Ah Tamara…

          Van Gölünde sabahın ilk ışıklarında gökyüzü aydınlansa da Güneş dağların ardında kalır, göl yüzeyini gümüşümsü bir ışıltı kaplar ve doyumsuz bir ışık seli oluşur.. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı çevreye yansıtır. Ara da bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyinde ki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.

          Her şey o kadar sessiz ki insan zaman zaman ürperir. Yüreği ıssızlaşır, yalnızlık duygusu insanın içini kaplar.

           Tarih canlanır bir an, savaşlar, acılar ve göçler.

           Efsaneler sıralanıyor bir bir. Acılardan, katliamlardan  ve ayrılıklardan yana efsaneler…

En çok da yürek acısından dem vuran efsaneler.

Semiramis, Tamara,   Xecê… 

Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen.

Ve denilir ki, Asur kraliçesi Semiramis,  Van dolaylarında Ara adında bir hükümdara gönlünü kaptırır.  Aşkının izini sürerken, Ara’nın  ülkesine savaş açar. 

Semiramis bir kraliçe. Söylediği kanun, emrettiği buyruk olan Asurluların ünlü Kraliçesi…

Ne yazık ki benliğindeki hırs aralarında sevgilisi Ara’nın da olduğu ülkenin bir çok insanını kılıçtan geçirtir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür.

Bunun üzerine Semiramis’ın dünyası kararır. Yüreği yaralı bir kanamalı bir halde seferi durdurur, geri döner. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konuklanır  ve buraya  sevgili adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da ülkesi Asur’a  geri döner.…

Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır… Ait olduğu yere, insan yüreğine geri döner.

Bir başka efsane yine kavuşamayan Tamara’yla ilgilidir. Denilir ki zamanın birinde adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı varmış. Adanın karşı kıyılarında çobanlık yapan yoksul genç, kıza gönlünü kaptırır. Kızı görmek için her gece adaya yüzer, Tamara’da ona gece karanlıkta yerini belirlemek için bir fenerle yol gösterir.

Gel zaman git zaman, yasak aşkları Tamara’nın babasının kulağına gider. Tamara’yı  bir süre takip eder, ne yaptığını öğrenir.

Tamara’nın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü kaybetmesine neden olur. Yüzmekten gücü kalmayan çoban Van Gölünün soğuk sularında son nefesini verirken, Ah Tamara diye çığlıklar atar ve sonsuza kadar susar artık. Tamara çığlığı duyar ve sevgilisinin boğulduğunu anlar, kendisini de suya bırakır.

Her ikisi de ölmüştür artık…

Adaya adını veren Tamara ve isimsiz çobanın aşkı her gün, her saat göl kıyılarında anlatılır, sonsuza kadar yaşamlarının sırrı adanın kayalıklarına fısıldanır.

Efsane bu, yüzyıllarca dilden dile dolaşır, zamana inat yaşar.

Xecê’nın hikayesi de belki başka bir yazıda..

Katılaşma Çağı

Her çağın kendine has özellikleri vardır. Taş devri, taşı yontma ile yeni bir evreye girmiş, yontma taş devri başlamıştır. Sonra demir, bakır ve giderek başka çağlar. Şimdi uzay çağındayız. İnsanluk sınırlarını genişleme eğilimindedir. Teknoloji de sınır kalmamıştır, uzayın da sınırı belirsizdir. Ama yüryüzü kalın sınırların cehennemine dönmüştür. Sınırsızlık özlemi yepyeni sınırlar yaratmıştır. İnsan bir yandan kendisine olan benliği sanat yoluyla maddeye aktarma çabasındayken, bir yandan da var olan insan benliği bedende katılaşmaktadır. Böylesi bir pradoksla karşı karşıyayız.
Bir süre önce kime ait olduğu yazılmayan bu sanat eserlerini fotoğraflayınca çağımızın katılaşma çağı olduğunu düşündüm. Bu eserler katı olabilir ama bir benlik taşıdıkları anlaşılıyor.

İnsanın Bıraktığı Derin izler

Edward Burtynsky
Image captionKereste Fabrikası #1, Lagos, Nijerya, 2016

Çektiği fotoğraflar, sorunun ne kadar acil olduğunu, sayfalar dolusu makalelerden çok daha iyi anlatıyor.

