Evi sokak olanlara dair.

Av Feyzi Çelik yazdı

Biz imkanı olanlar,biraz okumuş, cebi parasız kaldığı günleri olmayanlar bizler. Çaresiz insanlara yardım etmek aşkıyla yanıp tutuşuruz.
Bunu bilenler yoksul, çaresiz birini görünce içinden acı dolu duygular çekerek harekete geçer. Oysa o çaresiz sokak insanları bizden daha çok çözüm üretme becerisine sahiptirler. O çözüm isteğidir ki, onları sokağa çıkaran, dilendiren, mendil sattıran o iradedir.
Düşünüyorum ki, bizler onların yerinde olsaydık satıcı gibi davranabilir miydik? Dilenebilir miydik? Sokakta yatabilir miydik?
İşte bunlardan hiçbirisini yapamadığımız için bu duruma düşmekten hep korkarız. Ve bu korkumuzu, iyiki bu durumda olmadığımıza şükür ederek onlara acımaya başlarız. Onlar bizim bu özelliğimizi bildikleri için bize avuç açarlar. Bir şeyler satmaya çalışırlar. Suç işlerler. İnanınız ki, çok zorunlu olsa bile en basit bir suçu işleyecek mecalimiz yoktur. O yüzden bütün çabamız, çaresiz duruma düşmemek mücadelesinden öte bir anlama gelmiyor.
Peki bizden birinin düşüşünü gördünüz mü?
Gördük, ne kadar çaresiz olduklarını da gördük.
Onların çoğu için gece yarısından sonra hayat başlar. Kesif bir et kokusu kaplar Şirinevler meydanını. Ataköy’e bir üst geçit uzaklığında bir yerde. Kokoreççi, köfteci, mısırcısı, nohutlu tavuklu pilavcısı hazır bekliyorlar.
Siz gündüz yoktunuz. Neden şimdi ortaya çıktınız? Denildiğinde “zabıta bırakmaz bu nedenle biz gece geliririz buraya” derler. Ne güzel çözüm değil mi? Devletten kaçanlar, devletin olmadığı saati ne de iyi biliyor.
Orada siyahi bir Afrikalı var, uzun boylu, üşüyor, belli. Bataniyeye bir çarşafa sarılır gibi dolaşıyor ordan buraya. Dileniyor mu? Bir şeyler mi satıyor pek belli değil. Belli olan bir şey varsa o da sokakta yatabilmeyi becermesi.

Sonsuzluğun sınırında yalnız bir adam:Cantor

“je le vois, mais je ne le crois pas”

Cantor, sonsuzların karşılaştırılmasıyla ilgili deprem yaratan ispatını yaptığında, dostu Dedekind’e tam olarak böyle yazmıştı.

“Görüyorum ama inanamıyorum!”

Dünyanın geri kalanını inandırması daha da güç olacaktı. Zira Cantor gerçekten de tehlikeli bir gerçekle uğraşıyordu. Sonsuzlukla!

Peki bu noktaya nasıl gelmişti?

1845 yılında  St. Petersburg’da doğan bu mütevazı adam Zürih Politekniğini iyi bir dereceyle bitirdi ve ardından dönemin en saygın matematikçilerinin çalıştığı Berlin Üniversitesi’nde Matematik öğrenimini yine dereceyle tamamladı.

Üzerinde Gauss’un da çalışma yapıp yarım bıraktığı  bir trigonometrik dizi açılımının ispatını başarıyla yaparak matematik dünyasında adını duyurdu.

1871 ve 1872  yıllarında Sayı teorisiyle ilgili iki makalesi daha en saygın matematik dergilerinden Crelle’s Journal’de yayımlandı.

Her şey yolunda gidiyordu. Ve artık zamanı gelmişti…

Çocukluğundan beri ruhunu kemiren sonsuzluk mefhumunu masaya yatıracak ve onu ayakları üzerine oturtacaktı.

