Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Bilinen ve Bilinmeyen Göbeklitepe’nin Keşfedilme Hikayesi

Arkeoloji dünyasında bilinen ismiyle Göbeklitepe, Urfa kent merkezinin 18 kilometre kuzeydoğusunda, Xirabreşk ya da Türkçe ismiyle Örencik Köyü sınırları içinde bulunan ve halk arasında öteden beri Xirabe ya da Girê Miraza yani Ziyaret olarak bilinen eski bir yaşam alanıdır.  Son avcı toplayıcıların inşa ettikleri bu alan büyük devrimlerin yaşanmasına ramak kala inşa edilen çok özel bir kült merkezidir. 1770 metre rakımlı tepede bulunan eski harabenin asırlar öncesine ait olduğu keşfedilmeden köylüler açısından buranın kutsiyeti olan bir ziyaretgahtı. Tepede ki harabeler köye adını vermiş, binlerce yıllık tarihine denk bir varlık sürdürmüştür. Burada tarım, hayvancılık ve toplayıcılıkla uğraşan köylüler farkına varmadan atalarının izinde yol alarak binlerce yıllık kültürü bu günlere taşımıştır.

Bu gün artık dünya ölçeğinde bilinen Göbeklitepe ya da halkın bildiği ismiyle Xirabreşk yani Kara Harabe ilk  defa 1950 yıllarında  Amerika’lı arkeolog Robert. J Braidvood  Kuzey Mezopotamya bölgesinin güneydoğusunda bulunan Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerinin içinde yer aldığı alanı neolitik hayata geçişin merkezi olarak tanımlamasıyla kayıtlara geçer.  Arkeolog Braidvood  1963 yılında  İstanbul Üniversitesinden meslektaşı olan Prof.Halet Çambel ile birlikte alanda yüzey çalışmaları yürütmüş ve araştırmalar sonucu alanı arkeolojik haritada “V52 Neolitik Yerleşimi”olarak işaretlemiş. *

Başka bir Amarikalı arkeolog olan Bruce Howe hemen hemen aynı dönemlerde eski yaşam alanını tespit ettiğini, gömülü halde olan çok sayıda taş gördüğünü ve buranın bir mezarlık olduğunu ileri sürdüğü kayıtlardan anlaşılıyor. Sonra ki yıllarda yüzey araştırmalarla ilgili araştırmacı Peter Benedict  1980 yıllarında  yazdığı makalede alan ile ilgili bilgilerden  bahseder ve makalede eski yerleşim yerinin yamaçlarının çakmaktaşlarıyla dolu olduğu, en yüksek iki tepeciğin üstünün gömütlerle kaplı olabileceği ileri sürer. Süreç içinde yapılan yüzey araştırmalarına rağmen,  o  yıllardaki arkeoloji bilgisi Karaharabe’nin önemini anlamaya yetmemiş, araştırmalar raporlamayla kalmıştır.  O dönem yüzey araştırması yapan ekip Göbeklitepe  yerine   Ergani sınırları içinde yer alan,  halk arasında Qota Berçem/yani tarihte yerleşik hayata geçişin ilk örneği olan köy kalıntısı Çayönü’nde kazı yapmaya karar verirler. Bu nedenle Karaharabe binlerce yıllık ıssızlığıyla, gizemiyle tekrar baş başa kalır.

Uzunca bir süre Xirabreşk çevresinde, tepede herhangi bir araştırma yapılmaz. Xirabreşk halkının yerel ziyareti olarak varlığını sürdürür. Alan taşlık da olsa tarım açısından verimlidir. Kuru tarım yapan arazi sahipleri burada daha çok mercimek, arpa ve buğday yetiştirir. Binlerce yıl önce yaşayan atalarının izinde yürüyerek, tepeye özel bir önem verirler. Eski devirlerden kanan alan  hem tarımsal verimin odağı, hem de insanların sığındığı, derman beklediği bir ziyaret olma özelliğini sürdürür.

Takvim yaprakları 1994 yılını gösterdiğinde  Mezopotamya sınırlarında bir çok kazıya katılan eski çağ uzmanı ve deneyimli arkeolog Klaus Schmidt son çalıştığı Newala Çori’de çıkan gömütlerden yola çıkarak, çevrede daha eski neolitik yerleşimlerinin  olabileceğini düşünerek, yeniden yüzey araştırmalar yapma kararı alır.  Schmidt’in amacı Newala Çori’de ortaya çıkarılan eserlerin öncesine ulaşmak, neolitik devrim kodlarını çözmek, eski yaşamın izlerini gün yüzüne çıkarmaktır. İşte o yıllarda önceki kazıların deneyimi ve yapılan araştırmalar ışığında Xirabreşk Köyü sınırları içinde yer alan harabelere yoğunlaşır ve yüzyılın arkeolojik keşfini yapar.

Karaharabe’yi arkeoloji dünyasına kazandıran Klaus Schmidt  keşif öncesi Hilvan sınırları içinde bulunan Qantere Köyü yakınlarında 8 bin yıllık geçmişi olan Newala Çori kazılarına katılan genç bir arkeologtu.  Neolitik Çağın izleri yapılmakta olan  Atatürk Baraj suları altında kalacağından,  kurtarma kazıları görev almıştı. Kazılar hızlıca sürmüş ve zamanın azlığına karşın neolitik çağa ait oldukça önemli buluntulara ulaşılmış, yeni bilgiler gün yüzüne çıkmıştır. Kazılar  sürerken baraj suların yükselmesi nedeniyle çalışmalar sonlandırılması yeni arayışlara neden olur.

Nevala Çori kazılarında çalışan Schmidt  ortaya çıkan eserlerden yola çıkarak daha eski çağların izlerine ulaşma amacıyla kolları sıvar ve araştırmalarına başlar. Deneyimli bir arkeolog olan Schmidt bölgenin neolitik çağın yatağı olduğunu biliyor, o dönemlerden kalan eserlerin toprak altında olduğu gerçekliği yeni  araştırmaları kaçınılmaz  buluyordu. İlk adım olarak Newala Çori çevresinde bulunan tepe ve vadilerde araştırmalar yapmaya başlar. Höyükleri inceler, eski yerleşim yerleri olabilecek arazilerde yüzey çalışmaları yürütür.  Engebeli ve yüksek tepelerde geçmişin izlerini bulmaya çalışır.Yapılan çalışmaların raporlarını inceler, bölge ile ilgili makaleleri okur. Newala Çori’nin doğusunda bulunan Urfa merkeze bağlı  Xırabresk Köyü civarında yüzey araştırmaları  üzerinde çalışır, yoğunlaşır.  Nevali Çori kazılarının verdiği tecrübeyle, alanda  görülebilen  çakmak taşı, mermer buluntuları, taş parçalarının neolitik devirlerden kalma ihtimali üzerinde durur. Daha fazla bilgiye ulaşmak için geçmişte yapılan yüzey araştırmalarını inceler. Alan hem Nevala Çori’ye yakındır, hem de aynı jeolojik zemine sahiptir. Bu benzerliği önemser. Özellikle zeminin yek pare kireç taşı olması, toprak yüzeyinde yoğun  çakmak taşı bulunması, çevrede bulunan vadilerde bloklar halinde mermerin  kayaçlarının çokluğu, ağırlıklı olarak burada araştırma yapmasına neden olur. Alan hakkında bilgilerini çoğaltmak ve somutlaştırmak için Urfa Arkeoloji Müzesinde çalışmalarını sürdürür.

