Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

İnsani Kriz!

Depremi Unutma…

13 milyon insanın yaşadığı eski dünyanın kadim kentleri, kasaba ve köyleri 06.02.2023 saat 04.17’de şiddetli sarsıldı, yer yer toprak katmanları yarıldı, binalar çöktü, binlerce insan çöken yapıların altında, enkazda kaldı. Bir anda, kısa bir zaman dilimimde yer sarsıntılarından dolayı çok sayıda insan hayatını kaybetti. Enkaza dönen yapıların altında kalanlar için artık çok geçti,  geride kalanlar ise küçük bir kıyameti yaşadılar. Kutsal kitaplarda işaret edilen, korku filmlerin insanı ürküten sahneleri sokak sokak, kent kent yaşandı. Gecenin karanlığına deprem üzeri soğuk, kar, boran eklendi, kısa sürede ölüm korkusu 11 ilin geneline sirayet etti. Ne girilebilecek ev kalmıştı ortada, ne de sığınabilecek bir mekan. Her şey depremle birlikte sarsılmış, darbe almış, yıkılmıştı. Yıkımdan kurtulan insanlar ise buz gibi havada incecik elbiselerle sokakta kalmıştı.

O gece yaşanılan korkunç zamanı anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır. Aklımızın ucundan bile geçiremediğimiz kadar şiddetli bir depremle sarsılmış ve biraz uzağımızda patır patır çöken binalar görmüştük. Ölümden kaçabilenler hayatta,  sayıları binlerle ifade edilenler ise artık aramızda değillerdi. Bazıları için dokunabileceği birileri kalmışsa eğer,  acının katmerli sancısıyla kucaklaşacaklardı. Bu öyle sıradan bir kucaklaşma değil; insanı delirtebilecek kadar sancılı, yüreğini darmadağın edecek kadar keder dolu. Kucaklaşırken güçleri ve göz pınarlarında yaş kalmışsa belki ağlayacak, birbirlerini teselli edecekler.

Deprem Bölgesinde kentler bir asırda kaybedeceği insanı, 90 saniye içinde  kaybetti. Kadim coğrafya kocaman bir mezarlığa döndü  ve her evden cenazeler çıktı. Birinci gün, ikinci, üçüncü gün derken korkunç  depremin üzerinden bir hayli zaman geçti. Halen acılar insanları delirtecek kadar güçlü bir şekilde yaşanıyor. İnsan bu durumda yaşanılan, duyulan, tanık olunanları nasıl anlatacağını da bilemiyor. Deprem sanki beynimizde ki fay hatlarını da kırdı. Artık kelime dağarcığım, düşünce gücüm sarsıntıya paralel olarak kırılgan. Zihnim her an deprem olacakmış gibi hissediyor.

O gece tarifi güç bir patlama sesiyle uykudan sıçramış binlerce insandan birisi olarak, süren sarsıntının kısa sürede biteceğini düşünerek, ilk önce farkında olmadan, çocukların odasına koşmuştum. Koşarken sağa sola savrulmuş, üç beş metrelik koridor bana korkunç uzun gelmişti.

“Çocuklar korkmayın, korkmayın, şimdi geçer” demiş, ancak sarsıntı hızından bir şey kaybetmeden devam edince binanın çökeceğini düşünmeye başlamıştım. Korkunç bir duyguydu, her an üzerimize beton blokların çökeceğini düşünüyor, beton tabla ile alt katlara düşeceğimizi zihnimden geçiriyordum. Korkunç bir zaman dilimiydi. Sarsıntıya paralel çökme duygusu insan zihninde dayanılmaz bir ağırlık oluşturur. Odalardan bir şeylerin döküldüğünü, duvarlardan kırılma seslerinin geldiğini duyduğumda elim kolum boşalmış, geri dönüşü olmayan bir türbülansa girdiğimizi hissetmiştim.  Şok olmuş bir vaziyette salon kapısının önünde ayakta dikilerek depremin durmasını beklememekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Depreme karşı aciz kalmıştım. Güya çocukları koruma adına arada bir seslenerek varlığımla onlara cesaret vermeye çalışsam da tarifi güç bir korku yaşamıştım.

İlk deprem öylesine uzun, öylesine sarsıcıydı ki, bir an hiç bitmeyecek sandım. Öyle ki zaman kavramı zihnimden silinmiş, sarsıntının dakikalarca sürdüğünü düşünmüştüm. Hiç alışkın değildik böylesi sarsıntılara. Urfa 3. Deprem bölgesiydi. Bu kadar şiddetli deprem beklenilen bir durum değildi.

O korkunç sarsıntılar biraz durur gibi olduğunda kendimizi hızlıca dışarı atmak için üzerimize rastgele bir şeyler geçirip, en yakın parka gitmek için harekete geçtik. Zihnimizde artçı depremlerin daha yıkıcı olabileceğini biliyorduk. Uzun süredir yağmayan yağmur tuhaf bir şekilde o gece  dondurucu soğukla birleşerek, zaman zaman kara dönüştürerek dakikalar içinde bedenimizi teslim almıştı. Kışın bütün hainliği o lanet olası zamanda üzerimize bir karabasan gibi çökerek, deprem korkusuna üşümeyi de ekliyordu.  

Bizler depremin yıkıcı etkisinden kurtulmuştuk. Görebildiğimiz kadarıyla çevremizde bulunan binalar da ayaktaydı. Her şeyin kısa sürede düzeleceğini, gün ışımadan evlerimize döneceğimizi umuyor, umut ediyorduk.  Oysa her şey düşündüğümüzden farklı gelişti, deprem her şeyi kökünden sarsarak bütün gücümüzü kırdı. O gece kendini sokağa atabilenler güvenli yerler arayışına girdikleri için yollar tam bir kaosa dönmüştü. Yüzlerce araç boş alanlara hücum edince birçok yol tıkandı, insanlar kıpırdayamaz duruma geldi.  Bu kaos ortamında herkes bir yerlere yetişmeye, bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya çalışırken, Urfa merkezde bazı  binaların yıkıldığına dair haberler yayılıyordu.

En sarsıcı olan ise depremin ilk saatlerinde yakın, komşu şehirlerden gelen haberlerdi.  Haberlere göre oralarda yaşayanlar bizim kadar şanslı değillerdi. Deprem sırasında kendilerini dışarı atamayan binlerce insan, yıkılan binaların enkazında kalmıştı. Çevre illerden gelen  kara haberler artıkça korkularımız büyüyor, gece yaşadığımız depremin düşündüğümüzden çok daha fazla yıkıcı olduğunu anlamış oluyorduk. CSM operatörlerinin devre dışı kalması,  elektriklerin kesilmesi felaket hakkında az da olsa ipuçları verse de yaşanan korkunç yıkım aklımızın ucundan bile geçmiyordu.

İlerleyen zaman içinde depremin birçok ilde hissedildiğini, şiddetinin oldukça fazla olduğunu öğrenmiş olduğumuzda işin ciddiyetini kavramıştık. Önce yakın çevremizden gelen haberlerle kahrolduk. Urfa merkezde birkaç binanın çöktüğü, Adıyaman’da ise durumun vahim olduğu dilden dile dolaşıyordu.

Gün ışıdığında üşüyorduk, en çok da gelen haberler içimizi titretiyor, acıtıyordu. Bizler felaketin kanlı bilançosunu dilden dile öğrensek de,  deprem sırasında Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar kentte önemli bir hasar olmadığına dair demeç verdiğinde kafamız karışmıştı. Gelen haberlere göre deprem valinin açıklamasının tersine korkunç bir sonuç doğurmuştu. İnanmak istemiyor, iyi haber alabileceğimiz birilerini arıyorduk. Ama ne yazık ki o saatlerde ne doğru dürüst bir iletişim kurula biliniyor, ne de iyi haberler alabiliyorduk. Kimseye ulaşamıyorduk, ulaşabildiğiniz insanlarla da sağlıklı bir iletişim kuramıyorduk.  Depremin birinci gününde öğlene doğru İkinci büyük deprem dalgası geldiğinde artık işin ciddiyeti ortaya çıkıyor, çok sayıda kişinin öldüğü hızlıca yayılıyordu.

Zaman artık zifiri karanlık bir gece gibi üzerimize çöküyor, kanayan bir iç yara misali acıtıyordu ruhumuzu. Durumun çok ama çok kötü olduğunu anlamaya başlamış olsak da tam olarak ne olduğunu bilmiyorduk. Belki biraz kendi derdimize düşmüş olacağız ki başka kentlerin acısını kavramakta gecikiyor,  kendi sancımızı yaşıyorduk.