Yaptığı iş hiç şüphesiz bu kavramı ayakları üzerine oturtmak olacaktı, nitekim içinde yaşadığımız sonsuz zaman boşluğunda sonsuzluk kavramını ilk keşfeden kişinin Cantor olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta denilebilir ki matematikle biraz olsun derinlemesine ilgilenen herkes bu kavramı sezinlemiştir.

Zenon, ünlü Akhileus  paradoksu ile bize bu sonsuzluğun kapılarını açmıştı.

Yunan matematikçilerinin en büyüğü Arşimet geometrik bir yaklaşımla sonsuzluğu sezinleyenlerdendi, tüketme ilkesiyle bir çemberin içine bir kare çizmiş sonra bunu ikiye katlayarak bir sekizgen elde etmiş sonra bu katlama işini tekrar tekrar devam ettirmişti, bu tekrarların neticesinde tüm köşelerin belirginsizleşip çemberi oluşturacağını düşünüyordu.

Sonra çemberin dışına bir kare çizmiş ve bu kareyi de tekrar tekrar ikiye katladığında aynı çemberi dışarıdan elde etmesi gerektiğini fark etmişti.

Ama olmuyordu. Katlamalar çembere hem içeriden hem dışarıdan çok yaklaşıyor fakat asla ulaşamıyordu. Arşimet bu tekrar tekrar katlama işini sonsuz kez yapmamız gerekir diye düşündü ama bunun bile çemberi oluşturabileceğine inancını kaybetmişti.

“Evet sonsuzluk var. Ama bu bizim zihnimizin ulaşabileceği sınırlarda değil.”

Bilim ve tehlike kelimeleri söylendiğinde akla ilk gelen bilim insanı şüphesiz Galileo’dur. Ve o da sonsuzluk kavramına uzak kalabilmiş değildir. “Yeni Bilim” adlı kitabında her tam sayının bir tam karesi olduğuna ve her tam karenin neticede bir tam sayının karesi olduğuna işaret etmiştir.

Yani bir bakıma ne kadar tam sayı varsa o kadar tam kare sayı vardı. Bunu açıklamak o günün matematiğinde gerçekten çok zordu.Ve Galileo tam bu noktada durdu: “Elbette böyle birşey mümkün değil.”

Dünyanın yuvarlak olması fikri de yeterince tehlikeliyken sonsuzluk kavramının peşine düşmek belki de zamansız olacaktı.

Büyük Matematikçi Gauss bile “gerçek sonsuzluk” fikrini matematiğe bütünüyle katma fikrinin kendisini dehşete düşürdüğünü söylüyordu.

Sonsuzluk Cantor’a kadar olan matematikçiler için varlığı açıkça sezilen ama uğraşılması, en azından matematiğin içine yerleştirilmesi pek de mümkün olmayan bir yerdeydi. Sonsuzluk bize en uzak yıldızın uzaklığındaydı, bilinmezliğin sınırında yaşıyordu.

Evet bilinmezlik.

Belki sonsuzluk için yapılan en güzel tanımlardan biri buydu: “Üçe kadar sayabilen toplumlar için dört sonsuzdur.”

Sonsuzluk böyle tanımlanabilir ve ona bilinmezlik denilip uzakta tutulabilirdi. Cantor gelene kadar…

Cantor, sonsuzu en uzak yıldızdan alıp kapımızın önüne getirdi. Bunu matematikçiler sonsuzluğu çırılçıplak görmeye hazır değilken yaptı!

Sonluötesi Sayılar (Alef Sayılar)

Sonluötesi sayılar makalesinin başlangıcında İncil’den bir alıntı yapmıştı: “Sizden gizlenenler nihayetinde gün ışığına çıkarılacaktır.”

Kendisini ortaya koyduğu ve yıllarca ruhunu kemirmiş olan bu gerçeğin havarisi gibi görüyordu.

