Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Hikaye uzun,herkes içine düşmüş.

Hikaye uzun. Gün yeni başlıyor dersem de inanmayın. Uzun ve nüfus yoğunluğu olan bir hatın midibusündeyim. Ne gidecek menzilim,ne de inecek bir durağım var. Kaptan ne zaman in derse o zaman ineceğim. Trafik yoğun,insanlar yorgun,aşk bitap. Bu kaçıncı görüşüm,unutum. Köşe başındaki yaşlı kesteneciyi. Biri şehiriçi kartının dolumu için dileniyor. Oysa genç ve güçlü birisi. Niye bu haldeyiz?

Bilmiyorum. Herkesin bir acelesi var. Arada bir kaptanın yanına yerleştirilen makina “bakiyeniz yetersiz” diye uyarı veriyor.

Birisi yol soruyor, cevap veren akıllı telefondan başını kaldırarak ‘ hı’ diyerek tekrar telefonuna dönüyor. Bir gemi sallanıyor midibus. Bu nedenle dengede durmakta zorlanıyor. Herkes kendi dünyasında. Her şeye karşı sevgimiz artmış görünüyor. Kedilere,köpeklere karşı yüreğimiz yufka olmuş ama insanı bir kenarda unutmuşuz. Arkadaşlıklar dönemsel ve sanal ağırlıklı.

Midibus ara sokaklarda ilerlemeye devam ediyor

Herkes ayrı bir dünya ama aynılaşan bir yaşam var. Çok cami,çok bayrak ve tekel büfe…

Peki aynılaşma nerede?

Çünkü herkes bir başına sessiz ve içine düşmüş.

Kafka. Yeniden Kafka

1983 basımı bir kitap,yıllardır saklıyorum. Arşivimde duruyordu.Yeniden okumaya başladım. Kızım kitabın sararan sayfalarını görünce şaşırdı. Bu nasıl kitap,daktilo ile mi yazılmış diye sordu?Gülumsedim. Neyse ki evde bir daktilo var. 10 yaşında ki kızım daktiloyu biliyor. Eski kitapların daktilo ile yazıldığını düşünüyor. Haksız sayılmaz. Harflerin karakteri daktilo yazısını çağrıştırıyor. Bir Savaşın Tasviri’ni okudukça sizinle paylaşacağım.Esen kalın. Gününüz ışıkla dolsun

Eski bir yazıdan şimdi ki zamana

Siyaset kazanında ne kaynıyor?              imag0122

Bir aydan fazladır her gün bir şeyler yazıyorum. Gündemi yakaladım derken, yeni bir tartışma başlıyor, yazdıklarım bana eskimiş geliyor…Bu nedenle uzun süredir yazımı değiştirmedim. Değiştirmek istemedim. Baharın büyülü havasını bozup, siyasetin puslu ve hardal kokulu havasına dönmek istemedim.. Ama gelinen nokta da, siyaset yaşantımızın bütün yönlerini etkilemiş durumda. Baskın seçim havası, e-darbe tartışmaları ve Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi siyaset kazanını ısıtırken,  DTP de  bağımsız adaylarla seçime girme kararı aldı. Karardan hemen sonra,  AKP  baskın bir kararla bağımsızların adları da oy pusulasına yazdırma kararı aldı.Cumhurbaşkanı Sezer’in de bunu onaylayacağı tahmin ediliyor. Yani meclis, DTP’nin yüksek baraj nedeniyle,  seçimlere bağımsız girmelerinin de  önünü kesilmek isteniyor. Yaralı demokrasimiz ,yeni bir yara alıyor böylelikle.

Siyaset kazanı ısınırken, Urfa Sokakları yepyeni bir çalışma ile tanıştı. Yakında doğal gaz geliyor. Bir süre önce asfaltlanan yollar yeniden kazılıyor. Ortalık toz, duman. İnsan ister istemiz düşünüyor. Yahu bu devlet neden bu kadar parçalı?

Belediye su ve kanalizasyon için asfaltı kırar,  Telekom, TEDAŞ kablo için asfaltı söker, müttehitler inşaat yaparken asfaltı bozar… Olan vatandaşa olur. Toz duman içinde gidip, gelme, bu tozları yutma bir yaşam biçimi haline gelir. Peki bu işleri daha önceden düşünmek kimsenin aklınıza gelmez mi?  Doğal gaz gelene kadar yeni bir enerji çeşidi için hat döşenirse hiç şaşmam. Çünkü üç beş yıldır kömürlü kaloriferle tanışan Urfa, daha işin başındayken yeni bir yakıtla karşıya.

