Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

İbn-i Haldun Kimdir?

“Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız; ne öncüsü var ne devamcısı”

Cemil Meriç

Savaşlara şahit olur, bozgunları yaşar, facialarla sarsılır. Bazen devletin en etkin yöneticisidir, bazen kendisine bir sığınak bulma imkânından yoksundur. Sultanın yanı başında da, bulunduğu ülkeyi devasa ordularıyla tehdit eden Timur ile görüşme halinde tasavvur etmek de mümkün O’nu. Bedevilerin arasında dolaşan da, kaleye sığınıp kendini ilme veren de O’dur. Denebilir ki, içindeki zelzeleyi coğrafyasının çalkantılarıyla, coğrafyadaki inişleri çıkışları iç buhranlarıyla dengeler. Onu bir abide haline getiren ise, çağıyla hesaplaşması ve çağlarla hesaplaşarak ortaya koyduğu özgün teorileri…

ibn-haldun-

İbn-i Haldun… 27 Mayıs 1332 tarihinde Tunus’ta dünyaya gelir, Asıl adı Abdurrahman, babasının adı Muhammed. Dedesi Haldun’a atfen İbn-i Haldun, yani “Haldun’un oğlu” olarak tanınmıştır. Aslen Hadramut’tan göçerek Endülüs’ün Sevil şehrine yerleşen köklü ve soylu bir aileye mensuptur. Aidiyeti eğitim hayatını da belirler. İlk eğitim aldığı okul, Zeytuniye medresesidir. Babası Muhammed bilinen bir âlimdir. Onun bu vasfı İbn-i Haldun’un dönemin seçkin âlimlerinden eğitim almasına imkân sağlar. Fıkıh, Kur’an-ı Kerim, Matematik, Mantık, Kelam, Felsefe, şiir ve edebiyat eğitim aldığı belli başlı alanlardır.

Yirmi yaşına geldiğinde Tunus Sultanı Ebu İshak’ın kâtipliğine getirilir. Bu hayatının dönüm noktası, popüler söylemle ifade edersek kırılma noktasıdır. İbn-i Haldun için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çalkantılı siyasi hayatın orta yerinde bulur kendini. Bu görevi, Biskra, Fas, Gırnata, Bicaye, Tlemsen gibi merkezlerdeki benzer görevler takip edecektir.

Fas’ta görev yaparken Bilim Meclisi’ne kabul edilir. Görevi sırasında siyasi nedenlerle hapsedilir. İki yıl mahpus hayatı yaşar. İbn-i Haldun, Ebu Salim’in yönetime geçmesiyle önce “Sır kâtibi”, ardından cezaların uygulandığı Divan-ı Mezalim’in başına getirilir. Fakat İbn-i Haldun, bu görevlerde uzun süre kalmayacaktır. 1362’de Endülüs’ün yolunu tutacak, Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed’in hizmetine girecektir. Gırnata elçisi olarak Castilla’da çalışacak, daha sonra ise Afrika’ya dönerek Bicaye’de başvezirlik makamına getirilecektir.

Neden Persona Non Grata İlan Edildi?

İbn-i Haldun, yönetim değişikliği üzerine çok sevdiği başvezirlik makamını terk ederek kabileler arasında dolaşmaya başlar. Bedevi yaşam tarzını inceler. Siyasi çalkantılar nedeniyle bir kez daha Endülüs’e dönmek zorunda kaldığında tarih 1374’tür. Ancak ikinci kez geldiği Endülüs’ten, daha önce üstlendiği siyasi görevler nedeniyle “istenmeyen adam” olarak damgalanır ve sınır dışı edilir. Bir kez daha menzili Kuzey Afrika’dır. Bir kez daha büyük çaresizlik içindedir İbn-i Haldun… Fakat kabilelere ilişkin derin bilgisi, bugün Cezayir sınırları içinde kalan Tlemsen’de Sultan Ebu Hammu’nun danışmanı olmasına imkân verir. Sultanla kabileler arasındaki bağlantıyı sağlama görevini yerine getirir.

Siyasi bir aktör olan İbn-i Haldun yorgundur. Siyasi çalkantılardan usanmıştır. Sultandan izin alarak İbn Selame kalesine sığınır, kendini tümüyle ilme verir. Mukaddime de burada vücuda gelir. Mukaddime’yi giriş kitabı olarak kabul ettiği El-İlber adlı 7 ciltlik tarih kitabını bu dönemde yazar.

Bu arada Cezayir’den Tunus’a, oradan da Mısır’a geçer. Kahire’de önce müderris vasfıyla kabul görür, kısa bir süre sonra Başkadılık görevini üstlenir. Kadılık görevindeki adaleti gözetmesi ve bu uğurda sergilediği cesaretli tutumu nedeniyle beş kez görevden alınıp yeniden atanır.