Edward Burtynsky’nin fotoğrafları insanın dünya üzerinde bıraktığı derin izlere tanıklık ediyor. İlk bakışta gerçeküstü ve muhteşem görünen bu görüntüler dünyanın ne kadar tehdit altında olduğunu da düşündürüyor.

Kanadalı fotoğrafçı, sanayi sonrası dünyanın hallerini gösteren fotoğraflarının kimini helikopterden kimini uydudan çekmiş; eserleri belgesel havası taşıyor.

Edward Burtynsky
Image captionDandora Çöplüğü #3, Plastik Geridönüşümü, Nairobi, Kenya, 2016: dünyanın en büyük çöplüklerinden biri

Büyük ebat fotoğrafları madencilik, ormanların kesilmesi, sanayi atıkları ve çürümeyi, dağ gibi yığılmış çöpleri, plastik ve lastiği, yeni ve eski ekipmanları, yoğun yerleşim alanlarını vs. estetize ediyor.

“Çoğu insan çöp yığınının yanından geçerken orada bir hikaye görmez. Ama her zaman vardır bir hikaye; bakıp görmek gerekir sadece” diyor Burtynsky.

Edward Burtynsky
Image captionChuquicamata Bakır Madeni, Aşırı Yük #2, Calama, Şili, 2017

Ünlü fotoğraflarından birinde California’da atılmış lastik yığınları, bir başkasında yakılan fildişi yığınlarını görürsünüz. Şili’deki bakır madeninde kayaların simetrik bir halde dalgalanışında tuhaf bir ironi göze çarpar.

Edward Burtynsky
Image captionFosfor Kuyrukları #4, Lakeland, Florida, ABD, 2012

Nobel ödüllü Paul Jozef Crutzen, insan aktivitesinin hakim olduğu yeni bir jeolojik aşama olan Anthropocene (İnsan Çağı) fikrinin yaygınlaşmasını sağladı.

Bu fikre yönelik bir multimedya projesi kapsamında beş yılda 20’yi aşkın ülkeyi ziyaret eden Burtynsky, insanın doğada büyük bir soy tükenmesi olayının faili olduğuna inanıyor.

Edward Burtynsky
Image captionMorenci Madeni #1, Clifton, Arizona, ABD, 2012: ABD’nin en büyük bakır madeni işletmesi

“Bilim insanları hikaye anlatmayı bilmez, oysa sanatçılar dünyanın kapısını herkese açma yeteneği gösterir” diyor. Anthropocene adlı kitabında, insanın her yıl dünyadan 60 milyar ton metal, mineral, yakıt vs. çıkardığını söylüyor.

Burtynsky’nin fotoğrafları Dünya’yı ne kadar hızlı tükettiğimizi ve atıklarımızla ne büyük yığınlar oluşturduğumuzu göz önüne seriyor.

Edward Burtynsky
Image captionPetrol İkmali #1, Nijer Deltası, Nijerya, 2016

Çektiği fotoğraflar, sorunun ne kadar acil olduğunu, sayfalar dolusu makalelerden çok daha iyi anlatıyor. Kimileri çoğu zaman göz ardı edilen çarpıcı gerçeklere ışık tutuyor.

Örneğin Nijerya’nın yoksul bölgelerinde, petrol boru hatlarından kaçak petrol çekilip derme çatma rafinerilerde yakıta dönüştürülüyor. Ama bunu yaparken çok miktarda ham petrol ve zehirli yan ürünler civardaki toprak, orman ve sulara karışıyor.

Edward Burtynsky
Image captionUralkali Potas Madeni #4, Berezniki, Rusya, 2017

Kendisini çevreci olarak tanımlayan Burtynsky, hayatını, “insanlığın gezegenimizin jeolojik yüzeyi üzerinde bıraktığı kalıcı izlere tanıklık etmeye” adadığını söylüyor.

Bu izler sadece yakın döneme ait değil. Örneğin Carrara’daki mermer madenleri Romalılardan bu yana işletiliyor. Bu madenlerin yeryüzü üzerinde yarattığı ‘negatif mimari’ uzaydan bile görülebiliyor.

