok sorgulamaz, sormazdık.
Mülk Allah’ındı ama kullanma hakkı her nedense belli kişilerindi.
İşte bu uzlaşmaz çelişkiyle birileri ilgileniyor, pali direnişini örgütlüyordu 1977-78 yıllarında. Duvar yazılarında Pali Direnişi sloganları çoğalıyor, yoksulluktan boğazları kokan palelere direniş çağrıları yapılıyordu.
Direniş kayıt dışıydı, tıpkı pale emekçilerin kayıt dışı olduğu gibi. Hatta illegal demek belki daha doğru olur. Aslında bir grev çağrısıydı yaşanılan. Bir sendika yoktu ortada. İşi gençler yürütüyordu, direnişe çağıranlar devrim hayali kuran gençlerdi.
Pale yani tarım emekçilerinin ne kayıtları vardı, ne de sigortaları.Her şey elçilerin insafında yaşanıyor, emekleri oldukça ucuza pazarlanıyordu.
Bu duruma dikkat çeken sol sosyalist gençler altan alta bir direnişi örgütlüyor, bir nevi grev organize ediyorlardı ve buna Pali Direnişi diyorlardı.
Gençlere göre verilen ücret çok düşüktü ve çalışma saatleri uzun ve yorucuydu. Bunun için ücretler en az iki katına çıkarılacak ve çalışma saatleri düşürülecekti.
İlk başlarda ne işçiler, ne de geniş toprak sahipleri bu çağrıya kulak asmadılar ve eski yöntemlerde ısrar ettiler.
O dönem Mezopotamya’da faaliyet yürüten dernek ve yapılar birlikte hareket olanakları yaratarak, Pali Direnişini kısmen de olsa ileriye taşıdılar. Bu derneklere üye olan gençler bir işçi gibi paliye gittiler, toprak sahiplerine karşı işçilerin haklarını savundular, işi yavaşlattılar, beş günlük grev organize ettiler. Sancılı geçen günlerden sonra tarım işçileri paliye gitmeyince, geniş toprak sahipleri geri adım atarak, ücretleri iki katına çıkartarak, o yılları kurtardılar. Böylelikle ürün tarlada kalmamış, palelerde iki kat ücret almışlardı.
O yıllarda duvar yazılarında “Yaşasın pali direnişimiz” yazardı koca koca harflarle. Sonra sıkıyönetim askerleri beyaz kireçle silerdi bu yazıları. Gece bir daha yazılırdı, ertesi gün yeniden silme timleri devreye girerdi.
Zor günlerdi velakin. İnsanın sıcakta kavrulduğu, eridiği, karardığı,tohumun tane tane ayıklandığı, diş ile, tırnak ile söküldüğü günlerdi.
Bu karmaşa sürerken, o yıllarda tırpan girdi hayatımıza. Biraz daha azaldı paleciler. Bu kez tırpancılar doluştu kamyonlara. Uzak diyarlardan, Ağrı’dan, Muş’dan, Van’dan gelen tırpancılar toplamaya başladı mercimekleri. Tırpancılar erkek, paleciler kadındı. Yan yana çalışmaya başlasalar da, tırpancıların sayısı giderek artıyordu. Çünkü tırpancılar daha hızlı çalışıyor, çok ürün topluyor , ücretleri de pale emekçilerine göre biraz fazla oluyordu. Yani dönem hesap dönemiydi.
Mezopotamya’nın ucsuz bucaksız arazilerine makine girmeye başlamış oluyordu sessiz sedasız. Tarımsal alanda yaşanan makineleşme dönüşümü, her şeyi değiştiriyor, insanları işsiz bırakıyordu.Ürün toplamak için artık eskisi gibi insan gücüne ihtiyaç kalmıyordu.
En trajik olanı makineleşme artıkça, kısa sürede paleler, tırpancılar giderek azaldılar, zamanla hiç görünmez oldular.
Duvar yazılarında kalan direniş sloganı dışında her şey zaman içinde değişti.
Bu nedenle büyük bir dönüşüm yaşandı o yıllardı. Tırpan henüz hayatımızda iken traktör, biçer ve mercimek hasadı yapan makineler devreye girdi.
Ne oldu o kadınlara, tırpancılara, nereye gittiler?
Çoğu pali zamanlarının tekrar geleceğini düşünerek, vakitlerini dört duvar arasında geçirdiler ve uzak diyarlara mevsimlik ırgat olmak zorunda kaldılar. Anılar biriktirdiler, paliyi özlediler, ama son tahlilde Çukurova’ya pamuğa, İç Anadolu’ya pancara, Karadaniz’de fındığa gittiler.
O yıllar dönüşüm yıllarıydı. Köyün kentlere akın ettiği, kentlerin hızla makineleştiği yıllardı. Her kentte takvim farklı işlese de sonuçları hemen hemen aynı olurdu. İşsiz geniş yığınlar ve yeni üretim biçimleri çıkardı ortaya.
Şimdi pali zamanı gelişmiş makinelerin dişleri arasında geçiyor. Biçerdöverler tarlaya girdi mi, hızla ilerliyor, arkasından birkaç işçi işleri görerek, pali zamanını kısa sürede noktalıyor.
O günlere, geçmişe dair anılar, görüntüler zihnimde canlanırken, güneşin yakıcı, kavurucu sıcağını tekrar yaşar gibi oluyorum. O yıllarda sarı sıcakta, çıplak arazide pali yaparken nefeslemek için verilen kısa molalarda sığınacak hiçbir gölge yoktu, bu nedenle elle yolma işi yapan paleler , tırpancılar dirgen,tırmık ve tırpan başlıklarına geçirilen mercimek yığınının paha biçilmez gölgesinde kısa molanın ne kadar keyifli ve kıymetli olduğunu ancak o yıllarda pali yapanlar bilebilir.O küçücük gölge bile insana müthiş bir dinginlik katar, dayanma gücü verirdi.
Bu gün ise durum çok farklı olsa da, o küçücük gölgenin varlığının sürüyor olması ilginç geliyor insana. Mezopotamya yıllar içinde modern tarımla tanışsa bile, eskinin hükmü yoksullar için sürüyor.
Sanırım ilginç olan da bu.

Batman 1945 
Focebook 
Focebook 

Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Focebook 
Facebook 
Facebook 
Fecebook 
Focebook 
Halil Doğan 
Focebook 
Murat Aynali 
Murat Aynali 
Orhan Kartal 2016 Batman 
Sedat Kıran 
Siverek 1978 
Siverek 1978 
Facebook 
Facebook