O gün deprem öyle güçlü, öylesine sarsıcı  oldu ki, aradan geçen zamana rağmen hala zihnim, zihnimiz yıkılan o anlara tutsak. Ben ne yapsam, ne etsem o kahrolası sarsıntının sesini zihnimden atamıyorum. Bütün seslere baskın gelen, zihnimdeki renkleri siyahlaştıran o karanlık sarsıntı zihnimi sarmış durumda. Daha etkisi ne kadar sürecek bilemiyorum, belki hiç bitmeyecek, bir ömür benimle yaşayacak.

Depremin ilk bir haftası böyle geçti. Evlere yakın, ama evlere girmeden, uzaktan izlemekle yetindik. Akşam ise kimimiz arabada, kimimiz okullarda sabahladık. Artçı sarsıntılar, Adıyaman’da yaşanan korkunç yıkım ve kaybettiğimiz canlar her şeyi anlatıyor, söz hükmünü kaybediyordu.

Büyük deprem üzerinden bir aydan daha fazla bir zaman geçti.  Yarılan zamanın ve kırılan fay hattının henüz öfkesinin dinmediği, bizi vakitli vakitsiz salladığı, yokladığı  oluyor. Bilim insanlarına göre daha bayağı zaman böyle geçeceğine benziyor. Depremde neyin, nerede, ne zaman olacağını kestirmek bu günkü koşullarda imkansız. Belirsizlik içinde sarsılarak yaşama tutunuyoruz. Artık bu belirsizliğe alıştık mı, yoksa çaresizliğe teslim mi olduk bilemiyorum? Herkesin çaresizliği kendine göre ağır;  canlarını, evlerini kaybedenlerin çaresizliğini anlatmak imkânsız. Kıyaslama yapmak bile abesle iştigal.

Deprem herkesi farklı şekilde vursa da hayatta kalanlar için yaşam bir şekliyle devam etti, ediyor. Çadırda, çorba sırasında, enkaz etrafında ya da artık adları sadece birer numara olan sevdiklerinin mezarının başında beklemekle geçti, geçiyor. Yakınlarının cansız bedenlerine ulaşamayanların dramı ise çok daha ağır ve sarsıcıydı.

Artık biliyoruz ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hayat bazıları için çok zor geçecek. Evini, sevdiklerini, arkadaşlarını, anılarını, komşularını, dostlarını ve bir ömür emek vererek biriktirdiklerini kaybedenler için hayat artık çok zor. İnsanların henüz yaraları çok taze, yürekleri yangın yeri, zihinleri acının sancısında.  En kötüsü de belirsizlik. Belirsizlik deprem kadar sarsıcı olmasa da insanı çürüten, içini acıtan bir potansiyele sahip. Geride kalanlar açısından bu kez gelecek değil, geçmişe dönme isteği var. Bunun imkansız olduğunu,  her şeyin yarım kaldığı ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bilinse de insan bir an zaman sarmalının geriye dönmesini , kaybedilenleri geri getirilmesini istiyor.

Büyük depremin sarsıcı etkisi yıkılan binaların çokluğundan belli oluyor. Büyük depremin ilk günlerinde sosyal medyada dönen bir video izlemiştim. Belki çoğunuz izlediniz. Üstü başı perişan, bitkinliği gözlerinden okunan, sakalı uzamış orta yaşlarda birisinin çöken binanın önünde  yanan  ateşin etrafında beklediği görülüyor. Çökmüş ruh hali, direncini kaybetmiş bedeni  ve sevdiklerini  yitirdiği  her halinden belli olan erkek ısındığı ateşin külünü azar azar yemeye çalışıyor, sonra sıcak külü yüzüne, saçlarına, başına birkaç kez  sürüyor. O günlerde videonun ne kadar gerçek, ne kadar kurgu olduğunu anlamamış, sıcak kül yeme olayının ne anlama geldiğini düşünmeye başlamıştır.

Kürtlerde “Xueli li ser” diye bir deyim var, “kül başına” yani. Genellikle derin acı içinde kıvrananlar için kullanılır. İnsanın inanası gelmiyor ama sanırım “kül başına” gerçek bir vaka. Acının ateşle dağlanması gibi bir şey. Deprem bölgesinde ilk birkaç gün insanlar acılarını hafifletecek bir dayanak bulmak için oraya, buraya kaçıştılar. Enkazların başında ateş yakarak çevresinde kümelendiler ve ateş kısmen onların hayatta kalmasını sağladı.

İlk günler olması gerekenler yoktu ortada. Her şey iklimin ve depremin yıkıcı insafına kalmıştı. Ne teknoloji kalmıştı ortada, ne de övünülen yollar. Her şey ölümün rengine, acının sancısına ve yarılan toprağın şekline dönmüştü. Sadece binalar değil, hayat da yerle bir olmuştu. Ölenler ölmüştü ama  geri de kalanlar için her şey hala 7.8 şiddetinde yaşanıyordu.

Bu ortamda depremin vurduğu Adıyaman’a gitmek şart olmuştu. Çok sayıda tanıdık, dost, arkadaş ve akraba enkaz altındaydı. Gelen haberlerin dayanılmaz ağırlığı altında Adıyaman merkeze ulaştım. Depremin vurduğu güney bölgesini görünce adeta felç olmuştum. Ne olmuştu Adıyaman’a? Sanki  atom bombası atılmıştı kente. Adıyaman merkezi görünce aklıma Nagazaki, Hiroşima ve Kobani gelmişti. Bu nedenle ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilememiş, bir süre dona kalmıştım..  Bir çok dostum, arkadaşım ve birinci derece akraba olanlardan hayatını kaybedenler vardı.  Binalar yollara devrildiği için sokaklar, caddeler büyük oranda yıkıntılar nedeniyle kapalıydı,. Bu kadar büyük yıkımı ilk defa tanık oluyordum. Savaştan beter bir durum vardı ortada. İçim acıyarak yıkılan binalara baktım, gözlerim enkazdan sağ çıkabilecek birilerini aradı.

Adıyaman’da bütün yollar yıkıma çıkıyordu. Deprem koca kenti harabeye çevirmiş, binlerce insanı evsiz bırakmıştı. Sevdiklerini, yakınlarını, evlerini, iş yerlerini kaybedenler, o kahrolası dakikaları anlattıklarında içim titreyerek dinledim, gözyaşlarını içime akıtarak dayanmaya çalışmıştım. Hem gördüklerim karşısında nutkum tutulmuş, hem de oluşan enkaz karşısında içim burkulmuştu. Ölenler, evsiz kalanlar, soğukta üşüyenler her şeyi sarsmaya yetiyordu. Birkaç enkaz başında deklanşöre basarken, ilk kez fotoğraf çekmekten utanır olmuştum. İnsanların acısı karşısında ne yapacağımı bilemez halde beklemiş, büyük oranda fotoğraf çekmekten de vazgeçmiştim.

Depremden kurtulanların anlattıkları tek kelime ile korkunçtu. Kendilerini can havliyle dışarı atabilenler, kurtulduklarına sevinememiş, yaşanan yıkım karşısında dehşete kapılmışlar. Kentten yükselen çığlık sesleri karşısında en az 7.8 şiddetinde ki deprem kadar sarsılmışlar. İnsan çığlıkları Adıyaman genelinde yankılanmış, bir anda her şey karma karışık bir hal alarak tam bir kaos yaşanmış.  Bunun bir kıyamet olduğunu düşünmüş çoğu insan. Çığlıklar gökyüzüne ulaşsa da sonuç değişmemiş. Depremle birlikte  yağmur, şiddetli dolu ve dondurucu soğuk insanların dayanma gücünü kırsa da, insanların çırpınışı sürmüş saatlerce. Enkaz altından bir umutla seslerini duyurmaya , enkazı tırnaklarıyla kazmaya çalışanlar olmuş.  Enkaz altında kalanların çığlık ve inlemeleri ise bambaşka bir depremler yaratmış. O saatler için kelimeler kifayetsiz, duygular lal olmuş.  Enkaz altında kalanların kimisi donarak, kimisi kan kaybından hayata veda etmiş. Ölümün çemberini kıranlar ilk yaşanılanların şokunu atlattıktan hemen sonra kendi imkânlarıyla yakınlarını, sevdiklerini, anne ve babalarını ya da evlatlarını yıkıntılar arasından çıkarmaya çalışmışlar.

Kendi sevdiklerini canlı ya da cansız çıkarabilenlerin bir nebze acıları dinmiş ama sevdiklerini enkaz altından çıkaramayanlar sabahın ilk ışıklarıyla yıkıntıların ürkütücü boyutunu gördüklerinde artık sessizliğe gömülmüşler. Çığlık seslerinin yerini inlemeler almış. Dört gün sürmüş bu durum. Devlet oldukça gecikmiş, yollar kapanmış, yapılan müdahaleler de rasgele olmuş.

