Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Gizemli Bir Mabedin yeniden dirilişi: Göbeklitepe

Günün son deminde, erken neolitik çağdan kalan arkeolojik kazı alanı Gırê Mıraza/Göbekli Tepe’ye vardığımızda güneş batmak üzereydi. Gökyüzü gri ve kızıl bir ton arasındayken, güneye düşen Harran Ovası sis tabakasının altında adeta kaybolmuş durumda. Kuş bakışı görünen ve oldukça puslu bir deniz gibi, belli belirsiz seçilen tarlalar ve tek tük  ağaçlar, uzakta, güneyin ufuk çizgisinde, gökyüzünde kaybolarak, insana sonsuzluk hissi veriyor…

Son yıllarda adından sıkça bahsedilen Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılan kalıntılar ilk anda insana sıradan kalıntılar gibi gelebilir. T  ve ters L şeklinde dikilen ve bir sistem dahilinde dizilen taşların 12 bin yıllık geçmişi olduğu gerçeği ifade edilince; insan durup, düşünmeye başlıyor.

İnsanın beyninde çakan yıldızlar, 12 bin yılda düğümlenip kalıyor.12 bin yıl, insan için oldukça uzunnnn bir zaman.

Tarihle ilgilenen herkesin ilgisini  çeken, şu ana kadar erken neolitik çağın bilinen bilgilerini yeniden yazdıran kazı alanında çıkan kalıntılar, tarihin kalın ve karanlık perdesini yırtarak, geçmişe ışık tutuyor.

Çok eski bu sıra dışı alan, kazıldıkça bizleri şaşırtmaya devam edecek. Çünkü daha onda biri bile kazılmadan, bunca tartışma ve meraka neden oluyorsa, kazının bitmesinde neler yazılacak, neler?

Göbekli Tepe Urfa’nın 15 kilometre kuzeydoğusunda bulunan ve erken Neolitik döneme ait kalıntıların yer aldığı alanda, 1995 yılında başlayan ve kazı başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt ölümü olan 2014 yılına kadar aralıksız olarak süren  çalışma programına göre 2 ile 4 ay arasında değişen sürelerde arkeolojik kazılar yapıldı. Ani ölümünden sonra çalışmalar devam etse de bazı noktalarada kesintiye uğradı.

İnsanlık tarihinin şimdiye kadar ortaya çıkarılan en eski anıtsal, mimari kalıntılarının bulunduğu tepe, 800 metrelik bir rakıma sahip ve insan eliyle oluşturulmuş bir benzersiz alandan oluşuyor.

Tepede bulunan ve belli bir sistematiğe göre inşa edilen alan muhtemelen avcı toplayıcı toplumlar için önemli bir toplanma, ayin merkezi, ya da bir tapınaktı. Çok net bilgiler olmasa bile buranın bir törensel alan olduğu taşların dizilmesinden anlaşılıyor.

Dairesel bir alan esas alındığı, alanın da doğal yek pare zemin görevi gören kayadan oluşan yapının orta yerinde iki devasa T şeklinde büyük anıtsal taş, bu taşların etrafında yine T şeklinde olan ama iki taştan daha küçük olan başka taş anıtlar dikilmiş.

Devasa taşlar, kaya zeminine oyularak yerleştirilmiş.Dolayısıyla müthiş bir taş işçiliğinden bahsetmek mümkün. İlk çağ taş ustalarının bunları hangi amaçla yaptıklarını bilmiyorun ama müthiş bir ustalık gösterdikleri, bu gün bile ulaşılmayacak bir eser ortaya koydukları görülüyor.

Anıtsal taş  ve üzerlerinde ki hayvan figürleri,  kazı boyunca insan heykelleri o dönemle ilgili çok önemli ip uçları veriyor.

Göbeklitepe yakın geçmişe kadar ziyaret olarak bilinir, yaşlıların anlatımlarına göre şifa aranan ve adanan adakların kesildiği  yer olarak zihinlerde kalmış.

Toprağın uyandığı bahar mevsiminde adak adayanlar, şifa arayanlar Göbekli Tepe’ye gelir, asırlık Dardağan(Teyêr, tihok) ağaçının altında kurban keser, dilek için ağaca bez bağlarlardı.

Bu gün bahsedilen Dardağan ağaçı artık yok. Onun yerine ekilen dut ağaçı aynı görevi yürütüyor. Kurban kesimi hemen hemen yok gibi ama ağaca asılı bezlerden anlaşılıyor ki, buranın ziyaretçileri eski gelenekleri kısmen devam ettiriyor.

Xırabreş/Örencik Köyünde oturan yaşlıların anlattıkları bir söylence, buranın halk arasında da görkemine denk olduğunu gösteriyor. Özellikle ziyaret olarak kabul gören tepedeki ağacın altında zaman zaman beyaz bir yılan  göründüğü anlatılır. Yıllanı bizzat gören olmasa bile Göbeklitepe’de ki anıtsal taşların hemen hemen hepsinde yılan kabartmasını görmek mümkün. Bu da alanı daha bir gizemli kılıyor, yılan figürünün ne anlama geldiği konusunda merakın uyanmasına neden oluyor.

Şu an ki arkeolojik kayıtlara göre ilk kez 1963 yılında, Amerikalı bir arkeologun yüzey araştırmalarıyla kayıtlara geçen Göbekli Tepe,  Xirabreş/Örencik olarak bilinen köyün sınırları içinde bulunuyor. Köyün isminin eskiden beri, ören yeri yani xırabe, terk edilmiş yer olarak kullanıldığı, sonradan bölge köylerine Türkçe isim verildiğinde Örencik olarak belirlendiği biliniyor.Kazı alanına ise çoğunlukla Ziyaret/Gırê Mıraza ya da son yıllarda tepenin göbeği andırması nedeniyle Gobekli olarak bilinir.  Kazı Ekibinin Göbekliden yola çıkarak buraya Göbeklitepe dediği biliniyor.

Kürtçe’de xırabe kelimesi çoğunlukla terk edilmiş yerler için kullanılır. Sadece Urfa il sınırları içinde en az on yerleşim yerinde Xirabe adına rastlamak mümkündür. Köyün Kürtçe ismi, alanın eskiliği dikkate alınarak verildiğini söyleyebiliriz.

Kazı çalışmalarını en başından beri yürüten, yönlendiren ve çıkan kalıntıları değerlendiren  arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt bu alana ömrünü veren bir bilim insanı. Ömrü gerçekten eski taş devri alanları araştırmakla, kazmakla geçti. 1978 yılında Elazıg Norşun Tepe, Sonra Urfa Lidar Höyük ve Newala Çori kazılarında bizzat yer alan Schmidt asıl kariyerini Göbeklitepe’de en zirveye ulaştırdı.

Göbeklitepe’de1990-93’lerde  yüzey araştırmaları yaptıktan buranın aranan yer olduğuna kanaat getirerek, Berlin Arkeoloji Endüstüsü adına burayı kazma kararı verdiğinde, dünya Newala Çori’deki çıkan kalıntıları tartışıyordu.

Prof. Dr. Klaus Schmidt  ise daha eski bir alanın umudunu içinde taşıyor,kazılarda ortaya çıkacağına inanıyordu.

Çünkü Newala Çori’de ortaya çıkan kalıntılar neolik çağın önemli ve en eski alanlarının da bu çevrede olması gerektiği düşüncesi olgunlaşıyordu…

Kazı için yazışmalar, raporlar, sunumlar derken, 1995 yılında ilk kazı vurulmaya başladığında hiç kimse mevcut tarih anlayışının değiştirecek kalınlılara ulaşılacağını bilmiyordu.

Kazı çalışmalarının başlamasından sonra sık sık ziyaret ettiğim Göbeklitepe’ye her geldiğimde şaşıp kalıyorum. 12 bin yıllık kalıntılar imkansız olanın başarıldığını gösteriyor. Hem insan zekasının muazam gücü, hem de bilinenlerin aksine her şey çok organizeli ve sistemli. İnsanların taş devri dediği, her şeyi taş temelinde şekillendirdiği dönem Göbeklitepe kazılarına kadar karanlıkta kalmışken, kazılardan ortaya çıkan kalınlar, anıtsal taşlar ve yarı insan, yarı hayvan heykeller, 12 bin yol önce insanların büyük bir organizasyona imza attıkları, kolektif bir yaşam yürüttükleri anlaşılıyor.

