Türkiye’de ki Suriye’liler.

İstanbul Valiliği’nin yaptığı açıklamayla kentte kaydı olmayan Suriyeli sığınmacıların bir aydan kısa sürede İstanbul’u terk etmeleri gerektiği duyurusunda sonrasındaki tartışmalar devam ediyor.

Valiliğin açıklaması sonrası İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da bugün yaptığı açıklamada kaydı bulunmayan sığınmacıları kontrol altında tutmak zorunda olduklarını söyledi.

“Kimseyi sınır dışı yapmıyoruz, yapamayız” diyen Soylu, “İşimiz kaçakları yakalayınca kamplara göndermek” diye konuştu.

e510İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 11 Temmuz 2019 tarihi itibarıyla Türkiye’deki biyometrik verileriyle kayıt altına alınan geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 3 milyon 630 bin 575 kişi.

Müdürlük tarafından yapılan açıklamaya göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sayısı bir önceki aya göre 16 bin 931 kişi arttı. Türkiye’deki kayıtlı Suriyelilerin 1 milyon 965 bin 595’u erkeklerden, 1 milyon 664 bin 980’i ise kadınlardan oluşuyor.

Suriyelilerin yüzde 46,38’ü 18 yaşından küçük

Tabloya göre 0-18 yaş aralığında 1 milyon 684 bin 207 Suriyeli bulunuyor. 10 yaşın altındaki Suriyeli sayısı ise 1 milyon 26 bin 756. Yani Suriyelilerin yüzde 28,08’i 10 yaşın altında. 0-18 yaş aralığında olanlarla kadınların toplamı ise 2 milyon 544 bin 184. Bu sayı toplam Suriyeli sayısının yüzde 70,07’sine denk geliyor.

Suriyeli genç nüfus oranı

Genç nüfus olarak tanımlanan 15-24 yaş aralığında 819 bin 60 kişi bulunuyor. Suriyeli genç nüfusun toplam Suriyeli sayısındaki oranı yüzde 22,56. Türkiye’nin genç nüfus oranı ise yüzde 15,8.

Yaş tablosuna göre kayıtlı Suriyelilerin yaş ortalaması 22,5. Türkiye nüfusunun 2018 verilerine göre yaş ortalaması ise 31,7.

Erkeklerin 300 bin kişi daha fazla

Tabloya göre Suriyeli erkeklerin sayısı Suriyeli kadınların sayısından 300 bin 615 kişi fazla. Erkek-Kadın sayısı arasındaki en büyük fark 88 bin 153 kişi ile 19-24 yaşaralığında. Yaş sayısı artıkça bu fark azalıyor. 55 üzeri yaş aralıklarında kadınların sayısının erkeklerden fazla olduğu görülüyor. Kayıt altındaki Suriyeli sayısı 31 Aralık 2018 tarihinden bu yana 7 bin 383 kişi arttı.

103 bin kişi kamplarda yaşıyor

Geçici barınma merkezlerinde kalan Suriyelilerin sayısı 11 Temmuz 2019 tarihi itibarıyla 103 bin 579 kişi olarak açıklandı. Bu sayı geçen ay (Haziran 2019) 109 bin 262 kişi, 2017 Aralık ayı sonunda ise 228 bin 251 kişiydi. Buna göre kamplarda yaşayan Suriyeli sayısı 2018’in başından bu yana 124 bin 672 kişi azaldı. Suriyelilerin yalnızca yüzde 2,85’i kamplarda yaşıyor.

Şehirlerde yaşayan Suriyelilerin

11 Temmuz 2019 tarihi itibarıyla şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı 3 milyon 526 bin 996 kişi oldu. Şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı geçen aya göre 22 bin 614 kişi arttı. Suriyelilerin yüzde 97,15’i şehirlerde yaşıyor. Şuan için sadece Adana, Çanakkale, Diyarbakır, Elazığ, Antep, Hatay, Kayseri, Kocaeli, Mardin, Tekirdağ, Urfa ve Kilis illerine yeni Suriyeli kaydı alınıyor. Bu şehirler dışında kalan yerlerde ise ciddi sağlık sorunları, evlenme ve yeni doğumlarda kayıt alınabiliyor. Yeni kayıt alınan iller Göç İdaresi tarafından periyodik olarak değiştiriliyor. İstanbul ise Suriyeli alımına kapalı.