Edward Burtynsky
Image captionCarrara Mermer Ocağı, Cava di Canalgrande #2, Carrara, İtalya, 2016

Burtynsky’nin rüzgar santralleri ve güneş enerjisi panellerini konu alan fotoğrafları ise sürdürülebilirlik yönünde yaşanan değişime işaret ediyor.

Öte yandan Şili’deki Atakama çölünde işletilen lityum madeni ve arıtma tesisleri, tehlikeli ve korkunç görüntülerine rağmen geleceği temsil ediyor; zira geleceğin otomobilleri fosil yakıt yerine lityum piller kullanıyor olacak.

Edward Burtynsky
Image captionPS10 Güneş Panelleri, Seville, İspanya, 2013

Burtynsky ayrıca Kanada’daki balta girmemiş ormanlar, Endonezya’daki mercanlar gibi henüz el değmemiş bölgeleri de fotoğraflıyor. Ancak bir süre sonra deniz suyunun ısınmasıyla bu mercanlar da beyazlama tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Bu fotoğraflar insanın gönlünü açıyor. Ama aynı zamanda dünyanın tehdit altında olmayan bir tek köşesinin kalmadığı gerçeğini yüze vuruyor.

Kaynak: bbc turkçe

Kötülüğün Yüceltilmesi

Ahmet Tulgar T24

Dünya, kötülüğün yüceltildiği, piyasaya bolca arz edilip satılıp çokça müşteri bulduğu bir dönemden geçiyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, çoğunluk bu kötülüğe oturma odasında yeni bir eşyaya yer açar gibi bir alan açtı, gündelik hayatını bununla sürdürür oldu.

Pierre Rivière, 1835 yılında Normandiya’nın küçük bir taşra yerleşim biriminde annesini, kız kardeşini ve erkek kardeşini bir orak kullanarak doğradı. İdama mahkûm edildi, idam kararı kral tarafından kaldırıldı, daha sonra hapishanede intihar etti. Pierre Rivière, işlediği suçu bütün detaylarıyla anlattığı uzun bir hatırat yazdı hücresinde. Okuma yazma öğrenecek kadar okula gitmiş bir genç olması hasebiyle edebi zenginliğinden ötürü okuyan herkesi şaşırtan bu hatırat şu sözlerle açılır: “Moi, Pierre Rivière, ayant égorgé ma mère, ma sœur et mon frere” ( “Ben, Pierre Rivière, annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi öldürmüş ben”).

Michel Foucault, zamanında ne itiraf ne savunma olarak bir işe yaramış olan bu hatırat üzerinde bazı meslektaşları ile bir arşiv çalışması yaptı 1970’li yılların ilk yarısında ve bunu bir kitap olarak yayımladı. Kitaba ad olarak Rivière’nin hatıratının açılış sözlerini vermişti Foucault: “Ben, Pierre Rivière, annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi öldürmüş ben”.

Bu kitap beni bugün de hâlâ uğraştırır, zaman zaman içine düşerim, böyle kanlı, böyle insani bir cazibe vardır, bir yerinde, bir şeyinde bu kitabın…

Foucault, kitabın başına Rivière’nin cinayetlerinin ardından bir süre dolaştığı yerlerin bir de krokisini koymuş. Katilin, topraktan beslenerek günlerce sürdürdüğü bu dolaşma (serserice ya da aylakça) bir dolanma görünümü veriyor.

Michel Foucault

Kötülük, oturma odamızda

183 yıl sonra benzeri suçların failleri ya da zanlıları ise televizyon binalarının koridorlarında dolanıp duruyor, topraktan kopardıkları bitki kökleriyle beslenmek yerine stüdyonun kantininde verilen kumanyaya talim ediyor.

Ve fakat bir dışavurumu da taammüden cinayet işlemek olan her biçimde kötülük ve kötücüllükler 19’uncu yüzyılda kulaktan kulağa yayıldığında dehşet ve korku uyandırmışken, aynı şey bugün stüdyolardan yayına çıktığında insanların özgürlük alanını genişletiyor, toplumu özgürleştiriyor.