Harabeye dönen, ölümün çıldırtan sessizliğine gömülen Adıyaman’ın yerle bir olduğunu söylemek abartı gelse de, yıkımın şiddeti herkesi şok etmiş. İnsanlar kendileriyle baş başa kalmışlar ve elleriyle koca beton bloklar arasında kalan sevdiklerine ulaşmaya çalışmışlar.

Yani depremde söz hükmünü kaybetmiş;  o kara günün ilk ışıklarında, tarih bir yanını yitirmiş. Her şey doğanın insafında sarsılmış, savrulmuş ,yıkılmış… Oluşan enkaz insanları derin bir acıya, sessizliğe, ölüm uykusuna yatırmış. İnsanı yaralayan, ruhunda gedikler açan bir yıkımı yaşamış. Düşünsenize bir gece sabaha doğru geniş bir coğrafya saniyeler içinde yerle bir oluyor, kurtulanlar ise her şeyini kaybediyor.

Bu yıkım hem hayatımızda ki fay hatlarını kırdı, hem de yeni fay hatlarının oluşmasına neden oldu. Artık zaman eskisi gibi olmayacak. Ne yapsak bir yanımız eksik, sözcükler yarım, duygular lal olacak. Uzunca bir süre bu felaketin etkisini atabileceğimizi düşünmüyorum. Korkunç bir travma oluştu ruhlarımızda.

Her çağın, her koşulun kahramanı olabilir ama depremin kahramanı olmuyor.. Önüne ne gelse yıkıp geçiyor. Kahramansız zamanların tetikleyicisi oluyor deprem. Bu nedenle tarih boyunca depreme karşı kahraman ilan edilen hiç kimse yok. İnsan depreme karşı mağlup ve aciz. Hele de aç gözlü, rant odaklı ve rüşvet kültürünü yaşayan toplumlar daha büyük acılar yaşıyor, yıkımlar görüyor.

Hep söylenir. Deprem değil, binalar öldürür diye. Bir kez daha bunu acı ile deneyimledik. Demirden, çimento ve kaliteden çalanlar binlerce insanın hayatına mal oldular. Onlara izin verenler, inşaat aşamasında kontrol edenler, rantlarına göz yumanlar sonucun mimarları oldular.

Ne değişti 99 depreminden? Deprem vergisi, dask, yapı denetim, deprem yönetmeliği.

Ne oldu?

Sonuç ortada. Demek ki sadece kanun, yönetmelik çıkarmak yetmiyor. Etkin bir denetim mekanizmasının yanında rüşveti ortadan kaldıracak bir sistem gerekiyor.

Bunu büyük acılarla deneyimledik. Bir değil, hem de birkaç kez. Sanırım deneyimlemeye de devam edeceğiz. Bir iki haftaya kalmaz her şeyi unuttuğumuzda sorun daha da büyüyerek yarınlara aktarılacak. Depremin ne zaman olacağı belli olmadığına göre yarın olacakmış gibi adım atmalı, depreme dayanıklı konutların inşa edilmesini teşvik etmeliyiz. Teşvik diyorum çünkü milyonlarca insanın depreme dayanıklı konutu yok. Depremden sonra kontrol edilen konutların fotoğrafları incelenirse ne durumda olduğumuz ortaya çıkar.

Uzun lafın kısası önümüzde ciddi bir süreç ve ödev var.

Depremin yıkıcı yönünü bir daha yaşamamak ve ölümleri en aza indirmek için artık deprem gerçekliğiyle yaşamayı öğrenmeli, depreme dayanıklı konutların yapımı için ek önlemler almalıyız. Yasa yeterli olsa denetim yeterli olmuyor, denetim yeterli olsa inşaatlarda kullanılan malzeme yeterli olmuyor. Yani yumak olmuş bir sorunla karşı karşıyayız. Müteahhit, belediye ve denetim mekanizması birlikte ele alınıp, sorun köklü çözüme kavuşmalıdır. Bu gün deprem bölgesinde on binlerce insan çadırlarda zor bir yaşam sürdürüyor. En temel ihtiyaçlardan mahrum, yürekleri yarılı, ruhları kanamış bir halde geleceğe umutsuzca bakıyorlar. Acılarını bu günden yarına hafifletmek mümkün görünmüyor. Bu nedenle meseleyi iktidar odaklı düşünmekten vazgeçip, insani kriz düzeyinde ele almaya başlamalıyız diye düşünüyorum.

Kar yağdı Viranşehir’e

Artık eskisi gibi kar yağmıyor bizim buralarda. Yağınca da çocuklar gibi seviniyor, kendimizi sokağa atıyoruz. Bu anları fotoğraflamak bana hep mutluluk vermiştir. Kışın en yalın hali olan karla kaplı sokakları fotoğraflamak bana bir sosyal olayı fotoğraflamak gibi haz verir.

İşte bu fotoğraflardan bir kaç örnek. 2007 yıllına ait. Urfa Wêranşar sokaklarında çektiğim fotoğraflar…

Son Fotoğraf

Çocukluğumdan beri tanıdığım ve son yıllarda her fırsatta  fotoğraflarını çektiğim Xal Polat 18.11.2022 tarihinde hayata veda etti.  Xal Polat ne bir yazar, ne bir ağa, ne de bir yönetici, ne bir şeyh. Lokman Hekim de değil, iyi bir tüccar da. Siyasetçi hiç değil. Yani anlayacağınız yeryüzünde bu gün güya artı değer olarak görülen hiçbir vasfı yoktu Xal Polat’ın, insan olmak dışında. 

Eskiden oduncuların yanında durur, kışlık odun alilerin isteği üzerine odun kırmaya giderdi. Odun kesmeye, kırmaya gittiğinde iki balta taşır, sorun olursa “baltaların biri yorulursa, diğeriyle devam ederim.” derdi.

Xal Polat farklı bir insandı,  müthiş bir hayal dünyası vardı. Sım sıkı umutlarına bağlıydı ve hayatı boyunca katıksız, kendi halinde yaşadı. Kimi zaman hazine bulma umudunu dillendirdi, kimi zaman kaderine razı olarak yoksulluğun pençesinde yaşadı. Kimlikte 1935 yılında Siverek Yukarı Kelexan Köyünde doğduğu yazılı .

Çocukluk yıllarımdan beri tanıdığım Ded Polat’ın hem hayat hikayesi, hem de yaşam biçimi hep ilgimi çekmişti. Birkaç yıl önce hikayesini kaleme aldığımda çok ilginç bir ömür sürdüğünü anladım ve fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Ama bir sorunum vardı..  Xal Polat fotoğraf çekilmesinden pek hoşlanmıyordu.  Bu nedenle hep uzaktan ve habersiz çekmek zorunda kaldım.

Çok nadir yakın çekebildim.

Kendi halinde, deli divane tarzında yaşayan ama aynı zamanda hayatın ipine sımsıkı sarılan birisiydi. Bir Dersimi olarak Fırat Vadisinde bulunan bir dağ köyü olan Kelexan’dan ayrılıp,  bildiği tek yer olan Siverek’e taşındıktan sonra  bildiğimiz Ded Polat olmaya başlar.   Geldiği gibi kentin damarlarına akar, sokak sokak gezer, çalışır, çabalar. O yıllarca insanlara kapok verir.

Kopok nedir peki?

Yiğitlik ölçü birimi. Xal Polat’a göre insanlar en fazla altı kapok taşıyabilir. Fazlası insan da olmaz. O işaret edilen insanların kapoklarını söyledi ama kimse onun kapoğunu söylemedi.

Ben buraya yazıyorum. Xal Polat Şeş yani altı kapok.  Biliyorum ki neden altı kapok dediğinizi duyar gibiyim.

Bu dünyayı tiye alan, kendi yaşam biçiminden asla vazgeçmeyen biri şeş kapok olur.

İşte bu insanla geçen hafta Siverek Sokaklarında dolaşırken her zaman ki gibi tesadüfen karşılaştım. Hal hatırını sorduğumuzda bana değil de yanımda ki arkadaşa biraz çıkıştı. Keyfi yok gibiydi. Kendisine  neden kızıyorsun Ded Polat, benin tanımadın mı?

Yüzüme baktı, tanır gibi olsa da bir cevap vermedi. Sırtında ki yarıya kadar eşya ile dolu olan çuvalı düşmemesi için düzelttikten sonra gülümsersek

“İnsanın keyfi her zaman yerinde olmaz ki?”

Diye konuştu.

Sesinde bir tuhaflık vardı. Normalde Ded Polat yaz kış palto giyerdi. O gün ne ilginçtir ki üzerinde paltosu yoktu ve oldukça da moralsizdi.

