Mülteci zamanlar

Kimi insanlar için gün çok erken başlar. Henüz Güneş doğmadan, herkes uykudayken, onlar sokakta, dağda, bayırda ekmek derdindedir. Onlar için zaman, ekmek renginde, sıcaklığında ve binlerce yıldır değişmeyen özgün tadındadır. Ekmek yoksa, zaman kül renginde, gri tonda ve kapkaranlık bir örtü gibidir. Ağır, kurşuni ve insanı boğan bir gaz bulutu gibidir.

Yani zamanın zamansızlık halidir, ekmeksiz geçen vakitler.

Bu nedenle korkunç bir yarış içindedir. Kendisi gibi aç, yoksul ve yoksun olanlarla yarışır, erken uyanır, henüz herkes uykudayken, işe koşar. Bilir ki iş beklemeye gelmez. Gittin, gittin, gecikince başkası kapar ekmeği.

Böylesine korkunç, böylesine ağır bir yarıştır hayat.

Bildiğimiz çalışma saatlerini unutun, ihtiyaç  olduğu saatte çalışmak, verilen işi yapmak zorundadır gündelikçiler. Bir tanımları yoktur aslında. En ağır işlerde, en kirli yüklerde onlar akla gelir.

Kavak ağacını bilir misiniz?

Hani yemyeşil yaprakları, göğe uzanan boyu olan ve rüzgarda insanın ruhunu okşayan bir ses çıkaran ağacı bilir misiniz?

Suyu seven, çokça sulak alanlarda yetişen bir ağaç.

Bu mevsim kesim zamanıdır. Hızlı büyüdüğü için, kavaklar bu mevsim kökünden kesilir, gelecek yıl kesilen yerden yeniden filizlenir, boy atmaya başlar.

İşte bu ağacın satışa gelmesi için, birkaç gün güneşte kuruması gereklidir. Bunun için de kabuğu soyulur, güneşte bekletildikten sonra satışa sunulur.

İşte bu işi yapanlar genellikle çok yoksul, işsiz insanlar olur.

Küçüklüğümde böyleydi, şimdi de aynen devam ediyor.

Eskiden her kentin direkhaneleri olurdu. Çünkü evler toprak damla örtüldüğü için, kurutulmuş, kabukları soyulmuş kavak direkleri çatılarda kullanılırdı.

Biz mağ derdik, kitaplarda direk yazılırdı…

Çocukluğumun direkhaneleri yok artık. Sayıları giderek azalıyor ama hala bazı il ve ilçelerde kavak direkler yani mağ satışı yapan yerler var.

Bu yerlerden birisi de Adıyaman Gölbaşı ilçesi. Göl kenarında kurulan şirin bir kasaba. Sakin, gözden uzak ve oldukça da sulak.

Ortadoğu’nu kanlı sokaklarından, Adıyaman Gölbaşı’na gelen Suriyeli aileler kadın, çocuk, yetişkin hep birlikte Gölbaşı’nda, hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Suriye’de kendi halinde bir yaşam sürdürürken ve iç savaşın patlak verdiği 2011 yıllından bu yana hayatları paramparça bir şekilde devam ediyor. Yakınlarını savaşta kaybeden, uzak ülkelere sığınmak zorunda kalan, sınırdan can havliyle en yakın yerleşim yerine kendilerini atan aileler, şimdilik kendilerini güvende görüyorlar. En azından uykularımızı parçalayan bomba sesleri yok diyorlar.

Bir gelecekleri olmasa da, onlarda Türkiye’deki yoksulların yanında toplumun bir parçası haline gelmişler. Kenar semtlerde yaşıyorlar, bir göz odada ömür geçirmeye çalışıyorlar. Çoğu en ucuz kiraların olduğu yerlerde kalmak ve ucuz işlerde çalışmak durumundalar.Kısacası işsizler ve Türkiye’nin ucuz iş gücüler. Çoğu bulabildiği işlerde çalışıyorlar, tıpkı komşuları gibi.

Gündelik işler, küçük tamiratlar ve kentin en ağır işlerine koşuyorlar. Sigortalı bir işte çalıştıklarını hiç duymadım, çalışan var mıdır bilmiyorum. Benim karşılaştıklarımın tümü gündelik işlerde çalışıyorlar. Tıpkı dar gelirli Türkiye vatandaşları gibi. Dolayısıyla en büyük sorunları, ülkenin temel sorunu olan işsizlik.

İşsizlik meselesini aşmak için bütün yöntemleri deniyorlar, en ağır işlerde çalışıyorlar, en kirli işlere bulaşıyorlar ve giderek karanlık tünellerde ışık arama durumuna geliyorlar.

Tıpkı bütün yoksulların yaşadıkları gibi…

Haşim Abdullah geçinmek, hayatta kalmak için her sabah erkenden, henüz kimselerin olmadığı saatlerde, Gölbaşı Direkhanesi olarak bilinen, genelde yörede sıkça yetişen kavak ağaçlarının satışının yapıldığı alana geliyor.

Burada yıllardır bu mevsimde kavak ağaçları kesilir, toprak damlı evlerde, ahır ve barakalarda kullanılmak üzere kabukları soyulur ve kurumaya bırakılarak, satışa sunulur. Bu kabuk soyma işi eskiden beri insan emeğiyle yapılır ve halen öyle de devam eder. Her direkhanede kavak ağaçlarını soyan işçilere rastlamak mümkündür. Özellikle de bu mevsimde.

Çocukluğumdan bilirim ki, kabuk soyma işi özellikle dar gelirli, yoksul insanlar için bir umut kapısıdır. Hem cüzzi bir miktar para kazanılır, hem de yakacak için soyulan kabuklar eve getirilir. Bu günlerde halen soyulan kabuklar eve götürülüyor sanırım. Kabuklar hem çabuk yanar, hem de ateşinde sac ekmeği harika pişer, ısınmak için çok işe yaramaz.

Henüz yeni kesilen kavak ağaçları güneşte iyice kuruması için kabuklarından ayrılmaları gerekir. Bu nedenle dokusu  yumuşakken,  dahre denilen kesici bir aletle kabukları soyulur. Ağaç su ile beslendiği  için kabuk kolaylıkla ayrılır ve sarımtırak ağaç gövdesi ortaya çıkar. Kağıt yapımında da kullanılan kavak ağacı yörede ise barınma amaçlı yapılan meskenlerin üstünün örtülmesi için kullanılır. Hem ucuz, hem de kolay yetişmesinden dolayı kavak tercih ediliyor.

Haşim Abdulah ve kendisi gibi sığınmacı onlarca insan, kavak ağaçlarının kabuklarını soyarak, hayata tutunuyor, tutunmaya çalışıyor.

Tıpkı yoksul Türkiye vatandaşları gibi. Mesaileri güneş doğar doğmaz başlıyor, akşam karanlığına kadar devam ediyor. Her ağaç başına 80 kuruş alınıyor. Bu ağaçların uzunlukları 5 metreyi , kalınlığı 5-10 cm buluyor.

Ne kadar ağaç, o kadar 80 kuruş ücret. Her şey soyulan ağaç sayısına bağlı.Şimdilik işler yolunda, günde 50 ağaç soyanda var, 100 soyanda. İşçiler arasında çok sayıda çocuğun olduğunu özellikle belirtmek gerekiyor. Onlar oyun alanları yerine, yetişkinlerle birlikte ağaç kabuğu yememek için çalışıyorlar. Aldıkları ücret yetişkinlere göre daha az.

Gün batımına yakın bir zaman diliminde fotoğraf karesine sığdırdığım sığınmacı işçiler yarı Arapça, yarı Türkçe “ Ne kadar ağaç, o kadar 80 kuruş. Ve soyduğumuz kabuklar.”  diye ekliyorlar.

Akşam yorgun bedenler, fotoğraf çektirmek istemeyen kadınlar ve hala tedirginlikleri yüzlerinde okunan Suriyeli savaş mağdurları günün son deminde bir iki ağaç daha fazla soyma gayretindeler.

Birazdan gün bitecek, herkes evine dağılacak.

Zaman her şeyin üzerini kara bir örtü gibi örterken, işsizlik binlerce insanın kaderine dönecek…

Kemal Siyahhan: Hepimiz biraz mülteciyiz.

Fotoğraf: İrfan Gazetesi

Şeyhmus Çakırtaş yazdı.

Bir süredir yazar Kemal Siyahhan’ı takip etmeye, yazılarını okumaya, kitaplarını tanımaya çalışıyorum. Sağ olsun İnternet üzerinden kendisiyle röportaj önerimi kabul etti. Çok yoğun günler yaşamasına rağmen, sorularıma yazılı cevap verdi. Kendisine müteşekkirim. Kalemi her daim var olsun. Bir yazar olarak yazın hayatına ciddi katkıları olduğunu düşünüyorum. Sadece yerel değil, evrensel düzeyde çalışmalara imza atan birisi olarak, okunması gereken bir yazar olduğunu belirtmem gerekiyor. Adını daha önce duymuştum ama son iki yıldır yakından takip etmeye çalışıyorum. İmkan ve fırsat oluşursa, yüz yüze Kemal Siyahhan romanlarını konuşmak isterim. Röportajı hiç değiştirmeden, noktasına bile dokunmadan sizinle paylaşmayı doğru buldum…

Kemal Siyahhan - Sel Yayıncılık
  1. Adettendir röportaj yapıldığında kısa bir tanıtım istenir. Ben de okuyucuların sizi yakından tanımanız için edebi yönünüzü kısa yazabilir misin?

Cevap. Urfa Siverek doğumluyum. Yakın akrabamız olan Prf. Abdülkadir Karahan, Edebiyat Fakültesi Eski Türk Dili Bülümü’nün başındaydı. Babam Edebiyat öğretmeniydi. Bizim ailede üniversite bitirmek önemli olsa da benim öyle bir gayretim olmadı, okumayı sadece üniversite sürecine sığdırmak yerine bir ömre sığdırmayı yeğledim. Ticaret hayatıyla pekiştirerek iki faaliyeti paralel götürmeyi uygun gördüm. Çok uzun yıllar Türkiye’nin önemli mizah ve edebiyat dergilerine resimli öyküler çizdim ta ki bu benim için tatminkar olmaktan çıkana kadar. Sonraki süreç yazım süreci başladı, alışkanlık olsa gerek romanlarımı çizgilerimle beslemeyi de ihmal etmedim. Birçok yazarın yapmak istediklerini metni çizgilerimle beslemeyi çok yıllar önce başarmıştım.