Dünya, kötülüğün yüceltildiği, piyasaya bolca arz edilip satılıp çokça müşteri bulduğu; bugünün maddi yaşam koşullarında kazanan olmanın en kestirme yolunun kötülük olduğu bir dönemden geçiyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, ülkemizin haline bakın yeter. Çoğunluk ruhunda bu kötülüğe, oturma odasında yeni bir eşyaya yer açar gibi bir alan açtı, gündelik hayatını bununla sürdürür, bu kötülükte kendini var edebilir oldu. Toplumun oturma odasında açılan o yer ise o kadar hacimli ki, cinayet de artık oraya rahatça sığıyor. Bir insanın hayatını sona erdirmek de artık kullanışlı ve yararlı kötülüğün sıradan bir uygulamasıdır yani.

Şu sıralar Türkiye ana akım televizyonlarında en fazla izlenen reality-show programları tam da bu konjonktürde seyirciyi iki açıdan özgürleştiriyor.

Hem seyircinin ekrandaki kötülüğün sınırlarının nasıl geniş bir alanı çevrelediğini görüp daha gidecek uzun yolları, geleceğe yönelik çok sayıda seçeneği olduğunu hissetmesini sağlayarak, hem de henüz kendisinin o kadar da kötü olmadığını saptayıp gündelik hayatını iç rahatlığıyla sürdürmesine, günübirlik kötülüklerine devam etmesine imkân vererek yapıyor bu özgürleştirici etkiyi, bu kötülük temsilleri.

“Sportmen kötülük”

Reality-show’lar, televizyonlardaki kötülük temsilleri, ütopyasız bırakılmış bir çağda, hiper-kontrol altındaki bir gündelik hayatta bir özgürlük simülasyonu olarak işlev görüyor bu haliyle.

Kötülük de insani bir durum elbette, olabilir, ruhun, karakterin karanlık bir yüzü de vardır, ama sosyallik ihtiyacı, asgari de olsa bir arada yaşama zorunluluğu, vicdan ve empati gibi hasletler ya da düpedüz pozitif hukuk dayatmaları bu karanlık yüzden gelen dürtüleri denetlemeyi öğretmiştir insanlara. Ancak günümüz insanı giderek işte bu kültürel, duyusal ve hukuksal denetim mekanizmalarını toplum üzerindeki siyasi ve iktisadi hiper-kontrol makineleri ile karıştırır oldu. Kötülük yapmak bu durumda insana kendini özgür de hissettiriyor, dahası kendini kendisine hissettiriyor olamaz mı?!..

Programcılar da, programların “aktörleri” ya da karışıklık olmasın diye “konukları” diyeyim, evet konukları da, programın çok izleniyor olması için hep daha kötüye yaklaşmak, hep daha kötüyü bulup çıkarmak zorunda olduklarından durum giderek “sportif” bir hal almıştır! Kötülük, kötücüllük, reality-showdüzeninde artık akut ya da kronik bir durum olmaktan çok, sportif bir aşamaya, verili bir durumu aşma eylemine dönüşmüş, sonunda da ödül, alkış ya da iki kuruş para beklenir olmuştur. “Sportmen kötülük”, seyirlik bir gösteri olarak sunuldukça, gündelik hayattaki profesyonel kötülük de daha kolay hazmedilecektir artık.

Tabii ana akım televizyonlar söz konusu olduğunda iktidarlar ve egemen sınıflar işlerine gelmeyen hiçbir şeyin yayınlanmasına izin vermezler. Bu reality-show denilen kötülük temsilleri, onlar için sınıfsal ve yönetsel olarak da çok yararlı. Bu programlara çıkarılan kişiler alt sınıfların mensuplarıdır hep. Programın sonunda ellerine geçmesini umdukları iki kuruşa alt gelir gruplarından olan insanların ihtiyacı vardır çünkü.

Ya da bir şekilde rehin alınıp stüdyoya getirilmesi kolay olanlar bu yoksullardır.

Böylece kötülük, yoksulluk ve eğitimsizlikle özdeşleştirilir. Tam da işte bu yoksulluk prezantasyonu yüksek gelir grubunun, para sahiplerinin, egemenlerin kötülüğünü, kötülüklerini gizlemeye, kamufle etmeye yarar.