Bu taşların makinelerle yerleştirilmediğine göre, olağanüstü bir iş birliği ve dayanışmanın yaşandığı öngörülüyor.

Bundan on yıl önce defterime yazdığım bilgilere göre  kazı başkanı Prof..Klaus Schmidt  Göbeklitepe için bize şunları anlatıyordu: “Şu ana kadar bilinen ve insan eli ile inşa edilen en eski tapınak örneklerini bulduk. 1995 yılında arkeolojik kazılara başlamadan önce bu mimari eserlerden hiçbiri yüzeyde görünmemekte idi. Bu açıdan bakıldığında Göbekli Tepe kazıları ile ortaya çıkan eserler dünyanın bilinen diğer anıtsal mimari kalıntılarından ayrılır. Stonehenge eserleri ya da Malta adası tapınakları anıtsallık açısından Göbekli Tepe ile karşılaştırılabilir, ancak bu eserler her zaman toprak üzerinde bulunmuş ve yapıldıklarından itibaren insanoğlu tarafından görülebilmiştir.

Oysa Göbekli Tepe yapıldıktan sonra insan eli ile bilinçli olarak kapatılan kalıntıları ise binlerce yıl sonra çalışmalarımız sayesinde tekrar gün yüzüne çıkarıldı ve her yıl yaptığımız kazı kampanyalarında yeni eserler gün ışığına çıkarılıyor. Bu da Göbekli Tepe kazılarına taze bir ilgi yaratıyor, çalışmalarımız merakla takip edilmesini sağlıyor” diyor.

Göbekli Tepe’de ilk kazı çalışması yapıldıktan hemen sonra basının ilgi odağı haline gelmiş olmasına rağmen, Almanya’da yayın yapan Der Spiegel Dergisi’nin 2006 yılında Göbekli Tepe hakkında yayınlanan bir haberde, Hz. Adem ve Havva’nın burada yaşadığı iddia edilmesi ve bu haberin Türkiye medyasına çarpıtılacak bir şekilde yansıtılması, farklı bir ilgiyi de Göbekli Tepe’ye doğru çekti.

Kazı alanında ortaya çıkarılan buluntular, tarihin en eski yerlerinden birini ortaya çıkarması açısında arkeoloji dünyasında zaten var olan heyecanı daha da artırarak, buranın dikkatle izlenmesine neden oldu. Hem dinler tarihiyle yakından ilgileneler, hem de erken neolitik dönemi inceleyenler açısından kuşkusuz Göbekli Tepe kazıları oldukça önemli bir kazı alanıdır.. Burada eklemek gerekir ki Der Spiegel dergisinin bilimsel verilerden ziyade, dikkat çekme üzerine kurgu şeklinde yaptığı yayın kazı başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt tarafından hem Alman medyasında hem de Türkiye’ de tekzip edilmişti. Klaus Schmidt Göbekli Tepe’ nin arkeoloji bilimine, insanlık tarihine getirdiği yeni verilerle, bilgilerle eşsiz bir değer olduğunu,tüm dünyada buluntularının emsalsizliği ile tanındığına dikkat çekiyor ve Göbekli Tepe’nin bilimsel araştırmaların sonuçları dışında herhangi bir yakıştırmaya ihtiyacı olmadığını vurguluyordu.

Göbekli Tepe nasıl bulundu?

Göbekli Tepe ilk kez 1963 yılında, İstanbul ve Şikago Üniversiteleri’nin ortaklaşa yaptığı bir yüzey araştırmasında V 52 adıyla Neolitik yerleşme olarak saptanmış ve yüzey araştırmasıyla ilgili 1980′de Peter Benedict tarafından yazılan makalede alanla ile ilgili ilk bilgiler verilmiştir. Bu makalede Göbekli Tepe’nin yamaçlarının çakmaktaşlarıyla dolu olduğu ve en yüksek iki tepeciğin üstünün gömütlüklerle kaplı olduğu ifade edilmiş olasına rağmen, 1960′lı yıllardaki arkeoloji bilgisi, Göbekli Tepe’nin önemini anlamaya yetmemiş, bugünkü bilgilerle söz konusu yüzey araştırması sırasında gömütlük olarak tanımlanan bulguların, üst kısımları görülen Neolitik Dönem dikilitaşları olduğunu sonradan anlaşılmıştır. Bu yüzey araştırmasını yapan ekip, Neolitik Dönem’e ait Ergani Çayönü yerleşmesinde kazı yapılmasına karar vermiş ve Göbekli Tepe binlerce yıllık ıssızlığıyla, gizemiyle tekrar baş başa kalmıştır… Öte yandan 80’li yıllarda Göbekli Tepe’de arazisi olan Şavak Yıldız adında ki bir köylü, çift sürerken bulduğu iki heykel parçasını Şanlıurfa Müzesine getirmiş, ancak müze uzmanları eserleri o zamanlar neolitik döneme ait bu tür eserler bilinmediği için eserleri önemsiz  olarak tanımlar, ama yine de dikkatli davranarak Müze deposuna almışlardır..

Böylece 80’li yıllarda Göbekli Tepe yine keşfedilmeye çok yakınken, gözlerden kaçar ve 1995 yılına kadar gizemini koruyarak, bölgede ziyaret olarak bilinir. Daha sonraki yıllarda Alman Arkeoloji Enstitüsü Atatürk Barajı suları altında kalacak olan yine Neolitik Dönem’e ait Nevali Çori kazısına yürütmüş, kısa zamanda Nevali Çori’de neolitik çağına ait oldukça önemli bilgilere ulaşmıştır. Ancak baraj sularının yükselmesi nedeniyle kazılar ancak kısıtlı bir alanda yapıldığından dolayı, kazı ekibinde bulunan Klaus Schmidt, Nevali Çori kazılarının tamamlanması sonrasında, yeni bir proje planlama düşüncesiyle, bölgede bilinen diğer Neolitik yerleşmeleri dolaşmaya başlamış, bu çerçevede Göbekli Tepe’de yüzey araştırmaları yaparak, Nevali Çori kazılarının verdiği tecrübeyle, geniş alanda yüzeyde görülebilen kireçtaşı buluntuların, heykel ve dikilitaş parçaları olabileceğini kanısına vararak, Göbekli Tepe’yi daha derinlikli araştırma yapma kararı almıştır. Göbekli Tepe’nin önemini 1994 yılında yaptığı bu ziyaret sırasında keşfeden ve kitabında bunu yeniden keşif olarak anlatan Klaus Schmidt Göbekli Tepe’den bahsederek Urfa Müzesine geldiğinde Müze uzmanları 80’li yıllarda Müzeye getirilen iki eseri hatırlayarak bunları Klaus Schmidt e gösterirler. Böylece heykellerin gerçek olduğu ve neolitik döneme ait olduğu kesinlik kazanır. Göbekli Tepe ve Nevali Çori arasında ki benzerlikten yola çıkarak, buranın Nevala Çori’nin devamı olduğu düşünülürken, kazılar ilerledikçe Göbeklitepe’nin oldukça eski bir tarihe sahip olduğu anlaşılmıştır. Göbekli Tepe’nin geniş görüş mesafelerine hâkim, stratejik coğrafi konumu, inanılmaz büyüklüğü, çok özel bir Neolitik döneme ait bir alan olabileceği kanısına varan Schmidt dünyanın en eski tapınaklarına ulaşacağını belki de o günlerde hayal bile etmiyordu. Çünkü kazı ilerledikçe “Tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntular” ortaya çıkacaktı.