Başkadılık görevi sırasında uzun süre ayrı kaldığı ailesini de yanına aldırmak ister. Ne var ki, Tunus Sultanından izin çıkmaz. Bunun üzerine Mısır Sultanı bizzat devreye girer, izin engeli aşılır. Ancak aile üyelerini Kahire’ye getiren gemi kasırgaya yakalanır ve batar. Ailesini kaybetmenin üzüntüsüyle İbn-i Haldun ağır bir depresyon geçirir. Git gide çalışamaz duruma gelir. Ve Başkadılık görevini bırakır.

Arada Hicaz, Kudüs ve Suriye’yi ziyaret eder. Mısır Sultanı  adına Suriye’nin üzerine yürüyen Timur’la görüşür. Uzun görüşmeler sırasında devlet yönetimi ve kendisinin “Umran” adını verdiği medeniyetlerin doğuşu, gelişimi ve çöküşüne ilişkin fikirlerini anlatır. İbn-i Haldun’dan çok etkilenen Timur, onu danışmanları arasına almak ister. İbn-i Haldun ise bu teklifi reddeder, Kahire’ye döner ve 1406 yılında burada ebedi âleme göçer.

İslam Düşünce Dünyasında Nasıl Deha Olunur?

İbn-ı Haldun çok yönlü bir düşünürdür. Sosyoloji, tarih felsefesi ve siyaset biliminin kurucusu, İktisat biliminin öncüsü olarak kabul edilir. Yetkin olduğu diğer alanlar ise felsefe, mantık ve edebiyat.

Kimi, onu, İslam düşünce dünyasının parlayan son yıldızı olarak över. Kimine göre ise, o İslam düşüncesinin eşsiz bir dehasıdır.

İbn-i Haldun’un düşünce dünyasında, toplumlar iki kategoriye ayrılır. Ayırımı göçebe topluluklar ve yerleşik topluluklar şeklinde yapar. Bunu belirleyen temel unsur ise, toplulukların geçimlerini nasıl sağladıklarıdır.

Peki, buraya nereden varmıştır? Bu soruya cevap vermeden önce bir noktanın altını çizmek gerekir. Onun düşüncesinde herhangi bir boşluk yoktur. Bir yargıda bulunuyorsa o yargının altı doludur.

Şimdi soruya dönelim. Topluluklara ilişkin çıkarımlarda bulunurken en temele iner. Temel nedir? Toplulukların ilk hali. İnsanlar buluşup gruplar haline geldiğinde göçebe durumundaydılar. Dolayısıyla her toplum başlangıçta göçebe durumundadır. Bu safhada geçim kaynağı hayvancılık ve çiftçiliktir. Çiftçilikle uğraşanlar fazla uzak yerlere gidemez, belli bir çevrede dönüp dolaşmak zorunda kalırlar. Ancak hayvancılık yapanlar her yere gidebilirler, onlar için bir sınır yoktur. Bu tür kabilelerin bir diğer özelliği ise ihtiyaca göre üretim yapmalarıdır. İhtiyaca göre üretim aynı zamanda çeşitliliğin ve lüksün olmadığı, dolayısıyla israftan uzak bir hayat biçimini mümkün kılar.

Bir Devlet Nasıl Çöker?

Göçebe toplumların bir başka özelliği de, üyelerin birbiriyle olan güçlü bağlarıdır. Dayanışma duygusunun güçlü olmasıdır. Bu aslında bir zorunluluktur. Tehlikelere birlikte karşı koyacak, tehditleri yine birlikte savuracaklardır. Dolayısıyla kabile üyeleri, dışa karşı kendini koruma ve ihtiyaçlarını karşılamak için dayanışma duygusuna sahip olmak dışında bir seçeneğe sahip değillerdir. İbn-i Haldun, kırsalda hayat süren ve göçebe dediğimiz halkları bedavet kavramıyla tanımlar.

Göçebeliğin sonrası ise yerleşik hayata geçiştir. Yani şehirleşmedir. Şehirlerde yerleşik olarak yaşayan halklar için uygun gördüğü kavram ise hazeri’dir. Hazeriler, belli bir refaha ve rahata kavuşmuş, belli mesleklerde uzmanlaşmış halklardır. Mimari, zanaat ve sanatla uğraşırlar.

Halkların öncesinde başka bir evre olmalı? Daha doğru ifadeyle neden insanlar bir araya gelir? İnsanları bir araya getiren ve bir arada tutan nasıl bir çekim gücünden bahsedilebilir? İbn-i Haldun, halkları bir arada tutan nedeni asabiyet kavramıyla açıklar. Asabiyeti ise nesep ve sebep diye ikiye ayırır. Nesep asabiyeti kan bağına dayanır. Sebep asabiyetinde ise halkı bir arada tutan bir gerekçe/mefkûre/ vardır ve insanlar bu gerekçenin etrafında birleşmişlerdir.