Dur durak bilmeyen “rabarba”

Oysa yaygın ve esas kötülük ekrandaki pespayeliğin uzağında bilimsel olarak, teknoloji kullanılarak, yasalarla korunarak, diplomasi yoluyla üzerinde uzlaşılarak dünya ya da ülke ölçeğinde üretilmekte, uygulanmaktadır. Ancak artık rafine, ince ve kullanışlı kötülük ile pespaye, kaba ve getirisi olmayan kötülük arasında nitel ve yasal bir sınır çizgisi oluşmuştur.

Açık denizlerde devletler tarafından boğulmaya terk edilen mültecilerin çığlıkları, ibret alınsın diye değil gıybeti yapılsın diye, anlamak üzere değil afişe etmek için stüdyoya getirilmiş yoksul insanların geveze gürültüsüne boğulur.

Michel Foucault, Pierre Rivière’nin akıcı metnindeki imla hatalarının bu metni okuyan soruşturma memurları, mahkeme üyeleri tarafından düzeltilmeden bırakıldığını, bununla Pierre Rivière’nin bir yoksul sınıf üyesi olduğu olgusunun dikkatten kaçmasının engellenmeye çalışıldığını söyler kitabında.

Stüdyodaki yoksulların işledikleri kötülükleri itiraf ve izah etmeye çalışırken ürettikleri geveze gürültü de bir süre sonra bir kakofoniye, rafine bir gündelik hayatın geri planındaki “rabarba”ya (anlaşılamaz bir kalabalık insan gürültüsüne) dönüşür.

Edebiyat, kötülüğü yakın zamana kadar estetiğin ölçülülüğü, kurgunun mimarisi, sentaksın disiplini ile anlaşılır biçimde izah ediyor, kötülüğün oluştuğu toplumsal ve yaşamsal koşulları, kahramanlarını/karakterlerini affetmek ve affettirmek için ortaya koyuyordu

Bir eski çağ kalesi

6418a367-0339-4246-97ff-756d3eb4cec4Biraz geç kalsam da, Yavuzeli üzerinden Rumkale yolculuğum öğlene doğru başladı. İyi bir saat değil ama gitme kararlığımın gereği olarak yola çıktım. Yavuzeli Antep merkezden yaklaşık 30-40 km uzaklıkta. Antep’in kuzeyine düşüyor. Adıyaman’a giden yol önce Yavuzeli’ye sonra Araban’a uğrayarak Adıyaman’a ulaşıyor.

Yol asfalt, fena bir yol değil. Hatta iyi sayılır. Yavuzeli merkezden ayrılaran yol, bu kez doğuya doğru kıvrılarak ilerliyor.

Çok sayıda köy var. Her taraf fıstık dersem abartı sayılmaz. Oldukça yeşil ve ağaçlık sayılır. Özellikle son yıllarda köyleler ağaçlandırma çalışması yapmış. Özellikle ekonomik değeri olan fıstık, zeytin ve badem en fazla göze çarpan ağaçlardan.

Yol ilerledikçe engebe de kısmen artıyor.Ova görünümlü yüksek yaylalar gözü çarpıyor.

Buğday ve arpa tarlaları alabildiğince yeşil. Bu yıl yağmurun bol yağmasından kaynaklı yeşillik fazla. Ot insan boyunda dersem çok abartı olacak ama gerçekten bayağı boy atmış.

Durmadan ilerliyorum. Köy isimleri hep Türkçe yazılmış. Eski denilen yerel isimler dolayısıyla bilinmiyor. Bu köylerin eski isimlerini öğrenmek için biraz yaşça ilerlemiş köylülere sormak gerekiyor.

Rumkale’ye Yavuzeli ilçesine bağlı Kasaba Köyünden iniliyor. Dar bir vadi ve kalenin etrafında dolanan bir çay gibi duran bir su kütlesi var. Kale artık bir yarım ada. Üç etrafını baraj suları kapatmış.

Müthiş bir kale. Devesa kayalıklar üzerinde inşa edilen kale doğal bir set gibi. Savunması kolay. Kapılar kapatılırsa, dışardan kaleyi ele geçirmek imkansız gibi. Kalenin iki giriş kapısı var.

Romalıların bir dönem askeri üs olarak kullandığı Rumkale’ye Hromgia adı  vermişler.