Anlaşılan hastaydı. Makinayı kendisini rahatsız etmeyecek şekilde ayarladım ve ard arda bastım deklanşöre.

Fotoğraflarının çekildiğini anladı mı bilmiyorum.

Aramızdaki son konuşma buydu o kentin kalabalığına doğru ilerlerken, biz ise Siverek’in dar ve dolambaçlı sokaklarına daldık. Bilemezdim ki bu son görüşmemiz olacak!

O gün çektiğim  fotoğrafı son  fotoğrafı oldu.   18.11.2022 tarihinde ölüm haberi geldi bana. Çarçabuk bir iki fotosunu hazırlayıp, anısına saygımı göstermek istedim. Sonra düşündüm, uzun süredir fotoğrafını çektiğim, hikayesini araştırıp yazdığım ve ilk kitabımda yer verdiğim birisi için son bir yazı yazmamak olmazdı.

O Siverek’te bilinen, tanınan , en renkli simalardan birisiydi.  Öylesine naif bir hayat sürdü, uzun yaşadı ve sonra sessizce göç kervanına katıldı.

Son yarım ağızla gülümseyen fotoğrafı ise ben de hüzünlü bir anı olarak kaldı.

Ruhu şad olsun.

Rahmetle…

Fotoğrafo soyın.

Xal Polat’e Kelexan’i ewro şiyo rahmet. Allah rahmdaxuedı şakero. Werêney çend roji ez û Mehmet Alkanat’a çoşmey İnidê Serebidı ma geyrayê, Xal Polat zi kuçara wera çarşê şiyê. Ki Xal Polat amnan zımıstan bê palto nê wıjênı tewer. A roJ bê palto bı. Ma bersê cı kerd, xırsa wa mıra duri kevê. Ezi, Mehmed zi ma çadê xue bi vışk.

Mı va Ded Polat xeyro, ma perso to kerd. Ez filan kesa. Winya mıra, zek mı bısıllasno. Tayn wınderd û nim hıvateya , winya çımandê mıra va “ma kefê insani hergı roj bêno.”

Vatendacı sero ne ma çiyê va, nezi ey. O şi rayda xue, ma şi rayda xue.

Ewro xabera mergdêcı amê.

Ez xeyli biya bêhes. Serri şi mı çiman verra. Zey filimê sinema. No dünyara Şeş Kapok Xal Polat raverd.

Allah caycı cennet kero.

No fotoğrafê cı a roj mı and. Ez vana belki no fotoğraf, fotoğrafê ciyê peyniyino…

Güneş Tutulması ve Barış

M.Ö 5 ile 6.yüzyılda yaşayan ve tarihin babası sayılan Heredot’un yazdıklarına göre Kürtlerin atası sayılan Medler ile Lidyalılar arasında  uzun süren bir savaş yaşanır. Savaşın nedenleri belirsiz olsa da sonucu sarsıcı ve ilginçtir.

Bütün Anadolu ve Mezopotamya’ya hakim olan Asur İmparatorluğu M.Ö. 612 yılında, Med ve Babillilerin ortak saldırısına yenik düşer. Med imparatorluğu,  Mezopotamya ve Anadolu’nun  yüksek platoları boyunca, batıya Kızılırmak’a doğru sınırlarını genişletirler ve Yozgat sınırları içinde yer alan Kerkenes Dağı üzerinde Pteria adıyla anılan yeni büyük bir şehir kurarlar. Etrafı sağlam surlarla çevrili olan şehir kısa zamanda önemli bir merkeze döner.

Ancak, bu genişleme yeni savaşların da yaşanmasına neden olur.  Medler ile Lidyalılar arasında anlaşmazlıklar çıkar,  uzayıp giden anlaşmazlıklar ve çarpışmalar yaşanır. Yine Herodot’a göre, “Lidyalılar ve Medler arasında savaş patlak verdi ve beş yıl boyunca çeşitli başarılarla devam etti. Bu süreçte Medler, Lidyalılara karşı birçok zafer kazandılar ve Lidyalılar da Medlere karşı birçok zafer kazandı.  Altıncı yılda ise başka bir çarpışma oldu ve bu sırada, savaş iyice ısınırken, gün aniden geceye dönüştü.”

Sonradan “Güneş Tutulması Savaşı” olarak adlandırılacak bu olay, MÖ 585 yılının 28 Mayıs günü meydana gelir. Güneş tutulması nedeniyle her iki tarafın askerleri korku ile irkilirler ve savaşı durdururlar. Güneş tutulmasını “Tanrılar bizim savaşmamızı istemiyor” diye yorumlayan Medler ve Lidyalılar arasında sükûnet olur ve Kilikyalılar ve Babiller’in arabuluculuğuyla imzalanan barış antlaşması ile savaşa son verilir ve sınırlar tekrar belirlenir. Antlaşma karşılıklı kız alıp verme ile de sağlamlaştırılır. 

Bu olay üzerinden çok zaman geçti. Ne insanlar eski insan, ne de zaman eski zaman. Korkunç bir teknolojik gelişim söz konusu. Doğa olaylarının gizi çözüldükçe insanlar artık daha az korkuya kapılıyor.

Oysa ilkel de olsa, Güneş tutulduğu için Med ve Lidyalılar tarih boyunca konuşulacak bir barışa imza attılar.

Peki şimdi?

Nerde?

Her şey o kadar otoriterleşmiş ki ne Güneş’in kararması, ne de ayın tutulması etki yapabiliyor.

Ne bileyim, belki de kıssadan hisse deyip durmak gerekiyor.

    Hayatım boyunca şiddetten beslenen düşüncelere uzak durdum, Nefsi müdafaa dışında girişilen eylemleri doğru bulmadım ve ölümler üzerinde kurulan siyasetleri az çok eleştirdim. Mümkün oldukça sorunların çözümünde savaş dışı, barışçıl yöntemleri savundum.

Halen de aynı yerdeyim.  Bütün sorunlarda diyalog ve barışı esas alırım. Barışı savunmanın bir vicdan meselesi olduğu, barışın insanlık için hala en büyük değer olduğunu da düşünürüm.   

Bu nedenle insanlığın binlerce yıllık savaş deneyiminden vazgeçip daha barışçıl yöntemler bulmak, denemek zorunda olduğuna inanırım. Yerküre için en büyük tehlike savaş politikalarıdır. İlk çağlardan bu yana durum aynıdır, değişen teknolojik araçlardır. İlk yapılan oktan, bu güne kadar devam eden sürecin mantığı aynıdır. Karşıdakine zarar vermek, yaşam alanlarını ele geçirmek, yok etmek, teslim almak.

Bu sürecin kolay bir süreç olmadığını, tarafları yıprattığını hepimiz biliyoruz. Savaşırken insan başkalaşıp öldürüyor ve aynı zamanda ölüyor.

Bu gün dünyanın önemli yer altı ve yer üstü kaynakları milyonlarca aç insan olduğu halde, savaşların sürmesi için harcanıyor. Devletler, topluluklar, gruplar hatta insanlar bireysel olarak boğazlarından kısıp, silahlanıyor. Önce kendini koruma, sonra saldırmaya dönüşen silahlanma süreci giderek daha kanlı hal aldığında artık önü alınamaz tahribatlar yaratıyor, geride sakatlar ordusu, yoksul kitleler, yaralı ruhlar bırakarak daha korkunç sonuçlara hızla koşuyor.

Savaş sadece cephedekilerine zarar vermiyor, başta toprağa, suya, ağaca, bütün canlılara zarar veriyor. Yakıcı, yıkıcı sonucu dünyayı yaşanılmaz noktaya getiriyor.

İki büyük savaş ve sonrasında süren çatışmalar, sıcak savaşlar, halen var olan anlaşmazlıklar sonucu binlerce, yüzbinlerce insan ölürken, dünya da güzelliklerini bir bir kaybediyor. Mesela sınırlar nedeniyle binlerce dönümlük arazi ekilemiyor, toprak ölüyor, ormanlık alanlar yanıyor, milyonlarca insan güvenli yerlere kaçarak mültecileşiyor. Ya da nükleer ve konvansiyonel silahlar doğaya korkunç zararlar veriyor.

Bu gün savaştan medet umanların varlığı, ortamı gerektiğinde bulandırması yeni bir olay değil. Çok eski çağlardan bu yana yöntem aynı; savaşı kazanmak, emellerine ulaşmak için her türlü hile, yol, yöntem mubah sayılıyor.

Uzayda, doğada yaşanılan olağanüstü değişiklikler kısa süreli de olsa insanlarda korku ve heyecan yaratabilir. Güneş ve ay tutulması ya da gökyüzünün bilinenden daha fazla kızıllaşması, deprem insan psikolojisi üzerinde olumsuz etki bırakabilir.

