Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Güneş’ten bir parça düştü, Urfa üzerine

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaz sıcakları denildi mi, önce akla Urfa gelir. Çevresinde bulunan yeryüzü şekilleri yüksek sıcaklıklar için uygundur.

Ortadoğu çöllerine uzanan ovalardan gelen sıcak hava akımları yaz aylarında insanı canından bezdirir.

Urfa’da sıcaklar erken gelir, geç gider. Bahar ise pek uğramaz ya da şöyle bir göz kırpar, hemen kaçar. 1


Yaz beş ay sürer. Bir ay bahardan yazdır, bir ay da sonbahardan. Kimi yıllar ekim bile sıcak geçer ve yaz altı aya çıkar.
 

IMG_20200628_202419-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sıcaklığın pik yaptığı temmuz ve ağustos aylarında hava 45 dereceye ulaşır.

Bu aylarda sıcaklık o kadar yükselir ki hayat adeta durma noktasına gelir.

Parası, yazlığı, bağı, bahçesi olanlar, kenti geçici süreyle terk eder; serin yerlere doğru gizli bir göç başlar.

İmkanı olmayanlar ise sıcaklığın gölgede 45 derecelere ulaştığı kentin havasında, gökten yağan ateşle baş başa yaşamak zorunda kalır.  
 

DSC06594-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İşte bu zalım aylarda Urfa’da kalanlar fellik fellik gölge yer arar. Gölgenin altın değerinde olduğu kentte öyle sığınabilecek serin ve gölge yer bulmak da kolay olmadığı için evin içinde, sokak ve kapı aralığında oturur. 

Az çok belli bir geliri olanlar klimasını çalıştırır; ya evinde, ya da çalıştığı ofislerinde serin serin oturur.

Klima evin içerisini serinletirken, dışarıya ise bayağı bir sıcak hava üfler. Sıcak, biraz daha sıcakla beslenir ve kentin rakımı düşük semtleri cehenneme döner.
 

IMG_20211027_070726.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne hafif bir yel eser, ne de gölge verecek bir bulut görünür. Güneş bütün gökyüzünü kaplamışçasına Urfa’yı aydınlatır, ısıtır, ateşini salar.

Mitolojik anlatımlarda olduğu gibi yer gök ateş olur; beton bloklar dört yönden ısınır.

İzolasyonu olmayan, eksik malzeme kullanılan dairelerin duvarları bir ısındı mı artık yaz boyunca sıcak kalır.  

Asfalta yumurta kırsan qığane2, güneş mangalına ciğer bıraksan kısa sürede kebap olur.

Urfa’da hal ve vaziyet yazın bundan ibaret olup, bütün yollar güneşe, yüksek sıcaklara çıkar. 
 

IMG_20220412_152327.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Biliyorum ki abarttığımı düşünüyorsunuz. Keşke anlattıklarım abartı olsaydı.

Urfa’da sıcaklık makul rakamlarda olsaydı da, ben de düşündüğünüz gibi birkaç söz fazla yazsaydım. 

Maalesef Urfa çok sıcak. Öyle bir sıcak ki sanki ateşin çukurunda inşa edilmiş.
 

IMG_20210921_153046.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaz boyunca sıcaklığın mevsim normallerinin üzerde olması, birkaç derece yükselmesi düşünülmediği kadar yaşam kalitesini düşürüyor, hastalıklı ortamlar oluşturuyor. 

Böylelikle sıcaklık kentin tek gündemi hale geliyor. Bu durumda önce elektronik cihazlar aşırı ısınır, ağaçlar kurumaya karşı büzüşür, nem artarak solunumla ilgili rahatsızlıkları artırır, ulaşım araçları bozulur, insanların ruh sağlığını tehlikeye girecek düzeye gelir.

Sıcaklık yaz mevsiminin gereğidir ama giderek yüksek seyreden sıcaklık bambaşka bir sonuçtur.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta, normal yaz sıcakları değil… Bizim sıcaklık karşısında nasıl bir tutum içinde olduğumuzdur.
 

FB_IMG_1647538783990.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ben iklim bilimci değilim, meteoroloji mühendisi hiç değilim. Ama şunu biliyorum, sıcaklık her yıl biraz daha artıyor.

Artmasına paralel tarımda sulama alanları genişlediği için, nem de o ölçüde yükseliyor.

Sıcaklık artıkça nem artıyor, nem artıkça sıcaklık yükseliyor. Birbirini besleyen ve içi içe geçen çemberler gibi artık sıcak nemle anılıyor.

Yani Urfa giderek Çukurova’nın nemli ve rutubet kokan havasına dönüyor.

‘Ne yapalım’ dediğinizi duyar gibi oldum.

Ben tam da bunun tartışılmasını istiyorum.

Bizim doğal dengeyi bozup, Urfa’ya deniz ya da kutup havası getirecek halimiz yok.

Gökyüzüne devasa bir tavan vantilatörü takmak ya da her köşe başına en büyüğünden salon tipi klima yerleştirmeye gücümüz yok. 

Daha mütevazı ve ekonomik önlemler üzerinde kafa yormak hem kolay, hem de mantıklı olacaktır. 
 

IMG_20220129_135535_889.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mesela “Sıcaklığın bu kadar yüksek seyrettiği kentin yeşil alanları neden az” diye sorabilir, daha fazla park ve bahçe talebimizi yükseltebiliriz.  

Bu, hem kent hukukuna uygun hem de en temel yaşam standartlına denk gelen bir talep.

Biliyoruz ki kuraklık ve yoksullukla mücadele ciddi oranda ağaçlandırmayla mümkün.

Doğal serinleme ortamları oluşturmak, suyu doğru kullanmak, vahşi sulama sistemlerinden vazgeçmek ve mümkün oldukça temiz enerji kullanmak.

Yazdıklarımı kenti yönetenler bilmiyorlar mı?

Biliyorlar, benden çok ama çok daha iyi biliyorlar. Ama nedense Urfa gibi bir kentte yeşil alanların çoğaltılması bir türlü temel politika haline gelmiyor.

Fırat, kanallarla Harran’a, Akçakale’ye, Ceylanpınar’a oradan Kızıltepe Ovası’na ulaştırılıyor ama halkın yararlanabileceği kent ormanları için pek bir şey yapılmıyor, var olan yeşil alanlarla yetiniliyor.

Bunun da yeterli olmadığı, kentin nüfusunun Suriyeliler dahil 3 milyon civarına dayandığı da biliniyor.

Bu nüfusa üç beş park ve bir iki küçük koruluklar yetmez.
 

Bu sıcaklığın önüne geçmenin yolu yöneticilerin kenti daha sosyal ve serin bir kent haline getirme ufkuna ve hepimizin duyarlılığına bağlıdır.

Biliyoruz ki Urfa’nın çok daha geniş yeşil alanlara, halkın kullanabileceği serin yerlere ihtiyacı var. 

Bir dostum şöyle yazmıştı:

Güneş’ten bir parça düştü Urfa’ya;

Nemrut bile vazgeçti Hz İbrahim’i ateşe atmaktan… 2


Evet, gerçekten Güneş’ten parçalar düşüyor her gün Urfa’ya…

Güneş ulaştığı her yeri yakıyor, kurutuyor.

Bu nedenle söyleyecek sözümüz olmalı.

Bizler ya bu sıcakların aşırı artmasında insan faktörünü kabul edecek, daha vahim sonuçlar doğurmadan önlemler almaya çalışacak ya da giderek daha fazla ısınan bir Urfa ile karşı karşıya kalacağız.

Ya da “Dışardaki sıcaktan bana ne” deyip, klimamızı açıp keyfimize bakacağız.

Çünkü yaşam her koşulda sürüyor. Ateş yağsa da, sıcaklık çıldırsa da sürüyor.

Sürüyor ama nasıl sürüyor?

İşte yaz mevsiminin fotoğrafı Urfa’da havuz kenarında değil, sıcaklığın 45’dereceyi bulduğu toprakta, ekmek fırınlarında, kozada olan pamuk tarlalarında çekiliyor.

Kent büyüyor, bir yandan da büyümeden kaynaklı sorunlar yaşıyor.
 

IMG_20200606_200817-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Her yerde mantar gibi binalar yükseliyor ama kent ormanı, park ve bahçe aynı hızla çoğalmıyor. Tam tersi fıstık, zeytin ve bağ, bahçe alanları yok ediliyor. 3

Oysa 16’ncı yüzyıl sonlarında Urfa’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, kentin mevsimleri için “Yazı yaz, kışı kıştır. Ilıman, güzel bir iklime sahiptir” diye not düşer.

Peki, ne oldu da bu kadar sıcaklık arttı?

Bunu küresel ısınmayla anlatmak yeterli midir?

Acaba kesilen her ağaç, imara açılan her tarım arazisi sıcaklığı bir nebze artırmış olmasın?

Ya da başka bir anlatımla, insan eliyle inşa edilen kentlerin imar planlarından kaynaklı sıcaklığın yükselmesi olası dâhilinde midir?

Mesela beton bloklar, asfalt yol, egzoz gazları ve hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alan klimalar ne kadar ortam sıcaklığını artırıyor?

Bilmek ve öğrenmek istiyorum.

Biri anlatsın ve artık bir zahmet önlem alsın.

Çünkü Urfa yanıyor.

1. Esin Kurt Karaca 
2. Qığane: omlet
3. Abdullah R. Elçi
4. Yerel basından: https://www.urfanatik.com/haber/3488437

Çarşiya Şewitî ve Zamana Direnen Söylence

Hakikat her zaman tarih sayfalarında saklı olmayabilir. Bazen bir kelime, bir isimlendirme hakikati ortaya koyar, geçmişle ilgili yaşanılanları açığa çıkarır ve bilinen tarihi alaşağı eder.

Çarşıya Şewiti de bunlardan biridir. Diyarbakır’ın hafızasında yer edinen,  beş  altı asırdır varlığını sürdüren bu çarşı, Diyarbakır’da yaşayanların hayatına şu ya da bu şekilde dokunmuş, insanlara umut olmuş, seyyahların ilgisini çekmiş eski zaman çarşılarından biridir.