Sonluötesi sayıları tanımladı. Onun ilk sonluötesi (alef) sayısı doğal sayıların ulaşabileceği sonsuzluktu. Buna sayılabilir sayılar adını verdi.

Bu noktada daha çarpıcı bir şey yaptı. Sonsuzları karşılaştırmayı denedi. (o güne kadar sonsuzlar hakkında herkesin uzlaşabileceği bir nokta varsa o da iki sonsuzluğun birbiri ile karşılaştırmanın mümkün olmadığı noktasıydı.)

Cantor  0-1 arasındaki tüm rasyonel sayılar ile tüm doğal sayılar arasında 1-1 ve örten bir bağıntı kurulabileceğini ispatladı. Yani 0’dan başlayıp 1’er artarak sonsuza giden tüm doğal sayıların aslında 0 ile 1 arasına sığabileceğini kanıtladı.

0-1 arasında da tüm sayı doğrusunda da  sonsuz tane sayı vardı ve bu sonsuzlar birbirine eşitti.

Kendi üzerindeki her bir aralığının kendisinin toplamı kadar büyük olduğu bir  sayı doğrusu tahayyül ediyordu. Bu kadarı bile pek çok matematikçinin tüylerini diken diken etmeye yeterdi ama o burada durmadı.

0-1 arasındaki tüm rasyonel sayı noktalarının herhangi bir alandaki, herhangi bir hacimdeki noktaların sayısıyla eşlenebileceğini gösterdi. Yani tüm boyutlardaki nesnelerin boyut farkı olmaksızın eş noktaları taşıdıklarını, her birinin içinde aynı sonsuzluğu taşıdığını ispatladı.

William Blake’in o meşhur şiirindeki gibi yani:

“Bir kum tanesinde bir dünya görmek
Ve vahşi bir çiçekte cenneti
Sonsuzluğu avuçta tutmak
ve bir saatte nihayetsizliği
…”

Birbirine eşit iki sonsuzluk bulmaktan daha da tehlikeli bir şey yaptı sonra. Reel sayıların sonsuzluğu ile doğal sayıların sonsuzluğunu karşılaştırdı ve reel sayıların temsil ettiği sonsuzluğun daha büyük olması gerektiğini buldu.

“Bir sonsuzluğun ötesinde ondan daha büyük başka bir sonsuz vardır.”

Bu bir anlamda büyüleyici bir şeydi zira bir sonsuzluğun bir diğer sonsuzluktan büyük olması tahayyül edilmesi çok zor bir durumdu. Kendisi bile yaptığı ispata bakıp dostu Dedekind’e şöyle söylemişti:

“Görüyorum ama inanamıyorum…”

Bulduğu bu gerçeğin dünyayı kökünden değiştireceğine inanıyordu (bu bir gün mümkün olacaktı). Ama o lanetlendi. İddiası çok sert tepkiler aldı.

Bir bakıma matematikçiler korkmakta haklıydı. Doğal sayıların güvenilir zeminine basan her adımı açık ve kesin olarak tanımlanmış matematik, bu her yanı muğlak yapıyı kabullenmekte zorlanıyordu.

Çağdaşı Kronocker onu şarlatanlıkla suçladı ve onun makalelerinin yayınlanmasına karşı olanca nüfuzunu ve gücünü kullandı. Ve Kronocker oldukça nüfuzlu adamdı.

Henri Poincaré onun için “Şu Cantor’un fikirleri matematiğin yakasına yapışmış kötü bir hastalık. Ve matematik bir gün onu da tedavi edecektir.” diyecekti.

Cantor gerçeği biliyordu ama maalesef yalnız bir adamdı. Büyük üniversitelerin güçlü ve nüfuzlu matematikçileri onu afaroz etmişti. Sonsuzluğun peşindeki hassas zihni bu baskıya dayanamadı. Dostu Dedekind’e yazdığı bir mektupta “Bunu bulduğumu asla iddia etmemeliydim,” dedi. Ve hazin bir şekilde ekledi: “Benim zarif kanıtım işte bu yıkıntıların altında yatıyor.”