İllere göre Suriyelilerin sayısı

Göç İdaresinin 11 Temmuz 2019 tarihli verilerine göre Suriyelilerin en çok yaşadığı 20 şehir ve bu şehirlerdeki Suriyeli yoğunluğu aşağıdaki tabloda yer almaktadır. En çok Suriyeli barındıran şehir 547 bin 479 kişi ile İstanbul olurken, Suriyelilerin en azolduğu şehir ise 25 kişi ile Bayburt. Bayburt’u 35 kişi ile Artvin, 56 kişi ile Tunceli takip ediyor.

Suriyelilerin en yoğun olduğu il Kilis

Suriyelilerin yerli nüfusa oranla en yoğun yaşadığı il yüzde 81,41 ile Kilis. Kilis’te kayıtlı olan Suriyeli sayısı bir önceki aya göre bin 133 kişi arttı. İstanbul’daki Suriyeli sayısı ise bir önceki aya göre bin 183 kişi arttı.

Suriyelilerin Türk nüfusuna oranla yoğunluğunun en az olduğu şehir ise yüzde 0,02 oran ile Artvin. Artvin’de 174 bin 10 Türk Vatandaşına karşılık yalnızca 35 Suriyeli bulunuyor. Türkiye’de Suriyelilerin olmadığı bir şehir bulunmuyor.

Geçici koruma altına alınan kayıtlı Suriyelilerin Türk nüfusuna oranı ise ülke genelinde yüzde 4,43. TÜİK tarafından Türkiye’nin nüfusu son olarak 82 milyon 3 bin 882 olarak açıklandı.

Vatandaşlık verilen Suriyeli sayısı

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada 8 Mart 2019 tarihi itibarıyla Türk vatandaşlığı verilen Suriyeli sayısı 79 bin 894 kişi olarak açıklandı.

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Kasım 2018 itibarıyla son 8 yılda Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısı 405 bin 521 olarak açıklandı.

337 bin kişi geri döndü

İçişleri Bakanlığı tarafından 21 Temmuz 2019 tarihinde yapılan açıklama göre ülkesine dönen Suriyeli sayısının 337 bin 729 olduğu belirtildi.

Çalışma izni verilen Suriyeli sayısı

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 31 Mart 2019 tarihinde yapılan açıklamaya göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısının 31 bin 185 kişi olduğu açıkladı.

Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 26 Şubat 2019 tarihi itibarıyla en az bir ortağı Suriye uyruklu olan şirket sayısının 15 bin 159 olduğunu belirtildi.

Kaynak:Bianet

Üç Kağıtçılık…

Dün kü kaldığım yerden devam etmem gerekiyor.

Üç kağıtçılık bmv’ye binmeyle alakalı bir olgu değil. Her sosyal sınıftan üç kağıtçı çıkabiliyor.  Bu nedenle her bmv’ye binen üç kağıtçıdır anlamı çıkarılmamalı.

Dilencilik de bir miktar üç kağıtçılık barındırıyor, ticaret de. Yani hani bazen amaca ulaşmak için her şey mübah görünür ya, işte üç kağıt o zaman devreye giriyor.

Kandırmaca, olanı farklı gösterme, gerçekleri ters yüz etme de bir üç kağıtçılıktır.

Mesele şudur ki kimisi üç kağıtçılığı yaşam biçimi haline getirir, kimisi ise zaman zaman başvurduğu bir yöntem.

Her ikisi de tehlikelidir. Yalan ve dolan üzerine inşa edilen bir yanılsamadır. Bu yanılsama bazen öylesine hayatımıza girer ki farkında bile olamazsınız.

Üç kağıtçılık kaba bir sokak jorgonudur, ama bu gün üç kağıtçılık kolektif aklın ürünü olmuş durumdadır. Binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca insanı etkileyecek üç kağıt oyunları hayatımızın her aşamasındadır.

Dönüp bir bakın etrafınızda. Reklamlarda anlatılan, vurgu yapılanlar doğru mudur, yoksa tamamıyla yanılsamamıdır?