bu gün artık bir neolik çağ Profesörü olan. Dr. Klaus Schmidt, Göbeklitepe’yle ilgili ölmeden önce şunları ifade ediyordu: “12 binyıllık bir tarihi olan Göbekli Tepe, insanoğlunun en büyük adımlarından biri olan Neolitik Devrim’e dair, belki de yerleşik bilgileri sarsacak ipuçları barındırıyor. Tarihsel olarak, son avcı-toplayıcı toplulukların yaşantısına tanıklık etmemizi sağlıyor, yerleşik yaşama geçiş aşamasını temsil ediyor. Yıllardır kazdığımız alan, insanlığın çok önemli bir evresine, günümüzden 12 binyıl öncesine ışık tutuyor. Göbeklitepe tarımın başlamasının, hayvanların evcilleştirilmesinin, ilk kurulan köylerle birlikte yerleşik yaşama geçişin, sınıflaşmanın nüvelerinin oluşmasının; kısacası uygarlığın ilk adımlarının atılmasının gerçekleştiği çekirdek bölgelerden biri, belki de en önemlisi olan Bereketli Hilal yani Mezopotamya topraklarında yer alıyor olmasıdır. Yerleşmenin asıl önemi ise, son avcı-toplayıcı topluluklara dair bilgiler barındırması, tarihsel olarak, yerleşik yaşama geçiş aşamasını temsil etmesidir.. Kazıların ortaya çıkardığı şaşırtıcı gerçek ise şu: Göbekli Tepe, son avcı-toplayıcı toplulukların inşa ettiği, son derece görkemli bir kült merkezi, bir tapınaklar dağı. Büyük bir değişimin arifesinde olan, geçiş döneminin tüm sancılarını yaşayan avcı-toplayıcı topluluklar, bir anlamda, en azından tapınaklarıyla yerleşik yaşama geçmişler bile. Üstelik, sandığımızdan çok daha gelişmiş ve karmaşık sayılabilecek bir semboller dünyasına ve düşünsel düzeye sahiplermiş.”

“Yaklaşık 12 000 yıl öncesine, çanak-çömlekçiliğin henüz bilinmediği taş devrine (çanak-çömleksiz neolitik çağ) ait olan Göbeklitepe kalıntılar, Neolitik dönemde yaşayan insanların mimari yeteneklerinin olduğunu, hatta dinsel tören ya da bir tür olimpik kutlamalar için düzenli aralıklarla bir araya geldiklerini göstermesi açısından önemlidir. Bu yeni veriler, insanlık tarihine ilişkin önemli bir yanılgıyı da ortaya koyuyor. Yakın bir zamana kadar, Filistin’deki Eriha (Jericho) ile Konya’daki Çatalhöyük yerleşim alanlarının, insanlığın uygarlık ve kültüre doğru ilk adımını attığı zaman dilimi olan neolitik çağa geçişi temsil ettikleri sanılıyordu. Neolitik çağda, avcı-toplayıcılardan tarımla uğraşan, hayvan yetiştiren, evler yaparak, köyler oluşturarak yerleşik bir yaşam sürdüren çiftçiler ortaya çıkmıştı. Bugüne kadar, çiftçiliğin yapılmasıyla birlikte başlayan yerleşik yaşamın ekonomik ya da ekolojik nedenlerden dolayı ortaya çıktığı düşünülüyordu. O dönemin insanları artık basit ve geçici derme çatma kulübeler değil, kalıcı ve dayanıklı konutlar yapıyorlardı. Dolayısıyla, neolitik çağın getirdiği en önemli değişimlerden sayılan mimarlık da yerleşik yaşamla birlikte ortaya çıkmış olmalıydı. Ne var ki, Göbekli Tepe’de halen sürdürülen kazılar, birçok insanın bir araya geldiği ve düzenli aralıklarla yapılan dinsel törenlerin yerleşik yaşama geçişe neden olabileceği düşünülüyor. Ayrıca Göbekli Tepe’deki buluntular, mimarlığın avcı-toplayıcılar zamanında da var olduğunu ortaya koyuyor.”

Yaklaşık 12 000 yıl önce yapılan dev tapınağın ortaya çıkarıldığı kazı, Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) ile Urfa Müzesi’nin ortaklaşa projesi olarak 1995 yılında başlayan ve 2007 yılında Bakanlar Kurulu kararlı kazı statüsüne geçen ve bu statüde devam eden çalışmalar Alman kazıbilimci Prof.Dr. Klaus Schmidt’in ölümüne kadar kazı yönetimin başında bulundu. Bütün tartışmalara ve olumsuz bakış açılarına rağmen bilim insanı etiğini sürdürdü. Ani ölümünden sonra ise kısır bir tartışmaya sahne olan Göbeklitepe Unusco tarafından da dünya kültür mirası listesine alnınan kazı alanında çalışmalar belli belirsiz devam ediyor. Ortaya çıkarılan alan, kazılan alanın onda biri kadar olduğu düşünülürse, kazı çalışmaları yıllarca yürecek.

Nevala Çori’de de çalışan Schmidt’in Göbekli Tepe’de ortaya çıkardığı tapınağın bu denli yankı uyandırmasının nedeniyse onu yapanların avcı-toplayıcı insanlar olmalarına bağlıyor. O çağlarda yaşayan avcı-toplayıcı insanlar, henüz tam olarak yerleşik yaşama geçmemişlerdi ve çanak-çömlekçiliği bilmiyorlardı. O nedenle yaşadıkları dönem çanak-çömleksiz neolitik olarak adlandırılır.

Bu dönem günümüzden 11 200 ila 8600 yıl arasını kapsar.

Schmidt, tümüyle çanak-çömleksiz neolitiğe ait olan Göbekli Tepe’yle, hem çanak-çömleksiz hem de çanak-çömlekli neolitiğe ait evreler içeren Nevali Çori arasında büyük paralellikler, hatta kesin bir bağlantı olduğunu öne sürüyor. Kazıbilimci, bu iki yerleşim alanının, daha önce ortaya çıkarılan başka yerleşim yerlerinden çok farklı oldukları ve herhangi bir karşılaştırma yapılmasının yanlış olacağı görüşünde. 1992 yılında Atatürk Barajı’nın suları altında kalan Nevali Çori’de, konut benzeri yapıların ve havalandırma delikleri olan ambarların yanı sıra karmaşık yapılı mozaik tabanları olan bir tapınak bulunuyordu. Yaklaşık 10 500 yıl önce yapılmış olan tapınak, üzerlerinde insan kabartmalarının yer aldığı destekler, bir mihrap, taştan oyulmuş, yılanlardan saç örgüleri olan bir büst, ayrıca insan-hayvan arası figürlerden kopan parçalardan oluşuyordu. Kazıbilimciler, Göbekli Tepe’deyse, bugüne kadar çapları 20 metreye varan daire biçimli 4 anıtsal alan ortaya çıkardılar. Kazı yerinde bulunan sayısı 40 ı geçen T biçimli dikilitaş üzerinde aslan, yılan, boğa, koç, tilki ve turna kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürleri yer alıyor. Tapınağı, ayrıca doğal boyutlarında, taştan oyulmuş çeşitli yabani hayvan heykelleri süslüyor. Ayrıca Nevali Çori’de bulunan bir insan heykelinin aynısı Göbekli Tepe’de de çıkarılmış. Kazıbilimciler, şu ana değin çıkarılan kalıntılardan, bu yerleşim alanının yaşının en az 12 000 olduğunu ifade ediliyor….

 

NEMRUT’UN GİZEMİ… 

                                        

Nemrut Mezopotamya tarihinde, kültür ve coğrafyasında karşımıza çıkan önemli bir adlandırma. Bitlis sınırları içerisinde  bulunan  ve krater bir göle sahip olan dağın ismi Nemrut’tur.  Yine Adıyaman sınırları içerisinde yer alan ve Kommagene uygarlığına ait tapınağın bulunduğu dağa da Nemrut adı verilir.  Urfa’da ise Nemrut baskıcı bir hükümdardır. Hz İbrahim’i ateşe atan, Tanrı tanımaz, putperest bir zalimdir. Ayrıca  Asur Kralı Asurbanipal’ın ordularına komutanlık ettiği yere de  Urfa’da Nemrut Tahtı  adı verilir. Burası daha sonraları  Der Yakup Kilisesi olarak faaliyet gösterecek ama, Nemrut’la ilişkilendirme devam edecektir. Ve yine Kuran’da Nemrut’un  Hz İbrahim’i ateşe atması ile ilgili ayetler vardır . Sümer tabletlerinde de Nimrud diye bir kentten bahsedilir.

Yani Nemrut,  Mezopotamya’nın tarihinde bir duayendir.Halk arasında ise Nemrut hep zalim ve baskıcı bir hükümdar olarak bahsedilir.  Baskı ve şiddetle insanların yaşamlarına kast edenlere Nemrudi denilir. Nemrudi Kavmi nitelendirilmesi de buradan gelmektedir.