YETENEKSİZLEŞMEK

Av. Feyzi Çelik yazdı.

Yetenek sizsiniz Türkiye’de Diyarbakırlı Zarif’in durumu o öfkeli duruşu, aynı zamanda onu sempatik gösteriyordu. 80 kola kutusunu patlatmak üzere hazırlayışı ve onlara darbeler vuruşu, kiremitlere gelince kendisini kaybeden bir deli gibi ortalığı toz duman etti. Hele kafasıyla kırdığı kiremitlerdeki hareketi öfkenin doruk noktasıydı. Onun motivasyonu öfkesiydi. Bu Kürt gencinin gücü öfkesinden geliyordu. Ancak bu öfkenin nereye yöneleceği belli değildi şimdilik yarışarak bunu dışa vuruyordu. Nice öfkeli Kürt gencinin neler yapabileceğinin canlı bir örneği olarak karşımızda duruyordu. Sırtına dövme olarak annesinin adını yazdırmıştı. Yapılı sportif bir beden yapısına sahipti. Saçlarını uzatmış, Ramboyu andırıyordu. Yarışmadan birkaç gün önce kendisini yarışmanın atmosferine kaptırdığından dolayı çalıştığı işte uyum sorunu nedeniyle işinden de kovulmuştu. Tüm dikkati yarışmadaydı ve yarışmada bir kazanç elde edebilmekti. Aslında zarif Kürdün politikleşmemiş öfkesini temsil ediyordu. Bu öfke politize bir öfke olmadığı için seyircilerin hoşuna gidiyordu. Acun’a masraflar için hakkını helal et dedi. Çok yorulmuştu. Diyarbakırlıların deyişi ile “İmanım gevredi.” Dedi.
Talep ettiğin hakkı gerçek hayatında uygulayabilirsen o hakkı daha kolay elde edersin. Belirli gücünü o hakkını elde etmek için tükettiğin zaman o hak tanındığında o hakkı yürütecek gücü kendinde bulmayabilirsin. Her iki taraf da güç kaybetmiştir. İnsan sahip olduğu gücü kendisine karşı da kullanbilmeli. Karşındakini dize getirsen bile kendinle baş başa kalacaksın. Zafer kazandığın zaman o zafer için sen de gücünü tüketmişsin. Sen de eski sen değilsin artık. Yeni bir dönem başlıyor ve o döneme damgasını vuracak da sensin.

Resenî meveradê!

                                     

Çandê ser zahf çî ameyo vatiş û nûşnayiş…Her wehêrê pênûs çiyê ardo ziwan…

Darê biyarê xue virî…Çand karitışra amêyo meydan.

Destandi xueya bikarê. Av bidê, binêci bikenê û vero vinderê. Qet av xue vîra mekerê…Ganê dar awa…

Per û gileci awra gan gênê.

Şimayê bivine, dar roj bi roj bena xasek, xemillêna,bena gird. Gird biyayêşici hêdî hêdî oro devam kero; per û gilli aro vêşîkero.

İnsan şeno vajo çand çiyoro ewnayo, zey darêra gird û qedîm.

Çend awdan, hend perî, çend winyayiş, hend gird biyayiş…

Roja ki dar nîro awdayiş, darro bipelişyo, riçeyci av nêresêse aro wişkbo.

Dar bî wişkse, fina kihobîyayişêci zahf çetino. Ju fin dara vişkzî bena kiho, labrê no çiyêrô îstisnayo, je fin belkî.

Çiyêro ki gan u awa xue vinîkero, fina nêbeno gan…

Çand/Kûltûr zî zey darro.. Av û heskerden vazeno. Gereko, insan dari wero windero, zey qeçek wihêrkerden, cefa buro…

Zewbî darro bibo wişk…Wişkbiyayiş mergo. 