 “Diyarbekir Çarşıları ile ilgili kayda değer bilgilerden biri 1655 tarihli ve büyük gezgin Evliya Çelebi’ye aittir. Evliya Çelebi kendi gözlemlerine dayanarak o yıllarda Diyarbekir’e ait 66 esnaf çarşısından söz eder. Ünlü gezginlerden J.S.Buckingam ise tarihi 1815’e endeksleyerek; ‘Pazarların üzeri gayet iyi örtülmüş, dükkânlar ahşap raflarla döşeli olup, mallar bütün özellikleriyle sergilenir. İmalatçıların başlıca hammaddesi ipek ve pamuktur. Şehrin çarşı esnafı; şal, el yapımı aletleri, her renkten pipolar, altın ve gümüş tabakalar yaparlar. 1500 tezgâh şal üretimi, 500 tezgâh pamuk baskıcısı, 300 deri imalatçısı, 100 demirci ve 50 pipo(ağızlık) yapımcısı vardır. Diyarbekir’de ilaç dışında bütün ihtiyaçlar kendi kaynaklarından sağlanır.’*

Bu çarşılardan biri olan Çarşıya Şewitî’nin asıl adını çok kimse bilmez, hatta neredeyse hiç bilinmez. Halk daha çok,  geçirdiği büyük yangından sonra çarşının adının Çarşîya Şewitî olduğunu bilir. Bu da 127 yıllık bir hikayedir. Çarşıya Şewitî, Kürtçe’de yanmış, küle dönmüş çarşı anlamına gelir. Bu gün hala varlığını sürdüren çarşının geçmişi Diyarbakır tarihinin de bir anlamıyla özetidir.

 “1895 yılında kadim Diyarbekir’in yüzyıllar süren ticari ve sanayi varlığı üç gün içinde adeta yok olur. Bu yok oluşun mekânsal adı kentin o tarihe kadar, tarihi sur içindeki ruhu olan çarşısıdır. O tarihe kadar her meslek mensubunun örneğin; Muhacirler, Helvacılar, Çilingirler, Demirciler, Neccarlar, Mutaflar, Aşçılar ve Eskiciler gibi kendi adlarıyla anıldığı mesleksel icraatlarını yürüttükleri toplu mekânsal varoluşun adı artık o büyük felaketle birlikte anılarak Kürtçe “Çarşîya Şewitî” (yanık çarşı) olmuştur.

O büyük yangında şehrin bütün hububat ihtiyacının pazarlandığı Saman Pazarı, Kazancılar, Kürkçüler, Saraçlar ve Uzun Pazar ya da Uzun Çarşı içindeki bütün hanlar, dükkânlar ve işyerleri üç gün boyunca için için yanmış ve herhangi bir müdahaleye de yeltenilmemiştir!”**

Kentin kalbi sayılan bu çarşıda yangının nasıl çıktığı, neden çıktığı tam olarak bilinmese de söylentiler ilginç tesadüflere işaret etmektedir.Yangın bir tesadüf sonucu çıkmamış, bütün söylentiler kundaklama ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Yüzlerce yıldır iç içe yaşayan farklı etnisite ve inanç gruplarına mensup esnafın birbirine karşı bu denli yakıcı bir eylemde bulunması, kendi aralarında bir husumet sonucu yangının çıkması olası çok ama çok zayıftır. Bu yangının arkasında çok daha organizeli planların olması kuvvetle muhtemeldir. Yaşanan siyasal süreç karanlık olaylar için müsait bir dönemdir. İttihatçıların azınlıklara, gayrimüslimlere hatta Kürtlere bakış açısı, politik yaklaşımları az çok biliniyor.

İşin ilginç tarafı 1895 yılına gelindiğinde halkla iyi geçinen o dönemin Diyarbakır Valisi Sırrı Paşa’nın İttihatçılar tarafından görevinden alınması sağlanıp, yerine zaman zaman yönettiği eyaletlerde halka karşı suç işleyen, mallarına el koyan, gayrimüslimlere kötü davranan, padişaha sık sık şikayet edilen, soruşturmalar geçiren ama her nedense sürekli kritik görevler verilen Halep Valisi Selanikli Enis Paşa atanır. Enis Paşa göreve oturur oturmaz, ne ilginçtir ki, Diyarbakır’da yaşayan bazı ailelerin, Ermeni ve Süryanilerin, Osmanlı karşıtlığı çerçevesinde bağımsız bir oluşum içinde oldukları ileri sürülerek çok sayıda şikayet telgrafı yazılmış, İstanbul hükümetinin dikkati çekilir.  Onlarca yıldır birlikte yaşayan, ticarette ortak olan, aynı sokağı paylaşanlar arasında bir kargaşa ve güvensizlik oluşturulma zemini oluşur.  İstanbul Hükümeti de azınlıklar, gayrimüslimler için bazı kısıtlayıcı önlemler almaya hazırlanır.

Diyarbakırlı Sarı Pişo arşivi.

Tam da bu tartışma ve karmaşa ortamında Diyarbakır Ulu Cami’nin dibinde inşa edilmiş eski çarşıda dükkanların birinde yangın çıkmış, yeterli müdahale edilmeyince kısa sürede yayılan alevler üç gün içinde çarşıyı kül etmiştir. O tarihte çarşı esnafının büyük çoğunluğunun  gayrimüslim olması da başka bir paradokstur. Çarşı uzunca bir süre kullanılmaz halde kalır, sonra vali değişikliğinden sonra yeniden  inşa edilir ve o tarihten sonra  adı Çarşiya Şewiti olarak söylenmeye başlanır.

Diyarbakır’da kullanılan iki tekerlekli yük arabaları.

Keza aynı çarşı, 20 yıl sonra yine benzer bir yangınla karşı karşıya kalır. “ Dr. Reşid 18 Ağustos 1914 tarihinde Diyarbekir Vilayeti’ne Vali olarak atanır. Vali Dr. Reşit göreve geldiğinin ikinci günü 19 Ağustos gece yarısı çarşının kuzeyinde yer alan zahire pazarında yangın başlar. Çok sayıda iş yeri kül olur, 1895 yılının tekrarı olan yangın bu kez sarsıcı sonuçlara neden olur. Çarşı esnafından gayrimüslimler göçertilir. Çarşı enkazı 3 yıl süreyle öylece yerinde kalır, sonra yeniden inşa süreci başlar.”***

Böylelikle bu gün Çarşiya Şewitî olarak bilinen alış veriş yeri karanlık hesapların görüldüğü, tarihsel süreç içerisinde iki kez tasfiyelerin yaşandığı siyasal bir argüman olarak varlığını sürdürür.1895  ve 1914 yıllarında yaşanan yangın ile ilgili ne etkin bir soruşturma yürütülür, ne de fail olarak birileri yargı önüne çıkarılır. Yangın mülk sahiplerine dert, kentte yoksulluk olup tarihe mal olur.  Adı da o günlerden sonra halk arasında Çarşıyê Şewitî olarak kalır.  Halk asırları bir cümleye, zamanı yanık bir çarşıya, medeniyeti taşlara, savaşın vahşetini bir dizeye sığdırır. Öylesine yalın, öylesine yakıcı dile gelir ki etkisi asırlar boyu sürer, zihinlere kazınır, efsane haline gelir. Kim gelirse gelsin, kim yönetirse yönetsin halk arasında konuşulanı silemez.

Bu nedenle tarih Diyarbakır’da kimi zaman kayıp bir ezgi , kimi zaman karanlığı parçalayan bir dize, kuçelerinde yankı bulan bir ses ve isyan dolu bir strandır.

“Olancası bir tutam can
Kadasına belasına sunduğum
Ben öleydim loy
Elim boş
Ayağım pusu”****

Gerek Çarşiya Şewitî ya da başka mekanlar kentin hafızasını oluştururken, bu gün sokaklar zamana ve büyük yangınlara direnerek varlıklarını sürdürüyor. Zaman zaman sokaklarında kaybolduğum, daracık yollardan geçtiğim Diyarbakır’da yaşanan deli dolu bir bahar gününün son saatlerinde kendimi Çarşiya Şewitî’ye bırakıyorum. Zihnimde halk arasında konuşulanlar uçuşup duruyor. Geçmiş  zamanın karmaşası içinde büyük yangından yükselen çığlıkları duyar gibi oluyorum.

Çarşının kalabalığında önce yön duygumu yitiriyor, çarşıda rastgele yürüyorum. Ben daracık sokaklarında ilerlerken, deli bir bahar, çıldırasıya yağan bir yağmur ve gürleyen gökyüzü geçmişle gelecek arasında beliren zamanı tamamlıyor.

Çarşı hala eski özelliğini korumaya çalışsa da, haliyle zamana karşı çok direnememiş, bazı meslekler çarşıdan silinmiş. İkinci el giyim satanlar, kilimciler, bakırcılar, ayakkabıcılar, şire dükkanları, hazır giyim satanlar yan yana, iç içe varlığını sürdürüyor. Eski demirci ustalardan eser yok. Ne dericiler var, ne de eski bakırcılar. Mistik yapısının giderek daha modern bir hal aldığı görülüyor. Eski çay ocakları, ciğer tezgahları artık  yerini cafe ve ciğer salonlarına bırakmış. Eskiden beri çarşının müdavimleri olan terzilerin sayısı da sanki azalmış gibi. Keza aynı şey, kumaşçılar içinde geçerli. Bunların yerini hazır giyim dükkânları almış.

Neyse ki çarşı hala varlığını sürdürüyor. Bütün yangınlara rağmen buranın esnafına, işçisine, müşterisine umut olmaya devam ediyor, daha çok dar gelirli ailelerin alışveriş yaptığı bir merkez olarak varlığını sürdürüyor…

Kaynaklar: 

*

**

 Şeyhmus Diken’ın  

“Ahım var Diyarbakır” Aras yy. Sayfa 24

Ve ŞehrAmed adlı kitaplarından…

***Yılmaz Kaya

Çarşiya Şewitî

Yeni Özgür Politika.

Wikipedia

****Ahmed Arif

Kuçe /Sokak

Stran /Halk ozanları tarafından okunan parça

Ortadoğu’nun mistik havasında bir Kuş Bazarı…

Urfa merkezde yaşayan çok sayıda insanın kuş merakından bahsetmek her zaman mümkün. Onlarca yıldır bu merak canlılığını koruyor ve kentle bütünleşmiş halde varlığını sürdürüyor.

Urfalıların kuş dediği aslında güvercin. Güvercinler vurgulanmadan, niye genel olarak kuş denilmiş bilmiyorum, sanırım diğer kuşlardan sayıca daha fazla oldukları için kuş demek daha mantıklı gelmiş olmalı diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu kuş sevdası Urfa’nın sivil mimarisine de yansımış. Eski Urfa evlerinin hemen hemen hepsinde “teka” denilen kuş yuvalarını görmek mümkün…

Yani binlerce, on binlerce kuş hiçbir engelle karşılaşmadan eski Urfa Evlerinin tekalarında yuva yapma özgürlüğüne sahip.

Bu nedenle özellikle güvercin popülasyonu birçok kentte nazaran Urfa’da daha fazla. Bütün evlerin çatıları, ibadet merkezleri, buğday pazarları, su kanalları, okul çatıları güvercinler için doğal yaşam alanları olarak görülüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu güvercinlerin çoğu yabani, cins güvercinler ise daha çok eski Urfa Evlerinin çatılarında yapılan daha büyük yuvalarda besleniyor. 