Antiochos Tapınağı 

Nemrut olarak adlandırılan yerlerin içerisinde en gizemlisi ve ilgi çekici olanı  kuşkusuz , Adıyaman’daki Nemrut Dağıdır. Bu dağ, tam bir gizem dağıdır.   Kommegene Kralı  ilk kez M.Ö 850 yıllarında yazılı tarihe konu olur.  Atatürk Barajı sularına gömülen Samsat, o dönemin  başkentidir. Asur yazıtlarında buralardan  “dünyanın cenneti”  diye bahsedilir. Lübnan’da yetişen sedir ağaçlarından burada  yetiştiği de yazılıdır .

Gerçekten de bütün gezginler Nemrut yamaçlarında incir, nar, elma, ceviz, dut ve binbir çeşit yabani meyve yetiştiği belirtilmiştir. Bugün, bahsedilen cenneti çağrıştıran bahçelerden eser yok. Köylerin çevresinde kendi ihtiyaçları kadar yetiştirilen meyve bahçeleri geçmişin mirasını taşıyor. Dut, incir ve üzüm hala ilk günkü doğallığında yetiştiriliyor ama her gün biraz daha azalarak. Bütün kesilmelere ve yakılmalara rağmen meşe ağaçlarını,  Nemrut’un yamaçlarında görmek mümkün, ama  orman denilecek kadar  da az …

Kommagene Halkı tarafından kutsal sayılan Nemrut Dağı, Kral I. . Antiochos tarafından yapılan tapınakla daha bir kutsallık kazandı. Doğu ve batı teraslarında boyları on metreyi bulan dev tanrı heykelleri yaptırdı. Tapınakla birlikte kendisini de tanrı ilan etti. Bu tapınak, öyle bir tapınak ki, bütün ülkeden görülüyor, gece boyunca tapınağı aydınlatan kandiller, meşaleler  yakılıyor, ayinler düzenleniyordu.Görkemli tapınak o dönemde çok kültürlü ve çok dilli bir yapıya sahip olan Kommagene Halkına uygun olarak inşa edildi. I .Antiochos’un amacı yeni bir dinsel eğilim yaratmak, Komagene halklarıyla bir sözleşme yapabilmekti. Bu sözleşmeye uygun olarak, devasa heykellere birden fazla dilde isim verdi. Amaç, hem siyasi birliği sağlamak, hem de bir türlü federasyon olan Kommagene Krallığını güçlü kılmaktı. Güçlü ordulara karşı halklarını yanına alan I. Antiochos kısa sürede sanat, kültür ve ticarette gelişti. Doğu ve batı uygarlığını  sentezleyen Kommagene görkemli yapıların inşasına girişti. Bu arada Romalılar Kommagene’nin başkenti Samsat’ı işgal etmek için saldırılar düzenledi. Ama, Kommagene halkı büyük bir direnişle kentlerini savundu ve Romalıları gerileterek, işgali önledi. Bunun üzerine I. Antiochos’un ünü kısa sürede yayıldı. Ancak, bu kazanılan zafer kısa sürdü. I. Antiohos bir süre sonra öldü. Kutsal Dağ Nemrut’a, babasının yanına gömüldü. Bugün bu mezarın dev tümülüsün altında olduğu sanılıyor. Kısa sürede parlak bir uygarlığı yaratan Kommagene Krallığı Romalılar tarafından  yıkıldı.Tapınakları görkemini kaybetsin diye yakıldı, heykeller yıktırıldı. Halkı Babil’e sığınmak zorunda kaldı. Yıkılan tapınak büyük bir sessizliğe gömülecek, 1881 yılına kadar varlığı pek bilinmeyecekti.

Nemrut Dağı’nın zirvesindeki eserlerden ilk söz eden  ve bunların Asurlular’dan kalma olduğunu tahmin eden, 1881’de Diyarbakır’da yol yapım işlerinde görevli Alman Mühendis Karl Sester’dir.  Sester’in verdiği bilgiler doğrultusunda  Alman Kraliyet Akademisi tarafından araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilen  bilim adamı Otto Punchtein başkanlığındaki ekip, Nemrut Dağı’nın tepesindeki tümülüs ve tümülüsün doğu ve batı yanlarında oluşturulmuş teraslar üzerindeki devasa heykeller ve çeşitli kabartmalardan oluşan eserler üzerinde çalışır. Uzun çalışmalar sonunda Grekçe yazılı kitabeyi çözen Punchstein, bu eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı 1. Antiochos tarafından yaptırıldığını keşfeder. Antiochos’un ağzından yazılan kitabe, Nemrud Dağı’nın sırrını ve Antiochos’un yasalarını içermektedir.  Daha sonra Alman Mühendis Karl Humann ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurucusu Osman Hamdi Beyin de katıldığı Nemrut Dağı çalışmaları 1953’ten 80’li yıllara kadar Amerika’lı Arkeolog Theresa Goell ve Friedrich Karl Dörner  ve 1986 yılından itibaren, Dörner’in öğrencisi Sencer Şahin tarafından sürdürülmüştür.

Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine alınan Kommagene doğu ve batı uygarlığını sentezleyen bir kavim olarak tarihe geçti. Kommagene halklarına gelince kimler olduğu konusunda pek bilgi yok. Ancak kitabelerde , bazı Medce  kelimelerin  bulunması ilgi çekicidir. “Kom (Kon)” Medce ve bugünkü Kürtçe’de topluluk, “gene” ise karınca anlamındadır.  Burada yaratılan uygarlığın  Kürtlerle bir ilişkisi var mıdır bilmiyorum  ama kullanılan  figür ve kabartmaların bir kısmının halen kullanılır olması  bana ilginç geliyor. Adıyaman,Urfa  ve Malatya, Elazığ dolaylarında   Kadınların  Kufi denilen baslık kulanması, heykellerin de bir çoğunun kufi başlıklı  olması bir tesadüf müdür yoksa, bin yılların bir etkileşimi midir?

Olduğunu düşünüyorum…Ama bu kısmını tarihçilere bırakmak en doğrusu.

Nemrut’ta ilginç olan  sadece tapınak ya da  heykeller değildir. Güneşin  doğuşu güzellik kavramının içini dolduracak kadar güzel ve farklıdır. . Kıpkızıl bir tepsi gibi doğan güneş bütün ihtişamını sanki bu mekanda ortaya koymaktadır. Zannetmiyorum ki, güneş bir başka yerde bu kadar etkileyici ve muhteşem doğsun. …

55924164_2188535017897319_5324949102675361792_n

 

Urfa betonlar içinde bahar yeşili…

Urfa ya da Riha kadim bir şehir. Tarihin bilinen en eski tanığı ve aynı zamanda mağduru. Bu baharın en güzel günlerinden biri. Kış uzun sürdü,halen de hava bayağı serin. Yağmur bulutları görünmese de sanki yağacağina dair bir his var içimde. Bu yıl çok yağmur yağdı. Her taraf yeşil. Ama insanin sinirini beton bloklar sıkıyor. Bayağı üst üste binalar var. Doğayla tezat.

Sarı çiçek denizine dönmüş. Her taraf sarı çiçek. Yörede hardal olarak bilinen çiçek bahar mevsiminde kendiliginden yetişiyor…

Bahar yağmurlarında ıslanmak.

 

Hava serin ve ıslak. İnsanı üşüten, hatta yüzünü yakan bir esinti var. Buz gibi demek mümkün,  sanki yel soğuk bir dehlizden geliyor gibi.Taşlar, toprak ve bütün bitki örtüsü ıslaklık içinde. Çimle kaplı toprak yumuşamış, yer yer su birikintileri, küçük gölcükler oluşturmuş.

Yükseklerde eriyen kar, derelerde delice bir akıntıya dönüşmüş, Karacadağ  eteklerinde biriken su hızlıca ovaya akıyor. Köpük köpük, soğuk sular, taşlardaki toprağı da alıp, daha aşağılara yol alıyor. Siyah bazalt taşlar, suya bend olurken, müthiş bir akıntıya dönüşüyor. Su taşlara çarparken, senfonik bir ses oluyor,huşşş huuuşş…

Karacadağ baharın en güzel deminde kendini yeniden var etme telaşında. Bitki örtüsü serinliğin korkusuyla fazla büyümese de, kendini iyice belli ediyor. Her taraf yemyeşil. Topraktan fışkıran incecik çim, koca dağı yeşile boğmuş.