  1. Neden roman? Ne zaman romana karar kıldınız?
Siverekli yazar Kemal Siyahhan'ın acı günü
Fotoğraf: Siverek İrfan Gazetesi

Uzun yıllar resimli roman yazıp çizmiş biri için kurgu tecrübesi kendiliğinden oluşur. Kısa öyküleri çizgilerle anlatmakla birikenleri ortaya dökemeyeceğimi anlamıştım, ancak ondan sonra roman yazmaya başlayabildim. Tabi bu kolay olmadı, kısa soluklu çalışmaları bırakıp uzun soluklu ve sorumluluğu ağır bir işe soyunmak gerçekten kolay değildi üstelik önceden oluşturduğum imajı da böyle bir teşebbüs zarara uğratabilirdi. Lakin birikimim o denli fazlaydı ki bunu hesaplayacak durumda değildim, dolayısıyla ardı ardına romanları yazabildim.

  1. Roman konularınızı, kahramanlarınızı seçmenizde hangi mekan ve zamanlar etkili olur? Yer, zaman, mekan açısından?

Kurguyu besleyen, oluşmasını sağlayan yer, mekan ve zamandır. Her yazar, gözlemleriyle biriktirdiği tiplemeleri ve karakterleri farklı mekan ve zamanlarda kullanabilir; kaldı ki ben de onu yapmaktan çekinmem muhakkak romanın kurgusundaki kahramanlarının bir kısmını bu birikimlerle oluşturabilirim. Romanın gerçekçilik hissine çok katkıları da olur. Mekanlar konuyla muhakkak örtüşmelidir. Yer ve mekan romanın kurgusuna bazen yön verebilir, demoğojik yapılar ya da sosyal konular işlenirken yer ve mekandan çokça söz edilebilir. Ben yer ve mekanı az kullansam da muhakkak detaylı araştırmayı ve oralarda yaşanmışlığı irdeleyip deşmek isterim.Bermal, Kemal Siyahhan, Sel Yayıncılık, 9789755705323, dukakitap.com

  1. Kendinize örnek aldığınız bir yazar var mı?

Bu soru çok konuşulacak ve okuyucuya göre değişebilecek bir konudur. Bir yazar olarak emek verilen her metni okumak isterim lakin bu kolay değil. Her ay yerli çok kitap çıkıyor, tümüne ulaşmak zaten mümkün değil. Klasikler dışında Irvın D. Yalom’u kendime yakın bulmuşumdur, nedeni insanı yazıyor oluşundan. Benim romanlarımda karakterlerin psikolojisine derinlemesine inmek istememden belki de ondandır, sevdiğim içindir.

5. Güncel olan sorunla ilgili olan Mülteci Romanından bahsedebilir misiniz? Neden Mülteci?

İlginç bir soru, bu soruya tebessüm ederken acı acı gülmekten kendimi alamıyorum çünkü biz İstanbul’da yaşayanlar da kısmen mülteci sayılmaz mıyız? Herkes yokluktan açlıktan, daha iyi yaşam koşullarına erişmek için köyünü memleketini bırakıp İstanbul’a gelmedi mi? Yaz aylarında köyüne memleketine özlem duyarak giden insanların sayıları azımsanamayacak kadar çok ve o insanlar nedense çoğu zaman hep geçmişiyle yaşarlar. Afganlara dair Mülteci konusunu yazmamda bu bakış açısı kolaylıklar sağladı bana. Ahmet Kaya bile şarkılarında çokça kullanmaz mıydı mülteciyi? Türkiye Cumhuriyeti geçmişin mirasını sırtlamış bir ülkedir, çevresindeki ülkelerde yaşayan bir çok insanın bu topraklara aidiyet duygularıyla bağlı olmalarını getirmiştir bu durum.”Yalnız Mor “romanımda Bulgaristan’dan gelen mültecileri işlemiştim. Bulgaristan’dan gelen soydaşlar, Saddam’dan kaçan Kürtler, Amerika ve Rusya’dan kaçan Afganlar, Pakistan’dan gelen yoksullar, Suriye’den gelen milyonlar daha niceleri. Hatta Libya ve Filistinlileri demiyorum bile… Mülteci Romanı Afgan Mültecileri anlatsa da tüm mültecilerin acılarının ortak yanlarını açığa çıkarmıştır.

Mülteci

Mülteci Romanı

“Beni unut! Oturma iznin olmadığı için biz yokuz derdin hep; sana kızardım. Şimdi hak veriyorum, biz yokuz; ömrümüz, kelebekler kadar. Geriye bakmadan kendine yeni bir hayat kur ve beni unut, bol şans sana.”

Vedaları, kayıpları, kimliksizleştirilmeyi, yok sayılmayı, açlığı, işsizliği, aşkı ve tutunma çabasını Türkiye’ye kaçmış Afgan bir mültecinin ağzından anlatan Kemal Siyahhan, Taliban’ın, Afgan kadınların yaşadıklarının, savaşın ve muhalifliğin etrafında uluslararası bir yarayı kanatıyor. Hikâyesi İstanbul’da kesişmiş, birbirinden farklı düşünceleri, beklentileri olan insanların çaresizlik içinde birbirlerine sarılmalarını ustalıkla resmederken mülteciler için umudun her şeye rağmen var olduğunu kanıtlıyor.

Kemal Siyahhan Kimdir?

1963’te Siverek’de doğdu. Erken yaşta iş hayatına atıldı ve tekstil (perde) sektöründe önemli başarılara imza attı. 1979 yılından itibaren Atmaca, Deli, Öküz, Hayvan, Esmer ve Deve gibi bazı mizah ve edebiyat dergilerine sayısız karikatür ve resimli öyküler çizdi.

Çizgi Roman, Edebiyat, Mizah kategorilerinde eserler yazmış popüler bir yazar olmasına rağmen, son yıllarda peş peşe romanlar

Başlıca kitapları alfabetik sırayla; Bermal, Hamal, Kenger, Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına, Mülteci, Roza’nın Gözleri, Yalnız Mor, Öylesine Yaşadı,Sanrı ve Gerçek, Sandıkta ki Babam olarak sayılabilir.

Kemal Siyahhan kitapları; Leman Kitapları, Öteki Yayınevi, Sel Yayıncılık aracılığıyla kitapseverlerle buluşmuştur.

Amele Pazarlarında kayıt dışı dünyalar.

İstanbul’da  Küçüksu, Çağlayan, Aksaray, Sirkeci, Sultan Gazi, Esenyurt, Bağcılar Meydanı ve daha bir çok alan. Karaman’da Aktekke, Siverek’te Kanlıkuyu ya da Sulu Cami, Kayseri’de Kaleiçi, İzmir’de Basmane Çankaya, Kadifekale,  Urfa’da Su Meydanı,  Ankara’da Dış Kapı, Diyarbakır’da  Sur Balıkçılar, Bağlar Dörtyol, Antep’te Urfalılar Kahvesi,Tuzla’da İçmeler, Samsun’da Saathane, Adana’da Taş Köprü, Adıyaman’da Ulucami… Liste uzayıp gidiyor. İşsiz insanların sabah güneş doğmadan yolunu tuttuğu ve çoğunlukla gün boyu işe götürecek birilerini beklediği yerler Amele Meydanı olarak anılır.

Kentler, meydanlar, mekanlar farklı olsa da hikayeler aynı.Yoksun olmanın somut ifadesi ve zorunluluğun  hayattaki yansımasıdır amele meydanları.

Independent Türkçe

Çoğu birbirine benzer. Ya bir duvar dibidir, ya da bir köprü altı, cami avlusu ve son yıllarda işçi kahvesidir. Yoksulluğun değişmeyen yazgısı ve işçi bilincinin kırılma noktası olan amelelik asırlardır değişen mekanlarda, değişmez yazgısıyla varlığını benzer şekilde sürdürüyor, alanlara,meydanlara, mekanlara zaman zaman da tarihin kavşaklarına adını veriyor.

Günümüzde en yaygın çalışma şekli olarak görülen ve  kölelik tortusu olan Amelelik, yani gündelik işlerde çalışma zorunluluğu her kentin en orta yerinde kendine yer açıyor, varlığını sürdürüyor.

Amelelik, kölelikle birlikte ortaya çıkan, giderek daha fazla görülen ve zaman zaman köleliğin yumuşatılmış hali olarak da kabul edilen bir çalışma modeli. Düzenli bir işi olmayan, daha çok inşaat ve benzer ağır işlerde çalışanların yaptığı işler amelelik olarak kabul ediliyor. Yani geleceği olmayan, sosyal güvenceden yoksun ve gündelik işlerde çalışan insanların yaptığı işlerin genel adıdır.

DSC_3866.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Ameleliğin geçmişi asırlar öncesine dayanır. Kölelik düzeniyle, kucak kucağa varlığı sürmüş ve giderek daha çok insanın başvurmak zorunda kaldığı bir çalışma şekli olmuştur. Bu gün dünya metropolleri bile binlerce, on binlerce kaçak işçi yani amele çalıştırmaktadır. Her ülkenin, hatta her metropolün birden çok Amele Pazarı vardır demek abartı olmayacaktır. Ameleliğin istatistiğini tespit eden bir kurum ve kuruluş olmadığı için  sayıları konusunda net bilgi elimizde yoktur. Hem ucuz iş gücü olan, hem de sigorta ve sosyal güvencesiz çalışan amele sayısı toplam kayıtlı işçi sayısı kadardır desem size abartılı gelebilir. Ama sanırım rakam bundan bile fazladır. Her gün binlerce insan  değişik kentlerin meydanlarından amele olarak, birilerinin işini yapmaktadır.

Çağlar öncesine dayanan amelelik zamanla, devlet aygıtının zorunlu çalıştırma yasalarıyla hayatımıza girmiştir. “Yol yapımında zorunlu çalıştırma, eski çağlarda Mısır, Mezopotamya, Roma ve Çin’de, sonrasında Aztek ve İnka toplumlarında, Ortaçağdan itibaren Avrupa devletleriyle bu devletlerin Asya, Amerika ve Afrika’daki sömürgelerinde ve modern dönemde Kuzey Amerika’da uygulanmıştır. Uygulamanın Osmanlı’daki biçimi olan ve sivil halkın yollarda zorunlu olarak çalıştırılması anlamına gelen Amele-i Mükellefe uygulaması ise 1862 yılında başlamış ve 1952 yılında son bulmuştur.”* Kadir Yıldırım.