Diş macunları, kilo kontrolü ürünler, kozmetik ve daha yüzlerce tüketime dayalı kimyasallar üç kağıtçılığın en kolektif halidir. Her gün birileri bizi kandırarak, milyonları cebe indiriyor.  Gözlerimizin içine baka baka yalan söylüyor, gerçekleri tes yüz ediyor, cebimizde ki parayı alıyor, biz üstüne bu durumu alkışlayarak, kurulan dezgahın yaşamasına çanak tutuyoruz.

Alkışlıyoruz basbayağı. Yalanı alkışlıyoruz. Siyasetçileri alkışladığımız gibi. Önce genel geçer sözler, vaadler, gelişmişlik hikayeleri ve biraz vatanseverlik sosu. Alın size yeni vergiler, yeni sözler…

Alkış yine alkış.

Dedim ya, üç kağıt kolektif akılla yapıldığında bir değil, bir kaç değil, milyonları tek sözle kandırabiliyor.

İyileştirme, güzelleştirme adı altında ortaya çıkıp, insanları daha fazla hasta eden, çirkinleştiren devasa ilaç ve kozmetik şirketleri gibi.

Her şey yasak olabilir ama üç kağıtçılık yasak olamaz. Ne sınırı belli, ne de mekanı. Her şey yolunda gider, ama arka planda korkunç bir yalan gizlidir…

Bu nedenle üç kağıtçılık bir sosyal sınıftır. Hatta bir üst sınıf olarak da nitelendirilebilinir.

Bütün sınıfları kapsayan, sosyal katmanları içine alan bir üst sınıf.

Üç kağıdın altın kuralı, üç kağıttan biri papazdır, şimdi hiç biri papazdır. Dolayısıyla kazanmak mümkün değildir. Maleseef durum bu. Üç kağıtçılık da gelişiyor.

Belki devam eder…

5f3b0d6366cd4b2de0afa0bd97d2bd0b_1442859459

 

Sokak üniversitesi…

Her gün çok değişik insanlarla karşılaşıyorum. Tanıdık, tanımadık kadrajımda ise konuşuyor, düşünce alış verişinde bulunuyorum. Sokak bir üniversite gibi. Her telden esinti var.

Yoksul mu desen, yoksa zengin mi her türden insan sakakta. Kendilerine korumaya alsalarda sokak herkesi çıplak gösterir.

İnsan neyse odur, gizlenmek ne mümkün….

Piskopat desen, şarhoş/dervis desen her türlü insan. Sadece giyimleri farklı bazen. Sosyal konumuna göre kumaşı da değişiyor elbet…

Cebindeki para, cizdanında ki kredi kartı ve üzerinde ki kariyer şalı hemencecik ele veriyor.

Dedim ya, aslında sokak insanı çıplak gösterir.

Kimse orasını, burasını örtüğüne bakmasın. Her şey çıplak.

Tıpkı kral çıplak olduğu gibi.

Ne yüzünüzdeki boya, ne elinizde ki telefon, ne de arabanızın markası hiç bir şeyi gizleyemiyor.

Neyseniz, o sunuz.

Bir milim ne ileri, ne de geri.

Sokak üniversitedir. Herşeyi insana sunar;öğrenip, öğrenmemek size bağlı.

Sokak yasak dinlemez. Bütün güvenlik önlemlerine rağmen, sıra dışı duranlar çıkar ve biat etmez kimseye.

Ne duvar dinler, ne de bariyer.

Yürür, yürür.

Belki devam eder…

Bilmiyorum yani. Sokaktaki yanılsamalara bağlı…

Belki eski bir öğretmenimi, belki de yeni tanıştığım, Avusturalya’dan gelen bir dosttu…

Ha neredeyse unutuyordum. Düzeltiyorum. Herkes çıplak değil. Üç kağıtçılar çıplak değil. Onların bin bir türlü örtüsü ve maskeleri var…

Bir onları ayırt edemiyorum. Her kesimden var. Üç kağıtçılık bir sosyal sınıf aslında…

Aha yanımdan bir üç kağıtçı geçti, bembeyaz bmv atıyla…

 

recovered_jpeg-digital-camera_80

Blogumu takip etme hakkında

Saygıder arkadaşlar,

bir süredir kendimce bir çalışma içindeyim. Amacım zihin dünyamda yer alan bazı düşünceleri bazen bir fotoğraf, bazen de kısa bir yazı ile anlatmaya çalışmak. Yazdıklarımı, fotoğraf çalışmalarımı kendim önemli bulduğum için sizlerle paylaşıyorum. Elbet eksiklerim var. Düzgün bir redaksiyona ihtiyacım var, daha düzenli ve göze hitap eden bir estetiğe ihtiyacım var. Bunları biliyor, daha güzel olanı ortaya çıkarmaya çalışıyorum.