Bulutlar, bembayaz pamuk dağları gibi mavilikler içinde,  gökyüzünde asılı duruyor. Karacadağ engebeli bir dağ olmadığı için,  bulutlar yüksek yaylalara inmiş durumda.

Bahar bütün aydınlığıyla yeryüzüne inse de, kışın tortusu halen bütün doğada varlığını koruyor. Yüksek yerlerde kar, daha alçak yerlerde ise sis ortamı serin, hatta soğuk tutuyor.Hele birazcık yağmur yağsın, ortalık iyice soğuyor; insan dışarıda, açık alanda duramaz duruma geliyor.

Bembeyaz bulutlar Karacadağ zirvesinde hızlıca yer değiştiriyor, iç içe geçerek, daha bir kalın bulut katmanları oluşturuyorlar. Bembeyaz dağ sülietleri gökyüzünü kaplarken, gri bulutlar giderek daha fazlalaşıyor, bir süre sonra da beyazlığı yutarak, gökyüzünü kurşuni bir renge boyuyor, bulutlar ağırlaşıyor. Ve böylelikle yağmur yüklü bulutlar bütün alana yayılıyor.

Hazal ve  aynı mahallede oturan, beş kadın, havanın soğuk ve yağışlı olma ihtimali olmasına rağmen, geçimleri için  kenger toplamaya,  kıraç alanların yoğun olduğu Karacadağ eteklerine doğru yol alıyorlar. Yüzlerce kadın bahar geldiğinde aynı şekilde kengerin izini sürerek, topraktan söküp, pazarda satarak geçimlerini sağlamaya çalışıyor.

Hazal ve arkadaşları hem yürüyor, hem de taşlar arasında filizlenen kengerleri bir bir bulup, topraktan sökerek, sırtlarında ki heybelerine atıyorlar.

Kenger bulmak için Siverek’ten bayağı uzaklaşmak , hatta kıraç ve taşlık alan  olan Karacadağ zirvesine kadar gitmek gerekebilir.

Çünkü kenger daha çok yüksek, yağmur alan ve kıraç toprakları seviyor, daha çok  insan elinin değmediği yerlerde filizleniyor.

Kenger toplamak için de bu zorlu yolculuğu göze almak, yağmur ve gök gürültüsü altında toprağı adımlamak gerekiyor. Her taşın yanı başında biten kenger, dere kenarlarında daha çok sıklıkla filizleniyor, çabuk yapraklanıyor.

Kenger aslında bir tür diken.  Toprakta kalan kök kısmı; on beş, yirmi santimetrelik uzunlukta ve parmak kalınlıkta beyaz bir yapıya sahip. Kenger yağmur yedikçe hem toprağın derinliğine, hem de güneşe doğru uzuyor, büyüyor. Sıcaklar başladı mı kuruyor ve yaz sonunda kökünden ayrılarak, rüzgarın akımına göre yerden yuvarlana yuvarlana tohumu bütün dağa yayılıyor.

Bu nedenle kengerin yönünü rüzgar ya da küçük hortumlar belirler, tohumunun her yere ulaşmasını sağlar.

Hazal,  havanın serinliğini iliklerine kadar hissetse de, korkusu yağmur yüklü bulutlar olduğu için, zaman zaman gökyüzüne bakarak, arkadaşlarını uyarıyor.

“Kadınlar hızlı olalım. Yoksa yağmur bizi fena ıslatacak. Dereler taşarsa halimiz yaman”

Arkadaşları söylenenlere aldırış etmiyor görünseler de, aslında hepsinin korkusu aynı. Yağmur bir başlarsa en az, bir saat sürer ve şimşekler çakarak, ortam suya boğulur. Kısa sürer ama sarsıcı ve yıkıcı olur.

Hazal ve arkadaşlarının sabah  saatlerinde başladıkları kenger toplama işi çuvalları dolana kadar sürmek zorunda.Her kadın kendi çuvala benzeyen heybesini doldurmak ve sırtıyla taşımak zorunda. Kadınların işi zor, grup halinde toplamaya çıkmalarının avantajları olsa da, akşam olmadan hem çuvallarını doldurmak, hem de aynı yolu yayan yürüyüp, evlerine dönmek zorundalar. Her şey normal giderse çuval öğlene kadar dolar, ama filizlenen kenger saklı yerlerde olursa, kadınların daha fazla yürümesi ve taşları tek tek kontrol etmesi anlamına geliyor. Yağmur ise kenger toplayıcı kadınlar için tam bir felaket.

Altı kadın, yana yana, iç içe yürüyor. Aralarında birkaç adım boşluk bırakarak, daha yükseklere doğru toprağı didikleyerek ,kenger bulmaya çalışıyorlar.

Hazal yirmi sekiz yaşında ama daha büyük gösteriyor. Sırtındaki yükün ağırlığı, yüzüne yansımış. Alnındaki kırışıklar kalınlaşmış, gözleri derine kaçmış ve avurtları çökmüş. Buna rağmen güçlü bir kadın görüntüsü veriyor.

Elindeki demir çubuğu toprağa sapladı mı, boşa gitmiyor. Her seferinde el büyüklükte bir kengeri sırtındaki heybesine atıyor.

Bulutlar giderek toplanıyor ve bütün Karacadağ’ı kaplıyor. Gökyüzü artık gri ve kaplara bulutlarla kaplı.

Hazal gökyüzüne bakınca iyice tedirgin oluyor ama elden gelen bir şey de yok. Çaresiz kengerin peşinden gidecek. Çuval dolana kadar, gerekirse Karacadağ zirvesine çıkacak.

Bu Karacadağ ilginç bir yer. Yükseltisi de çok belirgin değil, hatta hiç değil. Ama rakımı dağ için yeterli  ama hiç dağa benzemiyor.

Ağaç yok, alabildiğince kara bazalt taş ve yüksek yaylalardan oluşuyor. Eriyen kar ve yağmur suları bulabildiği yatakları dereye çevirmiş.Her tarafta bahar aylarında coşan derelere  rastlamak mümkün.

Korkunç bir taş dokusu mevcut. Sanki her bahar yağmurlarla birlikte taş yağmış. Öylesine sık ve  yoğun. Toprak ise taşların arasında gizli ve buralar kenger kaynar.

Kenger yabani bir köklü bitki, doğal yollarla yeşeriyor, yetişiyor. Yurdunu rüzgar, rengini yağmur, ömrünü güneş belirliyor. Her baharda filizlenen kenger, yazın kuruyunca,bu kez yakacak olarak  toplanıyor.

Karacadağ geneline yayılan kenger tohumu, kışın yağan yağmurlarla yemyeşil, dikensi bir bitki olarak filizleniyor. Birkaç çeşit yemeği yapılan kengerin bembeyaz kökü çig de yeniliyor.

Hazal

“Kızlar bulutlar”

“Bulutlar diyorum. Yağmur yüklü bulutlar giderek ağırlaşıyorlar.Valla yağmur geliyor. Biraz acele etsek iyi olur. Yoksa yağmur bizi sırılsıklam edecek. Hızlanalım ”

Konuşmasını bütün kadınlar duymasına rağmen cevap vermiyorlar. Sadece içlerinden bir ikisi gökyüzünde kalın bir örtü oluşturan bulutlara bakıyor, o kadar…

Hepsinin tek derdi var. Çuvalını doldurup, en kısa zamanda evlerine dönmek.Tek düşünceleri bu. Bu nedenle ellerindeki seksen santimetrelik “qizık” denilen demir çubuğu yere sapayıp, kengerleri topraktan söküyorlar.

Bir yandan yürüyorlar, bir yandan da kenger için toprağa bakıyorlar. Gözler yerde, kafa bulutlarda.

Arada bir çobanlara rast geliyorlar, ama kimse kimseyle konuşmuyor.

Bu mevsimde çoban çok olur Karacadağ’da. Koyunlar sabah akşam otlak alanlara salınır, taze otla beslenerek, olağanüstü yağlı bir süt verir.

Baharda Karacadağ  yemyeşil olur. Baharın bütün parlaklığını üzerinde barındırır, taşlar bile ışık saçar. Küçük dereler eriyen kar suları yağmurların sayesinde coşar.