Fotoğraf: Ara Güler…

Öte yandan rahmetli babam bu konuda anısını zaman zaman bizimle paylaşır, o günleri hatırlatırdı. Urfa Diyarbakır karayolu her köyden, her aileden gençlerin zorunlu katılımıyla kazma kürekle yapıldığını söylerdi. Yani Amele-i Mükellef kanunuyla.

kayserilikhaber.jpg
Fotoğraf: Kayserilik Haber

Bu gün dünyada zorunlu çalışma yasaları var mı bilmiyorum. Bildiğim şu ki ,hem korkunç bir işsizlik , hem de insanı köle gibi çalışmak zorunda bırakan bir iktisadi sistem var. Her ikisi iç içe gelişiyor. İnsanlar bütün gücüyle koşuşturuyor ama çoğunlukla da düzenli bir gelire, işe sahip olmadığı için, ameleliği sürdürmek zorunda kalıyor. Bu nedenle issizlik amelelikten çok daha zordur.  Artık çoğu insan en küçük bir iş için bütün varlığını ortaya koyuyor.  Amele Pazarları, işçi kahvesi… İş Kur ve özel istihdam bürolarına rağmen, meydanlar amele çekmeye devam ediyor. Bu meydanlar ve başka mekanlar, yoksul ve yoksun olmanın ne anlama geldiğini en iyi şekilde anlatıyor,  tarihe dip not olarak düşüyor.

konyaamelepazarı1900yıllar.jpg
Konya Amele Pazarı 19 yy
evrensel 1.jpg
Fotoğraf: Evrensel

Hepsinin de ortak noktası, sabah henüz Güneş doğmadan insanlar iş bulma umuduyla meydanlara doluşuyor, akşam karanlık çökünce sessizliğe gömülüyor olması.  Umut gün boyu bekleyişle sürürken, akşam bir gün daha işsiz kalmanın hüznü yürekleri yakıyor.Amele yani  Gündelikçi olarak çalışanların, işverenleri çoğunlukla kayıt dışı. Bazen kendi evimin bir bölümü yapan sıradan yurttaş, bazen devasa bir holding. Ama sonuçta başı sonu belli, kısa süreliğine yapılan,en zor ve kirli işleri Amale Pazarlarında bekleyenler yapar. Çünkü çalışmak zorundadır, çalışmadığı gün ailesiyle birlikte açtır.

“Ulus’tayız bir sabah. Sabah dediysek de güneş henüz doğmuş. İşçiler amele pazarı olarak anılan o yolun üzerindeler. Güneş doğmadan çıkmışlar evden. Yol uzun, cepte para yok ki bir otobüse atlayıp Ulus’a gelebilsinler.”
Arş. Gör. Berna Öztürk, Upton Sinclair’in daha iyi bir yaşam için Litvanya’dan Şikago’ya göç eden bir ailenin hikayesini, Amerika’daki emekçilerin sefalete nasıl mahkum edildiklerini anlattığı eseri “Şikago Mezbahaları”nın geçtiği 1900’lü yıllardan 2017’nin Ankara’sına getiriyor sözü…
“Günlükleri 90-100 TL civarı. Genelde bir kamyonetle gelen işverenin ise tek bir derdi var, en ucuzunu bulmak. Bu da işçiler arasındaki rekabeti arttırıyor. Aralarında Jurgis gibi yurtlarını terk edip gelenler de var. Göçmen işçiler bunlar.”

Güncel Hukuk Kasım 2017, S.167”

DSC_3872.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

“Tuzla’da İçmeler Köprüsünün yakınında, bir kebap salonunun önündeki “amele pazarı” hem işsizliğin çarpıcı boyutlarını, hem de çalışma koşullarını gözler önüne seriyor. Büyük çoğunluğu 15-20 yaşlarında olan gençler, çantaları yolun kenarında, çalışmak için ‘iş’ bekliyor. İşten her gün eve dönerken geçtiğim bir köşe var, tam o saatte; kiloları, mantoları ve başörtüleriyle mesleği hanesine yıllardır ‘ev hanımı’ yazdıkları her halinden belli olan teyzeler bekleşeduruyor oluyorlar. Bu kalabalık da her geçen gün artıyor. İçlerinden süslü olan bir iki tanesini görünce evimin yakınlarındaki televizyon kanallarından birinin sabah şekerleri, (akşam akşam ne şekeriyse 😛 ) kuşum aydınla çılgın atmak, Esra Ceyhanla çemkirişme programlarından biri için beklediklerini düşündüm önce. Minibüsün kapısına, kapının yarısını kapatacak şekilde dikilerek “sen gel, sen gel” diye seçen amcaya da denk gelince bir gün, ‘ne çetrefilli katılma prosedürü varmış bu işin, kuşum aydınla her canı isteyen göbek atamıyor demek ki…” şeklinde düşünmüştüm. Lakin işin aslının öyle olmadığını çok geçmeden öğrendim. Bu tombul, herbiri en az üç çocuk sahibi teyzeler meğer, tekstil firmalarının günlük çalıştırdığı işler için bekleşiyorlarmış. Paketleme, istif gibi işi olduğu zaman işçi lazım olan firmaların da işine geliyordur demek ki, ne SSK yatırıyorsun, ne vergi… Teyzemler de artık kocaları işsiz kaldığı için mi, yoksa çoluk çocuk büyüdü biraz da para kazanayım diye düşündüğü için mi bu işlerin peşinde koşuyor bilemeyeceğim.” Yerel Basından…

amalepazarıcemberlitas.jpg
Çemberlitaş, amele pazarı

İşçiler bu bölgeyi “insan marketine” benzetirken, “Aradığınız her türlü insanı burada bulabiliyorsunuz, istediğinizi seçebiliyorsunuz” diyor. Zaman zaman para alamadıklarından şikâyet eden işçiler, gittikleri işten dönerken de kendi başlarının çaresine baktıklarını söylüyor.” * Medyascope.tv

evrensel.jpg
Fotoğraf: Evrensel
aragüleristanbul.jpg
Ara Güler.

“Amele pazarı” olarak da bilinen Eski Garaj’a gün doğmadan gelen işçiler, çalışmak için iş bekliyor. Günün doğmasının ardından Eski Garaj’da ekmek mücadelesi başlıyor. Yoldan geçen araçları gözleyen işçiler, kendilerine doğru yanaşan araçlara “iş var” umuduyla koşuyor. İş alan ameleler sevinirken, geride kalan işçiler ise bir başka aracın yolunu gözlüyor. Yıllardır süren bu ekmek mücadelesinde ise birçok işçinin sigortası dahi bulunmuyor.”*Anadolu’da Bugün.

Amele Pazarları binlerce yıllık kölelik tortusunu üzerinde taşırken, özellikle Ortadoğu’da savaş koşulları Amele Pazarlarını sürekli besliyor. Birinci Dünya savaşıyla başlayan süreç, son olarak Suriye’da yaşanan savaşın bir sonucu olarak yüzbinlerce insan ucuz iş gücü olarak Amele Pazarlarına dağılmış durumda. Bu Pazarlarda en çok Suriyeli, Afgan ve Afrikalı siyahileri bulmak mümkün. Hatta bazı kentlerde Amele Pazarları yetmiyor, kentin kendisi bir pazara dönüşmüş durumda.

mezopotamyaajansi.JPG
Fotoğraf:Mezopotamya Haber Ajansı

Urfa bunların başında geliyor. Zaten işsizliğin yüksek olduğu kent, Suriyeli Sığınmacıların gelmesiyle tam anlamıyla bir işsizlik faciası yaşıyor.  Bu nedenle gün boyu, kentin her yerinde iş arayan insanlara rastlamak mümkün.

Sığınmacı ameleler ucuza çalışıyor, her türlü ağır işe gitmek zorunda kalıyor. Bazen çalıştıklarının karşılığını almadıkları da oluyor. Şikayet merci yok, başvuru mekanizması yok.

Her şey vahşi iktisadi sistemin dişleri arasında ezilip, un ufak oluyor.

Amele Pazarında Amele Yanığı her halktan insanlar, evde ekmek bekleyen çocuklar…

Başka söze gerek var mı?

Ara Güler

Tahta kalemin, kömür karası ucu…

Gece bitip, Güneş doğduğunda, hayat yeniden başlıyor sanki. Her şey yeniden kendini var ediyor, yeni zamana hazırlanıyor.  Kuşlar, ağaçlar, küçük ya da büyük canlılar güneşin doğumuna göre konumlanıyor…Uyanıyor her şey.

İstesin, istemesin Güneş belirleyici oluyor.

Sabahın köründe elimde eskimiş, yarım kalmış bir kurşun kalem, buruşmuş bir kağıt, gözlerimde dünden kalma bir uyku güneşin ilk ışıklarıyla ayaktayım. Homurtusu kentin, abartmanın boşluğunda bir çoban ezgisi, kaval melodisi ve zamanın yeniden doğum anı.

Her şey eskinin aynısı ve tekrarı gibi olsa da, zaman denilen kavram kendini yeniden üretiyor. An, şimdiki zamana, şimdiki zaman geçmiş zamana akıyor, ışıkla birlikte.

Yeniden, bir baştan bir başa.

Işık kalemin siyah ucunda kağıda düşüyor, bir başlangıç melodisi dile geliyor. Belki de Rodrigez Konçertosuna dalıp, bilmediğim bir dünyaya uzanmalıyım ya da bir ney ustasından dinlemeliyim ve hissetmeliyim aşkın sonsuz ateşini.

Sessizlik…

Uzunca bir süre sessizlik.

Belki  tam da bu vakit, duyulur zamanın sesi. Ama duyulmuyor makinelerin homurtusundan, insanın gürültüsünden. Şehirler boğuyor bütün sesleri ve zamanı.

Dün geçmiş zaman, içinde bulunduğumuz an şimdiki zaman. Dilbilim öğretesi edasıyla zaman akıyor, zamanın derinliğine. Zaman aktıkça her şey eskiyor ve bazı kavramlar, eşyalar, değerler elden kayıp gidiyor. Kimisi çürüyor, buharlaşıyor ve yok oluyor. Yok oluyor, ama aynı zamanda, zaman yeniden doğuyor, yok oluşta var oluyor, zaman zamanı doğuruyor.

İnsan , insanı!

Her şey doğumda gizli sanki.

Bu doğanın kanunu. Zaman akıp, yeni olan her şeyi eskitecek ve insanlar yeni için hep geçmişi kurcalayacak, geçmişin peşinde koşacak ve yeniye ulaşmak için korkunç bir enerji harcayacak.

Denilir ki ‘gelecek, geçmişte saklıdır.’

Ne derece doğru bilemem. Bilinen odur ki zaman sarmalı, bir zincir halkaları gibi birbirine bağlı ve en önemlisi bir sıvı gibi akışkan. Bu nedenle geride kalan her şey, daha bir değerli olur. Sevinçler, fotoğraflar, acılar, hatıralar, mekânlar, taşlar ve insan emeği ile nakış nakış işlenen kitabeler.

Geçmişe varmak en azından şimdi mümkün gibi görünmüyor, yaşam geleceğe akıyor durmadan. Geçmişe yolculuk ütopyası olsa da, henüz geçmişe akmak mümkün olmadı. Kalem çizdi geçmişi, anlattı bütün ihtişamıyla, devasa taş eserler kaldı geçmişten geleceğe. Kalem kağıda silinmez izler bırakınca,  gelecek belirdi sisler içinde…

Yani her şeyin başlangıcı, kalemin kağıda düşen lekesine bağlı. Küçük bir nokta ama bir adım gibi, bir yaydan fırlayan ok gibi devamı gelir. Kâğıda düşünce düşünce, zaman içinde yol almaya, etrafına ışık saçmaya başlar…

Bu nedenle kalemin ve kâğıdın gücüne inanıyorum.  Bütün zamanlarda bunu görüyorum, gücünü tahta kalemde hissediyorum. Elimdeki eskimiş, pörsümüş kalemde…

Kesinlikle insan duyguları kalpten parmaklara, parmaktan kaleme, kalemden kağıda akar.  Kimi zaman belki taşa yazılır, kitabelere kazınır, sonsuzluğa karışır.