 

 

Halkların devlet haline gelebilmeleri ancak asabiyetle mümkündür. İster nesep isterse sebep nedenli olsun asabiyet olmadan devletleşme mümkün değildir. Çünkü asabiyet sahibi olmayan toplumlar, en ufak bir engel karşısında dağılmakla yüz yüze kalırlar. Ancak devletin kurulmasıyla birlikte er veya geç asabiyet bozulur. Ya asabiyet bağı olan aileler arasında dayanışma duygusu zayıflar, iç çekişmeler boy gösterir, ya da insanları bir araya getiren ve bir arada tutan sebep ortadan kalkar. Asabiyetin bozulması devletin dağılacağının da ilk habercisidir.

Devleti “insanlar için zaruri bir sosyal kurum” olarak niteler İbn-i Haldun. Devletin temel unsurları ise güç, kuvvet ve otoritedir. Yani egemen vasfıdır.

İbn-i Haldun, Umran adı verdiği teorisinde devleti, insana benzetir. Halklar da devletler de, insanlar gibi doğar, gelişir ve ölürler.

Gerçekten, Coğrafya Kader midir?

İbn-i Haldun’a kadar tarih, hikâye veya masal anlatmaktan ibaret bir alandır. Ona göre tarihi olayların doğuşu ve gelişmesine etki eden sebepler belirlenmelidir. Bu nedenle de iki yöntemi merkeze alır. Gerçeğe aykırı hikâyeleri ayıklamak ve doğru olanları belirlemek için tarihi kaynakları eleştirerek işe başlar. Ancak asıl üzerinde durulması gereken tarihi olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkisidir. İbn-i Haldun’a göre, benzer olayları benzer sebepleri, benzer sebepler ise benzer olayları ortaya çıkarır. Tarihin yararı, geçmişte yaşanan olaylardan hareketle bugüne yön vermektir. “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” tespitiyle bu gerçeğe vurgu yapar.

Tarihin görünen tarafından ziyade görünmeyen yönüyle ilgilidir, İbn-i Haldun. Ona göre, tarih sosyal hayattan doğar. Tarihin varlığı sosyal hayatın var olmasına bağlıdır. Tarihçi önce Umran ilmine başvurmalı, sosyal hayatın zaman içinde ürettiği somut ve soyut tüm değerleri öğrenmelidir. Umranın varlığı da sosyal hayatla mümkün. Asabiyet olmadan sosyal hayattan söz edilemez. Bütün bu halkaların temelinde ise insan vardır. İnsan olmadan hiçbir şey olmaz çünkü. İngiliz tarih felsefecisi Toynbee, İbn-i Haldun’un tarih anlayışı karşısında hayrete düşer, hayranlığını “Mukaddime’deki tarih felsefesi, nevinin en büyük eseri. Şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir çağda, hiçbir insan zekâsı böyle bir eser yaratmamıştır” ifadeleriyle dile getirir

15. yüzyılın başında Kahire’de vefat ettiğinde zengin düşüncelerinin ışıltısına da gölge düşüyordu. Yeniden parıldaması için bir asrın geçmesi gerekecekti. Osmanlı’da 16. yüzyıldan itibaren Taşköprülüzade, Kâtip Çelebi ve Naima, İbn-i Haldun ile haşır neşir olacak, ne var ki bu tanışma, ilmi geleneğe dönüşmeyecekti. İçine doğduğu coğrafya İbn-i Haldun’u teorilerini ilmi açıdan acı da olsa doğrular: Coğrafya kaderdir.

 

Kaynakça:

 T

Bu arada Cezayir’den Tunus’a, oradan da Mısır’a geçer. Kahire’de önce müderris vasfıyla kabul görür, kısa bir süre sonra Başkadılık görevini üstlenir. Kadılık görevindeki adaleti gözetmesi ve bu uğurda sergilediği cesaretli tutumu nedeniyle beş kez görevden alınıp yeniden atanır.

Başkadılık görevi sırasında uzun süre ayrı kaldığı ailesini de yanına aldırmak ister. Ne var ki, Tunus Sultanından izin çıkmaz. Bunun üzerine Mısır Sultanı bizzat devreye girer, izin engeli aşılır. Ancak aile üyelerini Kahire’ye getiren gemi kasırgaya yakalanır ve batar. Ailesini kaybetmenin üzüntüsüyle İbn-i Haldun ağır bir depresyon geçirir. Git gide çalışamaz duruma gelir. Ve Başkadılık görevini bırakır.

Arada Hicaz, Kudüs ve Suriye’yi ziyaret eder. Mısır Sultanı  adına Suriye’nin üzerine yürüyen Timur’la görüşür. Uzun görüşmeler sırasında devlet yönetimi ve kendisinin “Umran” adını verdiği medeniyetlerin doğuşu, gelişimi ve çöküşüne ilişkin fikirlerini anlatır. İbn-i Haldun’dan çok etkilenen Timur, onu danışmanları arasına almak ister. İbn-i Haldun ise bu teklifi reddeder, Kahire’ye döner ve 1406 yılında burada ebedi âleme göçer.