Durum böyle olunca Eski Urfa çarşılarında yıllar, belki asırlar önce kuş alışverişi yapan dükkânlar açılmış.
 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün hala varlıklarını sürdüren dükkanlarda çeşit çeşit güvercinler alıcısını beklerken, bazı kahvelerde kuş mezatı da yapılıyor.

Haftanın belli günlerinde Kuşçular Kahvesi olarak bilinen mekanlarda mezat kuruluyor. Kuş meraklıları akşam kahveye gelip mezatı izliyor. Kuş satmak isteyen, almayı düşünen ya da merak eden herkes mezatta katılabiliyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kahvenin orta yerine yerleştirilen masa çevresinde oturan kuş severler çayını yudumlarken mezat başlıyor ve çığırtkan satılacak güvercini eline alarak fiyatını yüksek sesle söylüyor.

Alıcılar fiyat vererek açık artırma ile kuşu satın alabiliyor. Kuşların fiyatları niteliklerine göre değişiyor. 20 TL’ye de kuş var, 5 bin TL’ye de. Yani kuşun özelliği, cinsi, fiyatını belirliyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ayrıca, Kuşçular Kahvesi’nin çevresinde, Cinciklı Hamam denilen bölgede daha önceleri haftada bir pazar günleri yerel kuş bazarı kurulur, sokak çeşit çeşit kuşun sergilendi bir alana dönerdi.

Koronavirüs salgını nedeniyle 2019 yılının ortalarında bazar kurulması sağlık nedeniyle kaldırılırken, korona yasakları birazcık hafiflediğinde kuş bazarı için Harran Kapı civarında yer gösterildi.
 

1rudaw (1).jpg

Fotoğraf: Rudaw 

Bir süre Harran Kapı çevresinde kurulan semt pazarında kurulan kuş bazarı, burada da tutunamayarak daha uzak bir noktaya, şehir dışına itildi.

Şimdilerde Urfa’nın en güneyinde, şehrin bittiği Eyyubi’ye Toplu Konut Bölgesi’nin bitiminde öylesine bir yerde, toz ve toprak içinde varlığını sürdürüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Onlarca kuş sever, her pazar burada bir araya gelerek, kuş alış verişinde bulunuyor. Günün erken saatlerinde hareketlenen pazarda çeşit çeşit kanarya, bülbül ve değişik değişik güvercinler sahipleri tarafından satışa sunuluyor.
 

rudaw.jpg

Fotoğraf: Rudaw

Sadece kuş da değil, kümes hayvanları, döğüş horozları, tavşan da bulmak mümkün.

Uzak semtlerden, ilçe ve çevre illerden gelenlerin ilgi gösterdiği bazar bir itilmişliğin, kenara konulmuşluğun ifadesi olarak varlığını sürdürüyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bazar yeri seçimini kim, nasıl yapmış bilmiyorum. Bazar olduğuna dair herhangi bir levha bile yok. Öylesine ve atıl bir boş arazi kendiliğinden kuruluyor.

Sosyal donat açısından herhangi bir hizmet söz konusu değil. Her şey kuş severlerin kendi imkanlarıyla oluşturulmuş. Ne bir gölge, ne de bir WC var.
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Zemin toprak olduğu için toz kaçınılmaz bir sonuç. Güneş hem insanları, hem de satışa sunulan hayvanları fazlasıyla yakıyor.  

Sanırım kuş bazarı ekonomik değeri önemli görülmediği için gözlerden uzak bir yere sıkıştırılmış. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Suriyeli sığınmacılardan da ilgi gösterdiği bazar tipik bir eski zaman kesitini hatırlatıyor. Buraya gelenlerin arasında üç yaşlarında çocuklardan tutalım yetmiş yaşına kadar insanlar var.  

Babalarıyla bazara gelen çocuklar en çok renkli kuşlara ilgi gösteriyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bazarda dolaştığım sürece hiç kadın görmedim. Ne satıcılar arasında, ne de alıcılar arasında kadın gözüme ilişmedi.

Pazarın uzak ve tenha olmasından kaynaklı mıdır, yoksa kuşlara merak salanların çoğunun erkek olmasından kaynaklı mıdır, bilemem ama kuş pazarında kadın hiç görmedim. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (12).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Burası tipik bir Ortadoğu bazarı. Kürdü, Türkü, Arapı bir arada, herkes kendi dilinde alış verişini yapıyor, birbirini yeterli düzeyde anlıyor, siyasetlerin ötesinde ticaretin ortak dilinde buluşuyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (14).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne ilginçtir ki Ortadoğu’nun deri koltuklu meclisleri bu bazar kadar bile birbirine tahammül edemiyor, sorunlarını tartışamıyor, bir arada yaşama becerisi gösteremiyor.

Bu nedenle sanırım her meclise barışın sembolü beyaz güvercinlerden gerek. Güvercin kanat çırptıkça sükûneti ve barışı hatırlatsın ki meclisler de bir bazar gibi renkli olsun.

Güneş tepeden yakıcılığını artığında bazar yavaş yavaş dağılma eğilimi göstererek toplanma sürecine giriyor.

Seyyar satıcılar, kuş esnafı ve kuş severler dağılmadan bir sonraki hafta tekrar buluşmayı örgütleyerek, asırlardır süren merakı canlı tutmaya devam ediyor.

Zorunlu bir açıklama

Sevgili dostlar bir süredir www.3uncugoz.com adlı sitemiz yayında değil. Yaklaşık 20 gün önce sanal bir saldırı sonucu çalıştığımız firmanın bilgisayarları yandı, bu nedenle başta bizim site ve daha başka siteler tamamıyla çöktü. Ne yedekler kaldı, ne de kullanabilecek bir demo. Bu nedenle 20 gündür yayında değiliz. Şimdiye kadar geri getiririz diye umut ediyordum ama maalesef şu ana kadar geri alamadık. Sİte tümden buharlaştı. Yeni bir site için de araştırmalar yapıyoruz. Eğer işin bütçe kısmı bizi çok aşmasa yeni bir site için çalışıyoruz. Bir süre daha www.3uncugoz.com kapalı olacak. Bu bizim tercihimiz değil. Maalesef kötü bir sonuç. Şimdilik gelen yazıları bekletiyoruz. Kendi yazılarımı ise www.seyhmuscakirtas.com adlı kişisel blogdan yayınlıyorum. Zaman zaman farklı arkadaşlarını kişisel blogdan yayınlamayı düşünsem bile bu çok amacına hizmet etmez. Bu nedenle şimdilik zorunlu bir ara veriyoruz. Umarım bu durum çok uzun sürmez ve yeniden sizlerle www.3uncugoz.com ‘da vasıtasıyla haberleşiriz.

Selamlar, saygılar.

3.Göz

Genel Yayın Koordinatörü Şeyhmus Çakırtaş.

Zamana direnen mekan: Gümrük Hanı

Zamana direnen mekan: Gümrük Hanı

Çoğu zaman fotoğraf çekmek, dinlenmek, soluklanmak için uğradığım Urfa Gümrük Hanı bana hep Ortadoğu’nun mistik havasını hatırlatır. Bazalt taşı ve Urfa’nın işlemeye müsait kalker beyaz taşından yapılan hanın avlusuna girdiğim gibi zihnim tarihsel olayların canlandığı bir sahneye döner. Kimi zaman savaş meydanları belirir, kimi zaman göç yolları öne çıkar. Belli belirsiz at kişnemeleri, kılıç şakırdamaları, sokak çatışmaları ve  sancılı ayrılıklar belirir. En köşede bir yolcu hoyrata başlar, aşkın derin sancısı ortalığı titretir, zaman eski çağlarda kendini yeniden var eder.

Oturduğum yerden nereye baksam bir hikaye, belki de Ahmet Arif’in dediği gibi “nereye dokunsam bin ah işiteceğim” cinsinden. Hele şu zamana direnen, alın teri ve binbir  emekle şekillenen taşlar var ya, sanki çağlar ötesinden sesleniyorlar. Hangi taşı kaldırsan bir yaşanmışlık, bir mitolojinin izi bulaşır günümüze. Belki bu nedenledir bütün acılar, yaşanmışlıklar, dokunuşlar saklıdır taşlarda. Öylece orada bekler, dururlar. Ta ki biri dokunana kadar.

Her mekanın kendine has bir estetiği var. Bu estetik, zamana direnir, çağlar sonrasında bile ilk günün ruhunu üzerinde yaşatarak dikkatleri üzerine çeker. 500 yıl dile kolay. En değme beton binanın ortalama ömrü 50-60 yıl olduğu düşünülürse Urfa’daki Gümrük Han müthiş bir dayanaklığa sahip. Kaç savaş gördü, kaç deprem atlattı bilinmez. Görünen, bilinen hanın zamana direndiğidir. Hem taşın zarafeti, hem de taş ustalarının marifetleri hanın duvarlarında vücut bulmuş…

Evliya Çelebi’nin Yetmiş Han olarak bahsettiği, zaman zaman kullanılan bazalt ve beyaz kalker Urfa taşından dolayı, Alaca Han da denilen kervansarayın, 15. yy sonuna doğru inşa edildiği kitabelerden anlaşılıyor. İnşa edildiği günden sonra bir ticaret merkezi haline gelen kervansaray uzun süre Ortadoğu’nun cazibe merkezi olarak tanındı. En uzak diyarlardan tüccarlar geldi; ipek kumaş, el dokuma halılar ve çeşit çeşit baharatın pazarlandığı bir alana döndü. Tüccarların konakladığı ve aynı zamanda mal alış verişlerinin yapıldığı bir yere döndü. Zamanla çevresinde çok sayıda han yapılsa da Alaca Han’ın cazibesi değişmedi, zamana direnerek bu güne kadar geldi.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Urfa genelinde kurulan 30 hanın içinde yer alan hanlardan biri olmasına rağmen, diğer hanlardan ayrılan bazı özellikleri var. Han olarak ifade edilse de asırlarca Kervansaray olarak kullanılmış, kentte gelenlerin barınma sorununu çözmüş. Ve aynı zamanda hanın altında Boyaxhane ve Değirmen olarak kullanılan bir çarşı daha var. Bu çarşının varlığı uzun yıllardır bilinmesine rağmen şimdiye kadar kimse bu konuda bir araştırma ve çalışma yürütmemiş. Bazı yerel tarih araştırmacıları varlığını birkaç yerde dile getirse de yer altı çarşısı pek dile gelmemiş. Bu yeraltı çarşısının Gümrük Han’ın bir devamımı yoksa bağımsız bir çarşı mı olduğu çok belli değil.