Tıpkı zaman gibi.

Ne engel tanır, ne de sınır.

Akar durmadan.

Sınırlamak, durmak gerekse bile kağıda akar.

Kimi zaman ise sadece zihinlere akar, daha büyük kalkışmalara hazırlanmak için. Zihinlerde demlenir ve yeniden kendini üretir.

İlginçtir ki bu üretim, kendisinin de sonunu hazırlar. Kalem makineyi çizdi, ama artık makine kalemi üretiyor. Yani makineler yaşam ortağımız artık. Ne düşünsek, ne yapsak, bütün ince hesaplarıyla kayıttalar. İstesek, istemesek. Teknoloji kalbimizin, beynimizin bütün kıvrımlarında geziniyor kontrolsüz.

Ama şu da var ki, duygudan yoksun makineler bir şeyleri eksik bırakır, akan ırmağa  setler yerleştirir,

soğuk ve duygusuz davranır.Eksik kalan nedir diye sormuyorum, teknolojinin akıllı araçları bir şeyleri eksik bırakıyor, kalbi duyguları azaltıyor zamanla.

Kalem öyle değil, kesinlikle öyle değil. Belki de tahta oluşundandır. Ne de olsa canlılık özeliğini hiçbir zaman kaybetmez tahta. Bir damla su bulsun, canlanmaya başlar.

Bir ruha ve derin duygulara sahip olur, zamana can katar.

Kalem kağıtta gezinirken, sözcükler dans eder.  Ne kuytu kalır, ne de mahrem. Her şey dile gelir. Gizli sadece sözde kalır, bilinen zamana akar. Tahta kalem, kömürün karasında ak ve pak düşünceler yazar ve karanlıkta bir kıvılcım çakar. İşte o kıvılcım koca karanlığı an içinde aydınlatır, çevreyi seçmeye yarar.

Yani hiçbir şey kalemin yerini alamaz. İlk tabletten bu yana değişmez kuraldır. Kalem kılıçtan keskin, sözden öte, taşlara kazınacak kadar kalıcıdır.

Bu nedenle kalemle kağıdın izdivacında bütün kelimeler iç içe erir, yek vücut olur, zamana karışır ve sonra yeniden ayrılır.

Olağanüstü bir dans gösterisi gibi.

Şimdi yeryüzü ezgilerinde, bütün sözcükler, bütün diller dansa durmakta zaman denilen sonsuz tünelde.

Bir çobanın kavalında, bir dervişin çaldığı neyde, ya da bir devrimcinin dokunduğu gitarın tellerinde zaman, zamanı doğurmakta.

Nokta…

Bu yazım Independent Türkçe’de yayınlanmıştır.

Virê mi benê talazik.

Germê Welatê Mezopotamya zahf veşîyo. Roj beno adir, kewno gandê kesî. Amnanî germey  roj bi roj bena wêşi û derece wijêno 45, belki ju fin  beno 50.

Laberê ewro dîrê rojyo, germey tay şikyaya. Ayam bîyo honik, dem dem vayêro nerb û  zek honik wijêno. Hele şew, wera şewra honikey xue bellî kenna, zarra kena honik.

Dişmişîbê, adirî miyandi, honikey! Çi çiyêro ecêb, çi çiyêro weş.

 Merdim na honikeyra beno şa, xue veradano virarda honikey.

Honikti Rakewtayiş beno kesirê şîrin û weş.

Labrê ez rakevtayişira tay dûrya…

Ez xue zana nêzana rakevtayişê mi, rakewtayişê luwano. Taynekê rojnayey û reqi bobi, ez payraya.

 Germdi xuera hewn çinya kesîrê, honıkeydi zî, ez nê rakevna. Ez qayila honıkê amnanê aya ravêrna.

Qandê coy ez ewro tijya bîya aya. Wengê mirîcika, wengê makîna kewto pê mîyan.

Çayo ki mayê roşenê, apartmano, apartmanêno kehano. Belki 40, belki 50 ser rawey virazyayo,  çoşmeycizi wunî.

Apartumanê na sûk, bahçeyci dar û bero.  Qandê coy teyr û miricıkê kemi nê benê darandêcira.

Weri key ma herinrabi, dêsî siyara viraştebî û serê dêsa mağara girotebi. Serê mağazi herribi. Werê ney 30 ser. Ma banandi herinandi jiyanêro taybet ravêrnayê.

Ez hergı roj rew biyê aya û mi çımê xue akardı, nê  akerdi mağê amordı.

Hırgı roj, mi rojê nêva ez mağa nê amora!

Qandê çıçi mi winî kerdê ezî nêzana?

Xuera ez, zahf çî nêzana, nêzanayeya.

Serrê rawerdi, ez biya gird, por bi sipe, sukî mi virnay, ez welatra kewta durî, banê herini rijyay, betonra apartamani kewti jiyandı ma

Apartmanê çiyêrê ecêbi. Hergi cayci beton, lepê herr çinya zerrandi.

Herrı, hewşandı apartmanandi belki tay esta. Bereket apartmano ki mayê roşenê, hewşê û bahçeyci  herra û dari kariteyê.

İnsan boya dar u beri tay gêno.

Apartmanê, zey hepso akardeyê. İnsan şeno kêberi xue sero akero u bivijyo tever. Pêsoro, pesêro desê û odey .

Nê saatandı zaf çi yeno mı virê.

May u pi mı yeno mi virê.

Dew u welat kewnê mi vîrî…

Mi va ya, nê saatandi hirgi çi yeno mi virî.

Virêmi serredê midi benê talazik, benê vayêro pêt…Hirgı çi genê xue ver, benê durî…

Mitolojiden jeopolitik konuma:,Fırat

Bir nehirden öte, jeopolitik bir imge. Dağlardan doğan, ovalardan dolanan ve Basra’da denizle buluşan bir ırmak.

Şeyhmus Çakırtaş yazdı.  

Fiziki harita.
Fransızların Fırat ile ilgili haritası 19 yy

Küçük yaşlarda köyümüzün hem yanı başında akan Mezopotamya’nın şah damarı olan Fırat’ın, nehir yatağının büyük dedelerimiz tarafından kazma kürekle kazındığını ve kazınan yerlere suyun dolduğunu düşünürdüm.  Ve suyun bembeyaz bulutlardan aktığını hayal ederdim.

Çocukluk aklım işte.

Kendimce bir sahiplenme duygusu geliştirmiştim.

Fırat gün sonu

Dağlar arasında, vadilerden kıvrılarak, kendine yol açan Fırat, benim gibi binlerce çocuk için müthiş bir imgeydi aslında.

Hem katıksızca sevilen, hem de birazcık korkulan, kutsiyeti olan bir imge.  Hayatımıza yön veren, kültürel bir damar yaratan, en eski uygarlık katmanlarını besleyen ve ilk harca can suyu olan bir imge.

Bu nedenle Fırat bizim için harika bir sığınaktı, yazın sıcaktan bunaldığında koşulan, baharda seyrine doyum olmayan ve karşı kıyıya salla geçilen deli dolu bir nehirdi. Çocukluğumuza, hayal dünyamıza akan, harikulade bir suydu. Ak, pak ve içilen bir kaynaktı.

Tıpkı Murathan Mungan’ın “Telli telli” şiirinde olduğu gibi.

“Telli telli telli, şu telli turna
Sanmaki yaralı uçmaz bir daha
Takılmış kanadı göçmen buluta
Anlatır eski beni, şimdiki bana

Sakın çıkma patika yollara

O dağlara, kırlara
O karlı ovaya
Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya”

Birecik 19 yy sonu. Fırat kıyısında halay çeken insanlar. Özel bir gün olduğu belli oluyor.
Birecik. Fırat Kıyısında kendir ipi üretimi. 19 yy sonu.
Birecik 19 yy sonu

Biz büyüdük ve Fırat, bütün imgelerini bir bir kaybetti, özellikleri değişti, yeni bir hal aldı. Dağlar arasında kıvrılan bir nehirken, giderek genişledi, akıntısı yavaşladı. Yepyeni bir çehre ile adeta bir göle dönüştü.

Fırat Kıyısında salla yolculuk 19 yy

Oysa, Fırat deli dolu bir nehirdi…

Palo 19 yy sonu

Fırat Nehri, kaynağını AğrıDiyadin’den ve yüksek rakımlı yükseltilerden alan Murat Nehri ve Erzurum Dağlarında kaynayan Karasu’dan alır. Bu iki nehir çok sayıda dere ve çayla beslendikten sonra, Elazığ sınırlarında birleşerek Fırat Nehri’ni oluşturur. Tohma, Peri, Çaltı ve Munzur Suyu Fırat’ı besler ve Erzincan, Tunceli, ElazığMalatyaDiyarbakırAdıyaman, Urfa ve Antep sınırlarını belirledikten sonra Suriye, daha sonra Irak topraklarına akar. Irak’ta denize uzak olmayan bir noktada yine kendisinden kopan ve farklı bir yol izleyen Dicle Nehri ile tekrar birleşerek Basra Körfezi‘ne dökülür.  Dökülen bölgeye Araplar  Şatt’ül-Arab  adını verir.

Çok sayıda barajın inşa edildiği en eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını da bizimle paylaşır. Fırat olmamış olsaydı, büyük bir ihtimalle bu gün arkeoloji ve tarihin gündeminde olan bir çok arkeolojik kazı alanı belki de olmayacaktı.

Fırat Havzası Siverek 2015

Çünkü avcı toplayıcı toplumlar, aslında bir nehir kültürü yaratarak, ilk uygarlıkların temellerini attılar. İnsan hayatı için gerekli olan su, toprak ve besin için Fırat bulunmaz bir hazineydi.Belki de bu nedenle ilk uygarlıklar buralarda oluştu. İklim ve doğa koşulları da önemli etkenler arasında olsa da, belirleyici olan sudur kanımca.