Neyse hadi hayırlısı.   Doğalgazı dört gözle bekliyoruz.

Dikkatimi çeken başka bir şey var. Belediye gerçekten park alanlarını çoğaltmak için çaba gösteriyor. Yalnız neden geniş yapraklı ağaç dikmiyor, anlayamadım. Laleler bulvarları güzelleştirdi, ama ömürleri azdı. Bu nedenle bulvarlarda çiçekli, geniş yapraklı, gölgesi çok ağaç yetiştirmek neden akıllara gelmez anlayamadım. Oysa kaldırımlar ağaç dikimini bekliyor… Her iş yerinin önünde gölgeli, yemyeşil bir ağaç neden olmasın ki?

Çınar, kestane, ceviz ve daha farklı yemyeşil ağaçlar….

Geçen yazılarımda, bu bahar Cumhurbaşkanı seçilecek demiştim. Fena halde yanılmışım. Şimdi meclis koşar adım seçime gidiyor. Cumhurbaşkanı ne zaman seçilecek, onu bilmeme imkan yok.

Ya yeni mecliste 367 bulamazsa ne olacak?

E-Darbe’nin bildirisinde bu unutulmuş zannedersem.

Neyse bence biz zamanı geri aldık. Kenan Evren darbe yaptığında çok zahmet çekti. Tanklar, helikopterler, panzerler günlerce darbenin gücünü göstermek için çalışır vaziyette ülkenin sokaklarında gezindi. Başta Kenan Evren ve arkadaşları dur durak bilmeden kendi haklılıklarını anlatmak için çaba harcadılar. Meydanlarda 12 Eylül’ü savundular. Yoruldular, ter döktüler. Anlamayanları darağaçlarına çekerek, “yormayın bizi be “diyerek, işin içinden çıkmaya çalıştılar. Nitekim Kenan Evren Devlet Başkanı ve daha sonra Cumhurbaşkanı olarak, görevini tamamladı. En çok imam hatibi açan Kenan Evren’di, şimdi bu okulların mevcudiyeti darbe bildirilerine konu oluyor. İlginç. İnsanın inanası gelmiyor, ama haddi öyle olsun…

12  Eylül 1980 yılı üzerinden 27 yıl geçti. Çok şey değişti. Şükür tanklar yürümüyor. İnternet bu görevi daha sessiz ve hızlı yapıyor.

Bir çift lafım da AKP’ye. Demokrasi bir gün size de lazım demiştik. Dediğimiz için de sürgün olmuştuk. Şimdi demokrasi en çok size lazım.  Ezici çoğunluğa rağmen mecliste bir şey yapamadınız. Ha bire müdür değiştirdiniz, kadrolaştınız. Ama sonunda geldiğiniz nokta çıkmaz bir sokak. Oysa demokrasi konusunda önlem alsaydınız, devletin bütün kurumlarını demokratikleştirseydiniz, şimdi böyle olur muydu?

Çok geciktik ama olsun. Zararın neresinden dönülürse kârdır, hadi bu anti demokratik seçim barajını düşürün. Düşürün ki,  gelecek meclis kör döğüm olmaktan kurtulsun.

Benden söylemesi. Urfa’da sadece İsot muhabbeti ve sıra gecesi konuşulmuyor. Siyaset de konuşuluyor, birileri duysun diye.

2007 Mayıs/Urfa

 

 

 

“Kêrê Bursa, Bursa Bıçakları”

Yarım kalmış bir hikayeydi onun ki. Her çıktığı yolculukların birinde, bir kaçında karşılaşmıştık. Beraber yolculuk yapmış, beraber eve geçmiş gitmiştik. O bıçak satıyordu her zaman. Ben ise bir bir emekçiydim. Ders verirdim, personeli yönetirdim, gelen gidenleri dinlerdim. Aramızda hiç benzer yanımız yoktu. Adını bile bilmiyordum. O da benimkini.