Her şeyden önce benim zihin dünyamı bilenlerin, izleyenlerin amaçlarıma ulaşmamda bana destek olmaları, blogumu da takip etmeleri bana çok ciddi bir güç katacak.

Çünkü yazılanlar, gösterilenler takipçiler sayesinde meşruluk kazanıyor, daha çok okuyucuya ulaşıyor.

Reklam için bir bütçem yok. Hatta bir gelirim de yok. Zararı yok,

hiç olmasın. Çünkü  koca yürekli çok sayıda dosttum var…Varlığımı koruyan, büyüten dostlarım var.

Buna rağmen, yeterince takipçiye ulaşamadım. Bu nedenle mümkünse, sizin için bir yük olmayacaksa lütfen blogumu takip edin. Bu bana müthiş bir güç katacak.

Herkese buradan selam ve saygılar…

Koca yürekli arkadaşlarım güzel başlangıçlar sizin olsun.IMG-20190503-WA0003

Bir Sosyal Belgeselci Paşa İmrek

 

Türkiye-Şanlıurfa-Hilvan doğumlu olup, Ziraat fakültesi mezunu ve Sosyoloji bölümünü terk etmiştir. Ciddi bir fotoğraf eğitimi almadan, kendi kendimi geliştirip fotoğraf üretmeye başlamiştir. Çeşitli platform ve derneklerde kurucu üyelik ve yöneticilik yaptı. MEFSAD(Mezopotamya fotoğraf ve sinema amatörleri derneği) üyesi, Red fotoğraf grubunda ve serbest olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmalarım genelde toplumsal-gerçekçi ve sosyal içerikli konulardan oluşmaktadır. Analog fotoğraf makinesiyle de sokak ve o an fotoğrafları çekmektedir. Yurtdışında üç kişisel sergisi bulunmaktadır. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok karma fotoğraf sergilerine katıldı. Fotoğrafları bazı gazete ve dergilerde yayınlandı. Birçok yerde fotoğraf sunumu ve gösteriler yaptı. Yerelde bazı fotoğraf ödülleri bulunmaktadır.

Suriye savaşının göç ve mülteci kısmını yakından takip etti. Sınırdaki mültecilerin dramına şahitlik etti. Çadır kentleri fotoğrafladı. Mülteci Çingenelerin dramlarını fotoğrafladı. Suriye’ye geçerek Kobani’nin harabe olan yüzünü çekti. Kişisel Sergileri; 2009, “DEQ” Paris kürt enstitüsü, Paris-Fransa 2014, “GÖÇERLER” Can baste sanat evi, Barselona-İspanya 2015, “KOBANİDE HARABE BİR OKUL” Barrobjectif Festivali, Bourdeaux-Fransa 2017, “SAVAŞ VE GÖÇ” Somerset House’da, Londra-İngiltere Yayınlar; National Geographic Dergisi, İZ Dergisi Uluslararası yarışmalarda ödüller de derece aldı; Sony Dünya fotoğraf yarışmasında final, Güncel olaylar ve haber , Profesyonel Fotoğraf Kategorisi 2017.

Halen Urfa’da hayatını sürdürmek için özel sektötde çalışıyor. Olaylara bakış açısı toplumcu, makinayı kullanma becerisi de bu çerçevede yol alıyor. Genç Fotoğrafçı özellikle sokak ve an fotoğraflarında başarılı. Sİyah beyaz fotoğraf çalışan İmrek Mezopotamya’da ki sosyal yaşamın belgelenmesinde önemli katkıları olmuş, olmaya devam edecek…Bu konuda en ufak bir şüphem yok.

Gözleri keskin, algısı zengin bir insan…Fotoğrafları bize, bizi anlatıyor. Belge olarak geleceğe miras kalıyor, sorunlara işaret ediyor.

Bir projektör gibi karanlıkta kalan yaşamları aydınlatıyor.