“Mezopotamya ve Ön Asya’nın en uzun akarsuyunu oluşturan, toplam uzunluğu 2.800 km olan Fırat Nehri’nin,  Türkiye sınırları içinde kalan bölümünün uzunluğu ise 1263 km’dir. 720.000 km² su toplama havzasına sahiptir. Türkiye’nin en geniş havzasına sahip olan Fırat Nehri yılda ortalama 30 milyar m³ su taşımaktadır. Bu suyun %80’i Keban barajının yukarısında toplanır. Kış yağışların kar şeklinde olmasından dolayı debi 200 m³/sn’dir. Yağmurlar ve kar erimeleri sebebiyle ilkbaharda hızla yükselerek 2000 m³/sn’ye ulaşır. Fırat Nehri’nin rejimi Türkiye’deki diğer akarsulara göre daha düzenlidir. Mart ile Haziran ayları arasında yavaş yavaş kabarır, Temmuz ile Ocak ayları arasında çekilmiş olmasına rağmen yine de bol su akışı olur.” *

Murat Nehri

Sümerlerin yaradılış mitolojisine göre  Enki, Fırat ve Dicle’yi yarattı. Bu nehirler dolsun diye yağmur  yağdırdı ve bolluk ve bereket versin diye Fırat’ı coşkun bir suyla doldurdu.

Gerçekten de, yüzlerce yıldır, insanlık serüvenine tanıklık eden Fırat aynı zamanda Mezopotamya tarihinin can suyu oldu. Gırê Mıraza ya da bilinen ismiyle Göbeklitepe ve Newala Çori, Fırat’ın kıyısında hayat buldu, ilk tarım uygulamaları buralarda gerçekleşti ve Sümerler ilk uygarlıklarını Fırat ve Dicle arasında şekillendirdiler ve yazıyı burada kil tabletlere kazıdılar.

Kuşkusuz bu sarsıcı devrimlerde Fırat’ın payı büyüktür.

Yine ilk kentler, Fırat kıyılarında inşa edildi ve devlet denilen aygıtın temelleri burada atıldı.

Gıra Mıraza, Nevala Çori, Samsat, Zeugma, Komagene ve daha gün yüzüne çıkmayan birçok uygarlık katmanının Fırat havzasında yer alması bir tesadüf olmasa gerek. Med, Urartu, Asur, Hitit, Sümer ve birçok kavimin kurduğu medeniyetler, Fırat’ın kutsal suyunda yeşerdi, günümüze ulaştı.

Fırat Havzası 2013 Siverek


Mezopotamya’nın mitolojik ırmağı Fırat,Elazığ sınırları içinde hem genişler, hem de başka bir nehre dönüşerek,  Dicle’yi oluşturur. Fırat deli dolu akar, Dicle nazlı mı nazlı, incecik bir ip gibi serilir ovalara. Her ikisi de tarih boyunca büyük devrimlere kaynaklık eder, uygarlık katmanlarına can suyu olur ve  doğan çocuklara isim olarak yansır.  Fırat erkek, Dicle genellikle kadın ismidir. Nedendir bilinmez ama böylesi bir cinsiyetçi yaklaşım ortaya çıkmıştır zamanla.

Çocukluk yıllarımın en can alıcı anılarını süsleyen Fırat Nehri, aynı zamanda bir göç ve savrulma vadisidir. O  kadar çok kavim ve halk gelip, geçmiştir ki, havza tam bir kültür mozaiği ve tarih yatağıdır. Ama en önemlisi bin yıllardır insanlara, toplumlara hayat veren su, geçtiği her yere hayat veriyor, insanların susuzluğunu gidermesidir.

2004 yılında Fırat Kıyısında koyunlarını otlatan Birecikli  Ali Demir
“Bu su kutsaldır, Allah’ın suyudur. şifalıdır. Bu suyu içen hastalanmaz. Yaşam suyudur. İnsana direnç verir. Dedelerimizin dedesi bu suyu içti. Şimdi biz içiyoruz. Bizden sonrada çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları içecek. Çünkü bu su Mezopotamya’nın kutsal suyudur. Ne kadar baraj yapılırsa yapılsın, bir ayda doldurur.  Bu Ferat’tır. Nehirlerin sultanı. Bolluk ve bereketin adı. Hiç biter mi? İnattır, hırçın ve deli doludur. Bak nasıl hızlı ve serin akıyor” diyordu bir bilge edasıyla.

77 yaşında, bir Fırat çobanı. Dört-beş yaşlarında başladığı çobanlığı bir ömür yürüten ve Fırat’a sevdayla bağlanan bir insan.

“Her sabah gün doğmadan Ferat kıyısına inerim. Binbir çeşit ot ve bin bir çeşit çiçeğin kokusunu ciğerlerime çekerim. Ve Ferat’ın akışına kendimi kaptırır, uzaklara dalar, giderim. Hiç yorulmam. Bazen gece de kalırım. Ferat’ın ışıltısı geceleri çevreyi aydınlatır. Bir çıra gibi, bir lamba gibi yoluma ışık olur. Gece gündüz buradayım. Ve Ferat’a sevdalıyım. Bu serinlikten ve ışıltıdan vazgeçmem. Çünkü kurtla kuzu bu kıyılarda birlikte yaşadılar” diyordu.


Mısır uygarlığı için Nil ne kadar önemli ise Mezopotamya için de Fırat o kadar önemlidir. Anlatılır ki, çok eskiden Fırat kıyısında doğum yapan kadınlar çocuklarını Fırat’ın suyuyla üç kez yıkarlarmış. Kötülüklerden ve hastalıklardan korunacağına inanılır ve bu çocukların birer kahraman olacağına kanaat getirilirmiş.

Bugün doğan çocuklar Fırat suyunda yıkanmıyor ama Fırat hâlâ insanlarda bir kutsallık çağrışımı yapıyor.

Fırat’a Sümerce Bu-ra-nu-nu,  Âsur dilindeki Purattu, İbrânîce’deki Perath, Arapça Furât denilir. Güneybatı Asya’nın en büyük nehri olan bu akarsuyun adı Eski Farsça’da Ufrâtu, Orta Farsça’da ise Frât biçiminde geçer. Batılı kaynaklar  bu kelimeyi Euphrate veya Eufrate şeklinde kullanırlar. Kürtler ise Fırat’a geniş akan su anlamında Ferat  der. Kimi yerlerde Ferat yerine  Ro   da kullanıldığı görülür. Ro, Zazaca güneş, ışık  anlamına geldiğini de belirtmek gerekir.

Türkiye, Suriye ve Irak topraklarına can veren Fırat Havzası tarih boyunca değişik kavim ve kültürlere ev sahipliği yaptı. Hem ilgi odağı oldu, hem de paylaşılmayan bir alan.Bu nedenle jeopolitik konumu savaşlara, kavgalara neden oldu. Ticaretin merkezine oturdu, nehir taşımacılığı ile öne çıktı. Sallarla, ilkel kayıklarla ticaret Basra’ya kadar uzanırdı, oradan da Asya içlerine…

19  yy sonuna kadar, Birecik ilçesinde küçük kayık ve sal yapan tersanelerin varlığından bahseder tarihi belgeler. Köprü olmadığı için Urfa ve ötesinden gelen kervanlar, sallarla karşıyı geçirildi. 1950 yıllarında Fırat üzerinde inşa edilen köprü bittiğinde onlarca sal bir anda önemsiz oldu ve  nehir taşımacılığını gerileyerek,  küçük tekne ve sal yapımı unutulmuş oluyordu.

Fırat üzerinde kurulan çok sayıda baraj ve hidroelektrik santral ile bir nehir olmaktan öte, jeopolitik bir araca dönem Fırat, Ortadağu’nun siyasetinde  de odak noktası olmuştur. Geçmişin bütün izleri tek tek kararsa da, Fırat üç ülkenin en hassas jeopolitik alanıdır artık.

Üzerinde devasa barajlar inşa edilen nehir, bu gün uluslar arası ilişkilerin de odağında bulunmaya devam ediyor. Yapılan barajlar ilişkileri gerginleştiriyor, ülkeler arasında bir gerilim durumunu ortaya çıkarıyor.Türkiye sınırları içinde bulunan Keban,Karakaya, Atatürk, Birecik, Karkamış barajlarından hem  elektirik, hem de tarımsal alanların sulanması sağlanmaktadır. Binlerce dönüm arazi Fırat suyu ile sulanmaktadır. Öte yandan Suriye sınırları içinde bulunan  Tabka, Bash barajları da hayatı önem taşımakta, kentlerin su ihtiyacını karşılamaktadır.

Suriye iç savaşının barajlar çevresinde yoğunlaşması, Fırat Nehirinin ne kadar komplike bir su olduğunu da ortaya çıkarmış oluyordu.

Tarih, mitoloji ve uluslararası siyasetin odağına oturan Fırat havzasını kirliliğe bırakırken, hala ışıltısını sürdürüyor.

Korkulan ise kirliliğin giderek artması, baraj gövdelerinin zamanla çamurla dolması.

Bu gün Suriye’de petrol sızıntısından,  sulama kanallarından akan çamurlardan ciddi boyutta kirlilik söz konusu.Keza ülkemizde de Fırat havzası sulama sularının, lağım akıntılarının oluşturduğu kirlilikle karşı karşıya.

Belki de barajlar bölgesini tekrar gözden geçirmek, çevresinde bir türlü oluşmayan orman dokusunu canlandırmak gerekir diye düşünüyorum.

Çünkü çocukluğum Fırat’ı köpük köpük ak ve pak su akardı…

Bir eski zaman hikayesi

Uzun zaman önce bir hikaye dinlemiştim,  yaşlı, ak saçlı bir bilgeden.  Hikaye bu ya, düşünce dünyamın neresine koyacağımı bilmemiş, öylesine atmıştım zihnimin bir köşesine. Bir gün hatırlayacağımı ve kağıda dökeceğimi bilmeden zihnimde saklamıştım.

Okur yazar olmayan, ama hayatın bütün kıvrımlarına, derinliklerine, acılarına dokunan, yanan, kavrulan bu deli divane içimde kilerini okurcasına “Bir gün anlattıklarımın saçma olmadığını anlayacaksın.” demişti.

Utanmıştım, söylediklerini dinlediğimi daha ciddi hissettirmeye çalışmıştım.

Hikaye bittiğinde hayat beni batıya, hikaye anlatıcısını doğuya uğurladı.

Ben batıya, bilge yaşlı doğuya yürüyüp gitmişti.

Bir hikaye anlatıcısıydı yaşlı bilge. Ömrü yollarda, dağlarda, ovalarda, bey konaklarında, çoban sofralarında, düğünlerde, taziyelerde geçiyordu. Nerede bir topluluk varsa, bilge orada belirir, dinler, anlatır ve tekrar yolluna giderdi.

Hayatı bundan ibaretti.

Bir evi yoktu, derviş gibi yaşardı. Anlatırken gözleri dolar, boğazı düğümlenir, bazen sesi gürleşir, bazen kısık bir sesle seslenirdi dinleyenlere. İster bir kişi olsun, isterse on kişi ruh hali değişmezdi. Hikaye sözcüklerinde canlanır,çağlar öncesine götürürdü insanı.

Bu nedenle adı bilge, yani zana’ya çıkmıştı. Kimdi, nereliydi bilen yoktu.Gerçek adını ne bilen vardı, ne duyan. Bir heybesi, üç beş parça eşyası dışında hiçbir şeyi yoktu. Parayı bilmez, mala önem vermezdi. Tek sermayesi zihninde sakladığı hazinesiydi. Kelimeler ahenkle dilinden dökülür, hiç duyulmayan sözcükler dile gelirdi.