Ama ne yazık ki ilk çağlarda olduğu gibi “Tanrılar bizim savaşmamızı istemiyor.” duygusu oluşmuyor.

Bu nedenledir ki şimdiki zamanların savaşları hem daha yıkıcı, hem de daha sarsıcı.

Oysa daha masum davranıp, savaşlara ara vermek için bir neden bulmak hiç de zor değil.

Usta yazar Yaşar Kemal’in dediği gibi “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.”

İnsanlık tarihi, bir anlamda savaşlar tarihidir. Nereyi kazsan, araştırsan işin içinde savaşın izleri çıkıyor. Kötü ama gerçek olan bu. İnsanlar, toplumlar, devletler sorunlarını çözemeyince şiddete, şiddetten öte planlı öldürme eylemine yani savaşa başvuruyor. Tarih boyunca bu gerçeklik hiç değişmemiş. Silahlanma süreçleri de zaten bunu doğruluyor. Dünya genelinde silahlanmaya ayrılan bütçeler korkunç boyutta ulaştığı biliniyor.. Silahlanmaya ayrılan paralarla  dünyadaki bütün açlığı gidermek mümkünken silahlanma tercih edilmesi çok acı verici.

Sonuç olarak Güneş bir kez daha tutulsa, kararsa ve tutulma bittiğinde savaşanlar bütün yeryüzünde ışığa koşsa ve barış için bir neden bulsa diyorum..

Barış için bir neden…

Tıpkı binlerce yıl önce olduğu gibi…

https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/yozgat/kulturatlasi/kerkenes-ve-gunes-tutulmasi-efsanesi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Halys_Nehri_Muharebesi

Seyyar ceketçi ve Urfa Çarşıları…

Urfa çarşıları eski zamanları çağrıştıran izlerle doludur. Hanlar, hamamlar, dar sokaklar, taş dükkânlar, kapalı mekânlar. İnsan bu çarşıları gezince bir anda geçmişe, birkaç asır öncesine gittiğini düşünür. Hatta bir film setinde olduğunu zannedebilir. Rengarenk yerel giysiler,  çarşılarında satılan mallar bir bayram ya da festival şenliğini hatırlatır. Gerçi, çarşı pazar geçmişle kıyaslanmayacak kadar değişmiştir. Eski yapıların önemli kısmı yıkılıp, yok edilmiştir ama halen eski zamanların ruhu çarşılarda dolaşır, her köşe başında insanı karşılayan bir tarihi yapı vardır.

Bu çarşılar tahmin edileceği üzere eski kentin kalbindedir.  Balıklıgöl Havzası ve Eski bir Süryani Manastırı olan Ulucami Meydanı arasında kalan bölgede yer alır. Tarihi dokusu artık tümden turizmin hizmetine giren ve hala ayakta kalan sit alanlarında canlı bir hayat vardır. Bu nedenle,  Eski Urfa Evleri ya konuk evine dönüştürülmekte,  ya da butik otel olmakta. Bunca otel, bunca konuk evi potansiyeli ne kadar kaldırır bilmem ama giderek daha çok ticari girişim eski kentin kalbine yerleşiyor. Eski Urfa yerleşiminin büyük kısmı bilinçsizce yeni yollar için yıktırılıp, daha fazla yok olmasına rağmen bütün cazibesini koruduğunu da belirtmek gerekiyor. O eski evler, hanlar, köşk ve kadim yapılar taş ve toprağın kokusunu eski zamanlardan bu güne ulaştırıyor, eski kervanların mola günlerini hatırlatıyor.

Özellikle hafta sonları yakın ve uzak yerleşimlerden gelen ziyaretçiler, çarşı pazarda bir insan kalabalığı oluşmasına neden oluyor. Eski hanlar tıklım tıklım. Bir zamanların eski kervan sığınakları olan hanlar artık çay, kahve içilen yerlere dönüşmüş, dokusuyla turizm hizmetine girmiştir. Buralarda kehribar tesbih  ve esans satanlar, yerel puşi ve öteberi pazarlayan ve en ilginci ikinci el ceket ve palto satan seyyar satıcılara rastlamak mümkündür.

Seyyar satıcılar her yerde karşımıza çıksa da,  Urfa çarşılarında birkaç asırdır elbise satan seyyar satıcıların varlığı kendine has bir fotoğraf yaratır. Çoğunlukla palto, ceket ve benzer giysiler satan seyyar satıcıların sayısı geçmiş yıllara göre azalmış olsa da, halen kent genelinde dört beş kişi zamana ve bütün teknolojik gelişmelere inat, her gün yeni müşteriler bulmak için Urfa çarşılarında turlar. Yaz kış omuzlarında palto ya da ceket, elinde pantolon dolaşan seyyar satıcılar kalabalık insan topluluklarına yanaşır, elindeki elbiseyi pazarlamaya çalışır. Bu satıcılar müşterilerini tanır çoğunlukla.  Bu nedenle turist gruplarından çok, kentin kendi potansiyelini değerlendirir, köy ve çevre yerlerden gelenlere yanaşır. Nadir olarak turistlerle pazarlığa oturulur. Çünkü bilir ki, müşterisi kentin sakinidir.

Birkaç yıl öncesine kadar bu seyyar satıcıların sayısı daha fazlaydı. Bu işi yapan onlarca dükkân vardı.  Barutçu ya da Yahudi Hanı olarak bilinen tarihi mekân sadece bu işe ayrılmıştı. Suriye’den getirilen kaçak palto ve ceket satan dükkânlar özellikle kışın bir hayli yoğun satış yaparlardı. Ama artık Suriye alanı savaş meydanına döndüğü için kaçak giysi dönemi hemen hemen bitti. Var olan üç beş tüccar ise artık çeşit bulamamaktan mustarip…

Aslında kaçak denilen giysiler, özellikle Avrupa’da insani yardım kuruluşları tarafından toplanan elbiseler nakite çevrilmek üzere Suriye, Hindistan gibi ülkelere gönderilir, balya balya elbise ihaleyle tüccarlara satılırdı. İhale yoluyla alınan elbise balyaları Urfa’ya gelir, tasnif edilir, en iyi elbiseler büyük şehirlerde, bir kısmı da Urfa çarşılarında satışa sunulurdu.  Bu gün artık bu tarzda giysi satan dükkânların sayısı az. Bunun yerini seri dikim yapan terziler almış. Ucuz kumaştan dikilen elbiseler çarşı pazarda satışa sunuluyor. Bu gün eskisi gibi kaçak palto ve ceketlere rağbet yok. Artık daha çok beton bloklardan oluşan Yeni Urfa sokak ve caddelerini süsleyen outlet mağazalar var.

Oysa eski çarşılarda attarlar, tütüncüler, isot ve kaçak çay satanlar, kahve kavuran dükkanlar hepsi Urfa’nın otantik yapısını tamamlıyor. Rengarenk kumaş dükkanları, kilim pazarı ve hanlarda menengiç kahvesinin müthiş kokusu ortalığa yayılırken, her türlü baharat dükkanı çarşıyı süslüyor.

Yani Urfa çarşıları biraz Şam, biraz Kudüs’ü andırıyor. Ben değil, Urfa’yı gezmeye gelen, Kudüs ve Şam’ı görenler söylüyor, benzerlikten bahsediyor. Gerek mimari yapısı, giyim kuşamı ve gerekse çarşılarında dükkanların yoğunluğu bu benzerliği pekiştiriyor.

Bunca hareket içinde dikkatimi çeken  başka bir ayrıntı oluyor . Her fırsatta fotoğraf çekmeye, kafa dağıtmaya gittiğim çarşılarda karşılaştığım elbise satan seyyar satıcılar ilginç geliyor bana. Birkaç gün önce yazdan kalma sonbahar günlerinin birinde terziler çarşısında çay içerken gözüme ilişen seyyar ceketçi   kafamda bir anda yığınca sorular oluşmasına neden oluyor. Eski geleneği sürdüren  seyyar satıcının hikayesini dinlemek için çay içmeye davet edince beni kırmayıp oturuyor.