Fotoğraf: Mehmet Sadık Alican.

Sanırım bu konuda yeterince araştırma yok. Bu gün içinden su geçen çarşıda boya atölyesi ve değirmen olduğu düşünülen bölümler ve uzun koridorlar mevcut. Yer altında olmasına rağmen oldukça ihtişamlı görünen çarşı şimdilik tarihsel uykusuna devam ediyor. Urfa Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın  Biriminde çalışan Mehmet Sadık Alican tarafından fotoğraflanan yapı, oldukça mistik bir görüntüye sahip. Hanlar bölgesi olarak da bilinen alanın altında ayrı bir tarihi çarşının olması ve bu çarşının içinden su akması ise ayrı bir paradoks. Belki bir gün hanlar bölgesinin altında yer alan tarihi çarşıda gerekli araştırmalar yapılıp, bu günkü çarşıyla irtibatı sağlanır umudu taşıyarak, Gümrük Han’ın nemli havasında geçmişle gelecek arasında mekik dokuyor zihnim.

Mehmet Sadık Alican

Gümrük Han,  geçmişle günümüzü harmanlayarak varlığını sürdürüyor. Yer altı çarşısını düşünmesek iki kattan oluşan hanın,  zemin katı avluya açılan geniş bir avludan ibaret. Balıklıgöl Havzasından akan su bazalt taşlardan yapılan kanaldan hanlar bölgesine akıyor. Daha önceleri balıkların içinde yüzdüğü kanal eski özelliğini kaybedeli yıllar olmuş. Ne acıdır ki, üzerinde asırlık çınar ağaçları da yakın tarihte kesilmiş. Oysa o ulu çınarlar hanın birer parçası ve geçmişin canlı tanıklarıydılar. Kim, hangi nedenle kesti bilinmez ama şimdi iki masa daha fazla yer açılsın mantığıyla, hanın geleceği şekillendirilmeye çalışılıyor.

Zemin katta iki büyük kahvehane ve çok sayıda ciğerci, dönerci ve tatlıcı var. İkinci kat ise halen eskinin izini takip eden terzi esnafının dükkanlarından ibaret.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kaçak çayın inanılmaz çekiciliği ve asırlardır değişmeyen mırranın eşsiz tadı, menengiç kahvesinin kokusu, soğukta yükselen buğusu hanın atmosferinde birbirine karışırken, geçmişin hikâyeleri canlanıyor hanın taş duvarlarında. Hanın temel işlevi ticaret olsa da, kültürlerin buluşma alanı olduğu da belli oluyor. Ortadoğu’dan gelen kervanların, Asya’dan gelen tüccarların, Avrupa’dan gelen gezginlerin, tütün ve canlı hayvan tüccarlarının buluşma noktası olduğu anlatılıyor.

Mehmet Sadık Alican

Çok değil, iki üç yıl öncesine kadar her köşesinde dama ve domino  oynayan yaşlılar görülürken, bu gün daha çok yerli turistlerin uğrak yerine dönmüş. Buranın bir çok yaşlı müşterisi corona illetinden dolayı ya hayatını kaybetmiş ya da alışkanlıklarını değiştirmiş. Gümrük Han’da her türlü ticaret zaman içinde değişse de değerli taşlardan yapılan tespih tezgahları eski zamanlarda olduğu gibi varlığını korumuş. Bir çok tesbih satıcısı sabah erkenden gelerek hanın içinde küçük masalara tezgah açar, tesbih tamir eder, kehribarın hikayesini anlatır, kaçak sohbetlerle sınır hattında yapılan kaçakçılık yad edilir.

Şeyhmus Çakırtaş

Kim bilir kaç yaralı yürek buralarda soluklandı, tarihin akışkanlığında kavruldu ve aşkın ateşinde yandı.

Buralardan kimler geldi, kimler geçti ? Mırranın acısı da boşuna değildir hani. İsot tadında bir acayiplik şimdilerde. Dicle’den Fırat’a, Fırat’a Basra’ya akan bir zaman gibidir buralarda yaşam. Duvarlarında saklı aşklar ve insanın yüreğine dokunan yaşanmışlıklar dile gelir görünmez dengbejlerin dilinde.

Sürgün yemiş kimliklerin ve savrulmuş zamanların mekanıdır Gümrük Han. Eski ile yeninin derin kavgasında var olma mücadelesi veren kadim bir eski zaman çarşısıdır.

Bol menengiçli bir Kürt Kahvesi, sonra da demli bir çay lütfen, tarihin akışkanlığına kafa tutan cinsinden. Arap çöllerinde kaynayıp, kokusu buraya kadar gelen mırrayı da unutma, bir Türkmen hoyratı eşliğinde olsun. Sonra bir Ermeni taş ustasının cümbüşünde dile gelen hasretlik ezgisi duvarlarında yankılansın usulca…

Bir köprü hikayesi

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Evliya Çelebi‘nin cennete benzettiği ve tarihi gelgitlerin sıkça yaşandığı Adıyaman‘a bağlı Besni İlçesi’nin eski yerleşim yeri, artık eski önemini kaybedip, ören yerine dönerken, kent dokusu sokaklarından kırsala doğru gidildikçe daha eski tarihi dönemleri yansıtıyor.

Özellikle Fırat kıyılarında antik çağların izlerini görmek mümkün. Eski Besni kendine has bir mimari özellik gösterirken, Fırat kıyılarında bulunan yapılar, köprüler, dikili taşlar Kommagene‘nin izlerini günümüze taşıyor.

Özellikle taş yapılar Kommagene uygarlığının varmış olduğu aşamayı gösterme açısından önemli.

Kommagene uygarlığı Orta Fırat’a akan dere ve çaylar üzerine kurduğu çok sayıda köprü ile dikkatleri 2 bin yıl öncesine çekiyor. 

Bu köprülerden en çok bilinen ise, Adıyaman sınırları içinde akan Cendere Çayı’nın üzerinde kurulan köprüdür.
 

kizilin-koprusu-yeni-1024x576.jpg

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Yüzlerce yıldır ayakta olan Cendere Köprüsü, Roma mimarisinin harika bir anıtsal eseri olduğu biliniyor.

Dönemin taş ustaları tarafından inşa edilen köprü, çağının en iyi yapıları arasında gösteriliyor. Sadece Cendere Köprüsü değil, buna benzer altı köprünün varlığı daha biliniyor.

Çoğu gezgin, bu köprülerden Cendere’yi bilir. Bunun dışındaki köprüler ise pek bilinmez. 

Cendere Köprüsü’nün bir benzeri de Besni sınırlarında akan Göksu Çayı üzerinde yapılan 1800 yıllık köprüdür.

Harika taş işçiliği ve kademeli yokuş tekniği ile inşa edilen köprü, o dönemin taş ustalarının sanatsal güçlerini görme açısından önemli bir yapıdır.

18 asır önce yöreye özgü beyaz taşlardan inşa edilen köprü, asırlarca Kommagene Krallığı‘nın ticaret yollarını birbirine bağlamış, stratejik önemini koruyarak başkent olan Samsato’ya giden yolları birleştirmiştir. 

Tarihteki ismi, Singas olan Göksu Köprüsü hem Cendere’yi andırıyor, hem de Kommagene Krallığı’nın özelliklerini yansıtıyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprü, Gümüşkaya ve Ağcin köyleri arasında akan Göksu Çayı üzerinde inşa edilmiş. 

Toplam uzunluğu 150 metre olan tarihi köprü, 8 metre genişliğinde olup biri geniş olmak üzere 3 kemerden oluşuyor.

Kemer yüksekliği 31 metre olan, tamamı doğal mermerden inşa edilen köprü, 19’uncu yüzyıl başlarında yaşanan karmaşa ortamında her nasılsa ciddi hasar görerek, yıkılıyor.

Köprünün orta kemeri dış müdahale nedeniyle çökerek, büyük ölçüde tahrip oluyor. Tarihi köprü 100 yılı aşkın bir süre boyunca Yıkık Köprü olarak varlığını sürdürüyor ve bütün iklimlere, savaşlara ve tahribatlara karşı direnç göstererek ihtişamını koruyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprünün yıkılma hikayesi ise, geçmişi kadar berrak değil. Herkes oturduğu ve gördüğü yerden, kendi dünyasına göre konuşuyor.

Yıkılma nedenleri tarihsel belgelerden ziyade halk arasında söylentilere bağlı olarak varlığını sürdürüyor. Bu konuda sisli bir süreç yaşandığı anlaşılıyor.

Kommagene Krallığı’nın önemli yapıları arasında gösterilen tarihi köprünün, orta kemerinin yıkılması ile ilgili halk arasında iki söylenti konuşuluyor.

Birinci söylentiye göre, çayın iki kıyısında yer alan köylerin birbirleriyle husumetli olması nedeniyle burada yaşayanlar tarafından dinamitle patlatıldığı ve bunun şiddetinden orta kemerin tümden çöktüğü ifade ediliyor.

Asırlar boyu deprem ve sellere dayanan, onlarca savaş gören tarihi köprünün 19’uncu yüzyılın başlarında dinamitle patlatıldığının iddia edilmesi ilginç geliyor bana.

Dolayısıyla o günün koşulları göz önüne alındığında devasa köprünün denilen şekilde havaya uçurulması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Mutlaka başka önemli bir neden olmalı diye düşünüyorum. İnsanların ekmek bulmada zorlandığı bir dönemde sıradan köylülerin dinamit bulup, köprüyü havaya uçurması pek mümkün görünmüyor diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İkinci söylenti ise daha farklı. Biraz daha siyasal ortamları ve toplumsal sorunları hatırlatan cinsten.

19’uncu yüzyılın başlarında ortaya çıkan iç ve dış karışıklık nedeniyle olası lojistik ikmal yapılmasının önüne geçilmesi için köprünün yıktırıldığı ifade ediliyor.  

O dönemde ne olduğuna dair herhangi bir bilgi, belge olmamasına rağmen, bölgede büyük bir toplumsal hareketlenmenin olduğu, iç karışıklık yaşandığı, bu nedenle de köprünün yıktırıldığı iddia ediliyor. 

Köprünün hem genişliği, hem de yüksekliği dikkate alındığında yıkımın sıradan bir iş olmadığı, organize bir patlatma olduğu anlaşılıyor.

Tıpkı Bosna Hersek’ te bulunan Mimar Sinan tarafından yapılan tarihi Mostar Köprüsü gibi.
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Nedeni ne olursa olsun, kimler tarafından yıkılırsa yıkılsın sonuç olarak 1800 yıllık bir tarihsel anıt büyük ölçüde zarar görerek geçmişin izleri kaybolmuş.