İslam Düşünce Dünyasında Nasıl Deha Olunur?

İbn-ı Haldun çok yönlü bir düşünürdür. Sosyoloji, tarih felsefesi ve siyaset biliminin kurucusu, İktisat biliminin öncüsü olarak kabul edilir. Yetkin olduğu diğer alanlar ise felsefe, mantık ve edebiyat.

Kimi, onu, İslam düşünce dünyasının parlayan son yıldızı olarak över. Kimine göre ise, o İslam düşüncesinin eşsiz bir dehasıdır.

İbn-i Haldun’un düşünce dünyasında, toplumlar iki kategoriye ayrılır. Ayırımı göçebe topluluklar ve yerleşik topluluklar şeklinde yapar. Bunu belirleyen temel unsur ise, toplulukların geçimlerini nasıl sağladıklarıdır.

Peki, buraya nereden varmıştır? Bu soruya cevap vermeden önce bir noktanın altını çizmek gerekir. Onun düşüncesinde herhangi bir boşluk yoktur. Bir yargıda bulunuyorsa o yargının altı doludur.

Şimdi soruya dönelim. Topluluklara ilişkin çıkarımlarda bulunurken en temele iner. Temel nedir? Toplulukların ilk hali. İnsanlar buluşup gruplar haline geldiğinde göçebe durumundaydılar. Dolayısıyla her toplum başlangıçta göçebe durumundadır. Bu safhada geçim kaynağı hayvancılık ve çiftçiliktir. Çiftçilikle uğraşanlar fazla uzak yerlere gidemez, belli bir çevrede dönüp dolaşmak zorunda kalırlar. Ancak hayvancılık yapanlar her yere gidebilirler, onlar için bir sınır yoktur. Bu tür kabilelerin bir diğer özelliği ise ihtiyaca göre üretim yapmalarıdır. İhtiyaca göre üretim aynı zamanda çeşitliliğin ve lüksün olmadığı, dolayısıyla israftan uzak bir hayat biçimini mümkün kılar.

Bir Devlet Nasıl Çöker?

Göçebe toplumların bir başka özelliği de, üyelerin birbiriyle olan güçlü bağlarıdır. Dayanışma duygusunun güçlü olmasıdır. Bu aslında bir zorunluluktur. Tehlikelere birlikte karşı koyacak, tehditleri yine birlikte savuracaklardır. Dolayısıyla kabile üyeleri, dışa karşı kendini koruma ve ihtiyaçlarını karşılamak için dayanışma duygusuna sahip olmak dışında bir seçeneğe sahip değillerdir. İbn-i Haldun, kırsalda hayat süren ve göçebe dediğimiz halkları bedavet kavramıyla tanımlar.

Göçebeliğin sonrası ise yerleşik hayata geçiştir. Yani şehirleşmedir. Şehirlerde yerleşik olarak yaşayan halklar için uygun gördüğü kavram ise hazeri’dir. Hazeriler, belli bir refaha ve rahata kavuşmuş, belli mesleklerde uzmanlaşmış halklardır. Mimari, zanaat ve sanatla uğraşırlar.

Halkların öncesinde başka bir evre olmalı? Daha doğru ifadeyle neden insanlar bir araya gelir? İnsanları bir araya getiren ve bir arada tutan nasıl bir çekim gücünden bahsedilebilir? İbn-i Haldun, halkları bir arada tutan nedeni asabiyet kavramıyla açıklar. Asabiyeti ise nesep ve sebep diye ikiye ayırır. Nesep asabiyeti kan bağına dayanır. Sebep asabiyetinde ise halkı bir arada tutan bir gerekçe/mefkûre/ vardır ve insanlar bu gerekçenin etrafında birleşmişlerdir.

 

 

Halkların devlet haline gelebilmeleri ancak asabiyetle mümkündür. İster nesep isterse sebep nedenli olsun asabiyet olmadan devletleşme mümkün değildir. Çünkü asabiyet sahibi olmayan toplumlar, en ufak bir engel karşısında dağılmakla yüz yüze kalırlar. Ancak devletin kurulmasıyla birlikte er veya geç asabiyet bozulur. Ya asabiyet bağı olan aileler arasında dayanışma duygusu zayıflar, iç çekişmeler boy gösterir, ya da insanları bir araya getiren ve bir arada tutan sebep ortadan kalkar. Asabiyetin bozulması devletin dağılacağının da ilk habercisidir.

Devleti “insanlar için zaruri bir sosyal kurum” olarak niteler İbn-i Haldun. Devletin temel unsurları ise güç, kuvvet ve otoritedir. Yani egemen vasfıdır.