Uzun ve üretken yaşasın…

Yakıcı Yalnızlıklar

Bir süredir Fırat’ın batı yakasında,Mezopotamya atmosferinden biraz uzak, metropol sayılabilecek bir kentte, Antep’te yaşıyorum. Kalabalık ve sanayileşmenin vermiş olduğu kaotik ortamda, bir zorunluluğu tamamlamaya, tanımaya ve alışmaya çalışıyorum.

Hoş tarafları var elbet, zor yanları kadar. Bir kaybolma duygusu içinde çevremde olup, bitenleri keşfetmek, yalnızlaşmamak için korkunç bir çaba sarf ediyor, sürgünlükten kurtulmaya çalışıyorum. İnsan bu kalabalıkta sürekli tetikte yaşıyor. Trafik, patırtı, gürültü, çıldırtma, isyan etme noktasına getiren zıtlıklar insanı geriyor. Metropol havası çarpıyor, sersemleştiriyor. Olanaklar küçük kentlere göre daha fazla, devlet belirgin ve daha kurumsal.  Her adımda hissedilen sistemin argümanları. Para, parasızlık ve korkunç bir çürüme, her türlü ahlaki çöküntü. Liste uzayıp gidiyor. Parkları da ve güzel dostlarım olmasa, bu kent çekilmez.

Şatafatlı binalar, leon ışıklı vitrinler,devasa avmler ve bitmez bilmeyen yalnızlıklar.

Zamam zaman bu dünyayı geride bırakarak, daha streil bir ortam olan doğduğum kentlere yolculuk yapma ihtiyacı hissediyorum. Benim kişiliğimi şekillendiren küçük kentler. Yani Fırat’ın doğusu, yaşamın en eski izlerini taşıyan Yukarı Mezopotamya kentleri.

Ne tuhaftır ki  Fırat bir sınır değil, hiçbir zamanda olmadı. Ama öylesine belirgin çizgi ki insan şaşıp, kalıyor. Doğu yakası, doğunun mistik ve otantik havasını tutma havasında, çabasında; batı yakası ise havası bozulmuş, mistisizmini kapitalle bağlamaya çalışan bir havada.

Doğu batı ikilemi, bildiğimiz basit yön ikilemi değil. Daha derin , daha sosyolojik, daha hegemonik farklılığın ikilemi. Dinsel, kültürel, sosyal farklılaşma ikilemenin kaynağını oluşturuyor. İki faklı dünya, iki başka mecra, yan yana akıyor. İki zıt kutup gibi. Doğu güneşin ışıklarıyla kavrulurken, batı güneşin ışıklarını büyük bir sermayeye dönüştüren bir formasyon peşinde.

Neyse biz kendi doğumuza dönelim. Başkasının batısı bizi bozar.

Bizim doğunun önce insanın yüzünü yakan, sarsan bir sıcaklığı var. Sıcak, o kadar etkileyici ki, güneşte durmak, nerdeyse imkansız. İmkansız ama bu sıcakta, bu sarı sıcakta tarlalarda, çalışan insanlar var. Hem de çoğu kadın ve çoçuk.

Mecburen insan doğuya, güneşin döl yatağına gidince,  gölge, hatta serin bir yer aramak zorunda kalıyor…Güneşin yakıcılığını anlatmak mümkün değil.

Gölge bir yer bulursa, mis gibi közde pişen kaçak çay ve arkasından gelen yine kan kırmızı kaçak çay.

Doğu yakıcılığı bir yaşam biçimine dönüştüren bir coğrafyanın kendisi. Her şey yakıcı tadında. Yemekler, aşklar, toprak ve güneş. Her şey yakıcı.

….

Birecik.

Eski  hisar, yani kalenin çevresinde yükselen briketten yapılmış eski bir Fırat kentti. Kelaynaklarıyla ünlü. Dünyanın en eski suyuna sıfır. Esmer bir yaşamın ve yoksul bir hayatın kıyı kentti. Bir zamanların liman şehri. Fırat boyunca sallarla yapılan ticaret ve Birecik’te kurulan tersaneler…

Şimdi yerinde yeller esiyor. 1955 yılında yapılan köprü, yaşamı tümden değiştirmiş. Binlerce sal, tekne çalışanı işsiz kalmış ve Birecik’in suyla olan iktisadi ilişkisini, ihtiyacı kadar balık tutma dışında bitirmiş. Bu gün eski de olsa bir sal yok. Her şey kasvetli bir köprü ve kayaya oyulmuş bir tünel çevresinde dönüyor. Yaşam toprağa, yağacak yağmura ve alınacak ürüne bağlı. Fıstık bahçeleri, zeytinlikler ve tahıl tarlaları…

Birecik, kimler geldi, kimler geçti,tarihin akışkan hali gibi.