Uzun yıllar boyunca öyle yıkık halde kalan köprü, 2017 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından onarılmaya başlanılarak, çayın iki yakasında yer alan yerleşim yerlerini yeniden birbirine kavuşturmuş.

Her ne kadar köprünün altından çok sular geçse,  iki yakada yaşayan toplulukların demografik yapıları önemli ölçüde değişse de köprünün günümüze ulaşması, yeniden yerleşim yerlerini birbirlerine yaya olarak bağlanması kıymetlidir. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Öte yandan, Göksu Köprüsü’nün tarihsel önemi ve mimari özellikleri göz önüne alındığında yıkılan kısımların yeniden inşa edilmesi, “Bu kadar büyük çaplı bir restorasyon ve onarım geçirmesi antik yapısına halel getirir mi” sorusu akla geliyor.

Bu durumu sanat tarihçilerine bırakıyorum. İşin uzmanları mutlaka bu konuda fikir beyan etmeli, sonuç hakkında kamuoyu bilgilendirilmelidir.  

Keza eski yapıların büyük ölçüde (güya) aslına uygun yeniden inşa edilmesi hep tartışma konusu olmuştur.

Kimisinin projeleri facia ile sonuçlanırken, kimisi de kısa sürede gözden düşerek önemini kaybetmiştir.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilen ve Kommagene dönemine ait köprünün onarım ya da restore edilmesi için yaklaşık 5 bin ton kesme mermer taşı kullanıldığı ifade ediliyor.

Köprünün eski ve orijinal kemerleri göz önüne alındığında, ilk kullanılan taşların daha büyük ve tek tek ustaların ellerinde işlendiği bilinirken, onarım sırasında kullanılan taşların ise modern araçlarla kesildiği anlaşılıyor.  
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kendine has bir mimari yapısı olan köprü hakkında değişik kaynaklar birbirlerine yakın bilgiler yazıyorlar.

Evliya Çelebi’nin hayranlıkla bahsettiği yapılar arasında yer alan köprü için yerel basında şunlar yazılmış:

Milattan sonra ikinci yüzyılda, Roma döneminde hüküm süren Kommagene Uygarlığı tarafından inşa edilen köprü 155 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğindedir. Yuvarlak orta kemerin kilit taşı ile yerden yüksekliği 31 metredir. Düzgün kesme taşlarla inşa edilen yapının bir taşı bir buçuk ile 2 ton arasındaki bir ağırlığa sahiptir.

3 gözlü kemere sahip olan köprünün ana kemerini oluşturan orta gözün her iki yanında yer alan diğer kemerli gözler, çayın debisinin yükseldiği dönemlerde boşaltma gözü olarak kullanılmış. 1 

 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

1800 yıl önce inşa edilen Göksu Köprüsü, Ortaçağ’da da önemli bir bakım ve onarımdan geçtiği bilgisi yazıtlarında yer alıyor.

Tarihi köprü yıllarca köyleri, kasaba ve kentleri birbirine bağlayarak tarihsel görevini sürdürmüş. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (11).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göksu Köprüsü’nün inşa edilmesinin amacı iki yakada yaşayanları birbirine bağlamak, Kommagene Krallığı’nın denetiminde olan yolları birbirine kavuşturmak ve ticaretin gelişimine katkı sunmak olduğu görülüyor.

Roma Kommagenesi’nin ihtişamlı eserlerinden biri olan köprünün, Cendere Köprüsü’nün yapım teknikleriyle yapıldığı yazılı kaynaklarda mevcut.  

Görev yaptıkları bölgelerin güvenliğinden sorumlu olan Roma lejyonları, aynı zamanda bu bölgelerdeki imar faaliyetlerini de yürütmüşlerdir. MS 1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun doğu sınırı olarak kabul edilen Fırat (Euphrates) Nehri’nin batısında konuşlanan lejyonlar da öncelikle askeri yollar ve nehrin kolları üzerine köprüler inşa etmişlerdir. İnşa yazıtlarına ve tespit edilebilen buluntulara göre, İmparatorluk Dönemi’nde bölgede lejyon tarafından inşa edilmiş üç köprü bulunmaktadır. Bu köprüler yol ağının kesintisiz biçimde devam edebilmesini sağlamıştır. Köprülerin bulundukları yol güzergahları, mimari üslupları ve inşa malzemeleri, imparatorluğun askeri hareketliliğinin ve doğu sınır politikasının anlaşılması için önemlidir. 2


1800 yıllık köprünün tarihteki ismi bazı kaynaklarda “Singas”3 olarak geçiyor. Son yüzyılda ise zaman zaman Kızılin Köprüsü, zaman zaman Göksu Köprüsü olarak anılıyor.

Son dönemlerde ise Yıkık Köprü olarak da bilinen yapı, artık iki yakada yaşayanları yaya da olsa bir asırdan fazla zamandan sonra kavuşturdu.

Üç Besni var, bir Besni içinde…

Küçüklüğümden bilirim; kavun, karpuz ve üzüm zamanı geldi mi Adıyaman kavun karpuz kokardı. En çok da Besni kavunu açık alanlarda, sokaklarda, yol kenarlarında sergilenerek satışa sunulur, kokusu bütün Adıyaman’ı sarardı.

O yıllarda, Besni kavununun kendine has bir kokusu ve harika bir aroması vardı. Uzun zamandır artık görmediğim, denk gelmediğim Besni kavunu hem sulu, hem de müthiş tatlıydı.  

Kavunuyla ünlü ilçe aynı zamanda üzüm diyarıydı. Hem de asırlar öncesi dağ köylerinde yetiştirilen çeşit çeşit bağlara sahipti.

Beyaz ve iri taneli üzümü yaz sıcaklarında sofraları süslerken, kurutulmuş olanı bütün mevsimlerde insanlara katık olurdu.

Bu nedenle, Besni denilince aklıma hep kavubn ve kuru üzüm gelir. Bu gün bile bu algıyı zihnimden silebilmiş değilim.
 

eski-besni-resimleri-6.jpg
Eski Besni Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Çocukluğumda gördüğüm o fotoğraf öylece duruyor. Besni’nin nasıl bir yer olduğunu bilmeden, görmeden orayı kavun ve üzüm diyarı bellemiştim.

Sonra aradan yıllar geçti. Önce ben değiştim, çocukluk, gençlik derken zaman ilerledi. Yaşadığım coğrafyanın kentleri giderek değişti, kavun karpuz sergileri azaldı, yerel tohumlar buharlaştı, hibritlenmiş tohumlar poşete girdi ve eski zaman tılsımını yitirdi.
 

eski-besni-resimleri-8.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Yeni meyveler, alışkanlıklar ve çılgınca bir tüketim kültürü hayatımıza girdi. Yerel tatlar bir bir ortadan kalkmaya, azalmaya, hatta yok olmaya başladı. Yerel olana karşı bir itibarsızlaştırma ve tarımsal süreçlerin ilaçla tanışma süreci başladı.

Murathan Mungan’ın dediği gibi;

Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.


Zaman aktı, tarımsal faaliyetlerde kullanılan teknikler büyük ölçüde değişti. Ne dünya eski dünya, ne de Besni eski Besni idi. Zihnimdeki fotoğrafla örtüşen hiçbir ibare yok artık, her şey değişmiş, farklılaşmış, başkalaşmıştı.

Sokaklar değişmiş, kentler betonlaşmış, ürün çeşidi çoğalmıştı. Daha önce, özellikle Besni’nin ova kısmının genelinde, ekimi yapılan kavun zaman içinde giderek ekim alanlarını kaybetmiş, yerine başka ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı.
 

eskianadolufotoğrafları.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

İşte Besni’ye, o zihnimde müthiş kavun kokan kente, yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 2008 yılında gitmiştim. Hem çocukluk yıllarımdaki Besni’yi görmek, hem de o damağımda unutulmaz izler bırakan kavunların fotoğraflarını çekmek üzere ilçeyi ziyaret etmiştim…

Adıyaman üzerinden kente ilk girdiğimde zihnimdeki fotoğrafla örtüşen kavun sergileri yoktu artık. Arada bir yol kenarlarında açılan birkaç küçük tezgahta az da olsa bal kavun, üzüm ve incir göze çarpıyordu.

Kavun yerine üzüm öne çıkmış, çocukluğumdaki kavun yığınları yok olmuştu. Oysa ben her sokak başında ya da tarla kenarında kavun yığınları bekliyordum.
 

(15).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin çarşılarını gezerken bu hayal kırıklığıyla zaman geçirmiş, sonra Eski Besni’ye yönlendirilmiştim. 

Ben, Eski Besni denilince korunmuş çarşılar, evler, konaklar olabileceğini düşünerek söylenenlere uymuş ve eski kenti ziyaret etmiştim.

Oldukça derin bir vadi yatağında akan derenin, iki yakasında kurulan, Eski Besni Harabelerini görünce şaşıp kalmıştım. Doğrusu ben, bu kadar eski bir yerleşim yeri beklemiyordum.
 

(16).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Daha çok korunan ve halen yaşam olan bir çarşı bekliyordum. Karşımda duran ise basbayağı eski bir kentin harabeleriydi. Karışık duygular içinde Eski Besni’yi gezmiş, geçmişteki yaşamın izlerini görmeye çalışmıştım.

Yaz aylarıydı ve sıcak beynimi uyuşturuyordu. Buna rağmen dere tepe eski harabeleri, terk edilmiş camileri gezdim, değirmen ve hamam kalıntılarında dinlendim.
 

(17).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Böylesi eski bir kentin, neden terk edildiğinin hikayesinin peşine düşmek için, şu anki kent merkezine dönmüş, yeni yapılar arasında hem eski kavunu, hem de terk edilme nedenleri öğrenmeye çalışmıştım.  

Konuştuğum insanların anlatımları düşünce ve siyasal anlayışlarına göre değişiklik gösterse de ortak bazı ipuçları çıkıyordu ortaya.

Söylenenlere göre artık kavun, masrafını kurtarmadığı ve bostanlarının hasat zamanından önce kurumaya başladığı, hastalık geçirdiği için kavun ekim alanları daralmış, yerini başka ürünlere bırakmıştı.
 

(10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sonraki yıllarda birkaç kez daha ziyaret ettim Besni’yi. Her gittiğimde geçmişi, M.Ö 5 bin yıl öncesine kadar uzanan kentle ile ilgili yeni bilgilere ulaştım.

Halkın anlatımlarına kulak kabartarak zihnimde bilgiler biriktirdim, dostlar edindim. Bir gün belki, hikayesini yazmak üzere zihnimdeki arşive bıraktım.