Hazal bir an durakladı, gökyüzünde biriken siyah bulutlara baktı. Yağmur ufukta belirmiş, büyük bir hızla üzerlerine doğru geliyor. Bulutlardan yağmurun döküldüğünü, şiş gibi yere indiğini görüyor. Ortalık iyice karanlık olmaya başlarken, ağır ağır bulutların yeryüzüne indiğine tanıklık ediyor.

Şimşekler çakınca hepsi birden irkiliyorlar.

Önce ışık, sonra korkunç bir ses. Yeri göğü titreten, inleten bir ses…

Birbirlerine yaklaşıyorlar. Ellerindeki demir çubukları hemen atarak, en yakın bir kayalığa sığınmaya çalışıyorlar. Demir çubuklarının yıldırımı çekeceklerine inanıyorlar. Bu nedenle  hızlı bir şekilde oradan birkaç metre de olsa uzaklaşıyorlar.

Etrafları alabildiğince taş ama sığınacak bir kapalı alan yok,  insanı koruyacak bir kaya oyuğu bile yok. Çobanların bu durumda sığınmak için yaptıkları taş yapılar dışında gidebilecek bir yer yok. En yakın köy yarım saatten daha uzak. Çaresiz sığınıyorlar bir metre yükseklikleri olan taş duvarlı korunaklara. Korunaklar aslında çobanların kuzey rüzgarlarına karşı elle yaptıkları taş bölmeler. Bir metre yükseklikte olan duvarlar, sıvasız,damsız  ve üç taraflı bir duvardan ibaret. Çobanların buraları mola yeri olarak kullandıkları anlaşılıyor. Kuzey rüzgarlarının yakıcı ve dondurucu etkisi bu şekilde birazcık da olsa kırılır.

Hazal  ve arkadaşları kara taşlardan yapılan, çoban korunakların içinde birbirlerine sokularak, korunmaya çalışıyor…

Yapılacak başka da bir şey yok. Ne sığınacak kapalı bir yer var, ne de geri dönme imkanları. Yağmurun dinmesini bekleyecekler. Yağmurun ilk damlaları sert ve soğuk. Ardından gelenler ise artık kovadan boşalan su misali…

Kara bulutlar iç içe geçtikçe ,gökyüzünden yere doğru elektrik akımı kıvrılarak  şiddetli bir şekilde şimşek çakar. Önce ışık, sonra korkunç patlama sesi Karacadağ’ı  sarsar ve şimşek gökyüzünden yere doğru elektriklenerek, şiddetli bir patlama yaşatır. Sesten kaynaklı sarsıntı ve ortama yayılan ışık ise tam anlamıyla insanın yüreğini ağzına getiren cinsindendir.

Yağmur ise o kadar hızlı ki, dağ bir anda suya kesiliyor. Gökyüzünden tonlarca su bir anda dökülüverir, yağmur hızlanarak devam ediyor.

Sanki dersin Nuh Tufanı.

Kenger toplayan kadınlar yağmur altında iliklerine kadar suya battılar, ıslandılar, üşüdüler. Tir tir titrediler. Çaresiz sokuldular, yek vucut oldular. Öyle ki hiç biri konuşacak halde değil. Boğulmalarına ramak var. Üzerlerindeki elbise sırılsıklam.

Hem ortamın soğukluğu, hem de elbiselerin ıslaklıkları vücut ısılarını iyice düşürüyor.

Yağmur hızlandıkça, bulutların kuzeye kayması da aynı hızla oluyor. Ama yeni bulutlar, yağmurun hızını biraz daha artırıyor…

Bahar yağmurları delice bir hızla yağıyor, yağıyor, yağıyor.

Öylesine hızlı, öylesine serin ve ürkütücü.

Güneş bulutların arasında kendini göstermeye başladığında bile yağmur devam ediyor bir süreliğine. Sonra müthiş bir parlaklık ve olağanüstü bir sessizlik.

Güneşin ışınları, yeryüzündeki parlaklıkla birleşince, ortaya müthiş bir ışık seli oluşuyor. Ta ufukta gökkuşağı yarım daire çizerek  yedi renkli  görüntü ortaya çıkıyor.

Her taraf su,  ıslak ve serin. Ateş yakmak isteseler bile, her şey ıslanmış durumda. Ne beklemeye zamanları var, ne de kurulanmaya…

Öylece çuvallarını sırtlayarak, bir su samuru misali, demir çubuklarının bulunduğu alana doğru ilerliyorlar. Herkes çubuğunu alarak, kenger toplamaya devam ediyor. Bir süre sonra ıslaklık ve serinliğe yenik düşerek, geri dönmeye karar veriyorlar. Çuvallar dolmasa bile yeterince kenger toplandı. Hem yemekleri, hem de bir miktar satmalarına yetecek kadar var.

Sevindiler buna. Üşüdüklerini de unuttular, dönerken de kenger toplamaya devam ettiler.

Bayağı yürüdükten sonra, geçecekleri dereye vardılar.

Öyle bir su var ki, anlatılmaz. Dere adeta nehir olmuş. Dağın bütün suyu dereye akmış gibi. Dereyi nasıl  aşacaklar bu çuvallarla. Kıyısında bekleyip, kendi aralarında tartışmaya başladılar.

Etrafta ne çoban, ne de kimseler var. Kıyı boyunca rahat geçebilecek bir yer aradılar. Ama nafile. Su sel olmuş, dere nehir. Kapılırlarsa dönmelerine, kurtulmalarına imkan yok.

Elde demir çubuklar,sırtlarında kenger çuvalları bayağı yürüdüler dere boyunca. Umutları tükenmek üzere, gün bitti bitecek.

Ne yapıp, edip bir yerden geçmeli karşıya. Köprü yok, geçit yok.

Su insan boyu kadar yükselmiş…

“Daha aşağılarda büyük kayalar var, belki oradan geçeriz.” dedi içlerinden biri. Herkes inanmak istedi buna.

Yürüdüler, yürüdüler.

Gerçekten de hem dar, hem de kayalık bir alana vardılar.

Buradan da geçemezlerse öylece kalacaklar, gece kurda kuşa yem olmak, belki de donup ölecekler.

Önce bir umutla beklediler , suyun azalması için. Ama su bir kez hız almış, hiç durur mu? Sel ta dağın zirvesinden akıyor, dere bir nehir edasıyla hiç geçit vermiyor.

Beklediler, beklediler.

İçlerinden biri kendini suya bıraktı. Elindeki demir çubuğun yardımıyla ilerlemeye çalıştı. Diğerleri de arkasından suya daldılar. Ama su o kadar hızlı ki ilerlemek ne mümkün. Kadınlar hareket ettikçe su daha da hızlanıyor,  hızlanınca kadınlar dengesini zor bela tutuyor. Ta ki güçleri tükenene kadar çırpınıp duruyorlar.

Sonra su savuruyor altı kadını. Bir o yana, bir bu yana suya kapıldılar. Ne yüzebildiler, ne de geri çıkabildiler.

Öylece sürüklendiler…

Önce ellerlinde ki demir çubuklar, sonra topladıkları kengerler suya kapıldı. Suya kapılan kenger çuvalları girdaplarda kaybolurken, Hazal ve arkadaşları suyun içinde debelenip duruyorlar.

Bir süre öylece sürüklendiler. Kayalara çarptılar, ağaç köklerine takıldılar ve daha  aşağılarda suyun gücünün azaldığı yerlerde bitkin, halsiz bir şekilde kenara çıkabildiler.

Ölmediler ama ölmediklerine de sevinemediler. Bedenleri yara bere içinde, ıslak ve üşümüş halde  ölümün eşiğinden döndüler.

Gün boyu topladıkları kenger çuvalları ise azgın derenin sularında bir süre yüzerek, gözden kayboluyor.

Kıyıda bir birlerine sokulan kadınlar ağladılar, üşüdüler, titrediler ve akşam olurken, elleri boş evin yolunu tuttular.

Kimse çığlıklarını duymadı, aç sefil gün boyu yağmuru yediler, derede sürüklendiler, tek tek topladıkları kengerleri koruyamadılar.

Kendilerini bekleyen çocuklarına, eşlerine sarılamadılar bile.