İbn-i Haldun, Umran adı verdiği teorisinde devleti, insana benzetir. Halklar da devletler de, insanlar gibi doğar, gelişir ve ölürler.

Gerçekten, Coğrafya Kader midir?

İbn-i Haldun’a kadar tarih, hikâye veya masal anlatmaktan ibaret bir alandır. Ona göre tarihi olayların doğuşu ve gelişmesine etki eden sebepler belirlenmelidir. Bu nedenle de iki yöntemi merkeze alır. Gerçeğe aykırı hikâyeleri ayıklamak ve doğru olanları belirlemek için tarihi kaynakları eleştirerek işe başlar. Ancak asıl üzerinde durulması gereken tarihi olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkisidir. İbn-i Haldun’a göre, benzer olayları benzer sebepleri, benzer sebepler ise benzer olayları ortaya çıkarır. Tarihin yararı, geçmişte yaşanan olaylardan hareketle bugüne yön vermektir. “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” tespitiyle bu gerçeğe vurgu yapar.

Tarihin görünen tarafından ziyade görünmeyen yönüyle ilgilidir, İbn-i Haldun. Ona göre, tarih sosyal hayattan doğar. Tarihin varlığı sosyal hayatın var olmasına bağlıdır. Tarihçi önce Umran ilmine başvurmalı, sosyal hayatın zaman içinde ürettiği somut ve soyut tüm değerleri öğrenmelidir. Umranın varlığı da sosyal hayatla mümkün. Asabiyet olmadan sosyal hayattan söz edilemez. Bütün bu halkaların temelinde ise insan vardır. İnsan olmadan hiçbir şey olmaz çünkü. İngiliz tarih felsefecisi Toynbee, İbn-i Haldun’un tarih anlayışı karşısında hayrete düşer, hayranlığını “Mukaddime’deki tarih felsefesi, nevinin en büyük eseri. Şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir çağda, hiçbir insan zekâsı böyle bir eser yaratmamıştır” ifadeleriyle dile getirir

15. yüzyılın başında Kahire’de vefat ettiğinde zengin düşüncelerinin ışıltısına da gölge düşüyordu. Yeniden parıldaması için bir asrın geçmesi gerekecekti. Osmanlı’da 16. yüzyıldan itibaren Taşköprülüzade, Kâtip Çelebi ve Naima, İbn-i Haldun ile haşır neşir olacak, ne var ki bu tanışma, ilmi geleneğe dönüşmeyecekti. İçine doğduğu coğrafya İbn-i Haldun’u teorilerini ilmi açıdan acı da olsa doğrular: Coğrafya kaderdir.

Adresine ulaşmış bir mektubun anlatıkları…

Googlede bazı haberleri tararken, tesadüfen rastladım. Aralık 2016 İnsan Hakları Haftasında göz altına alınıp, tutuklandığım dönemde İpek Yol Gazetesine yazdığım mektubu sayın Nüsret Yılmaz, 17 Mayıs 2017 yılında köşesine taşımış. Aylar sonra bir tesaddüf sonucu gözüme ilişti. Aradan nerdeyse iki yıl geçmiş. Çok değişen bir şey olmadığını görünce  yazıyı aynen sizinle paylaşmak istedim.Gerek benim, gerekse de Nüsret Yılmaz’ın düşünceleri hoşunuza gitmeyebilir. Buna rağmen okunması, üzerinde düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Mektubun tamamına ulaşamadım. Gazete İpekyol yöneticileri bu konuda yardımcı olurlarsa çok sevineceğim…cezaevi-şiir

Gazeteci arkadaşımız aynı zamanda kayyum atanmadan önceki dönemde Viranşehir BelediyeBaşkan Yardımcısı olan Şeyhmus Çakırtaş, cezaevinden mektup yazmış. Sürecin ve OHAL’ın sıkıntılarına dikkat çekmiş. Kendisinin hep barışı savunduğunu belirtmiş.

Çakırtaş’ın her ne durumda olursa olsun hep barışı savunduğunu ve savunacağından hiç şüphem yok. Birlikte çıktığımız televizyon programlarında da ortam ve şartlar ne olursa olsun hep barışı, demokrasiyi ve özgürlüğü savunuyordu. Mektubunda hep savunduğu değerlere yine vurgu yapmış.