Klaus müzede eski çağlardan kalma taş eserlerden yararlanıp, bir işaret bulacağını düşünerek müzeda daha fazla zaman geçirmeye başlar. Bu nedenle keşfine giden yolun kilometre taşları müzede döşenmeye başlar dersem yanlış olmaz. Neolitik çağdan kalma bazı taş eserlerin müzede  olduğunu bildiğinden, müze bahçesinde, kıyıda köşede bulunan taş eserleri inceleyerek araştırmalarına devam eder. Müze görevlileri 1980’li yıllarda Xirabreşk  Köyü sınırlarında çift süren bir çiftçinin  bulduğu  heykel ve bazı taş parçalarını müzeye getirdiğini söylediğinde heyecanı kat be kat artar.  Müzeya getirilen heykeller, o yıllarda neolitik döneme ait eserler çok bilinmediği için önemsiz bulunmuş, Şavak Yıldız adlı köylünün bulduğu taş heykelleri geri götürmediği için depoya kaldırılmıştır. Bu bilgi araştırmasına adeta bir katalizör etkisi yapar ve çalışmalarını hızlandırır. Müze görevlileriyle birlikte heykeller incelendikten sonra doğru iz üzerinde olduğunu anlar. Ancak kat edilecek çok yol vardır. Müzede ki heykel ve taş parçaları neolitik dönemden kaldığına neredeyse emindir ama  kesin bir sonuca varmak için alandan  aldığı örneklerle birlikte  heykelleri rodyokarbon yöntemiyle yaş tespitine gönderir. Yapılan rodyokarbon testlerin sonuçları tahminlerini doğrular.  Schmidt aradığı yeri bulduğuna karar verir ve hiç vakit kaybetmeden alanda arkeolojik kazı için çalıştığı Alman Arkeoloji Araştırma Enstitüsünü** bilgilendirip çalışma izni ister. Zaten bilinen bir isim olduğu için işler kısa zamanda yoluna girer, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığından da gerekli izinler alındıktan sonra 1995 yılında Göbeklitepe’yi tarih sahnesine çıkaracak kazı serüveni resmen başlar.

Önce isim meselesi gündemlerine gelir. Klaus genel olarak yerel halkın kullandığı ismi kullanmaktan yanadır. Çevrede bazı köylüler kazı alanın bulunduğu tepenin uzaktan göbek gibi durduğu ifade ettiğini duymuştur. Tam da bu noktadan, Gobek isminden yola çıkan ekip, alana Göbeklitepe ismi vererek kayıtlara geçirerek kazılara başlar.

Artık karaharabe ya da Ziyaret Göbeklitepe olarak tarihe geçececektir.

İlk dönemde sıradan bir arkeolojik kazı olarak gözden uzak, ıssız bir tepede kızgın güneş altında çalışmalar  sürer. Yüzeyde bulunan taşların etrafı açılmaya başladığında artık keşfin kapısı aralanır. Taş devri taş ustalarının inşa ettiği  T şeklinde taşlar ortaya çıktıkça kazı alanının çok eski çağlara ışık tutan bir yer olduğu kesinlik kazanır.

Kazıların başlamasından iki yıl sonra yani 1997 kendisini ziyaret ettiğimde  bir çok t şeklinde taş  steller ortaya çıkmış, kazının tarihlenmesi büyük oranda tamamlanmıştı. Klaus’un o görüşmede verdiği bilgilere göre kazıda çıkan bu anıtsal taşların M.Ö 10 binci yıllarda taş devri insanları tarafından inşa edildiği kesindi. T Şeklinde ki taşlar alanı farklı kılıyor, akıllara tapınak kavramını getiriyordu. Ancak Klaus Schmidt temkinliydi. “Görevim şimdilik bu en eski kült merkezini sorunsuz kazmak ve gün yüzüne çıkarmak. Yorum yapmak için henüz çok erken. Burası bilinen bilgileri sarsacak ve çok daha gerilere götürecek. Henüz yolun başındayız.” diyordu.

Klaus’a  kazı alanına verilen ismin nereden esinlendiği sorduğumda şunları söylüyordu: ”Alanın aradığımız yer olduğuna kanaat getirdikten sonra kazmaya karar verdik. O yıllarda bazı köylüler bu tepeye çoğunlukla Gobekli diyarlardı. Başka özel bir ismini duymadık. Biz de bu isme sadık kalarak tepe olması itibarıyla Göbeklitepe ismi tarih sahnesine çıktı. Bu isim bize ait değildi, halkın söylemlerinden yola çıkarak bir senteze gitmiştik. ”

Göbeklitepe dikkat çekici bir isim olsa da, tepenin yer aldığı köyün asıl adı Kürtçe Xirabresk’tı. Kürtçe Xirabe viran ya da terk edilen yer, karaharabe anlamına geliyordu. Alanın geneline Xırabresk, kazı yapılan yere ise Girê Miraza yani ziyaret denildiğini hatırlattığımda  “Girê Mirazan” ismi orijinal bir isim. Keşke kazı başlamadan bu ismi duysaydık. Alanın ruhuna da uygun düşerdi. Ancak kayıtlara ilk duyduğumuz gibi geçti.” diyordu.

Göbeklitepe’nin bulunduğu geniş engebeli araziye Xırabreşk ya da Kara Harabe ve  resmi ismi olan Örencik yakıştırmalarının bir tesadüf olmadığı,

  antik dokusuna verilen isimlerde kendini var ettiği anlaşılıyor.

Bu isimler arasında en ilgi çeken hiç kuşkusuz alanın ruhuna denk gelen Xirabresk/Girê Miraza yani Ziyaret ismiydi. Kazı alanı zaten çevrede ziyaret olarak biliniyordu. İnsanlar buraya gelerek hastalıklarına şifa arar, dilek tutuyorlarmış. Zaman zaman adak adandığı da söyleniyordu.