Büyük bir hayal kırıklığı içinde, yoksul barınaklarına sığındılar.

Hazal o gece hiç uyumadı, bedeninde oluşan çürüklerin acısı yüzüne, ıslaklık yüreğine vurmuştu. Tirtir titredi gece boyunca.

Kengerlere mi yansa, yoksa vücudunda açılan yaralara mı bilemedi…

Suda bile bu kadar üşümediğini hatırladı…

Üşüdü, üşüdü…

 

 

 

 

 

Benim Kentlerim…

 Sanırım  iki ya da üçüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz sınıfa bir harita getirdiğinde heyecanla seyretmeye başlamıştık. O güne  kadar ben ve çoğu arkadaşım ilk defa harita görüyor,haritanın ne olduğunu bilmiyorduk..Teneffüste hepimiz birbirimizi ezercesine  haritanın başına toplandık.

Haritada rastgele gele bir yer bularak sevinç içinde bağırıyor,  adını yüksek sesle söyleyerek kenara çekiliyorduk.

Benim de gözüme ilk ilişen Van Gölü olmuştu. Hem  göl alanının mavi oluşu, hem de maviliğin çevresinin kahverengi olması kafamda tezatlık yaratmış,dikkatimi çekmişti.

Bunun bir tesadüf olsa da, haritada ki yerinin kolayca bulunması benim Van Gölünü kolayca bulmama neden oldu.

Ben haritada Van Gölünün yerini ezberlerken, 1976 yılında Van Muradiye’de şiddetli bir deprem olmuş, Van ismi evde, çarşı pazarda sık sık dile gelmişti.

 O yıllarda yoksul evlerimizde ne elektrik, ne de televizyon vardı.Olup bitenleri büyüklerimizden öğreniyor, zaman zaman çarşı pazarda ağıt yakan dengbejlerden, ozan ve şairlerden  duyuyorduk.Bazen olayın hemen ertesinde, bazen olayın çok sonrasında gezici şairlerin ağzından dinliyorduk.

Van adını ilk kez o zaman duymuştum. Sınıfımıza asılan haritada mavi zeminde yazısını görünce, zihnimde kalıcı bir iz bırakmıştı. Böylelikle haritada doğduğum kenttin yerinden önce Van Gölünün yerini bellemiştim.

Bir  dengbejin sesi önce kulaklarımda, sonra zihnimde bir ayraç açmiş, Van diye bir yer olduğunu öğretmiş,harita ise iyice pekiştirmişti.

Gezici ozanın yüzü hala zihnimde duruyor. Kısa boylu, biraz tıknaz ve iri kafalı bir erkekti… Söylediklerini anlamasam bile  acıdan, ölümden bahsettiğini hissediyordum. Kürtçe, Türkçe söylediği, ağlayarak anlattığı olayın,1976 yılında gerçekleşen Muradiye Depremi olduğunu öğrenmem için birkaç yıl daha geçmesi gerekiyordu. Van’ın kent hali de o yıllarda zihnimde şekillenmeye başlamasına rağmen, Van dinilince aklıma hala  uçsuz bucaksız göl gelir.

O yıllarda denizi bilmiyordum. Denizle göl arasında çok fark yoktu zihnimde. Gözün alabildiği kadar suyun bulunduğu her yer deniz ya da göl olabilirdi.

Çocukluk aklım işte.

Sonra uzun bir sessizlik, uykuya yatar gibi bir dönem geçirdim.

Van’ın hem yeşil, hem sulak, hem de deniz mavisi gibi bir yer olduğunu anlatımlardan, karposttal ve kitaplardan öğrendim.

Öylece sürüp gitti. Ben sıcak, düşük rakımlı bir kentin sakini, Van ise yüksek rakımlı dağların yurdu…

Hem uzak, hem de kar boran soğuk ama bir o kadar da sıcak.

Yıllar böyle devam etti. Çocukluk dönemini geride bırakıp, gençlik yıllarıma adım atınca, çevremde olan herkes gibi ben de İstanbul’u düşleyen birisi oldum. Van zihnimin arka planına itildi.Artık haritada ilk bakışta İstanbul’u görüyor, İstanbul’u düşlüyordum.

Harita zihnimde asılıydı. Ağıtları unutmuştum ama gölün maviliği hep yerinde duruyordu.

Şunu anlıyordum. İnsan için bazı kentler sadece harita üzerinde kalmıyor. İnsan onlarla büyüyor, onlardan etkileniyor ve onlara benziyor.

Ben de öyle oldum.

Çoçukluk yıllarımın kenti Diyarbakır’dı.

Diyarbakır benim için çok yakın, sıklıkla gidip geldiğimiz bir yerdi.  Urfa’ya gitmez, bütün ilişkilerimiz Diyarbakır’da şekillenirdi. En önemlisi halam vardı Diyarbakır’da. Gidip gelebileceğimiz bir ev vardı yani. Bu nedenle Siverek neyse, Diyarbakır benim için oydu. Ruhumun bir parçası, zihnimde çakan kıvılcımdı. Haritada ki yerinden öte, bir sığınacak yurttu benim için.

Sonra İstanbul…

Uzak ama bir o kadar yakın olan İstanbul. Kocaman bir yer.  Öylesine karmaşık, öylesine görkemli ve öylesine kalabalık ki. 

Başım dönmüştü ilk gördüğümde. Beton binalar, sürekli hareket halindeki arabalar beni ilk anda şok etmişti.

Kaybolmuştum, her kes gibi,milyonların birbiri içinde kaybolduğu gibi.

Kimsenin kimseden haberi olmadığı kocaman bir dünyaydı İstanbul.

Sonra bütün bunlar çocukluk, ergen yıllarımın kenar süsleri olarak zihnimde kaldı.

Bambaşka hikayeler, bilgiler, tarihin dehlizlerinde saklı gerçekler bazı kentlerin haritadaki yerlerinden daha önemli olduğunu öğrendim.

Ne İstanbul bildiğim İstanbul,ne de Diyarbakır bildiğim Diyarbakır’dı.

Her kenttin apayrı hikayesi, tarihi ve kültürü vardı.

Uzakta, doğuda  olan Van ise bambaşka bir yerdi benim için. Hiç gitmediğim ama her seferinde zihnimde canlandırdığım bir yer.

Gizemli, uzak ve egzotik.

Okul sıralarında öğrendiklerimin dışında, şiirlerden ve demgbejlerin klamlarında saklı ağıtlar bambaşka gerçekliklerden bahsediyordu.

İşte o gün bu gün bazı kentlerin isimlerini duyunca zihnimde bazı kıvılcımlar çakar…

Diyarbakır, hayatımın şekillenmesinde önemli bir yeri olan; üniversiteyi bitirdiğim yoksul ama bir o kadar da devlemend bir kent.Yaşamla ölümün iç içe geçtiği, birbirinin kucağında büyüdüğü kadim bir şehir.

Van, hayatımın ilk kıvılcımı, haritada öğrendiğim ilk yer ama ancak 37 yaşında gidebildiğim, her zaman özlediğim bir yer.

Ve İstanbul.

Her şeyin bol olduğu ama aynı zamanda yoksun ve yoksulluğun her adım başı hissedildiği kaotik bir kent. Yedi düvelden insanın harmanlandığı; dillerin lal,  renklerin mat olduğu yedi tepeli kent…Deniz kokan, balık ve metal kokan, çağlar sarmalı bir kent.