O bir geçmiş zaman elçisiydi ve aynı zaman hayatın aynasıydı. Aşkın derin acısını, savaşın korkunç ıstırabını, yoksulluğun ağır yükünü, açlığın insanı eriten sancısını bilirdi ve bildiğini anlatırdı.

Ne ağa konağı, ne hükmedenin fermanı hikayesini değiştirmez, anlatımlarını bozmazdı. Onun sihri sözcüklerdi, hayat sözcüklerin gizli bağlarında, enerjisinde saklıydı.

Kimisine göre deliydi, kimisine göre akıllı.

O bir söz insanıydı,kimseye benzemezdi.

Anlatırken oturur, susunca yürürdü.

Dağlardan çöllere, çöllerden denize, denizden gökyüzüne yolculuk yapar, yıldızlarla konuşur, çağların ötesinden haber verirdi.

İşte  o bilge, isimsiz derviş yıllar önce şöyle anlatmıştı bir hikayesini kulaklarıma.

“ Unutma bunları. Bir gün kandilsiz kalırsan, zihnindeki ışığı harekete geçir. Gitmek istediğin yolu aydınlatır, ufkunu açar. Sanma ki saçmadır hikayeler. Gün gelir, anlatılan senin hikayen olduğunu görürsün.”

Hikayeleri anlamak için zaman ve sabır gerekli.

Her şeyin olgunlaşma zamanı var, bunun için sabır gerekli.

Zamanın ve sabrın varsa çok şey görürsün, imkansız olanları duyar, belki  yaşarsın da.

Sonra başlardı soluksuz anlatmaya.

“Zamanın birinde, dağların arasında, deniz havasında, çöl kumunda hüküm süren bir ülke varmış.

Bir yanı cennet, bir yanı cehennem. Nehirleri cennetten, ateşi cehennemden. Dağları sedir ağaçlarından, ovaları bahar çiçeklerinden bir ülke.

Her dilden, her dinden, her kültürden kavmin iç içe yaşadığı bir eski zaman ülkesi.

İnsanları tarımla uğraşır, hayvancılık yaparak, demir döver ve buğday yetiştirirlermiş. Bir de kitap yazan bilgeleri varmış bu ülkenin. Taşlara, derilere ve kağıda yazarlarmış dertlerini, sevinçlerini ve gelecekle ilgili düşüncelerini. Gel zaman, git zaman bir huzursuzluk baş göstermiş koca ülkede. Kimse ne olduğunu anlamamış, halktan alınan vergiler her yıl biraz daha fazlalaşmış. Yetiştirilen buğdayın büyük kısmı, beslenen hayvanların, dövülen demirin  çoğu vergi olarak toplanmaya başlanmış.

Kimse anlamamış ne olduğunu. Sorular, sorular, sorular peş peşe dizilmeye, meydanlarda konuşulmaya başlanınca, halk arasında ki homurtu ta hükümdarın kulağına kadar gitmiş.

Halkın homurtusundan rahatsız olan hükümdar, çağırmış danışmanlarını. “Nedir bu homurdanma, halk isyan mı ediyor?” diye sormuş.

Her danışmanı bir düşünce belirtmiş ve hükümdara değişik yollar önermişler.Kimisi başka kabile ve devletlerin parmakları var bu işte demiş, kimisi hükümdarı sevmeyenlerin etkisinden dem vurmuş.

Çözüm olarak kimisi vergileri artıralım, kimisi konuşanın dilini koparalım, kimisi askerlerin sayısını fazlalaştıralım demi.

Bir başka danışman ise kitapları toplayalım demiş, ne çıkıyorsa kitap okuyan kaçıklardan çıkıyor. Ellerinde ki kitapları toplayalım işler rayına girer. İpsiz, işsiz kişiler kitap okuyor, çevresini zehirliyormuş demiş ve başta hükümdar olmak üzere devlet erkanını ikna etmiş. Hikaye bu ya, hükümdar da inanmış bunlara. Ve kitapları yasaklayan fermanını yazdırmış acele.

Bundan böyle kitap okumak yasaklanmıştır. Bütün kitaplar yakılacak, kitap bulunduranlar cezalandırılacaktır.

Halk şaşkın, ahali huzursuz,ülke bir baştan başa homurdanıyor.

Kitapların yasaklanması en çok bilgeleri, lokman hekimleri, gökyüzünü okuyan dervişleri etkilemiş. Kimisi dağlara çekilmiş, kimisi çöllere.

İzole bir hayat yürütmek için gözden ırak olmayı çare olarak görmüşler. Bilgeler derin düşüncelere dalmışlar. Kimisi terk etmiş yaşadığı kentleri, kimisi sığınmış dağların kuytularına. Ormana çekilen olmuş ve kendinden kaçan.

Sonunda fermandan kaçanlar kalabalıklaşmış. Ormanın derinliklerinde bir araya gelmişler. Bir hal çare için günlerce düşünmüşler ve karara varmışlar.

Karara göre, her bilge kendisine bir kitap seçecek, adını terk edip, kitabın adıyla anılacak ve kitabın bütün bilgilerini zihnine noktası noktasına kazıyacak.

Başlamışlar kitaplarını okumaya, zihinlerine kaydetmeye. Böylelikle söz ustası bilgeler çıkmış ortaya.

Hükümdar ise meydanlarda kitapları yakmaya devam etmiş. Zamanla kimsenin evinde kitap , yazı adına bir iz kalmamış.

Taşlara kazınan kitabeler bile silinmiş, tahrip edilmiş.

Böylelikle ülkesinde süren homurdanmanın biteceğini düşünmüş hükümdar ve çevresi.

Çarşı Pazar dolaşmış, tebdili kıyafet mekanlara girmiş, bilgelerin evlerine bir yolcu gibi konuk olmuş.

Kitaplardan tek bir sayfa bile görmeyince, rahatlamış.

Ve Sarayına çekilmiş.

Az zaman, çok zaman sonra çarşı pazardan, dağlardan, çöllerden anlatıcılar peyda olmuş.

Denilir, anlatılır ki bunlar Mezopotamya hikaye anlatıcılarıdır.

Her biri bir ölümsüz eser taşır zihinlerinde.

Homeros’tan, Zerdüşt’tan, Nuh’tan, İbrahim’den…

Fotoğraf: Sedat Kıran

Ülke kitapları yasaklayarak, yakarak kendi içinde yaşadığı homurdanmanın azalacağını düşünmüş olsa da , homurdanma ne azalmış, ne de konuşulanlar.

Bir de hikaye anlatıcı bilgeler belirmiş köşe başlarında.  Heybelerinde kuru ekmek, zihinlerinde onlarca kitap. Kitaplar, kitabeler de yazılmaya devam edilmiş, gizliden gizliye.

Hikaye bu ya, kitaplar hikaye anlatıcıların dillerinde hayat bulmuş, gizli mabetlerde yeni kitaplar yazılmış ve yeryüzü yazının gölgesinde şekillenmiş.

Ama kitap meselesi hep tartışmalı olmuş, yasaklar 21 yy’da bile hükümdarların en büyük kozu olmaya devam etmiş. Ne demişti bilge divane:

“Bu senin hikayen,unutma”

Şimdilerde kitap her yerde, durakta bile kitap var. Ama sanırım eski zamanlardan daha karmaşık ve daha bir yasaklı. Sosyal medya, basın yayın ve bin bir yayın kitaba giden yolu gösteriyor ama yol daha uzun ve oldukça dikenli.

Yani hala kitaplar, ilk çağlarda olduğu gibi hala kilit altında ve belki bir yerlerde  fırınlarda yakılmakta.

Dedim ya, bu bir hikaye.

Binlerce yıllık zamana rağmen,  varlığını sürdürmüş bir hikaye…Şimdilerde ise her şey kontrol altında, her şey açık, her şey şefaf ama her şey birilerinin kontrolünde.

Corana Günlükleri Kalınlaşıyor.

İndependent Türkçe’de yayınlanan yazım…

Salgın ya da küresel ismiyle pandemi süreci başladığı tarihten bu yana coronavirüs haritasını izlemeye, yorumlamaya, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Mart ayının başında görülen ilk vakalardan sonra, gün be gün vaka sayısını takip eden birisi olarak, ilk kez en yakınımdaki kişilerde yoğun olarak coronavirüs görülmeye, bulaşmaya, yayılmaya başladı. Öyle ki her gün çok sayıda arkadaşım, dosttum, akrabam değişik illerde coronavirüsü kapıyor, hastalanıyor,hastaneye yatıyor, evinde karantinaya alınıyor.

Sağlık Bakanlığının verilerine göre vaka sayısı kabul edilir düzeyde ve kontrol altında , zaman zaman artış olsa da, virüs kontrol altında…

Oysa bizzat yaşadıklarım, duyduklarım ve deneyimlerim sürecin bir başka şekilde ilerlediğini, giderek ağırlaştığını işaret ediyor. Tamamıyla günlük yaşamda karşılaştığım olaylar, vakalar, virüsün ilk göründüğü günlerden farklı olarak toplumun geneline yayıldığına tanık oluyorum. Arkadaşlarım, dostlarım ve akrabalarımdan çok sayıda kişi coronavirüs kapıyor, hastalanıyor.  Bu nedenle her gün yeni  haberlerle sarsıldığımızı da belirtmek gerekiyor. Yakınımızda insanların kimisi süreci hafif atlatıyor, kimisi zor bela yakayı kurtarıyor ve bazıları ise maalesef hayatını kaybediyor.

Yani corona artık çok yakınımızda, belki de bedenimizde. Şimdilik bir belirti yok ama corona virüs kapanların  korkunç bir süreçten geçtiğini duyuyor, tanık oluyoruz.

Bu süreç ta başından beri zaten sıkıntılı yaşanıyordu. Çoğu insan virüsün varlığını kabul etmiyor, meseleyi Çin’in, ABD’nin bir oyunu olduğunu düşünüyordu ilk günlerde. Ama artık o süreç geride kaldı. Virüsün varlığına inanmayan kişiler bile artık işin ciddiyetinin farkında. Ama alışılmış alışkanlıkların virüs için uygun ortamlar yaratığı gerçekliği söz konusu…Toplumsal alışkanlıklar, kişisel hijyen kuralları ve toplumun genel geçim standartı virüsün yayılma hızını etkileyen faktörler arasında.