O yıllarda çevre köylerde yaşayan yaşlıların anlattıklarına göre kazı yapılmadan bayağı zaman önce tepede oldukça yaşlı bir dardağan ağacı varmış. Ağacın tepede görünürlüğü insanları buraya çeker, bir kutsiyet kazandırır, ziyaret olarak kabul edilirmiş. Ama ne yazık ki ağaç çevrede birilerinin rüyasına girmiş. Rüyaya göre ağacın bulunduğu alanda hazine varmış. Bu nedenle rüyayı gören kişi  bir gece ağacı keser ve hazine için kazı yapar. Hazinenin bulunup, bulunmadı karanlıkta kalır. O günden sonra tepe ise ağaçsız kalmış. Ta ki bir süre sonra çıplak kalan tepeye yeniden bir ağaç dikilene kadar bu durum sürmüş. Ağacın kesilmesinin uğursuzluk getireceği yaşlılarca ifade edilmiş ve böylelikle tepeye bir dut ağacı dikilmiş. Bu ağaç boy vermeye başlayınca özellikle çocuğu olmayan kadınların  ziyaretleri yeniden artmış. Biraz büyüyen ağaca dilek için bez bağlanır, zaman zaman adaklar kesilmeye başlanır. İlginç olan çevre köylerde bulunan bir çok tepede halen dardağan ağaçlarının bulunması ve buraların ziyaret olarak kabul edilmesi. Dardağan ağacı hem uzun yaşayan, hem de Kürtlerde kutsiyet bahşedilen bir ağaç. Yer belirlemede en eski zamanlardan beridir kullanılan bir argüman. Mezopotamya genelinde dardağan ağacının kesilmesi kesinlikle hoş karşılanmaz, günah kabul edilir. Bu inanç günümüzde hala sürerken, bazı tepelerde oldukça yaşlı dardağan ağaçların bulunması bu yaklaşımla alakalı olduğu kuvvetle muhtemel.

Anlatımlara  göre hastalar buraya gelerek şifa arar, adaklar adar ve ağır kötürüm hastalar geceyi tepede geçirir. Ve her gece tepede bulunan taşlar arasından beyaz bir yılan çıkar, ortalıkta dolaştıktan sonra bir nöbetçi edasıyla tekrar inine geri döner. Tepede yılan metaforu kazılarda ortaya çıkarılan taşlar üzerinde de oldukça çokça resmedilmesi ilginç olan başka bir yön olur. Buraya gelenler yılanın ziyaret bekçisi olduğuna inanır. Bu inanç yıllarca sürer, ıssız tepe zaman zaman ziyaretçilerini ağırlar. Kazı yapıldıktan sonra buranın ziyaret profili  değişir ama işlevi değişmez. Bütün dinlerden, etnik yapılardan, kültürlerden insanlar burayı görmek amacıyla gelse de ağacın dallarına dilekte bulunarak bez bağlama devam eder. Uzaklardan gelenlerin ağacın etrafında zaman zaman ayin yaptıkları da görülür. Bin yılların eski çağ ziyareti artık dünyaya mal olmuş bir dilek tepesine döner. Yani Göbeklitepe belki de 12 bin yıldan fazla bir süredir aynı amaca hizmet ettiği görülür. Bir mabet demek belki kavram olarak tam karşılamayabilir. O dönemin ruhuna uygun bir buluşma yeri, ritüel merkezi, belki de üremenin kutsandığı sıra dışı bir yer.

Kazılar  başladıktan sonra gün yüzüne çıkarılan  gömütlerde Göbeklitepe’nin Nevala Çori’den daha eski bir tarihe, en az 4 bin yıl daha gerilere gittiği anlaşılır. Göbeklitepe’nin geniş görüş mesafelerine hâkim, stratejik coğrafi konumu, inanılmaz büyüklüğü, alanın çok özel bir Neolitik döneme ait olabileceği kanısına varan Schmidt dünyanın en eski kült merkezine ulaşacağını o günlerde belki de hayal etmiyordu. Ama Göbeklitepe’nin eski dünyanın önemli bir alanı olduğunu tahmin ettiği kesindi. Kazı ilerledikçe  “Tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntular” ortaya çıkacak, sarsıcı bilgilere ulaşılacaktı. Yarım asır öncesine kadar tarihin Sümer’le başlanıldığı düşünülürken, ortaya çıkarılan Kült Merkezinin 12 bin yıl öncesinde inşa edildiği anlaşıldığında tarih anlayışı da kendiliğinden değişecekti. Tarih öncesi devirler olarak adlandırılan zaman dilimi artık daha somut verilerle yorumlamaya elverişli hale geliyordu, en eski kült merkezi sayesinde. Yazının bulunduğu M.Ö 3 bininci yıllar tarihin başlangıcı kabul ediliyordu genel olarak, öncesi ise karanlık dönem olarak biliniyordu. Oysa ortaya çıkarılan Göbeklitepe   “Tarih Sümer’le başlar“ tezini yerle bir eder. Tarihsel süreç çok daha gerilere giderek başlangıcı artık Sümer değil, çok daha gerilere, neolitik topluma kadar uzanır. Bu kazılar arkeoloji dünyası açısından bir devrim niteliğindeydi.  Yazının bulunması önemli  bir başlangıçtır ama tarih artık çok daha gerilerden ses vermekteydi.

Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan taş yapılar hem tarihsel süreci 7 bin yıl daha gerilere hem de  karanlık devirlere olan bakış açısını değiştirir. Yeni düşünceler, yeni arayışlar ve inşa edilen kült merkezlerinin öncesi tartışılmaya başlanır. Göbeklitepe inşa edildiğinde yazı yoktu, devlet kavramı ortaya çıkmamıştı ve en önemlisi avcı toplayıcı toplumlar tarihsel süreç içerisinde olmasına rağmen az biliniyordu. Göbeklitepe gibi devasa yapıların yapılması, inşasının yıllarca sürmesi akıllara bir çok soru getiriyor, neolitik dönemin bilinenden daha farklı bir zaman olduğu düşünülmeye başlanılıyordu. Göbeklitepe’nin keşfi  bütün bunlara yeni yaklaşımlar getirir.  Tarım devrimin henüz yaşanmadığı, yerleşik düzene geçilmediği düşünülen  bir dönemde neolitik çağın taş ustaları etkisi asırlar sonra ortaya çıkacak eserlerle yerleşik hayata ve tarım devrimine geçişi hızlandırdıkları anlaşılıyordu.. Karanlık  dönemlerde dikilen taşlar, gerçek boyutlu  heykeller, anıtsal stellere işlenen yüksek kabartmalar o dönemin zihin dünyası hakkında önemli bilgileri yansıtıyordu. Kazı alanında yerleşik hayatla ilgili izler bulunmasa da bilinen bilgilerin dışında bir hayat sürdürüldüğü anlaşılıyordu. Karanlık dönem olarak bildiğimiz zaman diliminde insan toplulukların  yaşam tarzları ve ortaya koydukları eserler insan zihnini bulandıracak türdendi. Gerek olağanüstü taş anıtların dikilirken kullanılan mühendislik hesaplamaları, gerekse de taşlara işlenen yüksek kabartmaların hiç kuşkusuz kusursuz olduğu ortaya çıkıyordu.