Burası aynı zamanda bir ticaret merkezi. Kale çevresinde yüzlerce mağara ev var. Hepsi de yakın bir zamana kadar kullanılmış. Ama şimdi bütün mağara evler kaderine terk edilmiş durumda. Kale üzerinde ise beyaz taşlardan yapılmış Ermeni, Süryani, Hristiyan Konakları var…

Baraj sularının yükselmeden ziyaret ettiğim Rum Kale’nin iç kısmını  görmek bu kez mümkün olmadı. Çünkü kale de çalışma olduğu için ziyarete kapalı. Çevre köyler çalışmanın çok yavaş sürdürüldüğünü ifade ediyorlar. Gerçekten de çalışan kimseler görünmüyor ortalıkta.

Yıllar önce ziyaret etmenin hüznünü yaşadım bir kez daha. Halfeti’den salla Nizip kıyılarına geçmiş, uzun bir yolu yürüyerek geçmiştik. Geçtiğimiz üç beş km alanda bahçeler müthiş güzellikteydi. Ceviz, erik, kaysı, karadut, badem ve değişik ağaç türlerinin arasından nefes nefese kaleye varmıştık. Hayatımda unutamıyacağım bir geziydi. Kaleye batı kapısından girmiş, kalenin bölmelerini tek tek gezmiştik. Kalenin üstünde bulunan konaklar terk edilse bile görkemliydiler.

Gün boyu kalede zaman geçirdik ve akşam olmadan ayrıldık. Bir kaç gün sonra baraj suları yükselmeye başladı ve yürüyüş yolu büyük bir ağaç kıyımına uğradı. Hem Halfeti, hem de Nizip tarafında ki bahçeler bir kaç gün içinde adeta yok edildi. Bir daha o yolu göremedik. Su yükseldikçe bahçeler giderek gözden kayboldu.

Halfeti’nin büyük kısmı, bahçelerin tümü suyun altında kaldı ve Halfeti ve çevresi turistik gezi alanına döndü. Baraj Gölünün kütlesinin geniş olması bir anda Halfeti’yi gündeme soktu ve saklı cennet su yüzünde pazarlandı. Oysa suyun dibinde kalan bahçeler, ağaçlık alan gerçek bir cennet köşeleriydi.

Ben her yıl olmasa da çok kez gelip gittim. Tekne gezileriyle sulara gömülen alanların üzerinde gezindim. Ama her seferinde hüzünlendim, hayıflandım.

Rum Kalenin yüksekliği 30-40 metre olan doğal kayalar üzerinde ise kale surları inşa edilmiş.Kaya oldukça düzgün ve kesilmiş gibi duruyor. Doğal bir duvar haline getirilmiş olduğu anlaşılıyor.

Bir çok isim alan kale, bir çok kez de el değiştirmiş. Hromgia adının yanında Kürtler Kela Zêrin adını vermişler. Kale Fırat Nehri ile Merzimen Çayı’nın birleştiği, yüksek kayalarla örtülü bir tepe üzerinde konumlanmış. Sanırım, yanılma payını da unutmayarak Merzimen Çayı Yavuzeli ve Nizip ilçelerinin doğal sınırı. Her iki ilçeden de beslenen çay Fırat’a dökülüyor.

Alamut Kalesini andıran görkemli Kale, çevresinde bir iki çay bahçesi ve suda gezinmek için tasarlanan tekneler dışında bir işletme ve otel maalesef yok. Ancak güne birlik gidip gelmek mümkün.

Fırat kıyısında yeşeren dut ağaçların altında bazlama ve çay içmek, balık ve kebap  yemek için uygun,  ama ciddi bir restorant  yok.

Tabii ki Otantik ve doğal köy kahvesi görünümlü açık hava bahçelerinin  de kendine has bir güzelliği var. Hatta doğal hali bir avantaj olarak görmek mümkündür.

Teknelerin durduğu ve dubalarla desteklendiği kıyı temiz sayılmaz. Kıyıda çöp birikmiş. Ama kıyıdan biraz uzaklaşıldığında su oldukça beraklaşıyor. Derinlik oldukça fazla. Arazinin eğimli olmasını göz önüne aldığımızda ve Fırat tabanına doğru inen ciddi derinliklerden bahsetmek mümkün.