Hewna dar nêmerda gerek biro avdan.Ray naya, na rayra geyri ray çinya…Çandzi zey darro.Bi ganno,ganêci ma desta mîyando…

Ma şennê nê gani bifetisnê, yazi nê ganî  bixemlê…

Hirgi riçeyê kûltûrî dalpeyê aw bivîno, ora vera aw şiro…Qandê coy karê ma zahf çetin nîyo…

Mesele çiçyo?

Mesele zerrira cefa verdişo u avdan kerdişo…

Eger ma qayilê dar vişk bo, no zahf rahato. Dîrê roji, çend demi av medi aro roj bi roj vişk bo…

Ewro çandê ma kevto no hal…

Riçeyzi erdi bindê, xorîdê…

Ma cefa nêwerêzi, oro xue pipawo…

Labrê eta koti?

Gan bê aw nêbeno…

Riçe, kok aw wazeno, heskerden û wihêr wişyayiş wazeno.

Kûltûr gan şimayo, ganê merdandê şimayo…

Vizer peynîdi mend, ewro esto se, xeyrê vizêryo. Meşti vizêr u ewro ser beno berz.

Qandê coy resenê çandê meveradê. Çand wizêr,ewro û meşti pêya girêdano.

Bimînê weşey…

Tükendi nakd-i ömrüm…


Kazancı Bedih :1 Ocak 1929- 20 Ocak 2004

Bedih Yolluk, bilinen ismiyle Kazancı Bedih ömrünü gazel ve uzun hava türünde parçaları seslendirerek geçirdi. Yıllarca sıra gecelerinde yüreklere su, dillere pelesenk oldu ama kendisine yaranamadı. Bakır işlerinde çalıştı, dolayısıyla kendisine Kazancı lakabı verildi. Emeğiyle geçindi, 70 yaşında şöhreti yakaladı. Bütün yaygın kanallarda eserleri yayınladı ama o eskisi gibi yoksul ve mütevazi hayatını sürdürdü. Elden güçten düşünce de bakır kazan işinden vazgeçip, demlik tamiri yaparak hayatını sürdürdü.
Yapımcılar, müzik şirketleri, tv’ler onun sesinden para kazanmaya, sermayelerine sermaye katmaya devam ettiler…
Yaşlanmasına rağmen sesi son nefesine kadar gazelleri canlı tutmaya yetti. 
20 Ocak 2004 yılında evinde ısınmak için açtıkları katalitikten sızan gazdan eşiyle birlikte hayata veda etti…

Kendisinin sık sık okuduğu gazel, ömrünün özeti oldu.

Tükendi nakd-i ömrüm dilde bir sevda-yi ah kaldı
Tevessül dilber-i yare benim arzum nigah kaldı

Benim taciz etmediğim ne şah ne padişah kaldı
Benim perişan halime kimseden insaf olmadı

Derunum derdini lokmana gösterdim dedi eyvah
Bu derdin def’ine çare eder ancak Allah kaldı

Kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni Mevla
Tutuldu şemsü kemer günlerim pek simsiyah kaldı

Perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
Benim arzetmediğim şah veziri padişah kaldı

Bu Rıf’at varını yaran uğruna eyledi yağma
Elinde sade bir keşkül başında bir küllah kaldı.

Yıllar önce demlik tamir ederken çayını içtiğim Kazancı Bedih, ya da gazalxanların deyimiyle Pir objektifime poz verirken “Kimler geldi, kimler geçti. Biz de göçüp gideceğiz.” demişti. Çayını içtiğim ve roportaj yaptığım Pir şimdi sonsuz uykusunda ama eserleri hala dillere pelesenk…

Yaşatmak her zaman iyidir.

Uzun zamandır insanın içini ısıtacak, göğüs daralmasını giderecek bir yazı yazmak için zaman kolluyordum. Süren savaşlara, yapılan katliamlara, hak ihlallerine, küresel göçlere, açlık ve sefalete,işçi ölümlerine,insanlığa reva görülen zulme inat neşeli bir yazı olmasını istiyordum. 