Göbeklitepe ve benzer alanda ortaya çıkan buluntular, hem tarihin en gizemli kapılarını aralıyor, hem de insanlığın geçmişine güçlü bir ışık tutuyor. 12 bin yıl önce yani  neolitik dönemde inşa edilen bu sıra dışı kült merkezinin gizemi henüz çözülmese de tarihsel sürecini değerlendirme imkânı var artık. Henüz çok bilinmeyeli bir denklemle karşı karşıya olunsa da eserler adeta binlerce yıl öncesinin ışığını günümüze taşıyor. Bu alanlarda vurulan her kazma yeni keşiflerin kapısını aralıyor, tarihin karanlık perdesinde gedik açıyor.. Yazı yazıldığında resmi olmasa da tarih şeridinin 15 bin yıl öncesine kadar gidildiği konuşulmaya başlanılıyordu.

Göbeklitepe kazılarında bulunan dikili taş ve heykellerde yoğun olarak o dönemin yaban hayvanları tasvir edilmiş olduğu görülüyor. Henüz çanak çömlek ve herhangi bir “maden” insan hayatına girmediği bir dönemde oldukça ustalık gerektiren bu heykel ve yüksek taş kabartmalar, çelikten kat be kat daha sert, dayanıklı, keskin olan obsidyenin taşlarıyla yapıldığını araştırmacılar tarafından ileri sürülüyor, tahmin ediliyor. Çakmak ya da obsidyen taşı o dönemin en önemli madenleridir. Taş devri ustalarının yaşadığı zamana  göre  oldukça yetenekli oldukları açıkça görülüyor. Zihin dünyaları bu günkü mühendisleri kıskandıracak kadar gelişkin olduğunu söylemek çok abes olmaz diye düşünüyorum. Tanlarca ağırlıkta olan taşları belli bir nizama göre dikmek, düşmeden asırlarca ayakta kalmasını sağlamak hiç de kolay bir iş olmasa gerek. Çünkü Göbeklitepe ya da o dönemlere ait  yapılar incelendiğinde bir sistem çerçevesinde inşa edildikleri anlaşılıyor. Yuvarlak düzenin içine yerleştirilen taş steller, ritüel için uygun alanı çağrıştırdığı söylemek mümkün. Statik bilgisi olmasa bile mühendislik gerektiren yapıların yapımında onlarca, yüzlerce usta çalıştı. Bir varsayım olsa da akla uygun olan kocaman taş bloklar ağaç klaslar üzerinde yürütülerek alana getirildiler ve büyük bir titizlikle taş zemine yerleştirildiler. Bu taş anıtlar klanları temsil etmiş olsa bile yuvarlak düzen  içinde dikilen taşlar belli bir amaca uygun dikildiğini düşünmek mümkün. Ayrıca kült merkezinde eril düşüncenin artık belirgin olarak öne çıktığı, heykellerde erkeklik gücünün somutlaştığını söylemek çok yanlış olmayacak.

Bu sıra dışı kült merkezinin neden yapıldığına gelince, hiçbir zaman bu soruya gerçek anlamda bir cevap verilemeyecek. Her şey binlerce yıllık karanlık tünelin derinliklerinde saklı kalacak. O dönemde yazının  olmaması, Göbeklitepe zamanını anlamayı zorlaştırıyor, gizemini artırıyor. Bu dönemlere ilk semboller çağı demek belki mümkün,  yazı yok ama taşlara kazınmış müthiş semboller var, sembollere yüklenen anlamlar var. Ortada insanın zihnini zorlayan, merakını uyandıran bir yüzlerce soru var. Bunca taş neden dikildi ve üzerinde ki semboller neyi ifade etti? Bu durum aslında Göbeklitepe ve neolitik tepeler için bir motor görevi görüyor. Bir anlamıyla buraları canlı tutup, gündemde kalmasını sağlıyor.

Göbeklitepe’de kazılar sürdükçe yeni gömütler ortaya çıkıyor ve keşif hakkında arkeoloji dünyasında tartışma, araştırma giderek genişliyor. Söz konusu tarih şeridinin bilinenden çok daha gerilere 15 bin yıl öncesine gitmesi olunca doğal olarak dikkatler Göbeklitepe üzerinde yoğunlaşıyor. . Devam edecek.

Dip notlar

*Bir büyük keşfin hikayesi/

Prof. Dr. Klaus Schmidt.

Şurkav Kültür ve Sanat Dergisi Sayı 5 Yıl 2009

** Alman Arkeoloji Enstitüsünün (DAI) görevi dünya çapında bilimsel arkeolojik araştırmalar yapmaktır. DAI araştırma projeleriyle kültürlerarası diyalog, uluslararası bilimsel işbirliği ve kültür mirasının korunması için önemli temel oluşturmaktadır. Merkezi Berlin’de olan enstitü Federal Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir kurumdur.

***Alman Arkeoloji Enstitüsü Istanbul  Şubesi

DAI’nin 100. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle 1929 yılında kurulan Istanbul Şubesi bugünkü Türkiye’nin arkeolojisini araştırmaktadır. Araştırmalar özellikle Türkiye’nin batısında bulunan Pergamon, Milet ve Didyma kazı yerlerinde yapılmaktadır.  Diğer bir araştırma konusu ise Orta Anadolu’da Boğazköy Hattuşa’da başkenti olan Hititler’in kültürü.  İstanbul şubesi kuruluşuyla birlikte İstanbul’daki şehir tarihini öncelikle Bizans mimarisi ve zengin Osmanlı mirası olmak üzere araştırıyor. İstanbul Şubesi arkeoloji alanında Türkiye’deki en büyük kütüphanesidir.

Filistin Sorunu ve Ortadoğu

Filistin sorunu Ortadoğu ülkeleri için bir can simididir. İsrail vurur, Müslüman ülkeler katliamları kınar. Hepsi bu. Vuran memnun, kınayan memnun.Çözüm ise kaf dağında ya da ABD’nin iki dudağı arasında. Olan yoksul Filistin Halkına oluyor. Siyonistler bu şiddetten besleniyor, çevre ülkeler bu kaostan nemalanıyor.
Bunun dışında bir yaklaşım doğrusu ben görmedim. İsrail’i kınayanlar İsrail ile ticaretlerine, diplomatik ilişkisine devam ediyor, hatta kendileri de iktidarları için gerek gördüğünde şiddet kullanıyor, komşusunu bombalıyor, sivilleri cezalandırıyor. Gerekçe aynı, yöntem aynı.Yoksa İsrail neden bu kadar rahat olsun?
Ben yıllardır meseleye kulak veriyorum, göz ucuyla bakıyorum. Duyduğum, gördüğüm bu, başka bir fotoğraf yok ortada. Tencere dibin kara, senin ki benden kara…
İşte Ortadoğu’nun özeti …
Herkes herkesle düşman, kavgalı. Perdenin önü farklı, ardı farklı. Çıkar ne din dinliyor, ne etnisite ne de insanlık Paranın rengi savaşın yönünü belirliyor.
Üzgünüm ama gerçeklik böyle..