12 yy’da inşa edildiği tahmin edilen kale hala görkemini koruyor ama ciddi bir bakım olmadığını da belirtmek gerekiyor. Bu kadar görkemli ve alan olarak büyük bir yapı olan Rumkale hak ettiği ilginin henüz çok ama çok uzağında. Hem Halfeti, hem de Yavuzeli için altın yumurtlayan tavuk misali öneme sahip ama ciddi bir yatırımın olduğunu söylemek çok zor.

Ayrıca kıyıda güvenliği sağlayan korucuların zaman zaman silahlarıyla boy göstermesi ziyaretçiler için oldukça rahatsızlık verici.

İnsanlar silah görünce doğal olarak tedirgin oluyor ve bazı olumsuzlukları  düşünmek zorunda kalıyor.

Böylesine köklü bir tarihe sahip Rumkale gezilmesi gereken bir yer diye düşünüyorum.

Hem Halfeti’den, hem de Rumkale’den gezinti için tekne bulmak mümkün.Fiyatlar biraz cep yakıyor olsa da gezmek hoş olur. İmkanınız varsa hem Yavuzeli, hem de Halfeti’yi derinlikli gezin. Hatta doğada yürüyün, bazı yerlerin güzelliklerine dokunun…

Hem tarihin izlerini sürün, hem de doğanın uyanışına tanıklık edin. Elinizi çabuk tutun ki bahar mevsiminin coskusunu göresiniz…

Rumkale hakkında genel bir bilgiyi ilgilenler için aktüel arkeoliji sayfasından aldım.Benden bu kadar. Belki başka bir yazıda kaleyi daha derinlikli inceleme fırsatı olabilir. Güzellikler sizin olsun.

Antik kaynaklarda ismi “Hromgla” olarak geçen Rumkale, Gaziantep ilinin 62 kilometre kuzeydoğusunda, Merzimen Çayı’nın Fırat Nehri’ne döküldüğü alandaki kayalıklar üzerinde yer alır.

Jeopolitik konumundan dolayı, MÖ 855´te Assur Kralı III. Salmanassar tarafından ele geçirildiği bilinen Rumkale´nin o zamanki ismi Şitamrat´tır. Rumkale´ye Fırat ve Merzimen kıyılarından çok dik şekilde yükselen yamaçlara yapılmış sur ve kompleks odalardan oluşan kapı geçidi ile girilmektedir.

11. yüzyılda Urfa, Haçlı Kontluğu Döneminde Hromgla’nın önemli bir merkez olduğu, Ortaçağ’da Ermenilerin Hromklay, Süryanilerin Kalarhomate, Frankların ise Ranculat ismiyle bildiği kale, 12. yüzyıl sonlarında Memlüklerin yönetimine geçmiş ve önceleri Kal-at ar Rum, daha sonra ise Kal-at el Müslimin adını almıştır. Mercidabık Savaşı’ndan sonra Osmanlıların yönetimine geçen Rumkale, Halep Eyaletinin Birecik Sancağına bağlı bir kaza hâline getirilmiştir.

Rumkale’de hâlen Ortaçağ ve Türk-İslam Dönemine ait yapılar ile bir mescit yer alır. Birecik Barajı’nın tamamlanmasından sonra kalenin sur bedenlerine kadar sular yükselmiş ve Rumkale yarımada görünümünü almıştır.

Kale iki bölüm hâlindedir. Birinci bölüm; kalenin doğusu, kuzeyi ve batısında doğal kayalığın dik olarak yontulmasıyla,  doğal  sur konumundadır. İkinci bölüm ise bu doğal surun üstüne sert kalker kesme taşlarla sur duvarı olarak yapılmıştır. Kalenin güney yöndeki kayalık uzantısı 12. yüzyılda oyularak adeta hendek hâline getirilmiştir. Böylece, savunmaya yönelik olarak karayla kalenin direkt ilişkisi kesilmiştir.

Kalenin güneyinde Ortaçağda inşa edilmiş Şair Aziz Nerses Kilisesi, kuzeyinde ise yine bir Ortaçağ yapısı olan Barşavma Manastırı yer alır. Manastırda restorasyon çalışmaları hâlen devam etmektedir.

Tenzile UYSAL/www.aktüelarkeoloji.com.tr