Bu nedenle dünya, köşe bucak arayıştaydım. İnat etmiştim. Neşeli bir yazı yazacaktım. Hiçbir şey bulamasam baharın insan içindeki kıpırtısını yazar, yüreklere seslenirdim.

Kendi gönlüme dair bir neşeden bahsetmiyorum. Biraz daha kapsayıcı, toplumun genelini mutlu edecek bir olay peşindeydim.

Sıcak bir tebessüm, içten gelen bir gülüş ama bütün yüreklere doğru akacak bir nehir arıyordum yeryüzünde. Umudun, barışın ve gerçekliğin tebessüme dönüşmesini görmek istiyordum.

Yüreğim yeryüzünün bütün coğrafyalarında atıyor, yangınlarda yanıyor,  ateşte kavruluyor.

Mezopotamya, Anadolu, Ortadoğu  ve giderek yeryüzünün geneli bir sancının basamakları gibi, dalga misali med ceziri yaşıyor, içinde yaşadığımız kaostan kurtulmak için bir ışık arıyor…

Ama her şey o kadar sıkıştırılmış ve katı ki ufacık bir ışık, bir tebessüm bile olağanüstü geliyor insana.

Bu nedenle uykusuz kalıyorum çoğunlukla. Sabahın köründe coğrafyamızdan başlayarak fotoğrafı okumaya çalışıyorum. Her şey o kadar can sıkıcı ki, beynimi çıkarıp atasım geliyor. Ama insan beynini istese de atamıyor, bir gerçeklik olarak insanın kafasında bir yaşam boyu duruyor.

Oysa insan güzel olanı görmek , dokunmak, yaşamak ister. Her zaman siyah rengi gören gözün beyne göndereceği simsiyah bir fotoğraftır.

Bu nedenle bütün renklerin armonisini görmek, yaşamak gerekiyor. Sağlık için, sağlam bir psikoloji için.

Erkenden güne karışmak, sokakları arşınlamak gerekiyor.

Sokak, yaşamın, aşkın ve kavganın ta kendisidir.

Ve aynı zamanda toplumun aynasıdır. İnsan neyse, sokak odur. Çünkü insanların oluşturduğu toplum sokakta büyür, sokakta şenlenir, hüzünlenir. Ne kadar kapanırsanız kapanın, sokak sizi etkiler, şekillendirir, size bir yön verir.

Sokaksız bir yaşam düşünemiyorum bile.

Uzattığımın farkındayım. Tebessüm edecek, içten içe sevinecek haber ulaştı evlere. Abartısız, törensiz olarak yansıdı sokaklara. Hükümetin Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme yasağını kaldırmasıyla yapılan avukat görüşü sonrası Öcalan’ın çağrısıyla onlarca tutuklu ve hükümlü açlık grevini bıraktı, ölüm orucuna son verdi.

Açlık grevlerini duymuş muydunuz?

Sanırım çoğumuz duymadık bile. Onlarca kişi altı aya yakın bir zamandır cezaevlerinde açlık grevindeydi . HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in 7 Kasım 2018 tarihinde Öcalan üzerindeki tecrittin kaldırılması amacıyla başlattığı açlık grevi, tam 200 gün sürdü. Leyla Güven’in açlık grevi kararından sonra sayısı 7 bin ile ifade edilen tutuklu ve hükümlü kendini açlığa yatırdı. Gün geçtikçe sağlıkları bozulan eylemcilerin ölüm sınırına yaklaştığı ve içlerinden 50’sinin geçen aydan bu yana ölüm orucuna başladıklarını da belirtmek gerekiyor.

Rakamlar size çok şey ifade etmeyebilir. Düşünebiliyor musunuz 7 bin insan, 200 gündür yemek yemedi, sadece sıvıyla beslendi.