Şeyhmus Çakırtaş, yazdığı mektupta “Toplum ne kadar gerilirse gerilsin, ne kadar kavga ederse etsin geleceği nokta sükunettir. O zaman siyasetten yaşamın bütün alanlarında barışçıl yöntemleri hayata geçirmek kazandırıcıdır. Ölen,yaralanan, zarar gören her insan yüreğimden kopan bir parçadır. Böylesi bir gerçeklik varken, ben siyasette demokratik yöntemlerin dışında başka arayışları doğru bulmuyorum. Siyaset tamamıyla demokratik olmalıdır. Bütün kesimler,siyasi partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri siyasetin demokratikleşmesini savunmalıdır. Burada hükümet de adım atmalıdır, muhalefet de. Zaten referandum sonuçları da toplumsal mutabakatı işaret ediyor,dayatıyor. Uzun lafın kısası şudur: Bu ülke önyargısız bütün sorunlarını tartışıp, çözüm için adımlar atabilme cesaretini göstermelidir. Başkaları için istediğimiz ortamın ülkemizde egemen hale gelmemesi ne kadar doğru olur? Sonsöz olarak barış ve kardeşlik içinde sorunlarını çözen bir süreç mümkündür diyorum ve herkesi sizin vasıtanızla selamlıyorum.” diyor.

Bu sözlerin altına kim atmaz?

Hepimizinortak arzusu barışçıl yöntemlerin tercih edilmesi, ölenlerin, yaralananların olmaması, siyasetin demokratik bir şekilde yapılması, toplumsal mutabakatın sağlanması, barış ve kardeşlik temelinin tesis edilmesi değil midir?

Herkesin ortak paydası bu değerler olmasına rağmen bu kutuplaşma neden ortaya çıkıyor?

İşte bu sorunun yanıtını bulduğumuz gün felaha kavuşacağımız gündür.

Bana göre kutuplaşmanın ortaya çıkmasının en temel sebebi “yandaşlıktır”. Her ne kadar yandaşlıkla suçlanan iktidara yakın olanlar olsa da, aslında muhalefet ve çeşitli örgütler konusunda da aynı sorun mevcut.

Tıpkı futbol fanatikliği gibi. Yense de, yenilse de en iyi takım taraftarın kendi tuttuğu takımdır! Siyasi partilerde de, cemaatlerde de, sendikalarda da aynısını görmek mümkün. Herkes rakip partiyi, karşı sendikayı veya “öteki” tarafı suçluyor.

Oysa karşı tarafın eleştirildiği veya suçlandığı kadar insan kendi partisini, sendikasını,örgütünü veya cemaatini de eleştirebilse iş bu noktaya varmazdı.

Şeyhmus Çakırtaş için demiyorum. Çünkü onun seviyeli bir üslubu var. 5 aydır iddianamesi dahi hazırlanmayan bir tutuklu olarak bile mektubunda kullandığı üslup oldukça seviyeli. Bulunduğu camiadakiler gibi sloganvari de konuşmaz.

Ama biriside çıksın “Partimiz örgütle arasına mesafe koymadı, bu yanlıştı” desin arkadaş.

Veya “Örgüt hendek politikası ile en fazla bölge halkına zarar verdi.” desin.

Veya Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız çıkışı külliyen yanlıştı” desin.

Tıpkı diğer tarafta “Hendek kazan ve silah kullananlara karşılığını ver ama sivillere zarar vermemen gerekir” demesi gerektiği gibi.

Bu eleştirileri herkes kendi bulunduğu camiada yapabilmeli. Yanlışların önüne geçmekte bu yöntem daha etkili olur.

Aksi halde karşı taraftan yapılan eleştiriler, eleştiri yapılan yerin daha da kenetlenmesine ve yanlışların artarak devam etmesine neden oluyor. 

Daha açık söylemek gerekirse PKK veya HDP’ye sempati duyan veya bağı bulunan sivil toplum kuruluşları örgüte ‘dur’ dese, bu tarafta da AK Parti’ye yakın sivil toplum kuruluşları hükümeti daha barışçıl yöntemler sürdürmeye teşvik etse belki de bu kadar can yanmayacaktı.

Kaldı ki yapılacak “özeleştiri” topluma fayda sağlayacağı gibi bunu yapmayı başarabilen kuruma da fayda sağlayacaktır.

Bir STK temsilcisi veya parti mensubu değilim ama bunca konuştuktan sonra ben de şuandan itibaren nefis muhasebesine başlıyorum.

Fotoğraf: Gazetekarınca’nın sitesinden alınmış olup, temsilidir…

 

İnadına Ruken, inadına gülen yüz.

IMG_6343

Siverek’te bir duvar yazısında aynen şöyle yazılmış:

“Gülme, gülmek ideolojik bir..”

Okuyunca ister istemez gülümsedim…

Yıkılmış, çökmüş, sıvaları dökülmüş, terk edilmiş bir duvarda kalan son izlerin üzerinde gülmeyle ilgili bir yazı.

Oysa duvarın varlığı başlı başına bir hüzün hikayesi.

Yazan kişi belki de bilerek ve duvarda ki hüznü içselleştirerek yazdı bu sloganı.

İroni mi yaptı acaba.

Bilmiyorum.

Ama duvar büyük  karmaşanın son çizgileri,somut ve soyut olayların sentezlendiği  kaotik bir tablo gibi orada, hikayesine sadık bir şekilde duruyor.