Tek bildiğim her gün evinden erkenden çıkar, ara sokaklardan ilçe otoğarına gelir, bir minibüse biner ve indiği gibi “Kêrê Bursa, Bursa Bıçakları”  diye bağırırdı.

Sağ elinde bıcak dolu sepet, sağ ve sol elinde her parmağında bir bıçak.

Her kes tanırdı onu.

Yıllarca böyle yaşamıştı. Tek bildiği bıçak satmaktı.

En hakikisinden.

Dünya yıkılsa o sepeti kolunda, elllerinde bıçak satmaya giderdi.

Ne darbe, ne sıkıyönetim, ne de kar kış durduramazdı.

O her zaman “Kêrê Bursa, Bursa bıçakları” dedi.

Hayatının sonuna kadar.

Son fotoğrafıydı belki.

Sonra birden kayboldu ortalıktan.

Yıllar geçti ve ben hala bir iz bulamadım kendisinden.

Oysa yarım kalmış bir hikaydi o.

Belki bir ışık olur diye yazmak istedim. Belki anlatacak, hayatını berraklaştıracak bir yakını anlatır diye…

O yarım kalmış hikayeyi yazmak için…

Belki biri bir ışık olur diye…

“Kêre Bursa, Bursa Bıçakları” yankılanırdı bir zamanlar Urfa Sokakları.71099052_931243027291401_5018051492985176064_n

Çocuk İşçiler

Madenci-çocuklar-191120’nci yüzyılın başlarında, Amerika’da yaşları 5 ile 10 arasındaki pek çok çocuk oldukça ağır koşullarda çalıştırılıyordu. Çoğu Amerikalı muhalif bu durumu değiştirmek için çok çaba harcadı. Onlardan biri de uzun yıllar işçi ve mülteciler için mücadele veren Amerikalı fotoğrafçı Lewis Hine.

Hine’ın fotoğrafları, yaşanan insani dramın başlıca aktörleri olan işçi sınıfının, göçmenlerin, çalışan çocukların ve savaşın tanıklarıdır.

Lewis Hine 5Yeni ve daha “güzel” bir hayat umuduyla kölelik koşullarında Amerika’ya gelen göçmenleri korkunç Amerikan sanayisinin vahşi koşulları bekliyordu. Hine’ın işçilere duyduğu sevgi, onların daha iyi imkânlara erişebilmesini istemesi ile başlayan bu fotoğraf çekme düşüncesi, pek minik de olsa bir şeylerin değişmesine yardımcı olacaktı.

Tekstil fabrikalarında o öpülesi minicik elleri ile kocaman makinelere tırmanıp kumaşlar kesiyor, kumaş atıkları topluyorlardı. Kömür madenleri, demir atölyeleri, sabahlara kadar ayıklamak zorunda oldukları ceviz ve fındık içleri hatta belki de hiç sahip olamadıkları, iç çekerek baktıkları o oyuncakların yapıldığı fabrikalar… Okula gidemeyen, haftanın altı günü, günde 13-14 saat çok az bir ücret ile çalışmak zorunda bırakılan, boyları yetişmediği için makinelere tırmanan bu çocuklar Hine’ı sınıf kiniyle doldurmuştu. Bir şeyleri değiştirme umuduyla dolan fotoğrafçı, yok sayılanların sözcüsü olmaya karar verdi.

6 yaşındaki Amos ve 4 yaşındaki Horace. Gün boyu tütün tarlasında çalışmak zorunda olduları bir günden.
6 yaşındaki Amos ve 4 yaşındaki Horace. Gün boyu tütün tarlasında çalışmak zorunda olduları bir günden.

Kendisi de küçük yaşlarda benzer şartlarla günde 13 saat tüm hakları hiçe sayılarak çalışmak zorunda bırakılan Lewis Hine, büyük zorluklarla tamamladığı eğitimi sonucunda botanik ve doğa bilgileri konusunda öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Çalıştığı bir okulda kendisine hediye edilen fotoğraf makinesinin sosyal adaletsizliği en gerçek haliyle dünyaya gösterebileceği bir araç olacağını bilmiyordu.

Kendi maddi sıkıntılarına aldanmadan hayatı boyunca karşılaştığı her türlü haksızlığı ve sömürüyü fotoğraflarıyla belgelemekten vazgeçmedi.