Siverek 2013

Adı Yeni ama kendisi eski bir Meydan olarak bölgede gün başlıyor. Bu alan dar sokakların kesiştiği, bir çok kahvehanenin iç içe çalıştığı canlı bir bölge. Hayvancılıkla ilgili bütün ticaret burada sonlandırılır. Dolayısıyla halk arasında yer yer Canbazların Yeri olarak da bilinir. Şeytan Küçesinin bir nevi nefes alma alanıdır.

Canbazlar dışında tütüncüler, tesbihciler, puşi satanlar ve daha bir çok iş erbabı burada günü geçirir. Otantik yapısı ve kaçak çay eşliğinde, kaçak tütün içilen ve kaçgun sohbetler yapılan yerdir.

Belki de en eski kentin göbek taşı üzerinde inşa edilmiştir bu meydan…

Toplumsal Hafıza.

12 Eylül sistematiğinden geriye kalan ışıklar…

Ali Çiçek henüz bir lise öğrenciyken göz altına alındı. 12 Eylül’ün karanlık ve vahşet koridorlarında günlerce işkence gördü. Bu işkenceleri dünyaya duyurmak bir kaç arkadaşıyla birlikte ölüm orucuna başladı. Tam 62 gün direndi ve 17 Eylül 1982 yılında hayata veda etti. 12 Eylül karanlığı ise kısa zamanda bütün dünyada duyuldu ve Diyarbakır Cezaevi dünyanın en korkunç cezaevleri arasında girdi…

Ali Çiçek’in ablası Ayşe Çiçek ve avuçlarında sakladığı vesikalık fotoğrafı…

Fotoğraflar: Şeyhmus Çakırtaş

Mevsimsiz Zamanların Baharı

Bir deprem güncesinin devamı niteliğinde bir karalama…

Deprem üzerinden çok gün, çok ay hatta iki mevsim, bir bayram geçti. Kışın zemherisi sessiz sedasız bahara, bahar da sessizce yaza evirilmeye başladı. Yani çok şey değişti o lanet olası zamandan bu yana. Tarihin bütün mevsimsiz anları kısacık zamana sığdı. Hiç düşünemediğimiz kadar öldü insanlar , üşüdü, acıdan yürekleri patladı.

Arada bir gök delinircesine üzerlerine yağmur, kar, dolu  olarak yağdı. Yağmur sel olup sürükledi . Bir acıları söküp, uzaklara götüremedi, bir de değişmez yazgıları. Oysa kurak geçiyordu bütün zaman. Kar boran, yağmur hep az yağardı zaten. Yağmur için duaya çıkar, insanlar heyecan içinde dört gözle beklerdi  yağışlı günleri. Yağmur ya yağardı, ya yağmazdı.

Oysa bu yıl tuhaf başlamıştı zaten. Sonbahar kurak geçmiş, toprak susuzluk içinde çatlamıştı.  Ne yağmur yağıyordu, ne de hatırı sayılır bir kış beklentisi. Her şey uykudaydı sanki. Gökyüzünde bulut bile görülmedi çoğu zaman. Görünse de gelip, geçti kadım kentlerden. Sonra kış geldi sessiz sedasız. Bulutlar birikti zaman zaman. Hava soğudukça yağmur yüklü bulutlar belirmeye, gökyüzü kararmaya başlasa  da yağmur yağmadı.  Yağmur yüklü bulutlar sancılandı, zor  bir doğum sürecine benzer durumlar yaşandı. Gökyüzü bir güz havasını, bir kış modunu yaşadı. İklimsel gel gitler, küçük soğuk hava dalgaları görüldü sadece.

Sonra, sonrası felaket.

Takvim yaprakları 6 Şubat 2023 Saat 04.17’i gösterdiğinde her şey bir anda değişti. Yer şiddetle sarsıldı, bulutlar delirdi,  şimşekler çaktı. Yer titredi ard arda. Dağlarda kayalar oynadı yerinden. Yeryüzü adeta kabardı, zeminde kırılmalar, kaymalar oldu.  Komşu ve aynı fay hattında olan bir çok yerleşim yerinde çok sayıda bina depremin şiddetiyle yıkıldı.

Hatay’dan Malatya’ya, Maraş’tan Adıyaman’a, İslâhiye’den Urfa’ya, Adana’ya, Diyarbakır’a  tarihin en şiddetli depremi yaşandı.  Hatay, Maraş, Adıyaman ve Malatya’nın büyük kısmı tümden sessizliğe gömüldü. Ne iletişim kaldı, ne de müdahale edecek kurum.  Devlet sağır sultanları oynadı. Fay hattı olmayan kentler de bile binalar çöktü, çok sayıda bina oturulamaz hala geldi. İlk gün depremin vurduğu kentlerden insan çığlıklar arşa yükseldi. Her şey karanlık saatlerin bitmez bilmeyen zemheri soğuğunda ölüme evirildi. Kurtulanlar gördükleri manzara karşısında şok üzerine şok yaşadılar.  Her şey yerle bir olmuştu. Binalar yollara, yollar geçilmez yıkıntılarla doldu bir çok yerde. İnsanlar sorumlu olanlara ulaşamadı. İş başında olması gerekenler yoktu ortada. Birinci ve ikinci gün geride kalanlar sevdiklerine ulaşmak için yıkılan binalarda tırnaklarıyla arama kurtarma çalışması yaptılar. Herkes kendi derdine düştü, çığlık çığlığa yiten canlara ulaşmaya çalışıldı. Yıkılan binaların enkazlarından çığlık ve imdat sesleri geldi her yerden.  Çığlıklar birbirine karıştı, yağmur ve soğuk da işin tuzu biberi oldu. Sonra  giderek sesler kesilmeye, ölüm sessizliği görülmeye başladı depremin vurduğu kentlerde.. Geride kalanlar aç sefil enkazın başında çaresiz beklediler. Ne su vardı birinci ve ikinci gün, ne de ekmek. Kurtulanlar sevdiklerini toprağa vermekle meşgul oldular. Acı büyüktü, kayıplar korkunçtu, yıkım şiddetliydi.

Kurtarma ekipleri üç gün sonra ulaştılar yıkılan kentlere. Ne çadır vardı, ne de girilebilecek bir bina.  Kaos öylesine fazlaydı ki kimin ne yaptığı belli değildi. Hükümet her şey kontrol altında derken, insanlar isyandaydı. Kısa sürede mezarlıklar dolmuş, rakamlar korkunç boyuta ulaşmıştı. İnsanların  sığınabilecek bir evleri, ısınabilecekleri bir sobaları yoktu depremzedelerin… Elleri göğüslerinde bağlı çaresiz bekliyorlardı, neyi beklediklerini de bilemeden.  Bir kase çarbo için sıraya girdiler, ekmek ve su için beklediler. İnsanların insaflarına kalmaları zorlarına gitse de başka yolları yoktu. Yarı aç, yarı çıplak ve açıkta yaşamak zorunda kaldılar.