Kaç bahar dayanır, ne kadar direnir bilinmez.

Yıkıldı, yıkılacak..

Bu evler, taş yapılı bu evler, neler gördü, neler?

Her taşın yüzeyinde tarihten süzülen acıların, sıvalanmış aşkların, kara sevdaların izleri saklı…

Dokunsan, bin ah cinsinden.

Dokunmasan bir kara vicdansızlık meselesi.

Nerden nereye?

İşte bu nedenle yazan kişi “Gülmek ideolojik bir eylemdir.” demek istemiş herhalde.

Ruken yani. Gülen yüz.

Her şeye rağmen gülebilmek…

Acılara tutunabilmek, sıvalanmış aşkları kazıyarak yeniden yaşayabilmek.

Belki de bu nedenle,tam da yıkıntıların duvarına yazmak doğru bir eylemdir.

Duvar yazısında yok ama başka yerlerde, duvar yazılarında:

” Gülmek  devimci bir eylemdir.,.” diye yazar.

Aynı kapıya çıkar, ikisinde de inadına bir duruştan bahseder.

Bir ihtimal var ki,

o korkunç bir şey. Gülme, gülmek ideolojik bir …Ne?

Orada kalsın. Gülmenin güzelliğini bozmayalım. Yer darlığına ve gençlik heyecanına yorumlayalım.

Ben de bilirim ki gülmek ne duvar dinler, ne sınır. Bütün bendleri, engelleri aşar.

Gülmüyorsa, gülemiyorsa insan, hep eksik kalır bir yanı.

Tamamlanmamış bir şiir gibidir. Solgun, bitkin ve hüzün dolu.

Gülemiyorsa insan, gökyüzü mavi değildir. Bütün renkler tılsımını kaybetmiş, matlaşmıştır.

Bu nedenle gülmeli insan, her şeye rağmen gülümsemeli. Umudunu dudaklarında bir buseye dönüştürmeli ki eylem devrimci olsun…

Gülün, gülünecek yerde. Saklamayın acılarınızı, dökün ortaya. Bilsin her kes. Bilsin sıvalanmış aşkları,duvarlarda ki izleri.

Bilsin bütün yaşanmışlıkları.

Ağız dolusu gülüşleriniz olsun.

İnadına ve inadına gülüşleriniz olsun.

Cana kazınmış bir iz gibi…

Bazı yaşanmışlıklar insanın yaşadığı coğrafya ile ilgilidir. Çölde yaşıyorsanız, güneşten teninizin yanmamasına imkan yok. Kararırsınız.!

Güneş size cömert davranır, öyle bir cömertlik ki sizi yakar, kavurur.

Sürekli yağmur alan bir kuzey bölgesinde yaşam sürdürüyorsanız,  teniniz  beyaz kalır. Bir avantaj gibi görünür ama en küçük bir darbede kırılıverir kemikleriniz.

Böylesi bir açmaz işte. Kararsanız bir dert, beyaz kalsanız bir dert.

İbn-i Haldun (14.yy İslam Düşünürü)bundan asırlar önce demiş.

Coğrafya insanın kadediridir.

Çok da haksız sayılmaz. İnsanın doğduğu yer,  künyesi oluyor. Her daim boynunda duran, zaman zaman fermana dönüşen, zaman zaman da altın değeri alan bir künye. Ve asla değişmeyecek, bir ömür boyu insanla her yere giden, insanın canına kazınan bir işaret oluyor.

Deq yani dövme  insanla yaşayan, büyüyen, ama asla ölmeyen, insanın canına kazınmış bir kalıcı dövme gibi. Geçmişten geleceğe miras kalan silinmez bir iz gibi.

Böylesine güçlü, böylesine yapışkan.Canlı bir kast sistemi gibi. Nesilden nesile geçen ve asla değişmeyen.

Yaşadıklarımız, acılarımız, sevinçlerimiz tarihten damıtılarak geliyor. Bir şaraplık üzüm gibi, eziliyor, bekliyor ve tekrardan dolaşıma çıkıyor.

Damıtılarak insanın kaderi oluyor yeniden.

Tıpkı yaşadığımız coğrafya gibi. DSCF7560

Bir zamanlar kervan vardı…

İnsanlar ticareti öğrendikten sonra ticaret yolları belirlediler. Binlerce kilometrelik yolları binek ve yük hayvanlarla kat ederek, ticaretti geliştirdiler. Bu yollar insanlığın kaderini değiştirdi. Bu yollardan olan Baharat ve İpek Yolu binlerce yıl varlığını ve gücünü,etkisini sürdürdü.

Bu gün ne Baharat, ne de İpek Yolu eski şöhretinde. Yeni yollar daha revaçta.

Ama izleri, anı ve izdüşümleri hala yaşıyor. Tıpkı Antep’te yol boyunca yapılan Kervan Heykelleri gibi.