Karacadağ

d027ea2a-5e53-4198-b4e1-afd0912570cd

 

Ergün Eşsizoğlu

27 Ocak 2016 ·

Bunu Biliyor muydunuz Diyarbekir Karacadağın dünü bugünü

Evliya Çelebinin seyahatnamesinde sığ ormanlık alan olarak anlattığı Karacadağ’da bugün tek tük ağaç kaldığını biliyor muydunuz?
Evilya çelebinin bu konudaki görüşlerini, günümüz gerçekliği ile birleştirerek anlatmaya çabalarken, bu konuyu Belgesel Fotoğraf sanatçısı Şeyhmus Çakırtaş’ın anlattığı yazıyı görünce işi ehline bırakmak gerektiğini düşündüm, buyrun birlikte okuyalım bu güzel satırları:

“….Evliya Çelebi’nin ormanlık alan diye söz ettiği, bir zamanlar binbir çiçek yetişen Karacadağ’da artık sadece kıl çadırlar ve develer var…
Karacadağ, Diyarbakır-Urfa-Mardin üçgeninde oldukça geniş bir alana yayılan, sönmüş volkanik bir dağ. Yöre insanı dışında, çoğu kişi Karacadağ’ın bir dağ olduğunu bile bilmez ya da fark etmez. Çünkü dağlarda olan birçok yeryüzü şekli ve dağ dokusuna Karacadağ’da rastlanmaz. Daha çok yüksek bir yaylayı andırır. Ama yayla değil, basbayağı dağdır. Dağın rakımı Urfa sınırlarında 550 metreyken, daha üst kısımlarına gidilince 1915’e kadar ulaşır. İnsan yükseltinin farkına bile varamaz. Derin vadileri, yüksek uçurumları yoktur. Ancak yükseltisi kışın zemheri bir soğuk, yazın serin bir esinti olur insanın yüzünde…
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Karacadağ’dan bahsederken, sığ ormanlık alanların varlığına dikkat çeker. Urfa’dan Diyarbakır’a giderken, meşeliklerden güneş yüzü göremediğini, yolculuk boyunca binbir çeşit bitki ve çiçek gördüğünü defterine kaydeder. Evliya Çelebi’nin tarihe düştüğü not ne kadar doğru bilemiyorum ama Karacadağ’ın geçmişten taşıdığı birçok izi günümüze ulaştırdığı halde, bugün artık özelliklerini bir bir kaybettiği görülüyor…
Sığ olmasa da birçok ağaç türü her bahar kökü üzerine yeşeriyor yeşermesine
ama üç-beş gün de koyun sürülerinin, develerin gazabına uğrayarak, yapraksız ve dalsız kalıyor. Kökü toprakta gökyüzüne uzanmanın umuduyla, bir başka baharı bekliyor. Yani Karacadağ ağaçsız bir dağdır. Evliya Çelebi’nin yazdığı dokuyu kaybedeli yıllar oldu. Karacadağ taş istilasındadır. Ne ağaç, ne binbir çeşit çiçek var ortada. Her yer simsiyah taşlarla kaplı. Umudunuz derin bir hüzne dönüşebilir. Ama umudunuzu kaybetmenize gerek yok. Kaç talana, kaç yangına uğradı Karacadağ?.. O bilinmeyen, kaçak söylenen bir türküdür köy odalarında. Cevabı dengbejlerin yanık seslerinde saklıdır. Talana, yangına ve sürgüne dair söylencelerin adıdır Karacadağ… Yoksulluğun ve koçerlerin sığınağıdır. Bütün ağaçlarını kaybetmiş, çırılçıplak kalmış ulu orta.
Ama bir Bedro Tepesi vardır ki insana umut aşılar, Evliya Çelebi’yi hatırlatır. Çölün ortasında bir vaha misali. Bedro bütün siyahlığa rağmen ağaçlı ve yeşildir. Bir orman değildir, koruluktur. Asırlık meşelikleri insanı soluklandırır. Evliya Çelebi’nin anlattıklarının binde biri kadar olmasa da- meşe ağaçları bütün savrulmuşluklara inat, dimdik ayaktadır… Her nasılsa korunmuş, bugünlere ulaşmıştır Bedro Tepesi. Bir de kıl çadırlar vardır yanı başında Bedro’nun. Yoksuluk ve unutulmuşluk kokan, teknolojiden uzak, elektiriksiz kıl çadırlar. İçlerinde sıra sıra ve her yaştan zayıf, çelimsiz çocuklar yaşar. Anneleri, babaları dağda, bayırda koyun sağmada ya da otlatmada. Onlar ise yapayalnız, bir başlarına çadırlarda büyümeyi beklerler. Kapkara gözleri, soğuktan çatlamış elleri Karacadağ dokusunun tamamlayıcısıdır adeta…
Ne eski koyun sürüleri ne de geniş otlaklar var artık… “Yoksulluk bizi burada yaşamaya mecbur ediyor. Başka ne yapabiliriz? Koyun nerede doyarsa biz ordayız. Bu yıl kurak geçiyor. Koyunların sütü yok denecek kadar az” diyor Bedro’lu Hasan amca. “Çeltik tarlaları vardı buralarda eskiden. Karacadağ pirinci deyince akıllar dururdu. Şimdi biz burada bulgura hasretiz” diyor Hasan amca, “Çok değil, 70-80 yıl önce buralar hep ağaçlarla kaplıydı. Kesilenler, yakılanlar derken elimizde üç-beş ağaç kaldı. Korumaya çalışıyoruz. Bir gölgelik olsun, üç -beş kuş yuva yapsın diye korumaya çalışıyoruz..” diyor içi burkularak…
Kenger
Karacadağ’da orman kalmadı ama bin yılların “kenger”i direndi zamana. Kar erimeye başlayınca, kenger topraktan fışkırır. Hele birazcık güneş görsün, dikenli yapraklarını toprak yüzeyine, gövdesini de toprağın derinliklerine uzatır. Kara, soğuğa dayanıklıdır. Her taşın altında biten kenger, yöre insanın da vazgeçilmez yemeğidir. Beş-on santimetre uzunluğundaki etli ve süt beyaz gövdesi yemek yapılırken, dikenleri kuruyunca çevre köyler için iyi bir yakacak olur. Bahar öncesi yetişmeye başlayan kenger, mayıs ortalarında yeşilliğini kaybeder, kartlaşır ve dikenleşir.
Dikenleşen kenger kadınların sırtlarında kıl çadırlara, köylere taşınır. Yani kenger üç ay aş, beş ay yakacaktır. Antik Karacadağ lavlarında yetişen, kıraç ve yanmış toprağı seven kenger Diyarbakır, Siverek, Viranşehir ve daha birçok yerde pazarlarda satılır… Özellikle Siverek’ten
onlarca kadın sabahın köründe, ellerinde demir kazıklarla kenger toplamak için Karacadağ’a akın eder. Erkeklerin kenger topladığı görülmüş, duyulmuş bir iş değil. Kenger toplamak kolay değildir. Taş taş dolaşmak, toprağı didik didik etmek gerekir. Bir de bulunan kengerin özenle topraktan sökülmesi ve temizlenmesi, dikenlerinden arınması lazımdır… Kenger inatçı ve dikeni yakıcıdır. Ama kenger aştır Siverekliye, Karacadağlıya…
Karacadağ’ın develeri
Türkiye’nin bir başka yerinde deve var mı bilmem ama, Karacadağ’da sürülerle var. Bütün bu yoksulluk ve yokluk içerisinde develer koca bir ayrıntıdır. Hem de özgür bir şekilde otlanır, oradan oraya gezinip dururlar. İlginçtir kalan tek tük ağacın yapraklarını ve kenger dikenini yiyerek beslenirler ve sürüler halinde Karacadağ sırtlarında başı boş dolaşırlar. Sahipleri var, ancak doyurmak sorun olduğu için sürüler halinde doğaya salınmışlar. İhtiyaç duyuldukça doğadan toplanır, yük taşımada kullanılır. Develerin de son demlerini yaşadıklarını söylemek yanlış olmayacak. Tıpkı asırlık ağaçlar gibi. Çöl hayvanıdır deve, dayanıklı ve heybetlidir.
Özcesi Karacadağ ağaçsız bir dağdır bahar mevsiminde. Ne çeltik tarlaları kalmış ne de geniş otlakları. Evliya Çelebi’nin bahsettiği ağaçlar çoktan toprağa karışmış, küllerinden eser bile yok. Ama Karacadağ ağaçlı bir dağ olmayı özlüyor. Bin yılların gizemli ormanlarını barındırmak, her türlü canlıya ev sahipliği yapmak için birazcık ilgi bekliyor. Öyle sanıldığı kadar büyük paralara ve projelere ihtiyaç da yok. Sadece bahar aylarında yeşeren ağaçları korumak, Karacadağ’ı cıvıl cıvıl ağaçlı bir dağ yapar… Karacadağ çöl olmadan bu haykırışı duymak gerekmez mi?
(ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ’ın Ağaçsız bir dağ isimli makalesinden)
Bunları biliyor muydunuz?

sevgiyle kalın
ergün eşsizoğlu