Artık 70 yaşında olan Ali Kılıç, tam 50 yıldır aynı işi yaptığını söylüyor. Her gün ya ikinci el bir takım elbise, ya da bir palto omuzuna alarak çarşı pazar gezip, satmaya çalışıyor. 10 yaşında bir marangoz ustasının yanında çalışan Ali Kılıç, daha sonra seyyar ceket satmaya yönelir. Kendisi köyde oturduğu halde yıllarca bu iş için köyden şehre yürüyerek gelip gitmiş. Artık kentte taşındığı için yolu yayan yürümekten kurtulmuş ama ilerlemiş yaşına rağmen çarşı pazar gezmeye devam ediyor. Gençliğinde Suriye üzerinden gelen kaçak elbiseleri başta İstanbul ve değişik kentlerde satışa sunmuş. İstanbul Tahtakale’de dükkan bile açmış. İkinci el diye gelen kaçak elbiseler için de bazen çok kaliteli palto ve ceketlerin çıktığını da belirten deneyimli satıcı yıllarca bu şekilde hayatını sürdürmüş. Geçmişte  satışlardan para bile biriktirdiğini söyleyen Kılıç “Bu gün işler pek iyi değil. Eskisi gibi satış yok, mal da gelmiyor. Ama yine de az çok  müşteri denk geliyor. “

 Birlikte çay içtiğimiz yılların seyyar satıcısı yeni müşteriler bulmak için çarşıların kalabalığına dalarken, ben ise günün son ışıklarında insan siluetlerinin düştüğü çarşıları fotoğraflamak için arkasından çarşılara dalıyorum.

İniyê Serebî…

Bir çeşmenin anlattıkları…

Çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği Siverek 1954 yıllarına kadar belediye olduğu halde su dağıtım şebekesine sahip  değilmiş.  Evlerde su dağıtım şebekesi olmayınca, halk su ihtiyacını derelerden, kuyu ve bazı doğal su kaynaklarından karşılarmış. Her köşe başında bir çeşme olmasa da önemli birkaç çeşme ve kuyu kentin hayata tutunmasını, zamana inat bu günlere gelmesini sağlamış.

Siverek’i görenler bilir. İlginç bir imar planına sahip. Kentin tam ortasında Asur/Sümer/Hitit Dönemlerinden kalma bir kale var. Kale diyorum ama aslında bir yerleşim yeri. Hükmedenlerin, asilzade  ve askerlerin kaldığı bir kent devletinin yönetim yeri. Dört kattan oluşuyor. En üste tahmin edileceği üzere yöneticiler oturur, orta katlarda yöneticilerin aileleri, en altta ise asker ve köleler yaşıyormuş.

Kalede kaç kişi yaşamış, ne kadar süre ile buralarda varlığını sürdürmüş konusu biraz karanlık. Bu konuda ilgi ve belge oldukça az. Araştırma yapan, üzerinde çalışan bilim insanı yok gibi. Yerel tarihçiler ve sözlü anlatım geleneğinden kalan bilgilerle bu güne gelinmiş. Çok abartı değilse kalenin  6-7 bin yıllık bir geçmişinin olduğu tahmin ediliyor. Bilimsel veriler Asur ve Sümer Dönemini işaret etse de elde ciddi veriler yok. Olanlar ya yok edilmiş ya da kaybolmuş. Kitabeler, çıkan buluntular maalesef kayıt altına alınmamış.

Yazımın girişinde belirtiğim gibi, kale üç dört kat olunca, yapının su ihtiyacının karşılanması önemli oluyor. Kalenin hemen yanı başında bulunan dere aynı zamanda hendek olarak kullanılmış ve su ihtiyacının bir kısmını karşılamış. Bu gün halk arasında Esmer Çayı Deresi olarak bilinen ve artık üzeri kapatılan, yağmur sularıyla beslenen dere o dönemin önemli su kaynaklarından biridir diye düşünüyorum, başka kaynak ise kentin kuzeyinden bazalt taşlarla yapılan ve adına Sereb verilen su kanallarıyla yer altından getirilen su. Bu su, kentte bulunan birkaç kuyuyu besliyor. Bu kuyulardan biri hala var olan Kanlı Kuyudur. En az 400 yıl bir geçmişe sahip kuyu varlığını sürdürüyor.  Keza Kanlı Kuyu’nun güneyine düşen ve daha alçakta olan iki önemli su kaynağı daha var. Biri kaynak başında imar edilen ve adı bu nedenle Sulu Camii olan mabedin avlunda zeminden birkaç metre derinde olan kaynak , diğeri ise halen ayakta olan İniyê Sereb’i,yani Sereb Çeşmesi. Her ikisi de toprak zeminden birkaç basamak aşağı da imar edilmiş. Yine kalenin kuzey batısına düşen ve halk arasında Kışla Çeşmesi ‘de aynı şekilde zeminden biraz daha derinde inşa edilmiş. Bu su kaynak ve çeşmelerin kalenin imar edilmesiyle alakalı  olarak günümüze ulaştığını söylemek mümkün. Su kaynaklarının kalenin çevresinde olması kalenin dışında da yoğun bir yerleşim olduğunu göstermesi açısından önemli. O dönemin özgün koşulları göz önüne alındığında bu su kaynaklarının hayati olduğu anlaşılıyor.

Bu su kaynakları içinde öne çıkan, halen gizemini koruyan ve halk arasında İniyê Serebi olarak bilinen Sereb Çeşmesi oldukça ilginç bir geçmişe sahip.

Adına şiirler yazılan, stranlar söylenen çeşme kalenin güneyinde yer altında inşa edilmiş. Çeşmenin ne zaman, kimler tarafından yapıldığı bilinmese de yapısının kaleyle birlikte anılıyor olması Hitit Dönemini çağrıştırıyor.  İniyê Sereb’in taşları incelediğinde üç kez  onarım geçirdiği açıkça görülüyor.  Çeşmenin kemerlerinin en alt kısımlarında bazı taşlarda ilginç bir doku var. Kitabe gibi ama çok belirgin değil.. Bu tamamıyla bazalt taşın kendi dokusu da olabilir. Yani araştırmaya muhtaç bir durum var ortada. Bu gün kaderine terk edilen çeşmenin asırlardır aktığı söyleniyor. Yaşlıların kimisi 200 yıllık diyor, kimisi daha eski. Yani elde bir bilgi, belge yok. Her şey sözlü tarihin ürünü. Doğru da olabilir, bir şehir efsanesi de.

Sereb  Çeşmesi’nin suyunun nereden aktığı bilinmemesi çeşmeyi önemli kılıyor.  Yaz kış akan suyun sırrı ise isminde saklı. “Sereb” Zazaca  yer altında, toprak yüzeyine yakın  inşa edilen su kanalı anlamına gelir. Yani boru yerine bazalt taşlardan örülerek oluşturulan kanallara Sereb denilir. Su yolu, kapalı ark anlamında da kullanılır.

Bu nedenle  çeşmenin suyunun sereble kalenin altından geldiği düşünülüyor. Suyun aktığı yol yani sereb  ise kalenin altına doğru ilerliyor ve bilinmezlik içinde kayboluyor. Geçmiş yıllarda Kışla Çeşme’sine yakın bir yerde yol çalışması sırasında kemer ve bazalttan örülen tünellerin çıkması da ilginç. Sanki  birbirinin devamı gibi. .

Bu gün bile aktif olarak akan ve artık çevre evler arasında sıkışan Sereb Çeşmesinin varlığı birkaç meraklının dışında pek bilinmiyor. Oysa bu çeşmenin gizi aynı zamanda kalenin de geçmişini aydınlatabilir. Keza aynı durum Kışla Çeşmesi’nde de söz konusu. O suyun da nereden, nasıl aktığı belli değil. İşi daha da ilginç kılan ise İniyê Sereb ‘e 150 metre yakında bulunan, Hititlerden kalma yer altı hamamı. Çocukluğumda bizzat gördüğüm bu hamamda sürekli akan bir su vardı. Duvarlarında yazıtlar ve aslanlı bir çeşmeyi andıran bazalt taşlar zihnimde hayal  mayal yer alıyor. Yer altı Hamamı 1980 sonrası harabe oldu, kaderine terk edildi ve bir süre sonra betondan bir yapıya dönüştü. Bu gün yeri belli ama artık tarihsel özelliğini kaybetmiş özel bir mülkiyet.

Ayrıca çocukluk yıllarımda bu günkü Sereb Çeşmesi’nin önünde uzanan bahçeler vardı. Bahçeler hem çeşme suyunun, hem de kentin ortasından akan dereden elde edilen suyla sulanırdı. Marul, soğan, maydanoz, ıspanak vb. sebzeler yetiştirilir, kent bostanları kültürü canlı tutulurdu. Zamanla kent nüfusu artınca dere pis suya döndü ve 1974-75 yıllarında üzeri kapatıldı. Marul bahçeleri de bir süre sonra imara açılarak, yerinde beton evler yapıldı.

Yani geçmişin izleri bir bir kayboldu, yıktırıldı, yıkıldı. Kale bir toprak yığınına, Sereb Çeşme çöplüğe döndü. Kale, yer altı hamamı ve yerin bir kaç metre derinliğinde inşa edilen çeşmeler, kuyular Siverek’in altında farklı yapı ve tünellerin olabileceğini işaret ediyor. Bu bir farazi değil, güçlü bir ihtimal. Mevsimsel faktörler, asırlar boyu süren savaş güzergâhı ve güvenlik,  yer altı dünyasını zorunlu kılmış olabilir.