9 yaşındaki Salvatore (en önde), 11 yaşında, çalışırken bacağını kaybeden Joseph ve arkalarında duran 13 yaşındaki Lewis.
9 yaşındaki Salvatore (en önde), 11 yaşında, çalışırken bacağını kaybeden Joseph ve arkalarında duran 13 yaşındaki Lewis.
Indiana-1908
Indiana, 1908
10 yaşında. (Newberry, G. Carolina, 1908)
10 yaşında. (Newberry, G. Carolina, 1908)
Lancaster İplik Fabrikası-1911
Lancaster İplik Fabrikası, 1911
Madenci-çocuklar-1911Sigara fabrikasında çalışan çocuklar (Engelhardt & Co., Tampa, Florida)

Gerçek dünyanın gerçek insanlarını, mahalleleri, evleri, kıyafetleri, çalışma koşulları ile ele alan bu fotoğraflar, sömürüye ve zulme karşı direnen birçok dergide kullanıldı. Hine ise, Amerika’nın pek çok eyaletini dolaştı, fotoğraflarını halka gösterdiği buluşmalar düzenleyip bu çocuklarla ilgili yazılar yazdı.

Lewis Hine, bu fotoğraflarını halka ulaştırılabildiği zaman toplumun haksızlık, sefalet ve kötülüğü görmelerini sağlayacağını ve bu yolla bütün bir toplumu değişime götürebileceğine inanıyordu. “Fotoğraflar yalan söylemez. Ama yalancılar fotoğraf çekebilir.”

Lewis Hine 1Lewis Hine 2Lewis Hine 3Lewis Hine 4

Alıntı Gaia Dergisi

Arka sokak bakkalı

Yürümeyi seviyorum. Bu nedenle mümkün oldukça uzun yürüyüşler yapıp, hayata karışıyorum. Arka sokaklardan, dar caddelerden geçiyor, değişik insanlarla karşılaşmayı umuyorum. Kimi zaman küçük bir bakkalda mola verirken, kimi zaman ara sokaklarda kurulan marketlerde duruyorum.

Öylesine bir yaşam var ki insan durup, durup düşünüyor.

Bir yandan lüks avm’lerde dudak uçuklatan fiyatlar, bir yandan ölmemek için harcanan üç beş lira.

Bir kadın 1 liraya yoğurt istiyor; bir diğeri 1 yumurta, 2 lira zeytin, 2 ekmek almak için içeri giriyor.

Ve çocuğunlukla çıkarken, yazarsın diyiveriyor.

Bir aile gibi, bakkal hiç öşenmeden söyleneni yapıyor ve aile bireylerinden hasta olan babasını soruyor.

Arabanın zar zor girdiği, dönüş yapamadı sokaklar.

Yoksulların getoları yani…

Bakkalın kirve olduğu, dost ve kardeş olduğu sokaklar.

İçten, abartısız ve bir o kadar da mağrur.

Bazen parasız da alışveriş yapılan yer, mahaleden birisinin ölümünde “Cenazemiz var. Kapalıyız.” diyen arka sokak bakkalları.

Akrabalar, hemşeriler ve ekmek alan çocuklar…

Bakkal hikayeleri, insanın içine işleyen hikayeler.

Avm’lere inat var olmaya devam eden küçük dünyalar.

Avmlerde zaman kavramının silindiği, hiç bir yerinde saat olmadığı gerçekliğine karşın, saati, takvimi olan gerçek dükkanlar…

Soda içtiğim, sakız aldığım ve kaçak çay sorduğum dükkanlar.

Ben biraz buralara aittim.

Bu nedenle üç beş lira da olsa, uzun sürer alış verişim. Ağırdan alırım, fiyatlarını sorar, dükkan sahibini tanımaya çalışırım.

Çoğu baba mesleği, kimisi de kaçak yaşamın korunağım der.

Sanırım arka sokaklarda ki getolarda hayat var. Hem de alabildiğince kalabalık.

Yan yana, sırt sırta süren yaşamlar.

Bir müşteri kapıda.

 

2 liralık açık helva ve 1 ekmek verir misin diyor.

O an ayrılıyorum mahalle bakkalından.

Yeni müşteriler geliyor, yalın ayak çocuklar ve yaşlı teyzeler.

Erkekler sigara istiyor borçla…