Aradan bayağı zaman geçtikten sonra,  geçen hafta sonu 12-15 Mayıs tarihleri arasında kentte düzenlenen fotomaratona katılarak hem geçmişi yad ettim, hem de zihnimde oluşan fotoğrafın izlerini sürdüm.
 

(4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Üç gün boyunca süren koşturmaca sonucu onlarca fotoğraf, güzel dostlar ve tarihsel kırılma süreçleriyle ilgili hikayeler edindim.En çok da Eski Besni’yi ziyaret ederek zaman içinde yaşanan değişiklikleri görmek istedim.

Eski Besni’yi güneş batımına yakın ziyaret ederek hem ışığın sihirli gücünü, hem de baharın serin esintisini hissetmek, duyumsamak ve ortamın güzelliğini fotoğraflamak istedim.

Oldukça derin bir vadide akan Besni Deresi, eski görkemini kaybetse de, suyun açtığı yarıklar vadi tabanında derin kavisler oluşturmuş.
 

(7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Derenin batı kısmına düşen Besni Kalesi, yüksek rakımıyla göze çarparken, çevresinde imar edilen yerleşimlerden arda kalan harabeler arasında, ayakta kalan iki minare terk edilmişliğin ruhunu yansıtıyordu.

Sessizlik, vadi boyunca arada bir gelip geçen araba gürültüleriyle bozulurken, kentin harabelerinde dolaşan meraklı fotoğrafçılarla çobanlar arasında köşe kapmaca oynanıyordu.  
 

(1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Seyir Tepesi olarak inşa edilen platformdan, kuşbakışı harabeleri izlerken, kentin eski hali gözlerimde canlandı ve bir an tarihsel süreçlerin karmaşasını yaşadım.

Bir zamanlar, bu vadi içinde oldukça canlı bir kent vardı ve kentin sakinleri ticaretle uğraşıp, tarımsal girdilerle hayatlarını sürdürüyordu.
 

(3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski kent harabelerinin, biraz daha yıpranarak varlığını halen sürdürüyor olması sevindirici. Ama bir terk edilmişlik duygusu her adımda kendini belli ediyor.

Evlerden, köşk ve konaklardan taş yığınları kalmış. Kale hala heybetini korusa da bir koruma ve restorasyon çalışması göze çarpıyor.

İki minare de, sanki dini mekanlara karşı olan hassasiyetlerden dolayı ayakta kalmış.  Tek değişen, yeni yapılan prefabrik taş yapı ve dere boyunca uzanan yolun asfaltlanması. Onun dışında her şey, eskisi gibi duruyor. 

19’uncu yüzyıl başına kadar oldukça canlı bir ticaret merkezi olan Eski Besni, zaman zaman Malatya’ya, Maraş, Antep ve Diyarbakır’a bağlanan bir sancak şeklinde varlığını sürdürdü, takvim yaprakları 1954 yılını gösterdiğinde ise artık Adıyaman’a bağlanan bir ilçe olacaktı.  
 

(9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin yaşlılarının anlattıklarına göre; Eski Besni’de oldukça canlı bir çarşı ve her türlü ihtiyaca cevap olacak bir esnaf yapısı vardı.

Kürtlerin, Osmanlılar tarafından yerleştirilen Türkmenlerin ve Ermenilerin iç içe yaşadığı, 19’uncu yüzyıl başlarında başlayan sosyal çöküntü ve savaş ortamı kentin dokusunu bozmuş, göç hızlanmış ve sık sık eşkıyaların saldırılarına uğramıştır.

Bu nedenle, kent merkezi taşınma gündeme gelmiş, karar alındığı halde bazı alileler Eski Besni’yi terk etmeyerek burada hayatlarını sürdürmüşlerdir.
 

(5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski Besni’nin tamamıyla terk edilmesi ise kentin Adıyaman’a bağlandığı yıl olan 1954 yılına denk gelir ve 1965 yılına kadar taşınma süreci devam eder.

1965 yılına gelince Eski Kent, artık hayalet bir kente dönerek, tarihsel sürecini tamamlar. Camiler, kiliseler, hanlar, hamamlar, su değirmenleri, çarşılar ve Besni Kalesi baykuşların öttüğü bir alan haline gelir.

Bugün ayakta kalan cami ve eski hamam kalıntıları dışında kale varlığını bütün yıkımlara karşı sürdürüyor.

Yeni kent de kendi içinde ikiye ayrılmış. Orta Besni diye anılan şu anki kent merkezi ve Sarhan Mevki giderek daha da büyüyen, beton bloklarıyla göze çarpan Yeni Besni geçmişin gölgesinde büyüyor.
 

(2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle, Besni’de üç farklı yerleşim yan yana ama biraz ayrık olarak, üç zamanlı bir yerleşim yeri özelliklerini gösteriyor.

Yeni yapılar Antep yolunda kümeleşirken, yakın zamanda kurulan kent merkezi ise eski ile yeni kentin arasında yüksek tepelerde kurulmuş.  

Kentin yer değiştirmesi ve farklılık göstermesinin nedenleri arasında her ne kadar heyelan, sel baskınları gibi sonuçlar gösterilse de, tarihsel süreçte kentin sosyolojik yapısının, zaman zaman savaş ve istila nedeniyle değişmesi, göçlere sahne olması yer değiştirmesinde neden olan başka etkenler olduğu kuvvetle muhtemel.

Devam edecek…

Bir vekil profili Ömer Faruk Gergerlioğlu…

Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı bir milletvekili. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerde HDP listesinden İzmit Milletvekili olarak meclise girdi. Kendisini gıyaben, Mazlum – Der Genel Başkanı olduğu dönemden beri biliyorum. Zaman zaman adını duyuyor, yazılarını okuyordum. Ama yakından dinleme, tanışma fırsatım  hiç olmamıştı. Ta ki geçen haftalarda, Urfa’ya yaptığı iki günlük ziyarete kadar.  KHK’lılarla bir araya gelme amacıyla  düzenlenen iftar yemeğinde kendisiyle tanışma fırsatı buldum. Programa katılanlar hem yaşadıklarını anlattılar, hem de bazı soruların cevabını bulmak için sorular sordular. Her bir katılımcı ayrı bir hikaye, ayrı bir dramı dile getirdi. Böylelikle hem kendisini , hem de KHK ile işlerinden olan farklı kesimlerden insanları dinledim. Program sonrası karşılıklı kısa sohbet ise ortaya mini bir röportaj çıkardı. Dinlediklerimi, sorup cevabını aldıklarımı, kafamın bir köşesine atıp, biraz demlemeye bıraktım ama  yazı güncel sorunlar barındırdığı için kaleme almayı daha uygun gördüm. 

Kanımca Gergerlioğlu, mevcut milletvekili yapısı içinde farklı bir profil çizenler arasında yer alıyor. Kendisi de  KHK ile görevinden uzaklaştırılmış uzman bir doktor. Yaşadıkları, yakın tarihi anlama açısından önemli ip uçları barındırıyor. İslami bir hayat tarzı sürdüren, aynı zamanda çok farklı kesimlerin dertlerini kendine dert edinen birisi olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Sanırım,  Urfalı olması da, hayat hikayesinin daha  ilginç hale gelmesini sağlamış diye düşünüyorum.

 “Urfalıyım. Annem babam Urfalı. Dedem, Balıklıgöl cıvarında bulunan Hekimdede Mahallesinde doğup, büyümüş, yaşamış. Marangozdu dedem. Babam da, veteriner hekimdi. Annem ise Balıkgöl’ün hemen karşısında bulunan evlerin birinde oturuyormuş. Annem babam bir şekliyle tanışmışlar, evlenmişler.

Babam, veteriner hekim olduğu için tayin nedeniyle başka illere gitmek zorunda kalmış. Babam rahmetli dindar bir insandı, büyük doğu geleneğinden gelen, daha sonra milli görüş geleneğini benimsemiş olduğundan muhalif bir kimliği vardı ve dini görüşleri, dindarlığı nedeniyle de devlet dairelerinde sevilmeyen, dışlanan ötekileştirilen bir insandı. Çocuklarını imam hatibe gönderdiği için hor görülen, sürgüne gönderilen birisiydi. Eski devirlerde öyleydi, şimdi devirler biraz değişti, ama o devirlerde de maalesef  dindar olmak başörtüsü ve benzeri şeyler büyük suç olarak görülüyordu ve insanlar bundan dolayı zorluklar yaşıyorlardı. Babam bu nedenle değişik il ve ilçelere sürüldü. Ben 2 Kasım 1965 tarihinde Isparta’nın  Şarkikaraağaç  ilçesinde yani sürgünde doğmuşum. Bütün bu evrelerde Urfa’ya dönemedik ancak akrabalar vardı ara sıra gidip geliyorduk. Urfalıyız, kültürünü yaşıyoruz çiğköftesi, yemekleri, annemin, babamın konuşma tarzı, akrabalarım o kültürel birikimiyle tüm benliğiyle Urfalıyız. Ama tabi dışarda yaşıyoruz. Çocukluğumuzda kültürel farklılıkları hissederek Aydın, Denizli, Antalya, Bursa’da yaşadık. Bir türlü oralı olamıyorsun, aslında bir başka yerlisin ama orda yaşıyorsun, ailenin kültürü, bir başka kültür, bir ikilemde yaşıyorsunuz. Bulunduğunuz yere pek uyamıyorsunuz. Çünkü Urfa’nın sıcakkanlı misafirperver, kanlı canlı bir kültürü var, ama batıya gidince o biraz daha mekanik ilişkilere dönebiliyor, biz aile olarak bunu yaşadık, şaşırıyorduk.” diyor, Gergerlioğlu.

Çocukluğu Türkiye’nin batı illerinde geçen Gergerlioğlu, babasının görevi nedeniyle ilk ve ortaokulu Antalya, Aydın, Denizli’de, imam hatip lisesini Bursa’da okudu. Liseyi bitirdiğinde babası artık emekli olmuş, kendisi de 1984 yılında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Elazığ’da Tıp  öğrenimine başlayan Gergerlioğlu ileriki yıllarda  Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yaparak 1990 yılında okulunu bitirir. Aynı yıl Iğdır’a bağlı Orhaneli Beldesine doktor olarak atanır. Mecburi hizmetinden sonra Bursa’ya döner. Çeşitli sağlık ocaklarında pratisyen doktor olarak çalışır ve 1995 yılında Tıpta Uzmanlık Sınavını vererek Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz alanında uzmanlık eğitimine başlar. Beş yıllık eğitiminden sonra İzmit Seka Devlet Hastanesi’nde uzman doktor olarak mesleğini sürdürür. Bundan sonraki hayatı giderek zaman içinde farklılaşacak ve şu an kamuoyunun bildiği, yakından tanıdığı Ömer Faruk Gergerlioğlu sahnede belirecektir.