En çok da çadıra ihtiyaçları vardı. Kar, kış, kıyamet sürüyordu. Çadırsızlık en büyük sorundu. Halk seferber olmuştu ama çadır bulamıyorlardı. Kızılay çadır dağıttığını söylese de görünürde çadır görünmüyordu. Kamuoyunda çadır tartışmaları sürerken Kızılay’ın ‘Ahbap’a’ çadır sattığı çıktı ortaya. Oysa çadır yok, yetişmiyor diyordu sahada Kızılay görevlileri.

Depremzedeler çadır beklerken, Kızılay stoklarını başka kurumlara satarak eritme yoluna gidiyordu. Binlerce, on binlerce insan çadırsızken, Kızılay’ın çadır satması bir öfkeye neden olsa da depremzedelerin tepki gösterecek halleri bile yoktu.

Acı o kadar büyüktü ki, depremden  kurtulanlar kurtulduklarına  bile sevinemiyorlardı.

Harebeye dönen kentler, kasabalar, köylerden kötü haberler yayılırken göç başlıyordu deprem bölgesinden. Yakınları olanlar büyük kentlere göçerken, çaresiz olanlar çadırlara sığınmak zorunda kalıyordu.

Günler ilerledikçe hayat giderek çekilmez oldu. Uzun süre temiz içme suyunu bırakın genel temizlik için bile su yoktu deprem bölgesinde. Çöken su şebekeleri, tıkanan kanalizasyon sistemi yeni sorunlar yaratıyor, hastalıklara davetiye çıkarıyordu. Bu nedenle kentler depremin etkisini üzerinden atamıyor, süreklileşen artçı depremler insanları bölgeden kaçırtıyordu.

Bütün bu kaos ortamında bir de bayram gelmiş: yıkılan, toprağa karışan artık olmayan evlere. Ne eski bayramlar vardı ortada, ne de sahip olunan evler ve içinde yaşayan insanlar. Çocuk sevinçleri, çatal kaşık sesler yoktu artık. Hüzün akıyordu yıkıntılara, toprağa karışan anılara. Bir de bayramda mahşer kalabalığına dönen mezarlığa akın ediliyordu. Ağlayan, sevdiklerinin toprağına sarılan, çığlık çığlığa olanlar yan yana ve iç içe kendi acılarının sancısında yanıyorlardı.Boğazları yutkunuyor, gözler kararıp, şişiyordu mezar başlarında.

 Yürek, dokunsan çat diye çatlayacak.

Paramparça olmuş bir hayatın ortasında, zor bela temin edilen kefen bezinden yapılmış çadırlarda yaşamaya tutunmaya çalışan depremzedelere bayram gelip, geçiyor. Çevrede  o kadar çok yaşanmış acı var ki, kendi acılarından bahsetmek aklarına bile gelmiyor artık.  Deprem bölgesinde sabahın çok  önemi yok. Güneşin doğması insanların umudu yeşertmiyor. Öylesine uyuyor, öylesine uyanıyorlar. Doğru dürüst uyudukları da yok hani. Köpek havlamalarından, araba seslerinden, ağır makine gürültüsünden ve en önemlisi yeniden depremi yaşar korkusundan uyuyamıyor insanlar. Deprem her gece zihinlerde devam ediyor. Arada bir artçı depremler olunca korkular daha da büyüyor.  

Geceler gündüz, gündüzler  gece olmuş dersem abartmamış olurum. Zamanlar karışmış yani. Karanlıkla aydınlık iç içe şimdi. Artık rutin bir hayat içinde herkes. Ne geleceği görebiliyorlar,  ne de geçmişten kalan izleri.

Sabah çorba sırası, akşam sıcak yemek sırasında hayatlar  geçiyor. Zaman zaman birileri bir şeyler dağıtmak için yanaşıyor çadırlara. Ağırlarına gidiyor olsa da gerçek yardımlarla yaşamaktır artık. Depremden sonra geride kalanlar yapayalnız.  Şimdi ölümün ikiz kardeşi YALNIZLIK diyorum kendi kendime.  İnsanların çoğu güçten, moralden düşmüş durumda. Ne ellerinde bir iş, ne de hayal kuracak bir hareketlilik var. Yıkılan sokaklar bir bir ortadan kalkıyor, o cıvıl cıvıl evler, o çocuk dolu sokaklarda  yıkım çalışmaları sürürken, kentler ölüm sessizliğinde, asbest içeren toz  bulutlarının gölgesinde yaşama tutunmaya çalışıyor.

Ve bahar sessiz sedasız yıkılan, yerle bir olan kentlere uğruyor. Baharın ıslak havasında, yıkılan kentlerde baharın kokusuna toz karışıyor, enkazdan dağlar oluşuyor.  Şehir dışında doğru gidildikçe gökyüzünün maviliği görülüyor ancak. Meğer mevsim çoktan bahara evirilmiş ve yaza dönmekte..

Deprem ne mevsim bıraktı, ne de mevsimlere bakacak göz, hissedecek yürek.

Güneş bile puslu o günden bu yana. Rüzgar hüzünlü, yağmur ağlamaklı hatta zaman zaman korkunç öfke olup depremzedelerin üzerine yağıyor, yer yer sele dönüşüyor.

Bahar sessizce siniyor doğaya, sirayet ediyor bütün zamana. Buğdaylar başağa durma deminde. Her şey yeşile çalıyor toprakta. Bir toprağın altı kararsız.  Sallanıp duruyor. Sanki yer kayıyor ayaklar ayaklarımızın altında. Arada bir resmileşiyor zelzele.

Zel Zazaca da parça anlamında. Zel zele parça parça olma hali.  Ne tuhaf Kürtler yaşayarak depremi deneyimlemiş. Deprem kentlerinde gün yirmi dört saat havada ölümün parçacıkları, asbest kokak toz bulutları. Yıkım öldürdüğünü öldürdü, öldüremediğini tozuyla yaralıyor, ciğerlerine oturuyor, nefesine ortak oluyor, baharın yüzünü yok ediyor.

Deprem kentleri ölüm kokuyor sahiden. Her yer mezarlık, her yer ağıtın çığlığında lal. Ölümün tuhaf bir kokusu var. Tarifi imkansız, kelimeler kifayetsiz… Biraz sessizlik, biraz öfke ve boğazda biriken çığlık.  

Mezarlıklar ise mahşer kalabalığı. Çığlık çığlığa insanlar.

Ve korkunç bir sancı..

Morfin versen kâr etmez türden.

Asıl deprem şimdi başlıyor. Artık el ayak çekilmeye başladı. Sokaklar ilk günlerin karmaşasından uzak.  Her şey yavaş yavaş dağılma moduna giriyor. Çarşılar çarşı değil artık. Yol yönünü kaybetmiş durumda.