Yıllardır Siverek dışında yaşadığım halde, şehri sık aralıklarla ziyaret ederek havasını teneffüs ediyor, eski sokaklarında geçmişin izlerini görmeye çalışıyorum.  Dokunduğum her taş, yol aldığım her sokak bana başka başka anıları hatırlatıyor.  Bu çerçevede uzun yıllar sonra yeniden İniyê Sereb’ı ziyaret ettim. Yıllar önce ellini yüzünü yıkayan kişiyi aynı yerde yeniden fotoğrafladım. 

Benim için hem hüzün, hem de sevinç nedeni oldu. Çeşmenin kaderine terk edilmesi zoruma gitse de, zamana direnmesi beni sevindirdi. Sereb Çeşme’si mevsimin kurak geçmesine rağmen halen 35 yıl öncesi gibi akıyor.

Bir an çocukluğuma gittim, Sereb Çeşme’nin çevresinin boş olduğu yıllara gittim. Hüzünlendim, taşlarına dokundum, takalarında ışığı aradım.

Ama artık çeşme yorgun ve bitkindi ve sanki birileri beni keşfetsin, çevremde bulunan evleri kamulaştırıp, yıksın ve önümü açsın diye fısıldıyordu kulağıma… 

Behra Wanê ve inci kefali…

Kolaj: Independent Türkçe

Dört etrafı dağlarla çevrili Van Gölü‘nün yüzeyi sabah saatlerinde gümüşümsü bir ışıltıyla kaplanır. Güneş doğmadan göl bir ayna gibidir. 

Pürüzsüz, duru ve hareketsiz. 
 

DSC_6523.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Özellikle bahar mevsiminde gökyüzünün masmavi olduğu günlerde, daha güneş doğmadan her şey o kadar sessiz ve hareketsiz olur ki, insan kendini bambaşka bir dünyada hisseder.

Arada bir oluşan yakamozlar ve az da olsa balıkların su yüzeyindeki hareketleri dışında göl alabildiğince dingindir. 
 

DSC_6524.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bölgede Behra Wanê yani “Van Denizi” adı verilen göl “Van ve Bitlis sınırları içerisinde bulunan Nemrut volkanik dağının çok eski zamanlarda patlaması sonucu, bölgedeki tektonik çöküntü alanının önünün kapanmasıyla oluşmuş bir volkanik set gölüdür.Yüz ölçümü  4713 km kare olup, derinliği yer yer  451 metreyi bulur.” 1 
 

DSC_6553.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüz ölçümünün devasa olması insanda gerçekten de deniz duygusu yaratır.

Kıyı şeridi, sahil ve alabildiğince uzanan su kütlesi halkın deniz benzetmesini haklı çıkarır.
 

IMG_20210810_193356.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Suyunu boşaltacak bir kanalı olmayan, geniş su kütlesine sahip gölün aynı zamanda sodalı olması, Van Gölü’ne farklı bir özellik katar.
 

IMG_20210810_193305.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sodalı suyundan dolayı biyolojik çeşitlilik endemiktir. Gölde her türlü balık yaşamaz, bir endemik tür olan inci kefali Van Gölü’nün serin sularında yaşar.
 

aa.jpg

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA

İnci kefali buraya has bir balıktır. Bu nedenle kimi bilim insanı bu balığa Van Balığı adını verir. 2
 

aa5.jpg

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA

İşte bu nadide balık aynı zamanda Van mutfağına apayrı bir zenginlik de katar.
 

aa4.jpg

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA

Otlu peynirin yanında, inci kefali Van’a apayrı bir imaj vererek kendinden söz ettirir.
 

incikefali3-800x500.jpg

Fotoğraf: Özkan Bilgin/AA

İnci kefali, gölün genelinde balıkçı teknelerinin ağlarına takılır. Avlanan balıklar, avlanmanın yasak olduğu bahar ve yaz aylarında tüketilmek üzere tuza yatırılır.
 

Necmettin Karaca - AA.jpg

Fotoğraf: Necmettin Karaca/AA

Bozulmasın diye de üzeri yaprakları acı olan bazı bitkilerle ile örtülür. Böylelikle kokması engellenir, bozulmasının önüne geçilir.
 

(5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yani bir nevi salamura peynir gibi hazırlanan tuzlu balık herhangi bir katkı maddesi kullanılmadan uzun süre saklanır. 

Çarşı pazarda peynirin yanında tuzlu balık satan çok sayıda dükkan görmeniz mümkündür.
 

(4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüzlerce balıkçı aile inci kefali avlayarak ve çok eski zamanlardan kalma yöntemlerle tuza basarak bir geçim kaynağı yaratmış.

Otlu peynir kadar popüler olmasa da balık, kentin ekonomisine az da olsa katkı sunuyor.
 

(3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Son yıllarda üreme mevsiminde tatlı sulara doğru göçünü izlemeye gelen çok sayıda turistten bahsetmek mümkündür.

Ben şahsen çok tuzlu olur diye tadına bakmadım ama kurutulmuş inci kefalinin en az tazesi kadar lezzetli olacağını düşünüyorum.
 

(2).jpg

Fotoğraf: Twitter

Lezzet konusunda bütün Van yanılmış olamaz. Mutlaka çok özel bir tadı vardır.

Bu nedenle Van’ın otlu peynir satan dükkanlarının önünde aynı zamanda tuzlu balık kasalarına rastlarsanız şaşırmayın. İşte o kasalarda tuzlanmış balık var.
 

aa6.jpg

Fotoğraf: AA

Van Gölü’nün soğuk sodalı sularında yaşayan, her yıl nisan ve temmuz aylarında göl çevresindeki tatlı sulara akın eden, akıntıya karşı yüzen, yer yer uçan, yumurtalarını dağlardan akan serin sulara bırakan ama bilinçsiz avlanma ve gölün kirlenmesi balık popülasyonunu tehlikeye atıyor, neslinin tükenme ihtimalini doğuruyor. 
 

FB_IMG_1610310766802.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bizlere her yıl bir görsel şölen sunan ve ağızlarda tuzlu da olsa leziz bir tat bırakan Van balığı için sanırım daha temiz bir göl ve bilinçli bir avlanma gerekiyor.

Kaynaklar:

1.  Wikipedia
2.  Prof. Dr. Gökhan Oto

Mem û Zin ve Romeo Juliyet

Kolaj: Independent Türkçe

Mezopotamya‘da yaşayıp, Memê Alan (Mem û Zin) destanını bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Şu ya da bu şekilde duymuş, okumuştur.

Başta Cizre ve Serhat olmak üzere, Orta Toroslardan Zagros Dağları’na, Karacadağ’dan Bin Xette1, Van Gölü’nden Ağrı’ya, Mahabad’a, Revanduz’a, Amediye’ye kadar yediden yetmişe çoğu insan bilir.

Ortadoğu’nun çöllerine, Karadeniz yaylalarına, Ege’nin zeytin kokan dağlarına, Akdeniz’in tuzlu sularına, Endülüs kıyılarına kadar Mem û Zin az da olsa bilinir, anlatılır.  

Asırlar önce yaşanan bir aşk hikâyesinin halen dile gelmesi, zamana inat yaşaması ilginçtir.

Artık şimdiki zamanlarda insanların hayatlarında aşka yer olduğunu söylemek çok zor.  

Sevginin giderek maddi temellere bürünmesinin insan ilişkilerinde büyük bir yara açtığı görülüyor.

Oysa zamanın eskiyen sayfalarında aşkın büyülü dünyası Mem û Zin gibi destanlarla dile gelirdi.
 

Mem û Zin.jpg

Mem ile Zin temsili

Mem ile Zin‘in destansı aşkları, birbirlerine ölümüne bağlılıkları ve o dönemin ruhunu en iyi şekilde anlatması eseri tartışmasız benzersiz kılıyor.

Bu nedenle, benim gözümde bir klasik olan Mem û Zin, dünya edebiyatında aşk teması işlendiğinde Romeo ve Juliet ile birlikte anılır.

Her iki destanın yaşandığı coğrafya farklı da olsa aşkın dramatik acısında ortaklaştıkları açıktır.

Her iki destan da aşkın efsunlu halini işlemiş, dönemin sosyal hayatı, idari yapısı ve kültürel yaşamı dile getirilmiştir. 

DAHA FAZLA OKU

Mem û Zin, Cizre Botan dolaylarında 14’üncü yüzyıl ortalarında yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenerek, 17’nci yüzyılda Ahmedê Xanî tarafından Kürtçe olarak kaleme alınmıştır.