Kaç kavim, kaç kervan bu kenttin kapısından geçti bilinmez. Tepelere kurulan evler, dolambaçlı sokaklar, sokaklarından yükselen, melodisi sıcak kadar yakıcı ve insanı oynatacak kadar dümbelek.

Birecik’in tepelikler arasında, uzanan fıstık bahçeleri, zeytinlikler alabildiğince güneye iniyor. Mevsim yaz olumca, tarlalarda her şey sarı sıcak. Yaşar Kemal tadında ve alabildiğince uzanan.

Suruç.

Birecik Fırat Kıyısında kalırken, yol kıvrılarak Suruç’a doğru ilerliyor. Fıstık ağaçları, zeytinlikler azaldı, Suruç’un uçsuz bucaksız toprakları görünmeye başladı. Her şey çok kuru, sadece sulama yapılan tarlalar yeşil. Tarım alanları alabildiğince, gözün görebildiği kadar. Güya tarım dışı arazilerde güneş panelleri kurulmuş. Oysa tarlaların tam ortasında ve birinci sınıf araziye inşa edilmiş birkaç GES var. Birinci sınıf araziye GES, politik akışkanlığın akıl almaz sonucu. Uydurulmuş bir eklenti gibi…Neyse ki yılın on iki ayında güneşi gören bir yerde çok kârlı bir iş olsa gerek.

Suruç eski Suriye devletinin sınırına birkaç km yakın. Birkaç yıl öncesine kadar, Suriye olan topraklar, artık Suriye Devletinin denetiminde değil. Burada ki Kürtler fiili bir yönetim durumu oluşturmuş.

Suriye’de ki savaş ve ortaya çıkan fiili durum, daha önce sınırı mayın tarlaları ve tel örgülerle korunurken, yeni dönemde tel örgü ve mayın tarlalarına ek olarak devasa duvarlar örülmüş. Gidiş gelişler de haliyle azalmış. Şimdi her şey güvenlik eksenli.

Ateş kusan namluların sıcaklığı, yakıcılığı ve öldürücü etkisi kuş uçurtmuyor. Her şey mevzide, tetikte, ölüm çemberinde.

Kaçakçılar ne yapıyor, bilmiyorum. Bu devasa duvarlar nasıl aşılıyor, bilmiyorum.

Mayın tarlasına, tel örgülerine, her türlü askeri önleme çözüm bulan kaçakçılar ne yapar şimdilerde onu da bilmiyorum. Herkes sus pus. Bitti mi kaçakçılık, zan etmiyorum. Bir formül bulmuşlardır. Kaçakçılar çok zeki ve kurnaz insanlar. Kesin satacak bir şey bulmuşlardır. Gerçi mal kaçakçılığının yerini insan kaçakçılığı aldı artık. Ölüm satıyorlar, ölümde satılır mı demeyin. Bal gibi satılıyor. Bütün sınırlar insan tacirlerinin ofisleri gibi çalışıyor. Denizlerde boğulan mültecilerden anlaşılmıyor mu? Yüzlerce, binlerce insan, yollarda, kaçakçıların ardı sıra dizilmiş durumda. Hani mültecilerin simgesi haline gelen Alan Kürdi bu yallardan denize ulaştı. Hiç bilmediği, ayaklarını sokamadığı denize ulaştı ama deniz büyük bir öfkeyle kendisinin cansız bedenini tekrar karaya kustu.

Alan Kurdi ve Alan Kürdi gibi binlerce, on binlerce insan buna rağmen, denizi aşarak, Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışıyor. Kim götürüyor bunca insanı? Kaçakçılar, insan tacirleri.  Ölümü bile satanlar…

Kürd, Arap, Türkmen, daha gerilerden gelen Afganlılar, başka halkların mensupları  batı yollarında ölümü satın almaya devam ediyor. Doğunun değişmeyen yakıcı hikayesi gibi…

#Birecik #Suruç #Mezopotamya #Fırat #Mülteci #Suriye

Devam edecek…

Bir Yürek İşçisi Olmaktır Mesele.