Arsalar mezarlık, binalar ölüm saçan bir korkuluk…

Şimdi nasıl görülsün baharın aydınlık yüzü, yağmurda parlayan taşların armonisi.

Nasıl görülsün?

Bunca ölümden sonra normale döner mi hayat, bilmiyorum.?

Baharın ışıltısı gözlerimizin ferini aydınlatır mı?

Bilemiyorum.

Bana öyle geliyor ki sanki bir göç mevsimindeyiz.

Ve sürüyor bütün şiddetiyle deprem…

Yerin altında ve üstünde. Her yönüyle sarsıyor ve çadırda bile yıkılıyor gök kafes…Bir konteyner uçuşuyor başlarının üzerinden. Paramparça oluyor havadayken. Uçuşuyor bütün umutlar parçalanarak.

Oysa bahar umut mevsimidir. Mevsimsiz zamanlara inat, bahar insana yaşama sevinci verir…  

Artık bahar gelsin yüreklere…

Mem and ZİN

The romance of Mem and Zin, also known as Memê Alan or Mem û Zin, is one that is told across the regions of Mesopotamia. From the mountains of Taurus to the peaks of the Zagros, from southern Turkey to northern Syria, from the mighty Lake Van to Ağri in Turkey, Mahabad in Iran, and Rawandiz and Amedi in Iraq, the legend is known to everyone.

The tale of Mem and Zin has travelled as far as the deserts of the Middle East, the plateaus of the Black Sea, the olive-rich mountains of the Aegean, the salt waters of the Mediterranean, and the coasts of Andalusia.

This centuries-old love story is still being told and has withstood the test of the time. It is hard to say whether there is room for love in people’s lives anymore. It seems that the gradual materialisation of love has left an emptiness in human relations.

However, in pages withered by time, the magic of romance is expressed in epics such as Mem and Zin. The love of the eponymous couple, their devotion to each other to the death, and description of the spirit of the period make it an indisputably unique piece.

For this reason, Mem and Zin, a classic in its own right, should be placed alongside Romeo and Juliet when discussing the theme of love in world literature.

Although the geography of the romances are not alike, they both treat the subject of the torment of love. Both texts explore the enchanting spell of love and highlight the society, politics and cultural life of the period.

Mem and Zin was written in Kurdish by Ehmedê Xanî in the 17th century, supposedly inspired by a real event that occurred in Bohtan (modern-day Cizre) in the mid-14th century.

Romeo and Juliet, on the other hand, was a play written by William Shakespeare between 1591-96, based on a long poem published in 1562 by the English poet Arthur Brooke, titled “The Tragical History of Romeus and Juliet”. Shakespeare developed the play by adding many characters to the story and made the work his own in his handling of the subject.

The thread that runs through both works is that they are written in a timeless style that has cemented their place in the canon of world literature. It is the case of other classical epics such as Layla and Majnun, Kerem and Asli, Siyabend and Xece.

Mem and Zin is considered the masterpiece of the Kurdish epics. The tale deals with the enchanting agony of love, and has been known as ‘Memê Alan’ among Kurdish people for centuries.

The epic was passed on the generations in an oral tradition, brought to life by the dengbêjs or singing storytellers. It was immortalised in the retelling of Ehmedê Xanî, who wrote the legend in the Kurmanji dialect of Kurdish in the 17th century.

The publishing of the epic in Kurdish was also important in terms of the development of Kurdish as a literary language. With this work, Ehmedê Xanî left a significant legacy for the Kurdish language.

The epic is a love story but it also explores the sociopolitical life of the 14th century. The official and administrative structures of that period, the injustices experienced, and the vibrancy of Kurdish culture are all depicted.

The traditions of Nowruz (the Iranian New Year, marking the first day of spring) and the culture of Mir (Kurdish nobility) are captured in the lines of the work.

Although Ehmedê Xanî’s poetic masnavi, Mem and Zin, consisting of 2,650 couplets, has been translated into more than 20 languages and has taken its place in world literature, the work has not attracted the interest it deserves. The epic was banned and labelled as a harmful publication at times.

While the authors and poets of that period preferred to write in Persian, Arabic or Ottoman, Ehmedê Xanî opened a new path in terms of Kurdish language and society by writing in Kurdish. Considering the period in which it was written, it is clear that it has a quite rich vocabulary. Thousands of years of verbal culture of Kurds was captured in the pages of his book.

Ehmedê Xanî’s works are extant as manuscripts, stored in libraries and museums. The earliest known copy of Mem and Zin is in the Baghdad Museum of Manuscripts.

It is not exactly clear whether Ehmedê Xanî’s works were published during the Ottoman period. According to sources reviewed by  Mem and Zin was first published in Istanbul in 1919 by Hamza of Müküs in the Arabic script of the original work. An edition in Arabic letters was published in 1958 in Damascus, and in Latin letters in 1962 in Moscow.

In 1968, the author and translator Mehmet Emin Bozarslan prepared a bilingual Kurdish and Turkish reader of the text for publication in İstanbul, and the book was subject to a legal investigation for a while.

Although there were researchers who worked on Mem and Zin and Ehmedê Xanî for a long time, their work remained out of the public sphere.

Work on Mem and Zin was revived when author Hüseyin Şemerhî prepared Mem and Zin for publication, based on manuscripts held in Baghdad. His edition was published in Istanbul by Nubihar Publications in 2009.

In 2010, Turkey’s Ministry of Culture printed Mem and Zin in Kurdish, based on Mehmet Emin Bozarslan’s edition. The publication of the Ministry of Culture, which was the subject of much criticism and praise, is undoubtedly important.

The publication of a book by the Ministry in a restricted language is itself remarkable, but the authenticity of the edition is under question. The Ministry has not published any further Kurdish works.

The late Prof. Kadri Yildirim, an expert in the Kurdish language, examined the edition published by the Ministry of Culture, in a study on the subject in 2011. He writes,

Towards the end of 2010, the Ministry of Culture published the manuscript, transcription, and Turkish translation of Ehmedê Xanî’s famous work Mem and Zin, which is the handbook of the Kurds. Undoubtedly, it was an important step that a ministry of the state had one of the masterpieces of classical Kurdish literature translated and thus the Kurdish language, which had been denied the right to exist through suppression and assimilation, entered a new phase with the official translation.

However, readers who take the book and examine it, encounter many strange things, translation errors, and serious mistakes, from the preface to the translation. This is because the text of the work in question was largely based on the translation made by Mehmed Emin Bozarslan in the late 1960s, which was banned after being censored.

Moreover, as this was not enough, the “translator”, who could not form a single Kurdish sentence, made a serious lapse of judgement when he sought to underestimate the Kurdish language of Ehmedê Xanî. That another Kurdish classic should not suffer the same fate at the hands of an official institution is one of the main purposes of the writing of this book.