O günlerle ilgili şunları ifade ediyor: “Ben zaten İslami bir aileden geliyordum. Milli görüş, babamın, annemin dindar olması, imam hatip mezunu olmam yani bu camianın içindeydim.  Ama, giderek Türkiye’nin tüm sorunlarına da ilgi göstermeye başladım.  Bir meseleyi teğet geçer gibi ilgilenmeyi sevmem,  meseleyle ilgileneceksin, tutup koparıp alacaksın. Benim tavrım budur. Bir meselede haksızlık varsa hakkı istemek için süreklilik lazım ve ben de  bu sürekliliği göstermeye başladım. Mazlum- Der  Kocaeli Şubesinde başkanlık, yöneticilik yaptığım 2005-2010 yılları arasında her hafta türban yasağına karşı açıklama yaptım. Sivil, barışçıl bir açıklama, amacım ortadaki haksızlığı göstermek, farkındalık yaratmaktı.”diyor.

Beş yıl gibi uzun bir süre belli bir çerçevede talepler dile getirince kamuoyunda bilinen bir isim olmaya başlanır ve giderek daha fazla insan hakları alanında görünür hale gelir.

“2002- 2005 arası Mazlum- Der Kocaeli Şube başkanı olarak görev yürüttüm. 2007 yılında Mazlum- Der Genel Başkanı oldum. 2009 kendi arzumla görevi bıraktım ama insan hakları savunuculuğunu bırakmadım. Daha sonra da Hrant Dink’in cinayetinin aydınlanmaması  ile ilgili Adalet Talebi Platformunu kurdum. Etik medyacılık için “Sessiz Kalmamak Gerek İnsiyatifi” ile ahlak dışı haber yapan medya kuruluşlarına karşı tepki  gösterdik. Çözüm süreci gelince Kocaeli Barış Platformu kurduk. Farklı, herkesin geldiği, katıldığı sağcısı, solcusu, Türkü, Kürdü, Alevisi, Sünnisi yer aldığı bir çalışma yürüttük. Yani, insan hakları alanına girince kendi Müslüman kimliğimle başka kimlikleri kucaklayan bir anlayışla yola devam ettim. Yani, babamdan bana devir olunan İslami yapı ile yetinmedim. Onu daha da geliştirerek, herkesin sorununa duyarlı bir hale geldiğimi düşünüyorum. Hani Kürt olmasam da, bir Türk olsam da, Kürt Meselesine çok büyük duyarlılık gösterdim. Bana göre  İnsan Hakları çalışması budur. Yani Kürt olmasan da, Alevi olmasan da,LBGT olmasan da şu bu olmasan da onların hakları için uğraş vermen demektir. Yani, biz bu süreç içinde sadece İslami kimliğimizle kalmadık. Bir insan hakları kimliğine doğru evrildik. Bunu çok önemli buluyorum, Bundan dolayı da gurur duyuyorum. Ve böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Zaten böyle olunca mesafe kat ediyorsun. Yoksa kimlikçi duruşlar, ben şucuyum, ben şurada durayım, sen bucusun, burada dur, herkes kendi köşesinde dursun. Birbirinden uzak dursun demekle bir yere varılmıyor. Zaten süreç içinde farklı kimliklerin bir arada durmasının, ortak paydada bulunmasının da çok önemli olduğunu  gördük.”

Gergerlioğlu, bu süreçlerde Türkiye’deki sorunları irdelerken Kürt Sorunu üzerinde yoğun bir okuma süreci yaşıyor. İrdeliyor, sorguluyor ve sorunun kaynağına inmeye çalıştığında  “Eyvah!” diyor kendi kendine.

“ Kürt Meselesini anlamaya başladığımda eyvah dedim. Demek ki büyük acılar yaşanıyor bu toplumda. Ben Kürt olmasam da , Kürtler çok büyük sıkıntılar çekiyor diyerek irkilmiştim. Bu  benim insan hakları alanında kulaç atmamı sağlamıştı. Kürtler, daha sonra bir Ermeni Hrand Dink mücadelesi, Alevilerin  üzüntüsü, dışlanmışlığı, sol camianın o yaşadığı korkunç zulümler, linçler ve benzerleriyle karşılaşınca o dünya senin bildiğin gibi değil, çok farklı bir dünya demeye başlıyordum.. Bunlar beni her aşamada, hayatımın her evresinde etkiledi. Mecburi hizmetimi bir Kürt Köyünde yaptım. Orada Kürt Halkının yaşadıklarını birebir insanlarla oturup konuştuğumda anlamış, çok etkilenmiştim. Zaten bunları biliyordum. Bir de pratikte görmüş olunca sorunları daha yakıcı hissetmeye başladım.” diyor.

Gerek Kocaeli, gerekse de Mazlum –Der’de yürüttüğü çalışmalar, ötekileştirilen insanlarla kurduğu ilişkiler, Kürt Sorunu hakkında resmi yaklaşımları aşan düşünceler dillendirmesi dikkatlerin üzerinde toplanmasına neden olur. 15 Temmuz olayı yaşandığında Gergerlioğlu, Kocaeli’de  bir insan hakları aktivisti doktor olarak kamu hizmetini yürütmekteydi. Konunun tam ortasında kendisini bulan Gergerlioğlu, bir süre sonra kendisi de sürecin mağduru olacak ve kendiliğinden sorunun hem parçası, hem de KHK karşıtı mücadelenin odağı olacaktı.

“KHK’ler yayınlanmaya, ihraçlar ilk başladığında yaşanılanları görünce inanılmaz hukuksuzluklar olabilir, ülke mahvolur demiştim. Haklı da çıktım. Kısa sürede zaten olmayan demokrasi ve hukuk  yerle bir oldu, bir de üzerine darbe girişimi ve OHAL ilan edilmesi ülkeyi mahvolma sürecine soktu. Olup bitenleri izleyince daha ilk günlerde eyvah , kasırga geliyor dedim. Ve ardından süreci takip ederken bu kasırga beni de vurdu. İlk başta açıkçası şunu düşünmüştüm. Evet yani büyük ihlaller geliyor ama Gülen grubundan değilim, bu kasırga beni de bulur mu diye düşünüyor, yapılanları eleştiri ile izliyordum. Meselenin  sadece o grupla alakalı olmadığı, meselenin demokrasinin ayaklar altında alma meselesi olduğunu da daha yakinen anlamış olduk. Kürt Meselesinde olduğu gibi,  sen konuştuğun anda aynı şey senin de başına geliyor ve geldi benim başıma.  Aynı KHK ile ihraç edildik, başıma gelmeyen iş kalmadı, sosyal dışlanmışlık, damgalanma. Ben uzman hekimim, 6 ay işsiz kaldım, bir şekliyle kendimi idare edebildim, zor bela Batman’da  özel bir hastanede iş buldum. Ya iş bulamayanlar? Ekonomik sefalet yaşayan, sosyal dışlama, ayrımcılık, psikolojik baskı ve bin bir sorun yaşayan yüzbinlerce insan kitlesi oluştu. Ben bunların dramlarını takip etmeye başladım, kulak kesildim. Ne oluyor anlamında gözlemledim. Yaşanan acılara hissetmeye, empati geliştimreye başladım. Bundan dolayı yaşanan olaylara karşı duyarlı oldum. Bana, bir insan hakları savunucusu olarak mağdurlar yaşadıklarını, dertlerini göndermeye başladılar. Dertler, sıkıntılar Twiter, gmail, şurdan burdan gelince  şoke oldum, hak ihlalleri gelmeye devam etikçe ben şoke olmaya  devam ettim. Çünkü inanılmaz hak ihlaller gelmeye başlamıştı. İnanılmaz hak ihlalleri…

Ve bütün bunlardan dolayı da eyvah dedim kasırga hakikaten gelmiş, ben bütün olanlara duyarlı olmalıyım. O zaman bazı demokrat sitelerde Kürt Sorunu ağırlıklı yazılar yazıyordum. Ama artık bütün gündemim hak ihlalleri olmuştu. Bir baktım ki, çok akut bir kasırga gelmiş. Yeni bir kasırga. Kürt meselesi zaten kronik ve felaket bir sorundu. Bir de baktım yeni bir kronik sorun gelmiş. Ve çok canlı yaşanıyor. Ve bu insanlar kimsesiz. Haksız, hukuksuz ihraçlar, anne babaların cezaevine girmesi, binlerce çocuğun ortalıkta kalması, hasta mahpuslar dev gibi bir felaket  vardı karşımızda. Ve ben hepsine yetişmeye çalıştım. Benim siyasetle bir alakam yoktu. Kendi halimde ihraç edilmiş, Batman’da doktorluk yapan, orada bir yaşam kurmuş birisiydim. Yarın öbür gün milletvekili olacağım hesabı yaban birisi değildim. Ama bana bir gün bir teklif geldi. Kocaeli’den HDP birinci sıra adayı ol diye. Durdum, şaşırdım. Ben HDP üyesi değildim. Evet, ben HDP fikriyatı gibi konuşuyordum ama aktif siyasette değildim. Farklılıklar içinde birlikte olmak lazım , Kürt meselesi şöyledir böyledir   gibi yazılar yazan bir adamdım, orada aktif olarak yokum ama oradan bir teklif alıyorum. Bu biraz ürküttü beni. Ben o ana kadar bağımsız bir insan hakları savunucusuydum. Bir partinin siyaseti içine girersem  bağımsızlığım, tarafsızlığım bozulur mu diye düşündüm?

Ama sonrasında şöyle bir anlayışla ‘hayır bu teklifi kabul edeyim’ dedim.

Düşüncem şuydu: “Ben şu ana kadar sivil toplumda bir sürü hak ihlalleri mücadelesi veriyorum. Giderim siyasi parti içinde aynı mücadeleyi devam ederim. Ben zaten Kürt Meselesinden dolayı görevimden ihraç olmuş bir insanım. Zaten bu konuda HDP’den farklı bir tarafım yok. Ben o mücadeleyi biliyorum, bedelini de ödemişim. Oraya girip de farklı  bir şey olacak durum yok. Öbür taraftan KHK’lar var, başka insan hakları ihlalleri var ve ben siyasete girip, yaptıklarımın aynısı yaparım diye düşünerek teklifi kabul ettim.”

Bu gün HDP sıralarında siyasi faaliyetini sürdüren, zaman zaman yol kazaları yaşayıp, kırmızı kart gören, vekilliği düşürülen, sonra anayasa mahkemesi kararı ile milletvekilliliği geri iade edilen birisi olarak, her fırsatta KHK sorunlarını gündeme getiriyor. İlginç olan  Gergerlioğlu’nun da KHK mağdurluğu devam ediyor. O da binlerce insan gibi ihraç olmanın derin sancısını yaşıyor. Ekonomik olmasa da psikolojik travmasını içinde hissediyor.