Ya ölüm orucu, o daha da korkunç.

Ne yemek, ne de sıvı. Sadece su alınıyor eylem boyunca.

Bu altı aylık süreçte eylem çerçevesinde sekiz kişi öldü. Çoğu  açlık grevi yapanları desteklemek amacıyla hayatlarına son verdiler.

Keşke kimseler ölmeden bu iş çözülebilseydi. Neyse daha çok kişi ölmeden ve insanların ölüm orucuna yattığı kritik kavşakta, ölümlere ramak kala açlık grevleri sonlandı, ölüm orucu bittirildi.

Sevindirici olan, iyi olan da bu zaten.İnsana umut veren bir gelişme. Arka planında ne tür bir siyasi tartışma var bilemem, her ne olursa olsun ölümlerin durdurulması önemlidir, kayda değerdir, iyidir. Lama cime gerek yok. Bence kimse ölüme yatmamalı, ölüm siyasetin bir aracı olmamalı. Başka araçlar, başka yöntemler bulmak için beynimizin sınırlarını zorlamalıyız.

Özcesi ölümlerini durdurmak,  önüne geçmek erdemdir. Siyasetin, insan olmanın bir gereğidir.

İnsanların yaşayacaklarını bilmek, sağlıklarına kavuşacaklarını duymak her zaman kazandırıcıdır.

Benimseriz, benimsemeyiz her insanın, her düşüncenin sahip olduğu hakları kullanma hakkı var.

Güzel olan bu hakkı gönül rahatlığıyla kullanmaktır. Bu gün ölümler durdurulmuşsa bu iyidir, herkes için.

Sevgiyle, tebessümle kalın.

Kaos Teorisi

Kaos Teorisi Nedir?

Kaos teorisi sürprizin bilimi olarak tanımlanabilir. Doğrusal olmayan ve öngörülemeyen sistemleri ele alır ve beklenmeyenleri beklememizi öğretir. Bilimsel alanların çoğu, yerçekimi, kimyasal reaksiyonlar ve elektrik gibi öngörülebilir modellerle ilgilenir.

Kaos teorisi ise türbülans, hava durumu ve borsa gibi tahmin edilmesi veya kontrol edilmesi tamamen imkânsız olan modellerle ilgilidir. Bu fenomen, genellikle doğanın sınırsız karmaşıklığını ele alan fraktal matematikle açıklanır. (Fraktal, benzer daha küçük elemanların oluşturduğu şekil demektir. Fraktal matematik, öklid geometrisine alternatif bir geometri modelidir. Bu modelle, öklid geometrisinin tanımlayamadığı bazı sistemler tanımlanabilmektedir.) Pek çok doğal obje, fraktal özellikler gösterir. Bulutlar, ağaçlar, organlar, nehirler vb. İçinde yaşadığımız sistemlerin çoğu karmaşık, kaotik davranışlar sergiler. Kaos teorisinin ilkelerine girmeden önce kaos teorisinin tarihine kısa bir göz atalım.

Tarihçe

1961 yılında Edward Lorenz adındaki bir meteorolog, ilginç bir keşifte bulunur. Hava durumunu tahmin etmek için o zamanın en gelişmiş bilgisayarını kullanmakta olan Lorenz’in öngörülemeyen örüntüler için matematiksel bir model bulma isteği, bir tutku haline gelmiştir. Geniş bir dizi matematiksel formüller dizisinden oluşan bir model geliştirir.