I remember first hearing the saga of Mem and Zin in childhood. Years later, after graduating from university, I first came across the book of the epic that was told to us. I would learn that the person who wrote it was Ehmedê Xanî.

Although six centuries have passed, it is important that a myth is kept alive through successive telling and re-telling both in writing and verbally. This work reveals that Kurdish is a language of literature and art. It is within this framework that Ehmedê Xanî composed his seminal text three centuries ago.

In this respect, Kurdish is a language of literature, politics, and trade. It is no more than this, but it is no less. Like all languages, it has its own character. And Ehmedê Xanî’s immortal work ‘Mem û Zin’ is a clear proof of this.

Translated by Kerim Celik and proofread by Meric Senyuz

Reviewed by Tooba Ali and Celine Assaf

Neden İstanbul?

14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak olan genel seçimlerde Yeşil Sol Partiden İstanbul 3. Bölge aday adayı olmak için HDP üzerinden başvuru yaptım. Neden adaylık, neden İstanbul diye soranlar olacağından dolayı kısaca açıklama gereği duyuyorum. Biliyorum ki bir çok arkadaş, dost ve akrabam bu soruyu soracak.

İnsan bazen meseleyi anlatmak için bir iki cümle kullanır, bazen uzun cümleler dizer ve kendini ifade eder. Kimisi edebi bir dille bunu başarır, kimisi siyasal vurgularla meseleyi ortaya koyar. Yani mesele, yol yöntem sorunu olduğundan tercih öne çıkar.

Ben de kendimce pragmatik bir yol ve yöntem deneyerek kendimi anlatmaya çalışacağım. Umarım kendimi anlatır, size cevap olurum. 

Her şeyi bilen birisi değilim. Eksikliklerimle ortadayım. Doğru ve iyi olana sıcak bakar, gerekmedikçe katı tutumlardan kaçınırım. Bu benim yaşam felsefem. Diyaloga önem verir, iletişim kanalarını hep açık tutarım. Gerektiğinde ise tereddütsüz kapıyı kapatırım.  

Bu belirlemeler çerçevesinde güncele dönersek, bize biçilen deli gömleğini reddediyor, daha yaşanılır bir yaşamı hak ettiğimizi düşünüyorum. Çabam ne heybetlidir, ne de basit. Olması gerektiği gibidir. Ne fazla, ne de eksik. Kendim için ne düşünüyorsam, başka insanlar için de aynı talepleri savunuyorum. Hümanist olmayı onur sayar, bu çerçevede yol alırım.

İnsan olarak yaşadığım toplumdan bağımsız değilim. İç içe, sorunlarıyla haşır neşir olan birisi olarak sürece dahil olmayı da onur sayıyorum.

Ve biliyorum ki bir çoğumuz siyasetçiden, siyasal kurumlardan mustaribiz. Seçim süreçlerinde ortaya konulan düşüncelerin büyük kısmının, seçim sonrası buharlaştığını biliyor,  tanık oluyoruz. Merkez sağ ve merkez sol ya da klasik devletçi siyasi anlayışların bunu bir yöntem haline getirdiği açık seçik ortada.  Oysa en ilkeli davranması gereken siyaset kurumudur. Söylenen söz havada kalmamalı. Gerçeklere sırtını dönen siyasetten topluma hayır gelmez. Ne tek adam rejimi, ne de çoğunluk yönetimi doğrudur. Doğru olan ise Demokratik Rejimdir. Haklardan tasarruf etmeyen, insan hakları evrensel bildirgesinde anlam bulan ilkeleri hayata geçiren; insana, doğaya, emek ve dezavantajlı gruplara dayanan bir yapı esas alındığında hayat anlamlı olur. Yok saymayan, var olanların yaşam alanlarını genişleten gerçekliğe göre bir sistematik kurup, demokratik çözümü esas alan bir rejim inşa etmeliyiz diye düşünüyorum. Yani iktidar odaklı değil, hak ve özgürlük temelli düşünüp, hayatı kolaylaştırmanın yollarını bulmalı ve en geniş anlamda demokratik rejimi güçlendirme yoğunluğuna girmeliyiz.

Bu belirlemelerden sonra neden aday adayı olduğumu kısaca sizinle paylaşmak isterim.

  1. Her şeyden önce ben bir KHK’lıyım. Yedi yıldır uygulanan bu zulüm rejiminin bütün boyutlarıyla ortadan kaldırılmasını istiyor, bunun için mücadele ediyorum. Bize reva görülen bu hukuksuzluğun çöpe atılması için aday adayıyım. Biliyorum ki çok sayıda kişi, aile bu KHK zulmünden  nasibini almış. İşini kaybedenler ucuz iş gücü olup, ekonomik hayata katılıyorlar. İş bulamayanlar, inşaat ve ağır işlerde çalışanlar iş kazalarına kurban giderken, bazılarının intihar ettiğini de biliyorum.  Oysa adil bir yargılama ve adalet olsaydı eminin bunların hiç biri olmayacaktı. Dolayısıyla yaşadıklarım, yaşadıklarımız için aday adayıyım.
  2. Bu ülkede maalesef köklü bir demokrasi yok. Her şeyden önce demokratik bir rejim için aday adayıyım. Herkesi kucaklayan, kendi doğrusunu başkalarına dayatmayan bir rejim için aday adayıyım. Ne ben kimseden üstünüm, ne de kimse benden üstün. Anayasa eşit yurttaşların ortak sözleşmesidir.  Hiçbir din, hiçbir kültür, hiç dil üstün olma hakkına sahip değil. İnsanların tercihleri kendisini bağlar. Tercih ve inançlarından dolayı kimse ötekileştirilemez. Bu anlayış ve düşünceyi hayata geçirmek için aday adayım.
  3. Demokratik bir çalışma yaşamı için aday adayıyım. İşsizliğin, ucuz iş gücünün, modern köleliğin ortaya çıkardığı sonuçları deşifre etmek, işçi ve emekçiden yana bir mücadele ağı örmek için aday adayıyım.
  4. Ve tabii ki en acil mesele olan Kürt Sorununun demokratik çözümü için katkı sunmak ve barış kül türünün yerleşmesi adına mücadele etmek için aday adayıyım.
  5. İstanbul  ikinci memleketim sayılır. Gençlik yıllarımdan  beri gidip geliyorum. Çok sayıda arkadaşım, yoldaşım, dostum ve akrabam orada yaşıyor. İşçi emekçi yoğunluğu var. Sendikalar, hak örgütleri, basın merkezleri İstanbul’da. Sokaklarında yürüdüğümde Siverek, Gerger, Çermik, Pütürge’yi görüyorum. Sirkeci Adıyaman, Urfa, Antep  ve Diyarbakır gibi. Edebiyatın, entelektüel yapının, aydınların sığınağı. Kadim bir kent.  Kültür başkenti.  Bu nedenle İstanbul 3.Bölge’den aday adayıyım.

Selam ve saygılarımla…