Siyaset içinde farklı duruşu, hem HDP kimliği, hem de kendi İslami Kimliğini yaşatabilme becerisi kendisine güç katıyor. Eleştiren de var, gittiği yolun doğru olduğunu söyleyen de.

Doğal olan da bu zaten. Sanırım bu zeminde ne herkes tam doğru, ne de herkes tam yanlış. Günahı, yanlışları çok olanlar var, kendi konumunu korumaya çalışanlar ve hakikat için ilkelerinden ödün vermeyenler de var…

Gergerlioğlu, bu karmaşa içinde mecliste var olma mücadelesi veriyor, Kürtlerin çektiği sıkıntıları dile getiriyor ve KHK zulmünü yüksek sesle dile getiriyor. Yaşadıkları ise aslında dile getirdiği hak ihlallerinden çok farklı değil…

devam edecek…

Damıtılmış zamanın ruhu…

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Hayatın ‘an’larını fotoğraflamaya çalışan birisi olarak yıllardır yakın çevremden başlayarak, daha uzak yerlere uzanan bir yolculuk yapıyorum.

Bu yolculuk bildiğiniz bir seyyah yolculuğu değil. Ondan öte içsel bir yoğunlaşma ve kültürel bir sörf, antropolojik bir kazı, arkeolojik bir giz ve zamanı anlamaya çalışan bir zihinsel dönüşüm olarak tanımlanabilir.  

Zaman zaman bu içsel yolculuktan sıyrılıp rastgele dağ, bayır, köy, kent dolaştığım olsa da bir seyyah olma özelliğini hiç yakalayamadım.

İçsel yolculuğum, seyahatlerimde benimle oldu. Bir türlü sıyrılamadım ve sadece gezme iradesi gösteremedim.

Bu nedenle hayıflandığım, kendime kızdığım oluyor sık sık. Hayatın gerçekliği bazen insanın içsel yolculuğunun, seyyah anlamda gerçekleşmesine olanak vermiyor.

Bunu biliyorum artık, buna rağmen içsel yolculukla, seyyah sürecini iç içe geçirerek gezmek her zaman hayal ettiğim bir şey.

Bu hayalimin üzerine umutlarımı koyup, fotoğraf çekmeyi sürdürüyorum.
 

012.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sürdürüyorum, çünkü hayatın en kısa anında gizli olan enerjinin bize ne anlattığını anlamak, yorumlamak ve fotoğraflamak istiyorum.

Sokaklar, tarihi mekanlar, ören yerleri ve henüz gizleri çözülemeyen antik çağların kalıntıları, çarşı pazar, insan yüzleri bana muazzam bir olanak veriyor.

Nereye baksam fotoğraf, nereye dönsem zamandan kopan fırtına ve ışığın hayatla dansı karşılıyor beni.
 

IMG_20220403_005226_358.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kimi zaman siyah beyaz bir an, kimi zaman renklerle dolu bir kalkışma oluveriyor fotoğraf.

Donan ama aynı zamanda yaşayan ilginç bir giz anı.

Bir de bu işin ‘ama’sı var. 

Urfa’da bayağı zamandır binlerce Halil-ür Rahman fotoğrafı çektim. Defalarca dolaştım, havasını teneffüs ettim.

Mistik atmosferinde zamanın sesini dinledim, ama burayı anlatan, binlerce yıldır mit olan rivayeti yansıtan bir fotoğraf çekemedim.
 

134.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle her fırsatta yeniden çekmek için Balıklıgöl’e gittim, hala gidiyorum.

Çünkü anlatılan hikayenin aramızda yaşadığını, binlerce yıllık bir mirası taşıdığını, bir realiteyi barındırdığını, ışık taşıdığını biliyorum.

Keza, aynı şey Girêmiraza/Göbeklitepe’de de geçerli. Orası sadece dikili taşlardan oluşan olağanüstü bir yer değil.

12 bin yıl, belki de çok daha eski bir mirasa, ışığa ve ruha sahip. İşte o mirasın günümüzdeki yansımasını çektiğim gün, Göbeklitepe benim açımdan fotoğraflanmış olacak.
 

DSC_2915.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göbeklitepe fotoğrafları konusunda ciddi bir deneyim ve birikim sahibi olmama rağmen henüz o fotoğrafı çekemedim.

Ve bir gün biliyorum ki, ben ya da başka bir fotoğrafçı zamanın ruhunu yakalayan bir kare çekip, en eski tarihsel süreci tek bir karede anlatacak.

Görenler “Ha işte, bu!” diyecek ve 12 bin yıllık süreci bir saniyeden daha az sürede çekilen andan yola çıkarak yorumlayacak.

Buna rağmen, çekilen fotoğraf her seferinde eksik kalarak, yeniden keşfedilme merakı uyandırarak yeni yorumlamalara yol açacak.

Yani hiç bitmeyen bir enerji, harika bir ışık ve görsel deneyim çalışılmaya devam edecek.

Benim açımdan mesele budur. Bitti derken, yeniden başlamak gibi bir şey.

Simurg gibi yanarken, küllerinden doğmanın hikayesidir fotoğraf. 

Gezdiğim, gördüğüm her yerde, her sokakta, binlerce yıllık bir kalede ya da ilk çağların izlerini taşıyan taşlarda, kült merkezlerinde, insan yüzlerinde, hatta acıyı yansıtan tebessümlerinde geçmişten günümüze uzanan ve yaşadığına inandığım ışığı görmeye, fotoğraflamaya çalışırım.

Karşımdaki objelerin düşüncelerini görmeye, seslerini duymaya, acılarını hissetmeye çalışır, ona göre fotoğraf çekerim. 
 

Resim düzeltilmiş hali259.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ayrıca var olan realitenin, buluntu ve kalıntıların, öteden beri söylenenlerle arasında bir bağlantı yakalamaya çalışırım.

İnsanlar ne konuşur, neyi düşler, umut ettikleri nelerdir, inançların temellerini nereye dayandırır anlayıp, anı ona göre yorumlamak isterim.

Yani geçmişi günümüze, günümüzü de bir anlamında geçmişe taşıma gibi zihinsel deney yapar, tarih boyunca damıtılan zamanı fotoğraflamaya çalışırım.

Bana göre fotoğrafın gücü de buradan gelir. İnsanı geçmişe götüren, zihninde sörf yaratan ve gerektiğinde dank ettiren bir etki söz konusu.

An gerçek, fotoğraf ise gerçeğin yansımadır.
 

FB_IMG_1429289620622.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Günümüzde teknolojik ve dijital aygıtlar sayesinde artık herkes fotoğraf çekiyor.  

Fotoğraf çekmeyen, fotoğrafa ilgi duymayan insan yok gibi. Herkesin cebinde fotoğraf makinesi hazır nazır.

Hatta cebinde demek eksik kalır; elinde, tetikte bekliyor. Hiçbir dönemde bu günkü kadar fotoğraf çekildiğini sanmıyorum.

Cep telefonları sayesinde öyle çok fotoğraf çekiliyor ki insan aklı duruyor adeta.
 

img1405.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Düşünsenize dünya genelinde bir saniyede kaç milyar fotoğraf çekiliyor?

Benim matematiksel bilgim bunu hesaplamaya yetmiyor. 

Peki, bunca fotoğraf etki açısından bir Göbeklitepe ya da Hasankeyf’te bulunan kalıntıların yerini tutabiliyor mu? 

Yani şuna getirmek istiyorum. Bir şeyin çoğalması, onun amacına uygun hizmet ettiğini anlamına gelmiyor. 
 

DS.CF1130.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüz, yüz elli yıl önceki fotoğrafların insan zihninde unutulmaz etki bırakmasının nedeni nedir? 

O yıllarda çekilen fotoğraflar kalite açısından harika fotoğraflar değildi. Ama ilk olmaları, benzersiz öğeler taşıması o dönemin fotoğraflarını değerli kılıyor.

Yani çekilen fotoğraf sayısının az olması etkisini azaltmıyor, tam tersi artırıyor diye düşünüyorum. 

Şimdi ise durum çok farklı. Her anımız, hatta andan öte hayatı oluşturan enerjimiz fotoğraflanıp, kaydediliyor. Bunun kaçta kaçı arşivleniyor bilmiyorum.

Ama çekilen çoğu fotoğraf ve videoların zamanla buharlaştığını da biliyor, yaşıyorum. 
 

DSC_1364.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İşte, kötü olan yön bu. Oysa kalıcılık hayatın olmazsa olmazıdır. Sanat kalıcı bir iz bırakmıyorsa sanat değildir, keza felsefe sarsıcı bir etki bırakmıyorsa felsefe değildir.

Fotoğraf ise daha somuttur, gerçeğin ta kendisidir ve geleceğe aktarılması gereken bir kalıntıdır.

Bu nedenle her şeyden önce fotoğrafların buharlaşmasını önlemek ve zamanın ruhunu yansıtan fotoğraflar çekmek gereklidir diye düşünüyorum…
 

DSC_1882.JPG1_.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Henri Cartier-Bresson adlı fotoğraf sanatçısı “Benim yaklaşımımda fotoğraf makinesi, bir not defteri, ‘an’ ı saptamada bir sezgi aracıdır. An’ı yakalamadaki ustalık, bence vizörden görülen görüntüleri çok kısa bir zamanda görsel bir biçimde düzenleyebilme ve anlık kararlar alabilme yeteneğidir. Bu eylem; akıl disiplinini, duyarlılığı, yerleşik bir geometri anlayışını, her şeyden önce bir konsantrasyonu gerektirir. Kişi, bu yöntemle çok sade bir anlatım biçimine ulaşabilir” diyor.
 

IMG_20220309_115521-01-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Başka bir fotoğrafçı olan Irving Penn ise “İyi bir fotoğraf, bir hakikati anlatan, ruha dokunan, ve izleyiciyi bunu gördüğü için farklı kılan fotoğraftır; yani tek kelimeyle etkilidir” diye not düşüyor.  
 

IMG_20220328_102703-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yousuf Karsh ise insan düşüncelerini fotoğraflamaktan bahseder:

İnsanların ruhları ve düşüncelerini fotoğraflamaya çalışırım. Fotoğrafçı olarak  insanların ruhlarını çekip almak yerine, onları ara bulucu olarak  birbirlerine aktardığımı düşünüyorum. Bu karşılıklı bir etkileşim bana  göre.


Sonuç olarak şunu söyleyebilirim. Fotoğraf bir yaşam biçimi, zamanı anlamlandırma yöntemi, gerçekliği kayıt altına alma eylemidir.