Öte yandan coronavirüs hakkında yapılan açıklamalar, yürütülen tahminler, güya bilimsel çalışmaların çoğunun pek bir işe yaramadığı, virüsün her gün biraz daha insanları şaşırtmaya devam ettiği, el yordamıyla, karanlıkta yürüdüğü anlaşılıyordu. Bilim çevrelerince yapılan açıklamalar, tahminler virüs hakkında çok şey bilinmediği ve çoğu bilginin sağlıklı temellere dayanmadığı da ortaya çıkıyordu. Örneğin salgının görülmeye başladığı ilk günlerde,sıcakların başlamasıyla virüsün hız keseceği ifade ediliyordu.Sanırım en ilginç olanı da virüsün güneş altında çözüleceği, sıcaklıkta etkisini kaybedeceği teziydi. Buna göre güneş ışığının bol ve etkili olduğu bölgelerde virüs tümden olmasa bile, belli bir düzeye kadar yok olacağı düşünülüyordu ama bu tez de doğru çıkmadı…

Yapılan açıklamaların bilimsel olup, olmadığı, bilimsel olsa bile;  yaz mevsiminde corona virüsün en fazla görüldüğü iller sıcaklığın en yüksek olduğu iller oldu. Yapılan açıklamalara tezat bir şekilde sıcaklığın 40 derece düzeyinde ve daha yüksek seyrettiği illerde vaka sayısının olağanüstü bir şekilde artması ilginç bir dipnot olarak zihinlere kazındı.

Coronavirüsün ülkemizde ilk ortaya çıktığı, daha doğrusu dünya sağlık örgütünün virüsü pandemi ilan etmesinden sonra varlığı resmiyet kazanması sonrası peş peşe gelen önlem ve kısıtlama kararlarına paralel olarak süreç zaman zaman yönetilir oldu, bazen virüsün bulaşma hızı insanları paniğe sürükledi, ülke eve kapandı, kapatıldı.

İnsanların bu durumda ilk tepkiler duygu yüklü ve edebi, felsefi alanda oldu. İnsanların eve kapanması coronavirüs yazılarını, sosyal medya paylaşımlarını ve geleceğe dair siyasi analizlerini öne çıkardı, değişik düşünceler ifade edildi. Çok seslilik oluştu ama kafalar da iyice karıştı. Aşı çalışmaları ise hep var oldu ama bilindiği gibi aşının kendisi hala ortada yok.

Coronaya dair şiirler, türküler, stranlar söylendi, insanlığın geleceği masaya yatırıldı. Kimisi dünyanın bir kırılma yaşadığı, kimisi yeni bir süreç başladığını ifade etti.Bir yandan da küresel kısıtlamalar, sokağa çıkma yasakları, maske ve sosyal mesafe çağrıları hayatımızın bir parçası haline geldi. Ama dünyanın bir çok bölgesinde virüs yayılmasını sürdürdü, ulaşmadığı ülke kalmadı. Okullar tatil edildi, bir çok  havayolları uçuşları durdurmak zorunda kaldı, seyahat kısıtlamaları getirildi, ibadet yerleri bile kapatıldı.

Her ülke vatandaşı bu kısıtlamalardan farklı farklı etkilense de, sonuçta virüs insanları küresel bir eve kapanma süreci yaşattı ve oldukça ciddi boyutta üretim kaybına, işsizliğe ve en önemlisi can kaybına neden oldu,oluyor. Bu gün bazı kısıtlamalar büyük ölçüde kaldırıldı ama virüsün yayılma süreci sürüyor. Aşı çalışmalarında zaman zaman umut verici açıklamalar gelse de, süreç insanlığı korkutmaya, ekonomik alanda ciddi bir durgunluğa neden olduğu açık. Ekonomik çarkın pandemi sürecinden kötü etkilendiği bilinen bir gerçeklik. Bu nedenle belki de dünya genelinde yaşanan resesyon kısıtlamaların kademeli olarak kaldırılması organize edildi ve turizm mevsiminde ekonominin canlanması için bazı adımlar atıldı.

Hiçbir şey artık pandemi öncesi gibi değil.Ekonomideki resesyon durumunun daha kötüye gitmemesi için uygulanan kısıtlamaların kaldırılması,  yaz mevsiminden kaynaklı olarak özellikle kuzey yarım kürede hayata geçirildiği kuvvetle muhtemel. Küresel sermaye coronavirüse rağmen, ekonomideki döngünün dönmesini sağlamak için bir çaba içinde olduğu görülüyor. Çünkü küresel ekonomik göstergeler oldukça kaygı verici bir noktada. İşsizlik, coronavirüs nedeniyle üretim sahalarının daralması ve var olan yoksulluğun giderek hayatımızın en yakıcı tarafını oluşturuyor artık.

2019 rakamlarına göre dünya nüfusunun % 23’ü yani 1.3 milyar kişi yoksulluk sınırında yaşıyor. Bu kitlenin içinde bazılarının günlük kazancı 1 dolardan bile az. Bu insanların çoğu, çoklu yoksulluk yaşıyor ve sağlıklı bir hayat yürütemiyor. Kimisi temiz içme suyuna ulaşamıyor, kimisi yeterimce beslenemiyor. İlaca ulaşamayan, eğitim olanaklarından yararlanamayanlar da var…Yani yoksulluk sadece bir alanda değil, bir çok alanda yaşanıyor . Ve üstelik bu veriler pandemi öncesi ait. Büyük bir ihtimalle pandemi sürecinde, üretimin durduğu sektörler göz önüne alındığında artan işsizlikle birlikte yoksulların sayısının 1,5 milyara ulaştığını söylemek mümkün. 

 Bu süreçten kaynaklı olarak yaşanan küresel durgunluk/resesyon, ülkeler ve toplumlar arasında bazı siyasal krizleri de derinleştirecek ve belki de çatışma tehlikesini beraberinde getirecektir.

Türkiye’de  de durum bundan farklı değil aslında. 18 milyon kişi yoksulluk sırında, 16 milyon insan da yoksul olarak yaşıyordu pandemi öncesi. Bu gün durum 2019 yılından daha iyi değil. Çünkü bir çok insan işini, gücünü kaybetti ve hala işsiz olarak yaşamaya çalışıyor. Kesin rakamlara ulaşmak belki yıl sonunda mümkün olacak. Ama pandemi süreci yoksulluk sınırlarını genişlediği kesin.

Ana konuya dönersek, mart ayında görülen ve giderek artan vaka sayıları mayıs sonunda kontrol altına alındığı açıklanarak, kısıtlamalar kademeli olarak kaldırılmaya başlandı ve normal hayata geçilme süreci start aldı. Haziran sonunda sosyal hayatta yaşanan kısıtlamaların kaldırılması, herkeste bir nefes alma, rahatlama durumu yarattı. Günlük yaşam eski hareketliliğine kavuşmasa da, yeterince hareketlilik oluşmaya,kapanan iş yerleri tekrar açılmaya, durdurulan uçak seferleri yapılmaya başlandı. Cami ve dini  merkezlerinin  ibadete açılması, restoran ve cafelerin faaliyetlerine başlaması hayatı büyük oranda normalleştirdi ve turizm mevsimi start alarak, kıyı kentleri canlanmaya, iller arasındaki seyahatler artmaya başladı…

Tarım alanlarında, gıda üretimi yapan sektörlerde ve fabrikalarda pandemiye rağmen üretim devam ediyordu, işçiler iş başındaydı. Bu alanda kısıtlamalar daha çok merdiven altı denilen küçük atölyelerde yaşandı.  Büyük firmalar üretime devam ederken, küçük firmalar kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı. Yani insanlar evlerine kapanırken, fabrika işçileri, tarım alanında üretim yapan çiftçiler, mevsimsiz işçiler, emekçiler ve sağlıkçılar işlerinin başındaydı.

Her ne kadar taziye, düğün ve toplu olarak bir araya gelme yasak olsa da, hayatın normalleştiği inancı insanlarda bir rehavet duygusu yarattı. Gizli taziyeler kuruldu, düğün ve mevlitler açık alanlara taşındı Bu nedenle her taziye ve toplu etkinlikler sonrası toplu vakalar tespit edildi, düğün ve mevlitlerde corona virüs yayılma hızı üçe beşe katlandı.

İnsanlar arasında, her şey yolundaymış gibi bir algı oluştu ya da oluşturuldu.  Bu algının oluşmasında  uzun süren kısıtlamaların etkisi olduğu ve kısıtlamaların insanlarda bıkkınlık yarattığı, ne olacaksa olsun düşüncesinin belirdiğini  söylemek de mümkün.

Yine mart başında virüsün en yaygın görüldüğü İstanbul’da  kısıtlamalar nedeniyle bir çok iş yeri kapandı, iç ve dış turizm durdu. Bavul ticareti adı altında faaliyet yürüten Laleli kepenk indirdi ve binlerce insan bundan dolayı işinden oldu ve memleketlerine dönme süreci yaşanmaya başlandı.  Yüzlerce seyyar satıcı, binlerce atölye işçisi, seyahat şirketinde çalışan personel işsiz kaldı. Uzak illerden para kazanmak için gelen ve işsiz kalanlar çaresiz bir şekilde doğdukları yerlere dönmeleri işin seyrini değiştirdi. İşsizler kitlesi köyüne, kasabasına döndü ve virüsü de kendisiyle birlikte taşıdı. Bu alanda kaç kişinin yer değiştirdiği verileri elimde yok ama sayı küçümsenecek bir düzeyde değil. Bir hayli kişi yer değiştirdi diyebiliriz.

Özellikle İstanbul’a yoğun göç veren Urfa, Antep, Adıyaman, Diyarbakır, Van gibi kentlere yoğun bir geri dönüş yaşandığı görüldü.  İstanbul Anadolu’ya  taşındı demek abartı gelebilir ama gerçek o ki işsiz kalan binlerce kişi evlerine,geçici de olsa memleketlerine geri döndü. Köyler, küçük kasabalar coronadan uzak bir hayat sürerken, özellikle İstanbul ve ülke dışında yaşayanların evlerine, akrabalarının yanına dönmesiyle virüs sessizce varlığını geliştirmeye başladı.

Sağlık Bakanlığı vaka sayısının azaldığını açıkladığı dönemde virüs rotasını açıklamaların tersine, nüfus hareketlerinin en yaygın olduğu illere çevirmiş, ek mesaiye başlamıştı bile.

Özellikle Antep, Urfa, Diyarbakır, Van ve çevre illerinden gelen vaka artış haberleri tehlikenin büyüdüğünü gösteriyordu. Kısıtlamalar da kalktığı için ülke genelinde çarşı pazar kalabalıklaşıyor, seyahatler artıyor, insanlar arasındaki etkileşim gelişiyordu.

Artık ne sosyal mesafe, ne de maske önlemleri yeterli olmuyordu. Virüsün yoksul semtleri, fabrika ve sanayi üretim yerlerini sevdiği de ortaya çıkıyordu böylelikle.  Özellikle doğunun sanayi kenti Antep’te işçiler arasında art arda pozitif vakalar görülmeye başlanırken, Urfa ve Diyarbakır’da aynı hızla pozitif vakalar ortaya çıkmaya başladı. Kamuoyunda özellikle taziye ve düğün sonrası vaka sayısında bir artış olduğu sık sık dile getirilse de, çalışma alanlarının, toplu yaşam merkezlerinin yeterince hijyen olmaması, lavabo ve wc’lerin hijyen standartların çok çok altında olması, sürecin kötüye doğru evirilmesini sağladı.