Kervan yok ama heykelleri yol boyunca size eşlik ediyor.

 

fb_img_1557043998328742738572.jpgDeve kervanı. Antep/Îpek Yolu

Yalan üzerine…

Bazen kendim bile tuhaf ve ilginç bulduğum düşünceler kafamda belirir. Her şeyin daha şeffaf ve anlaşılması için insan bedeninde bir ışık ya da alarm sistemimin olması gerektiğini düşünürüm.
İnsan yalan söylediğinde lamba yansın ya da alarm sistemi kendiliğinden devreye girsin.
Bakalım o zaman insan yalan söyleme cesaretti gösterebilir mi?
Bu gün yalan üzerine kurulan yığınca iş var ve insanlar yalan söyleyerek işlerini yürütüyor.
Hatta bazı işler var ki gerçeğin zerresi yok. Her şey bir yanılsama ve kurgu. Ama buna rağmen binler, onbinler hatta yüzbinler peşinde koşturur, yalanı gerçek olarak kabul eder, yatırım bile yapar.
Bahsettiğim sanal dünya değil. Sanal dünyanın bile bir fiziksel alt yapısı ve düzeneği var.
Yalanın bir alt yapısı ve fiziksel düzeneği yok. Bu nedenle hızlı yayılır, kısa sürede yeryüzünü dolaşabilir. Hiç bir hız ona ulaşamaz. Yalanın hız birimi yoktur. Yeryüzünü bir saniyede de gezebilir, çağlar sürecek bir zaman diliminde de dolaşabilir.
Yani yalanın niteliği ve tasarım gücü onun dolaşım hızını ve etkisini oluşturur.
Çevremize bakalım, insanları göz önüne alalım. Uzaklara, sanal ve banal dünyalara bakalım.
Gördüğümüz nedir?
Kocaman bir yalan mı?
Değil elbette. Gerçek olan kocaman bir cihan. Yalan fiziksel gerçeklikle ilgili değil, asıl özüyle ilgilidir.
Karpuz iriliği ve alımlı rengiyle vardır, ortadadır. Ama tadıyla ilgili gerçeklik satıcı açısı dan her daim yalan üzerinedir. Bal gibi karpuz denildiğinde aslında bir gerçeklikten çok, bir olasılıktan bahseder. Ama insanlar karpuzu bal tadında olacağına inanarak alır. Karpuzun kabak çıkma olasılığı olsa da; kıpkırmızı, şireli bir içe sahip olacağına olan inancıyla hareket eder.
Hayat bir meyve değil tabi. Karpuz kabak çıksa da hayatımız çok kesintiye uğramaz. Bir sinek ışırığı bile karpuzun kabak çıkmasından daha acı vericidir.
Asıl mesele hayatımızı yönlendiren, bir ömür boyu etkileyen yalanlar karşısında durabilmektir. Çünkü öyle yalanlar var ki insanda bir ömür yaşar, yetmez geleceğe miras kalır.
Uzatmanın anlamı yok. İnsan yalan üzerine bir dünya kuruyor. Alıcısı da oldukça fazla. Hatta yalandan uzak olanlar, bir nevi dışlanıyor, cezalandırılıyor.
Gerçek ahlakla ilgidir,yalan ise basit bir zeka oyunudur. Ahlaklı olanlar yalana ihtiyaç duymaz, hayatını doğruluk üzerine inşa eder. Amaçlarına ulaşmak için gerçeklerden uzaklaşmaz, yalan sistematiğe girmez.
Ama bunun çok zor olduğunu belirtmek gerekiyor. Hatta imkansız da diyebilmek mümkün.
İşte bu nedenle insan anlında bir ışık olmalı. Yalan söylediğinde yansın. Başka da bir çözün aklıma gelmiyor.
Şu dünyanın haline bir baksanıza. Koca koca insanlar, milyonlarca kişinin gözlerine baka baka yalan sistemlerini tıkırında geliştiriyor. Beyaza kara diyor, iyiye kötü, aça tok, yalana doğru, büyüğe küçük, batı’ya doğu diyor ve başarılı oluyor.
Hatta bu koca bir yalandır. Beyaz denilen renk karadır;bakın, görün diyenler yerlerde sürüklenir, kodes yolu gösterilir…
Nasıl bir ruh haliyse yalansız bir düzenek yok gibi. Her şeyde bir yalan var.
Neyse bu sabah sizin içinizi karartmak niyetinde değilim. Bahar tadında bir gün olsun. Yeşil, mavi ve çiçeklerle dolu bir zaman dilimine sahip olun.
Yalana kanmayın diyeceğim ama çok banal kalır.Her ne yaparsanız yapın, yeter ki insana, doğaya zarar vermesin.
Bütün yalanlara rağmen bunu yapabiliriz…
Kalın güzelliklerle.