Uzun zaman önce keleme aldığım yazıyı sizinle paylaşıyorum. Tarih 2010 diye hatırlıyorum. Yazının altında tarih düşmemişim. Üzgünüm ama böylesi dağınıklığım var benim.

Bir süredir hayat tek düze gidiyor. Söylenecek çok şey olmasına rağmen insan susmak istiyor. Ben böyle yapıyorum. İzlemek, ne olduğunu anlamak istediğim için susuyorum.Yaşamın karmaşıklığı, siyasetin hareketliliği beni derin sessizliğe itiyor. Sessizliğin sesi olmak için susuyorum…

Ne düşünüyorum, ne yapıyorum, nereye doğru yol alıyorum?

Belki de bu gecikme yaşamın bir gerçekliği artık. İstesem de düşündüklerimi tam zamanında gerçekleştiremiyorum.

Zaman yetmiyor sanki. Oysa biliyorum ki yaşam dağıldıkça insan koşmaya, yönler artıkça insan yorulmaya,savrulmaya başlıyor.

Bir kıyıdan, başka kıyıya.

Oysa savrulma iyi bir sonuç değil.İnsan sıkı durmalı fırtınaya, direnmeli ruzgarlara.

Benliğini korumalı.

İnsan bütün zamanlarda bir maraton koşuyor aslında. Yorulsa da, zaman zaman dursa da maraton koşmadan olmuyor, bitmiyor. Bitse bile yeni bir maraton başlıyor.

Mesele bu maraton ortamında nefesini ayarlamak, yüreği çatlatmadan umuda koşmak.

Mesele budur.

Bütün şiirler bunu anlatır, romanlar, felsefi kitaplar bunu yazar.

Ya da ben böyle biliyorum.

Şimdi bu edebi ve felsefi  sözcüklerin arasında iktisadın ne işi var diyenler çıkabilir. Çok işi var aslında. Çünkü yoksulluk en çok insanı vurur, insanı yaralar. Bu nedenle özgürlükle, sevginin  yanında, iktisadi ilişkileri de sorgulamak gereklidir bence. Şairler özgürlük türkülerin yanında, insanın açlığını anlatıyorsa, yazarlar bir yoksullun güncesini romanlaştırıyorsa, en az şiir kadar, yazın kadar iktisadı düşünmek, insanı insan yapan değerleri sistemleştirmek gereklidir diye düşünüyorum.

Ve biliyorum ki insan özüne sahip çıkarsa, elindeki bir lokmayı paylaşır, yüreğindeki sevgiyi büyütür ve sihirli sözcükler kurar.

Bu bir ütopyadır belki.

Çoğu insan bunun böyle olacağına inanmaz bile. Şiirler dinler, en toplumsal romanları yutarcasına okur ama iş yaşamın kendisine gelince tam bir bir çoraklaşmayı yaşar.

Yürek nağmeleri yalandan dem vurur, kalem iki yüzlülüğü yazar, artı değer öne çıkar.

İşte bu çürümedir, savrulma ve yok olmadır. İnsanın trajedisidir yani.

Hem sevdiğini söyler, hem yoksullarla dayanışmadan bahseder, hem de bir başına dünyanın tümüne sahip olmak ister.

Zor bir bilmece velakin…

 Bir yanda ne yiyeceğini bilmeyen bir gruh, bir yandan da kuraklık nedeniyle evine götüreceği unu, bulguru azalan milyonlarca insan.

Yaman bir çelişki yani…

Tıpkı insanı yaralayan paslı bir hançer gibi…

Yarası değil, pası insanı öldürür.

Şimdi durum aynı. Buğdayın azalması değil, adaletli paylaştırılmaması insanı öldürüyor…

Bir yürek işçisi olmaktır mesele…

Bu meseleye dair küçük bir adımdır ajans 3.göz.  Belki biraz karanlık tünellerde ışığı aramak, yön olabilmektir. Yaşamın içinde savrulmaya karşı tutunabilmek ve yalanın perdesini yırtama gayretidir.

Profesyonel olmayan, amatörce bir çalışma yani…

İlk adım değil, adımları sıklaştırma girişimidir belki de.

Düşüncenin sıra dışı haline güç katmanız dileğiyle, salamlar, saygılar…