Geliştirdiği modeli, havanın birkaç dakika sonrasını doğru bir şekilde tahmin etmesine imkan veren bir yazılım haline getirmeyi başarır. Bunun üzerine uzun vadeli tahminler üretmeye odaklanır. Bunun için programa doğru hava durumu verilerini dakika dakika girmektedir. Günlerden bir gün Lorenz hava tahmin programını yeniden çalıştırdığında, zamandan kazanmak için programı her zaman olduğu gibi sıfırdan başlatmak yerine, doğru veriyi eliyle yazar, programı çalıştırır ve bir kahve alma için masasından ayrılır. Tıpkı filmlerde olduğu gibi masasına geri döndüğünde keşfine yol açacak sürpriz onu beklemektedir. Çıkan sonuç, öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. Lorenz farka neden olan hatanın ne olduğunu araştırdığında, farkın bilgisayara girdiği değerin ondalık basamaklarını yuvarlayarak girmiş olmasından kaynaklandığını anlar. Program ilk çalıştırıldığında 0,506127 sayısını kullanmışken, Lorenz’in girdiği değer 0,506’dir. Binde birlik minicik bir fark, sonuçta devasa bir farklılığa yol açacak bir etkiye sahiptir. Yani Lorenz dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpmasının, dünyanın diğer ucunda fırtınaya yol açması şeklinde tasvir edilen kaos teorisinin tohumlarına ulaşmıştır.

Kaos Teorisinin Prensipleri

Kaos teorisi, pek çok alt bileşeni olan bir teoridir. Bu alt dallardan en meşhuru Kelebek Etkisi’dir. Bu etki, New Mexico’daki bir kelebeğin kanat çırpışının Çin’deki kasırgaya yol açma potansiyeline sahip olması şeklinde tarif edilir. Bir kanat çırpışın, bir fırtınaya yol açması zaman alabilir ancak bu gerçek bir bağlantıdır. Ancak kuşkusuz bu fiziksel gerçek, felsefi bir metafor olarak karşımıza çıkar. Küçücük eylemlerimizin uzun vadede yaşamlarımız üzerinde ciddi bir etkisi olduğu fikrini anlamamızı sağlar.

Kaos teorisinin ilkelerinden biri de “Öngörülmezlik İlkesi“dir. Karmaşık bir sistemin başlangıç koşullarını hiçbir zaman yeterince ayrıntılı olarak belirleyemeyiz. Bu da karmaşık bir sistemin yol açacağı nihai sonucu tahmin edemeyeceğimiz anlamına gelir. Yani dünyadaki tüm kelebeklerin kanat çırpışları ile ilgili verileri tespit edemeyeceğimiz için bunların etkilerini hesaplama imkanına da sahip olmayız.

Bir diğer ilke ise Karışım ve Geri Besleme’dir. Karmaşık bir sistemde, iki bitişik nokta karışma ya da türbülans sonucunda bir süre sonra bambaşka bir pozisyon alır. Bu ilkeyi anlatmak için okyanustaki iki su molekülünün konumları örnek verilebilir. Dip dibe olan iki su molekülü bir süre sonra birbirinden çok uzaklara hatta iki farklı okyanusa sürüklenebilirler.

Geribildirim söz konusu olduğunda ise sistemler daha da kaotik bir hale gelir. Örneğin borsada bir hisse senedinin değerinin yükselmesi ve alçalması bunu izleyen insanlar üzerinde bir etkiye yol açacağından, geribildirim düzensizliğin artmasına neden olur.

Konu ile ilgili değinilmesi gereken önemli unsurlardan biri de Fraktallar‘dır. Fraktal hiç bitmeyen bir örüntüdür. Fraktal farklı ölçeklerde birbirine benzeyen sonsuz karmaşık desenlerdir. Devam eden bir geri besleme döngüsüyle tekrar tekrar basit bir işlemin tekrarlanmasıyla yaratılırlar. Yani fraktallar tekrarlama ile yönlendirilen dinamik sistemlerin görüntüsüdür. Yani bunlar kaosun resmidir. Ağaçlar, nehirler, kıyı şeridi, dağlar vb. dahil olmak üzere doğa fraktal desenlerle doludur.

Kaos teorisinin daha pek çok alt bileşeni vardır ancak yukarıda anlatılar kaos teorisini anlamanın en temel noktalarıdır.

Kaynak: http://www.olaganustukanitlar.com