Romeo ve Juliet ise, William Sheakespeare tarafından İngiliz şair Arthur Brooke’in, 1562’de yayımlanan Romeus ve Julietin Trajik Öyküsü adlı uzun şiiri kaynak alınarak, 1591-96 yılları arasında oyunlaştırılarak yazılmıştır.

Sheakespeare, hikâyeye eklediği pek çok yardımcı karakterle oyunu geliştirmiş; konunun işlenişi ve üslubu ile özgün bir eser hâline getirmiştir. 2

Bu iki aşk destanı arasında benzerlik kurmaktan ziyade, eserlerin zamanı aşan bir üslupla yazılması, dünya edebiyatına mal olması dikkate alınması gereken bir olgudur.

Tıpkı, Leyla Mecnun, Kerem ile Aslı, Siyabend û Xecê gibi klasik destanlar gibidir. Ama Mem û ZinKürt destanları arasından bir başyapıt olma rolünü yakalamıştır.

Keza aşkın efsunlu acısını dile getiren Mem û Zin destanı, Kürtler arasında Memê Alan destanı olarak 600 yıldır biliniyor.
 

Mem û Zin Türbesi.jpg

Mem û Zin Türbesi

Halk arasında konuşulan, dilden dile dolaşan, dengbejlerin sesinde hayat bulan destan, 17’nci yüzyılda Ahmedê Xanî tarafından, Kürtçenin Kurmanci lehçesinde yazılarak ölümsüz bir eser haline gelmiştir.

Eserin Kürtçe yazılması, Kürt dilinin edebiyat dili olması açısından da önemliydi.

Ahmedê Xani bu eseriyle, asırlar sonrasına Kürt dili açısından önemli bir miras bırakmıştır.

Destan, bir aşk öyküsüdür ama anlatılanlar aynı zamanda o dönemin sosyopolitik tasviridir.

O dönemin idari yapısı, yaşanılan adaletsizlikler ve Kürt kültürü en yalın haliyle ortaya konulmuştur.
 

(2).jpg

Newroz geleneği, Mirlik kültürü eserin satırları arasında tarihe not olarak düşen önemli bilgilerdir.

Ahmedê Xanî’nin, 2 bin 650 beyitten oluşan şiirsel mesnevisi Mem û Zin, 20’yi aşkın dile çevrilerek dünya edebiyatındaki yerini almış olsa da, eserin gereken ilgiyi bulduğunu söyleyemeyiz.

Destan kimi zaman yasaklanmış, kimi zaman zararlı yayın arasına alınarak gözden düşürülmeye çalışılmıştır.

Oysa yazıldığı dönem dikkate alındığında oldukça zengin bir kelime hazinesine sahip olduğu açıktır.

O dönemin yazar ve şairleri Farsça, Arapça ve Osmanlıca yazmayı daha uygun görürken, Ahmedê Xani Kürtçe yazarak Kürt dili ve toplumu açısından yeni bir perde açmıştır.

Kürtlerin binlerce yıllık sözlü kültürünün önemli bir destanını Kürtçe yazılı hale getirerek önemli bir kaynağın ortaya çıkmasını sağlamıştır. 
 

(1).jpg

Ahmedê Xanî’nin eserlerinin tümü el yazma metinlerdir. Bu metinlerin asılları bir arada olmasa da bazı kütüphane ve müzelerde bulundukları biliniyor.

Mem û Zin‘in bilinen en eski nüshası, Bağdat El Yazması Eserler Müzesi’nde bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde Ahmedê Xanî’nin eserlerinin basılıp basılmadığı konusu biraz karanlıktır.

Eldeki bilgilere göre Mem û Zin, ilk defa 1919 yılında Müküslü Hamza tarafından aslına bağlı kalınarak Arap alfabesiyle İstanbul’da basıldı.

Yine 1958 yılında Şam’da Arap alfabesiyle, 1962 yılında ise Moskova’da Latin harfleriyle basılan kitap okuyucusuyla buluştu.
 

Ehmede Xani - Mem Ü Zin.jpg

1968 yılına gelindiğinde ise yazar, çevirmen Mehmet Emin Bozarslan, eseri aynı kitapta bir sayfası Kürtçe, bir sayfası Türkçe olarak İstanbul’da yayına hazırladı ve kitap bir süre sonra soruşturuldu.

Uzun süre Mem û Zin ve Ahmedê Xanî üzerinde çalışan yazarlar olsa da kamuoyuna pek yansımadı.

Mem û Zin ile ilgili çalışmalar uzun süre uykuya yatar gibi görünür.

Sonra Hüseyin Şemerhî adlı yazar, Bağdat’ta bulunan nüshalarına bağlı kalarak Mem û Zin‘i yayına hazırladı, 2009 yılında Nubihar Yayınları’nca İstanbul’da kitap olarak basıldı.
 

Mem û Zin.jpg

Bir yıl sonra yani 2010 yılında ise, Mem û Zin serüveni yeni bir aşamaya gelir.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Mehmet Emin Bozarslan’ın kitabını esas aldığı Mem û Zin‘in Kürtçe baskısını yaparak, süreci yeni bir evreye taşır.

Birçok eleştiri ve övgü alan Kültür Bakanlığının yayını hiç kuşku yok ki önemlidir.

Yok sayılan bir dilde bakanlığın kitap basması kayda değer bir girişimdir ama kitabın aslına uygunluğu tartışmalıdır.

Ayrıca, bakanlığın Kürtçe eserler yayımlamasının devamının gelmemesi de ayrı bir paradokstur. 3 
 

Mem û Zin -k.JPG

Kürtçe diline hâkim olan merhum Prof. Kadri Yıldırım, Kültür Bakanlığı’nca yazılan kitabı inceleyerek konu hakkında 2011 yılında bir çalışma yayınlar ve eleştirel bakış açısını ortaya koyar.

Kültür Bakanlığı, 2010 yılının sonlarına doğru Ehmedê Xanî’nin Kürtlerin elkitabı konumundaki ünlü eseri Mem û Zîn’in elyazması, transkripsiyon ve Türkçe çevirisini bir arada yayımladı. Şüphesiz devletin bir bakanlığının klasik Kürt edebiyatının başyapıtlarından birini çevirtmesi ve böylece şimdiye kadar inkâr ve asimilasyon yoluyla hayat hakkı tanınmayan Kürt dilinin resmi bir çeviriyle yeni bir mecraya girmesi önemli bir adımdı.

Ancak kitabı eline alıp inceleyen bir okur, önsözünden başlayıp çevirisine kadar birçok tuhaflıkla, çeviri hataları ve ciddi yanlışlarla karşılaşır. Zira söz konusu eserin çevirisi büyük ölçüde, 60’ların sonlarında Mehmed Emin Bozarslan tarafından yapılan ve sansür edilmesine rağmen yasaklanan çevirinin üzerine kurulmuş.

Üstelik bu da yetmemiş, tek bir Kürtçe cümle kuramayan ‘çevirmen’, kendisiyle yapılan söyleşilerde, en yapılmaması gereken şeyi yaparak, Ehmedê Xanî üzerinden Kürt dilini küçümsemeye çalışmıştır. Başka bir Kürt klasiğinin başka bir resmi kurum eliyle aynı akıbete uğramaması, bu kitabın yazılışının başlıca amaçlarındandır. 4


Ben, Mem u Zin destanını çocukluğumda anlatılanlardan hatırlıyorum. Çok sonraları artık üniversiteyi bitirdikten sonra bize anlatılan destanın kitabını görünce, kaleme alan kişinin Ahmedê Xanî olduğunu öğrenecektim.
 

Wikipedia.jpg

Görsel: Wikipedia

Aradan 600 yıl geçmesine rağmen bir söylencenin hem yazılı, hem de sözlü olarak yaşaması, anlatılması, yazılması önemlidir.

Hem edebiyat dünyası açısından, hem de dil bilim açısından ele alınması gereken önemli bir olgudur. Bu eser,

Kürtçenin edebiyat ve sanat dili olduğunu ortaya koyuyor. Ahmedê Xanî bunu 300 yıl önce düşünmüş, eserlerini bu çerçevede yazmıştır.

Bu açıdan Kürtçe hem edebiyat, hem siyaset, hem de pazar dilidir. Ne eksiktir, ne fazladır. Bütün diller gibi kendine has bir yeterliliktedir.

Ahmedê Xanî’nin ölümsüz eseri Mem û Zin de bunun açık ispatıdır.

Kaynaklar:

1.  Suriye’nin Kuzeyi 
2.  Wikipedia 
3.  İslam Ansiklopedisi, Münif Yüksel Rudav, 
4.  Kadri Yıldırım Kültür Bakanlığınca yayınlanan Mem u Zin’e eleştirel bir bakış. Avesta Yayınları…