Sağlık örgütleri suya sabuna dokunun, dezenfekte kullanın çağrılarına rağmen fabrikalarda, toplu yaşam alanlarında hijyenden uzak bir üretim döngüsü yaşanıyordu.  Özellikle wc, mutfak ve lavabolarda, toplu taşıma araçlarında yeterince bir temizlik yapılmadığı, denetimlerin de yeterli olmadığı anlaşılıyor, görünüyor. Susuzluk, elektrik arızaları da işin cabası. Urfa, Antep,Diyarbakır ve çevre illerde maske takma ve sosyal mesafeye dikkat edilmediği de başka bir açmaz. Yaz mevsiminde virüsün hızında düşüşe neden olacağı tahminleri de tutmadı bu illerde, virüs giderek hızlı bir şekilde insanlar arasında kendine yer açmaya devam etti, etmeye de devam ediyor. Hem de en hızlı bir şekilde.

Antep, Urfa ve Diyarbakır’da pozitif vaka sayılarında çok ciddi artış Sağlık Bakanlığını kaygılandırsa da, kaygıları giderek önlemler alınmış gibi görünmüyor, sağlık kuruluşlarının kapasiteleri geliştirilmesi gerekirken, eski sistemle devam ediliyor. Mesela Harran Üniversitesi Tıp Fakültesinin pandamı ile mücadelede neden etkili olmadığı sorgulanmadı, bütün hastalar devlet hastanelerine yönlendirildi. Oysa bir üniversite neden salgın gibi ciddi olaylarda sessiz kalır? Bu güne kadar Harran Üniversitesinin konuyla ilgili bir çalışmasını duymadığımı da belirtmek istiyorum. Hiçbir sağlık çalışanını suçlamak, onların emeğini boşa çıkarma gayesinde değilim. Ölümüne çalıştıklarını biliyorum. Mesele süreci yönetme meselesidir. Üniversitelere yaklaşımım da bu temeldedir.

Bakanlık  her şeyin kontrol altında olduğunu vurgulasa da,  Urfa , Antep ve Diyarbakır’dan gelen  haberler ve yaşanılanlara bakılırsa, özellikle Urfa’da sağlık kurumlarında yer kalmadığı, testleri pozitif olan hastaların evlere gönderildiği, yoğun bakım ünitelerinin tümden dolduğu, çok ağır vakalar dışında kimsenin hastanelere alınmadığı gözleniyor, söyleniyor. Bizzat yaşadığım, tanık olduğun bir çok vaka söylenenleri doğrular nitelikte. Bir süre öncesine kadar her gün Urfa ve ilçelerinden gelen karantina haberleri de söylenenleri doğrular nitelikte. Çalışanların verdiği bilgiler de söylenenlere paralel…Bahsedilen illerin Tabip Odalarının açıklamaları da vaka sayısının hızla artığı ve yeterli önlemlerin hayata geçirilmediğine yönelik.

Bu normal bir süreç mi?

Bilmiyorum, pandemi süreçleri sorunlu ve sıkıntılı süreçler. Ezbere konuşmak istemiyorum. Ortada oldukça ciddi rakamlar var ve vaka sayısı giderek artıyor. Tek bildiğim bu. Bu bilgi de az buz bir şey değil. Vakalar artıyor.

Tanık olduğum, duyduğum ve yaşadığım olaylardan dolayı zihnimde oluşan tablo hiç de iç açıcı değil. Sağlık sistemi özellikle Urfa’da çökmek üzere. Vaka sayısı arttıkça aksaklıklar gün yüzüne çıkıyor, hastanelerde yatak sayısının nüfusa göre çok  yetersiz , personel sayısını az olduğu açık. Vaka sayısında olağanüstü bir artışa rağmen, halen neden bir sahra hastanesi kurulmadığı açıklanmıyor.

Öte yandan pozitif vakalarının giderek artması insanlarda ciddi bir tedirginlik yaratmış durumda. Her an, her şey olabilir bir hava yaşanıyor. Geniş aile kültürü ve feodal ilişkiler de vaka sayısının artmasına neden olur.

Yani süreç düşünülenden daha vahim bir noktada. Gerekli hijyenik ortam yok ve insanlar çok iç içe. Su ve elektrik kesintileri de Urfa için oldukça can sıkıcı ve sıcaklarda bunaltıcı bir etki yapıyor. Çünkü Urfa ‘da sıcaklık yaz boyunca 40 derecenin üzerinde seyreder. Bu koşullarda pandamı ile mücadele etmek olağanüstü bir gayret gerektiriyor. Vatandaşların pandamı ile mücadele etmesine destek olmak, daha büyük acılara neden olmadan, ek önlemler almanın zamanı geldi, hatta gecikti bile denilebilinir.

İki karşıtlık arasında sıkışan bir gökyüzü…

Kıyıya uzak coğrafyanın insanı için deniz hep bir hayaldir. Uzak, ulaşılmaz ve esrarengiz bir hayal. Hep ulaşılmaya çalışılan, ama hiçbir zaman ulaşılmayan bir rüya gibidir.

Düşünemediğin kadar bir su kütlesi ve gün yirmi dört saat suyun dövdüğü bir kıyı ve dalgalardan oluşan bir melodi. Zaman zaman süt liman, zaman zaman çıldırasıya bir homurdanma.

Deniz bir mıknatıs gibi hayatı çeken ama bir çöl gibi insanı yakan, yıkan bambaşka bir dünya, kendine has, kendi başına buyruk.

 Biraz tuzlu, belki kıpkızıl  bir akşam ve insana sonsuzluk hissiyatı veren bir gökyüzü ile yek vücut olunca bir seramcam.

Bir çöl gibi sonsuzlukta kızıllaşan ve iki zıt öğeyi birleştiren şiirsel bir tablo gibidir. Renklerin renk değiştirdiği, mavinin kızıllaştığı ve çöl rüzgarlarının suyu yalayıp, kıyıya ulaştığı bir derya.   

Deniz ve çöl.

Zıtlığın en tepe noktası ve ayrık iki dünya.

deniz Şeyhmus Çakırtaş (2).jpg
Foto:Şeyhmus Çakırtaş

 İki karşıt coğrafik öğe şaşkın ifadelerde yan yana gelir ve kimi zaman birleşir.

Kıyıda yaşayanlar çölü, çölde yaşayanlar denizi olağanüstü ama yaşanmaz bilir.

Oysa her ikisinin de düşüncesi eksik ve temelsizdir. Denizin kendine göre olağanüstü bir güzelliği ama zorlu tarafı varken, çöl uçsuz bucaksız kum tepelerinde olağanüstü bir yaşamı barındırır.

Deniz engin, uçsuz bucaksız su kütlesiyle şeffaf bir yaşamı, çöl ise altın sarısı kumdan  kapalı bir yaşamı barındırır.Issızdır, kilometrelerce tek bir ağaç bile bulunmaz. Deniz gibidir yani. Tek bir ağaç, denizde sığınacak bir ada misali, değerlidir.

deniz Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg
Foto:Şeyhmus Çakırtaş

Neyse ki ben deniz ile çöl coğrafyasının arasında, yeryüzün “Bereketli Hilal” denilen Mezopotamayayım.

Denize de yabancıyım, çöle de.Ne uzak, ne yakın. Denizin esintisinden yoksun, çölün yalnızlığından ırak.

Ben Fırat ve Dicle’nin nazlı seher yellerinde saklı dağ havasının coğrafyasıyım. Tatlı su kültürünün, kadim geçmişin döl yatağında bir sıkışmışlık coğrafyasında denizin maviliğini seven ama çölün altın sarısı rengini de hayatından silmeyen bir kara parçası.

Pixabay

Bir sentezin ürünüyüm. Bir elim güneşin doğduğu, yükseldiği doğuda, diğer elim batının deniz kokan rüzgarında. Bir sentezim ben.

Doğu ile Batı’nın sentezi.

Bu nedenle hangi yön ve hangi yeryüzü şekline yolculuk yaparsam yapayım, önce seslere kulak kabartır, sesini dinlerim kültürlerin, inanç ve duyguların.

çöl Pixabay (3).jpg
Pixabay

Çöl derin bir sessizlik barındırır. İnsanda yalnızlık hissi uyandıran, korkunç bir sessizlik.

Deniz ise dalga sesidir. Geceyi parçalayan, insanda duygu depreşmesi yaratan bir sestir.

Biri sessizlik içinde yaşamı ilmik ilmik örer, diğeri büyük bir gürültüyü romantik bir melodiye dönüştürür.

deniz Pixabay (2).jpg

Deniz dalganın sesinde, bütün çağların cazibesidir. Çöl ise derin bir sessizlik ve kadim bir dinginlik, göç ve güç odaklarının savaş alanıdır.

Deniz sesini dinletir,çöl ise sessizliğinde kaybeder insanı. Dalgalar bazen usulca, bazen deli dolu bir güçle kıyıya ulaşır. Usulca gelip, usulca giden dalgalar dinginliğin ifadesiyse, çöl derin sessizliğin simgesidir.

deniz Şeyhmus Çakırtaş (7).jpg
Şeyhmus Çakırtaş

Kahverengi ve som sarı bir rengin içinden gelip, deniz mavisinde umuda kürek çekmek, şiirler okumak dalgaların sesinde, görmek deryayı balıklarla birlikte ve yağmurda sırılsıklam olmak ve yeniden som sarı rengin uçsuz bucaksız sonsuzluğuna, sessizliğine dönebilmek belki de en büyük bahtiyarlıktır.

Hem denizi kucaklamak, hem de çölün olağanüstü sessizliğinde kaybolmaktır.

Mesele budur işte.

deniz Pixabay (3).jpg
Pixabay

Kültürler, inançlar, farklılıklar ve insana dair ne varsa kucaklamak ve hissetmektir kalbi duygularla..

Dicle ve Fırat’ın ışıltılı tarihini görebilmek ve denizle çölün aynı sonsuzluğa sahip olduğunu bilebilmektir…

Mesele budur…

Mesele insan kalabilmektir.

Şimdi gözlerim kapalı seyre dalıyorum çölün sessizliğini, deniz dalgalarında kıyıya ulaşan melodileri.

çöl Pixabay (1).jpg
Pixabay

Seyre dalıyorum, gökyüzünün kızıllığının denize yansımasını, seyre dalıyorum çöllerde bulunan kum dağlarına düşen güneşin son ışıklarını.

Ne denizin çölden üstün yanı var, ne çölün denizden geri yanı. Her bir coğrafya kendine has ve kendi güzelliğinde yanar, parıldar…

Mesele görebilmekte…